ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Suat BOZKUŞ : Ermeni Soykırımı…


Her sene 24 Nisan yaklaştığında Ankara kulislerini saran Ermeni kabusu bu sene bir felakete dönüştü. Her sene 24 Nisan yaklaşırken “Bakalım ne diyecek, soykırımdan söz edecek mi” korkusuyla hareketlenen ve bütün çabasını ABD Başkanı’nın konuşmasında soykırım kelimesinin geçmemesi için yoğunlaştıran Türkiye diplomasisi bu sene iyice çuvalladı. İlk defa bir ABD Başkanı resmen soykırım dedi.
Daha önce başka devletlerin parlamentolarından böyle kararlar çıkmıştı. Türkiye’de gericilik o zaman da hapırıp köpürse de, hönkürse de bu defa durum farklıdır. Soykırımı kabul eden bir devlet daha artmış olmadı. Soykırım yapanların ABD ve uluslararası hukuk önünde cezalandırılmalarının önü açıldı ve yargılanma olasılığı arttı. Irkçı-dinci diktatörleri çıldırtan da esasen bu durumdur. Yoksa onlar vurdumduymazlığa ve hala üste çıkmaya devam ederdi.
Soykırım tartışmaları ortaya çıkınca geleneksel ırkçı-dinci tez şudur:
Önce körü körüne soykırım iddialarını inkar ederler. Bu iddiaların havada kaldığını görünce de:
“Tamam ama 1,5 milyon olamaz, en fazla 300-600 bin kişi öldü. Onların çoğu da yollarda hastalıktan ve çetelerin saldırısından öldü. Biz onları savaş nedeniyle güvenli yerlere yerleştirdik” derler. Oysa tartışılan rakam değildir, yapılan soykırımdır.
Ya da “Tamam ama önce onlar yaptı. Ama onlar daha çok yaptı” derler. Burada da sorun “kim, ne zaman yaptı”dan çok yapılan katliamın niceliği ve niteliğidir.
Bir diğer saptırma ise “Bunlar olup bitmiş. İki taraf da kayıplar vermiş. Bırakalım bunu tarihçiler araştırsın” yutturmacasıdır. Çok bilimsel ve tarafsız görünen bu yaklaşım sahtekarlığın zirvesidir. Bu konuyu komisyona havale edip oyalamak ve kim vurduya getirip unutturmaktır.
Konuyu dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Sorun bilgi eksikliği değil, soykırımcı zihniyetin kendisini ayakta tutma gayretkeşliğidir.
Gözümüzün önünde 1 Mayıs 1977 katliamını, Maraş, Sivas ve Çorum katliamlarını yapan, Suruç’tan Cizre’ye ve Sur’a kadar canlı yayınlarla her yeri kana bulayanların, Efrîn’i işgal edip halkını sürenlerin masumiyet pozlarına kim kanar? Bugün hala HDP milletvekili Garo Paylan’ı ölümle tehdit eden alçak ırkçı zihniyetin, 106 sene önce savaşın karanlık köşelerinde yaptığı katliamları varın siz hesap edin.
Başkalarını bırakalım. Yerli-milli-Osmanlı arşivlerine bakalım:
Osmanlı arşivlerine göre soykırımdan önce Osmanlı nüfusunun üçte biri Hıristiyan halklardır. Ermeni, Rum, Süryani halkları birçok şehirde çoğunluk olmasa bile göze çarpan bir sayıdadır. Bugün bu üçte bir oranı binde birden aza düşmüştür. Hatta birçok yerde varlıkları ancak arkeolojik kazılarda görülebilmektedir. Bu insanlar uçtu mu?
Bir gösterge de şudur: Bu insanların tarlası, evi, malı, mülkü ne oldu? Savaş ganimeti ve helal denilerek bunlara kim el koydu? Şu anda kimin elinde? Bunları da gene-yerli-milli Osmanlı kaynaklarına göre inceleyelim. O yılların Osmanlı tapu bilgileri yeterli olacaktır.
DAİŞ gibi el konulan, tecavüz edilen, alınıp satılan kadınların, çocukların durumunu inceleyelim.
Hepsinden acısı da bu insanların cenazeleri-mezarları nerede? 1914’te var olan Ermeni mezarlıkları şimdi nerede?
Katliam, soykırım yaptıktan sonra mezarlarını bile talan eden bir DAİŞ zihniyetiyle karşı karşıyayız.
Bunları gündeme getirince hemen “Emperyalistler, dış güçler, maşaları vb.” suçlamalar başlıyor. Oysa emperyalistlerle işbirliği yapıp Anadolu’nun yerli halklarını soykırımla tarihten silmeye kalkışan kendileridir. Bizler ise her zaman gücümüz oranında bunu dile getirdik. Bu yüzden zindanlara atıldık, asıldık, kesildik. Hrant gibi vurulduk. İdam sehpalarında da olsak gerçekleri haykırdık.
Türk ırkçılığı suçüstü yakalanmıştır. Artık “bela”dan kaçtıkça “bela” gelip onları bulacaktır. Bu topraklarda bütün farklılıkların eşit-özgür ve barış içinde yeni bir yaşam kurabilmeleri için eski yaraların iyileştirilmesi şarttır. Yoksa bu yaralar kanamaya ve hepimizi bitirmeye devam eder.
Bütün bu acıları unutturacak 1 Mayıslarda buluşmak dileğiyle…