Kendi bağnazlığı içinde tepeden bakarak Türkiye’yi cezalandırmaya kalkan
Almanya parlamentosu Bundestag, 2 Haziran 2016 tarihinde almış olduğu bir
kararla Ermeni “soykırımını” kabul etti.


Biri karşıt biri de çekimser oyla alınan bu karar, zaten gergin olan
Türkiye-Almanya ilişkilerini daha da gerdi.




Fakat bu kararın karanlık bir yüzü de var: Tarih ve hukuk süreçleri ile
alay ederek ırkçılık ve çifte standart sergilemekte. Büyük olasılıkla bu karar
Alman toplumunda ırkçı çatışmaları arttıracak, Almanya’da Pandora’nın kutusunu
da açacaktır.


Bütünüyle Bundestag için büyük bir gaftır. 

Hukuksal süreç




Hukuksal süreçle neden alay etmektir? Çünkü soykırım hukuksal bir
terimdir ve de Birleşmiş Milletler’in 1949’daki “Soykırım Suçlaması’nın
Önlenmesi ve Cezalandırılması Konvansiyonu”’na göre soykırımla suçlanan
kişiler, yetkin bir mahkeme tarafından yargılanmalıdır. Konvansiyonun 6.
Maddesi’nin dediği, budur.
 

Oysa Ermeni
“soykırımı” hakkında bir mahkeme kararı yoktur.




Birleşmiş Milletler Konvansiyonunun farkında
olanlar bilirler ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2013 ve 2015 Perinçek-İsviçre davasında,
Ermeni soykırımının bilim adamları arasında tartışıldığını ve bundan dolayı da
belirlenmiş bir konu olmadığını kaydetmiştir.
 

Benzer şekilde, Fransa Anayasa Konseyi de 8
Ocak 2016 tarihindeki resmi kararında bir olayın soykırım olarak suçlanabilmesi
için yetkin bir mahkeme kararının alınmış olma gereğini doğrulamıştır.
Dolayısıyla, parlementoların soykırım kararı alma yetkileri yoktur.




Dahası,
kanunların geriye işlememe maddesi (“kanunsuz ceza olmaz”), İnsan Hakları
Avrupa Konvansiyonu bir kanunun, kabulünden once oluşan bir suça uygulanmasını
yasaklar.
 

Bu
konvansiyon 1953 yılında yürürlüğe girmiştir.




Bu
oylamayla Bundestag, uluslararası antlaşmaları ve  mahkeme kararlarını ihlal etmiştir. Bununla
da kalmamış, Almanya Anayasası’nı (Grundgesetz)
masumiyet ve kanunların geçmişe uygulanmaması ilkesini de ihlal etmiştir.
 

Ya tarih?




Bundestag
kararı, 1.5 milyon Ermeni’nin “kitlesel öldürme niyeti” olduğu konusunda da
radikal bir suçlama yapmıştır. Bu suçlar için ileri sürülen tek “kanıt”,
“bağımsız” araştırmacılar ve 23 Nisan 2014 tarihinde o zamanın Başbakanı Tayyip
Erdoğan’ın Erneistan’a seslenen taziye mesajı.
 

Fakat
“bağımsız araştırmacılar” denenler, kimlerdir? Muhtemelen “Uluslararası
Soykırım Uzmanları Kurumu” olarak adlandırılan, meseleyi karşıt görüşlü
olanlarla tartışmaktan kaçınan önyargılı bir grup. Büyük olasılıkla da son
yıllarda Türkiye’de aniden ortalıklara çıkarak Ermenilerden özür dileyen bazı
özür dileyicilerdir – AB’den destek alan Konrad Adenauer Vakfı gibi kurumlara
teşekkürler.




Onların
yaklaşımında, soykırım hikayesini reddeden çok sayıdaki Türk ve yabancı
tarihçiyi görmezden gelmek vardır. Söz konusu tarihçiler arasında Türk, Osmanlı
ve Orta Doğu tarihi uzmanı olan 69 ABD’li 
ve Bernard Lewis gibi saygın bir tarihçi de vardır. Lewis 1985 yılında
kendisi gibi uzman olan kişilerle ortak bir deklarasyon yayınlayarak “Ermeni
soykırımını” hikayesini reddetmiştir. 124 Türk akademisyeni de 2011 yılında bu
1985 deklerasyonunu desteklediklerini bildirmişlerdir.


Bundestag bu
akademisyenlerin görüşlerini değersiz mi bulmaktadır?
 

Sayın Erdoğan’ın
taziye mesajına gönderme yapılmasına gelince; bu mesaj bir Türk başkanın iyi
niyet deklarasyonun Ermeniler ve taraftarlarının asılsız suçlamalarının nasıl
da suistimal edildiğini gösterir.




Alman kanun koyucuları
1915 olayları ile Alman kolonicilerinin Namibyan yerlilerine 1904-1907 yılları
arasında uyguladıkları vahşet (zaman zaman “20.yy.’ın İlk soykırımı” olarak
nitelendirilir) arasında bir koşutluk oluşturma çabasında olabilirler. Fakat
söz konusu koşutluk, temelsizdir. Amaç ve koşullar gözönüne alındığında
Anadolu’daki 1915 olayları ile Namibya’daki olayların kıyaslanamayacağı,
ortadadır.
 

1.Dünya
Savaşı’nda Savaş Bakanı olan Enver Paşa’nın yardımcısı General Bronsart von
Schellendorf  Deutsche Allgemeine Zeitung,” gazetesinde 1921’de yayınlanan
makalesinde silahlı Ermeni gerillalarının Osmanlı ordusu karşısında ilerleyen
Rus ordusu ile nasıl işbirliği yaptığını, Osmanlı savunma güçlerini nasıl felç
ettiğini ayrıntılı biçimde anlatır.


Ermeni nüfusunun
savaş bölgesinden tehcir edilmesi, akla uygun tek askeri yol idi. Savaş
sürecinde alınan en üst askeri kararlar Berlin’den, General Schellendorf
aracılığıyla iletilmiştir.




Osmanlı merkezi
hükümetinin illere gönderdiği yazılı emirler, bu tehcirin Ermenilere herhangi
bir zarar verme amacında olmadığında kuşku bırakmaz. Dahası, batı illerinde
yaşayan Ermeniler tehcire uğramamışlardır.
 

Bu durumu, Alman
sömürgecilerinin istilacı yabancı bir orduyla karşılaşmadıkları halde,
Namibya’daki yerli Herero ve Nama kabilelerini yok etme kararıyla kıyaslayınız.
Nama kabilesinin tek suçu, baskıcı sömürgeci yönetime karşı ayaklanmaları idi.
Köleleştirme, köle iş gücü ve kötü beslenme, çok yaygındı. Yerli halkın üçte
ikisi öldürüldü.




Alman
kanun koyucular “Ermeni soykırımı” suçlamalarını nasıl oluyor da asırlarca
Osmanlılarla birlikte barış içinde yaşamış, hükümette yüksek yerlere getirilmiş
olan Ermenilerin durumuyla bağdaştırabiliyor: 22 bakan, 33 parlamenter, 7
Büyükelçi, 11 Başkonsolos, 11 üniversite profesörü, sayısız askeri görevli.
1913 yılında bile Osmanlı bakanlar kurulunda dış işleri bakanı, bir Ermeni idi.
 

Nazi hükümetinde kaç tane yüksek rütbeli Yahudi
vardı acaba?




Ve de şayet Osmanlı hükümetinin Ermenileri yok etme
amaçları olsaydı, Ermenilere yasadışı davranmış olanların hakkında neden
kovuşturmalar açtı? 1915-16 yıllarında Osmanlı askeri mahkemeleri yaklaşık 1400
kişiyi tehcir süresince hükümet emirlerine aykırı davranmaktan mahkum etmiştir.
Verilen cezalardan 63 tanesi, ölüm cezasıdır.
 

Bu durum durum nasıl olur da 2. Dünya Savaşı
süresinde Yahudileri ve “istenmeyenleri” katleden Nazi hükümetinin, örneğin,
Waffen-SS’lerinin davranışları (Hitler’e bağlı, Alman ordusunda ağır silahlara
sahip gönüllü savaşçılar-L.G.) ile kıyaslanır?




Tarih hakkında bir karar vermeden once, Alman kanun
koyucularının Ohannes Kaçaznuni’nin Manifestosunu okumuş olmaları gerekirdi.
Ermenistan’ın ilk Başbakanı olan Kaçaznuni 1923’te ya da 1 Mart 1920’de
Budapeşte’deki Ermeni Kongresinde, Birleşmiş Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri
Sir Eric Drummond’un “…Türkiye’de …Türk
Merkezi Hükümeti’nin tamamen kontrolu dışındaki başı bozuk çetecilerin
gerçekleştirdiği katliamlar
” konulu “sözlü notası”sını hiç değilse kendi
öğrenimleri için okumuş olmaları gerekirdi.
 

Kanun
koyucuları referans aldıkları Alman Protestan
misyoneri Johannes Lepsius’un temelsiz suçlamalarını, Profesör Heath Lowry’nin
çalışmalarından bile okumuş olsalardı, kendileri için çok öğretici olurdu.




Ermenilerin
başına gelen ölüm ve acıların nedenleri, kanun dışılık, ortalıklarda kalma,
hastalıklar ve açlıktır. Türkler hiçbir zaman bu acıklı olayları inkar
etmemişlerdir; fakat bunlara “soykırım” demek, bütünüyle temelsizdir.


Alman
kanun koyucular aynı zamanda bilmelidirler ki Birleşmiş Milletler 1915
olaylarını soykırım olarak tanımayı reddetmiştir.
 

Irkçılık




Alman kanun koyucuları insani kayıplara
duydukları derin ilgiyi göstermek için tümü Hıristiyan olan 1.5 milyon
Ermeninin öldürüldüğünden bahsetmeye kalkıştılar. Hatta daha da ileri giderek
–herhangi bir kanıt ortaya koymadan- bunlara diğer Hıristiyan azınlıkların da
“toplu katliamlarla” yok edildiklerini eklediler.
 

Fakat bütün bunları yaparken, o üzücü
dönemdeki Müslüman kayıplarına karşı insanı dehşete düşüren bir vurdumduymazlık
sergilediler.




Ermenilerin tehcir sürecinde 1.5 milyon
kayıp verdiği iddiasının kaba abartılığından ayrı olarak, Alman parlamenterleri
Müslüman kayıplar için de biraz acıma duygusu dile getirerek daha muteber bir
insanlık gösterebilirlerdi. Başka nedenlerle oluşan ölümleri bir kenarda
bırakarak, ve de 1912-13, 1914-19 yılları arasında Balkanlar’da yarım milyondan
fazla Müslüman sivil silahlı, çapulcu Ermeni çeteleri tarafından öldürülmüştür.
Bu katliamlar korkunç bir vahşetti.
 

Alman kanun koyucuları Müslüman
kayıplarının önemli olmadığını mı düşünmektedirler?




Ermeni kayıpları için şevkatlerini ifade
edip Müslümanların kayıplarına ve acılarına göz yummak, belirgin bir
bağnazlıktır. Bunun adı, gerçekte, ırkçılıktır.
 

Bu durum Alman Meclisi için avunma olsa da,
böylesine seçici bir ahlak anlayışı Alman milletini kapsayamaz. Bu, Batı
dünyasının derinliklerinde yatan bir felakettir.




Papa Francis’in geçen yıl sözde Ermeni
“soykırımı”nın 100. yılını anması acaba Müslüman dünyasına karşı yeni,
post-modern bir haçlı seferinin üstü kapalı bir ifadesi midir? Yoksa bu da
İslamfobisi’nin bir başka yüzü müdür?
 

Çifte
standart


Alman kanun koyucular almış oldukları
yersiz kararda Türkiye’ye tarihiyle yüzleşmesini ve Ermenistan’la
farklılıklarını çözmesini tavsiye ettiler.


Kanun koyucuların öncelikle kendileri
Namibya’da yaptıkları mezalimleri kabul etselerdi bu tavsiyeleri daha
inandırıcı olabilirdi. Her ne kadar Almanya’nın gelişme yardım bakanı
Heidemarie
Wieczorek-Zeul Namibya’da uyguladıkları zulümden
Almanya’nın sorumlu olduğunu 2014’de kabul ettiyse de, Almanya’nın önde gelen
liderleri ve Alman federal parlamentosu sessizliğini hâlâ devam ettirmektedir.


Öyle görünmektedir ki Alman parlamentosu Namibya
konusunda kendi kendisiyle çelişmemek için 
yan çizmektedir. Çünkü şayet 1915 olayları soykırım ise Namibya mezalimi
tartışmasız soykırımdır. Yine de 1948 Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nun
hukukta geçmişi kapsamama kuralı ortadayken–Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
Perinçek-İsviçre davalarından söz edilmese bile- Namibya olaylarının soykırım
karakteri uygun düşmez.


Alman Parlamentosu uluslararası
normların sınırları içinde kalmaya dikkat etmişti.


Parlamento şayet Namibya olayları
konusunda uluslararası normlara bu kadar titiz davranıyorsa 1915 olayları
hakkında aynı normlara neden itibar etmemektedir? Bu çifte standartın nedeni
nedir? Türkfobisi olmasın?


Yüce gönüllü Alman kanun koyucularının
aynı zamanda manevi müvekkilleri olan Ermeniler’in, 2. Dünya Savaşı süresince
Nazi saflarında oynadıkları rolleri de kabul etmeleri gerekirdi. Nazi-Ermeni
birlikleri General Dro Drastamat Kanajian
komutasında 22.000
ile 33.000 arasındaki çoğu SS askerleri olan bir kuvvet, 1931’den 1945’e kadar
Hitler’e hizmet etmiştir. “Dro”nun kendisi doğu Anadolu’da bir gerilla lideri
olduğu zamanlardan beri savaş suçlusuydu. Görüldüğü gibi, Ermeniler aziz
değillerdir !


İç barış riski


Yeterince şaşırtıcı olan, Alman kanun koyucularının
Ermeni “soykırımı”nı okullardaki ders kitaplarına konulmasını teşvik
etmeleridir. Şu ana kadar bir tek federal devletin
(Brandenburg)
bu uygulamayı yaptığını kaydederek daha geniş çaplı bir uygulamayı
tartışmışlardır.


Bu durumun iç barış için ne anlama geldiğinden Alman kanun
koyucularının haberi olmadığı ortada. “Soykırım”ın okul müfredatına
konulmasının 3 milyon etnik Türk’ün yaşadığı bir ülkede – yalan bir söylem
olmasının dışında- dinsel ve etnik çatışmaları arttıracağından kimse kuşku
duymamalıdır. Bu durum aynı zamanda Neo-Nazi hareketi de besleyecektir. Daha
çok sayıda Mölln’ler, daha çok Solingen’ler, daha çok Türkfobisi! Alman
toplumunda etnik gerilimler içten içe kaynamakta.




Pandora’nın
kutusu
 

Yüce gönüllülüğe kalkışmak için, Alman kanun koyucular 1915 olaylarındaki Almanya’nın
sorumluluğunu “esefle” kabul ettiler. Alman İmparatorluğu’nun 1. Dünya
Savaşı’nda müttefiki olan Osmanlı İmparatorluğunda 1915 olaylarına müdahale
etmediğini de not ettiler ve Ermenilerden özür dilediler.


Fakat Alman Parlamentosu bu davranışıyla
Almanya’da Pandora’nın kutusunu açmış oldu – arzu edilmeyen bir sonuç.


Çünkü
şayet 1915 olayları gerçekten de soykırım ise, Almanya da suç ortağı olarak
görülebilir ve Ermenilerin zararını ödemede sorumludur. Almanya’nın Ermenilere
devredeceği bir bölge olmadığına ve Alman meclisinin şimdiden özür dilediğine
gore, bunun anlamı parasal telafidir. Bu da cömert bir miktar içerir !




Tam
da beklenildiği gibi! Şöhretine uygun olarak, Ermenilerin sırada bekleyen
lobicilerinden
Harut Sassounian,  bu fırsatın üzerine atlamakta gecikmedi. The
California Courier’
de 7 Haziran
2016 tarihinde yayımlanan yazısında bu lobicinin yazdıkları: “Şimdi Almanya’nın
Ermenilere uygun yasa değişiklikleri yapma zorunluğu doğmuştur, böylece Türkiye
için saygı değer bir örnek oluşturur. Bu örnek yalnızca tanıma için değil, aynı
zamanda davayı eski haline getirmek içindir.”
 

Buyrun! Bu kurgunun
nasıl gelişeceği görülmeye değer. Türkler keyifle izlemeye devam edeceklerdir.




Sonuç 

Geçtiğimiz yıl
boyunca Türk-Alman ilişkileri düşük bir seviyede kaldı – kısmen göçmen krizleri
kısmen de Türk CumhurBaşkanı Erdoğan ile yaratılmış olan gerilim nedeniyle.
Alman meclisi Türkiye’yi cezalandırmak amacıyla bu “soykırım” kararını
üstlendi.




Ancak Alman
parlamentosu uzak durması gereken bir alana girdiğinden, sürüklendi. Yetkisini
aşarak  uluslar arası normlarla alay
edercesine kendisini mahkeme yerine koydu. Tarihsel gerçekleri görmezden geldi,
aynı zamanda ırkçılık ve çifte standart sergiledi. Türkfobisi ve İslamfobisi
terkibiyle beslenen bu kararın karanlık bir yüzü vardır.
 

Şimdi şu kışkırtıcı soru sorulabilir: Şayet 1915’de suçlular Hıristiyan,
kurbanlar Müslüman olsaydı Alman parlamentosunun tutumu ne olurdu? Benzer bir
soru diğer Batılı parlamenterlere de yöneltilebilir. Bu soruyu yanıtlamak için
uzaklara gitmeye gerek yok: 1990’lardaki Srebrenika soykırımı ve Hocalı
katliamı.


Ya da biraz daha gerilere gidip Kırım Tatarları’na ne olduğunu soralım
mı? Tarih iki yüzlülüklerle tıka basa doludur.




Bütün bunları göz önünde bulundurarak,
Alman parlamento kararının bir yüz karası olduğu ve iptal edilmesi gereği
ortadadır. Başka bir nedenden değilse bile gerçeği onurlandırmak için bu karar
iptal edilmelidir. Bu karar Türk-Alman, Türk-Ermeni ilişkilerine hiç bir
şekilde yararlı olmayacaktır. Batılı uluslar Türkiye’ye konferans çekmeden once
kendi tarihleriyle yüzleşmelidirler.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet