ERMENİ SORUNU


Pulat
Tacar[1]




ERMENİ
SOYKIRIMI SUÇLAMASI VE SİYASAL BİR SÖYLEMDİR HUKUKSAL DAYANAĞI YOKTUR
 

KAVRAM KARGAŞASININ  SEBEBİ




Profesör İonna
Kuçuradi [2]
,  bir kavram  etrafında 
diyaloga girmeden önce, o kavramın 
tanımı üzerinde  uzlaşma
sağlanmasını isterdi;  bu yapılmaz ise ,
görüş değiş tokuşuna katılan taraflardan her biri   kavramın 
sınırlarını  kendi başına  çizebilecek, konuşma  monologa 
dönüşebilecekti




Ermeni  soykırımı iddiasını ileri sürenler ile, o
eylemlere soykırımı denemeyeceğini 
belirtenler,  “soykırımı”
kavramının sınırları  ve kavramın
öğeleri  üzerinde uzlaşma sağlamadan  yola çıktıkları için,  aralarındaki ihtilaf  oluştu ve   
zamanla derinleşti.


AİHM Büyük
Dairesi Perinçek-İsviçre davasında verdiği 
nihai kararda,” Ermeni
soykırımı  uluslararası bir yalandı
r”
demenin düşünceyi  ifade özgürlüğü
çerçevesine girdiğine,yani Ermeni soykırımının kesinleşmiş bir tarihsel gerçek
olmadığına;  bu ifadesi nedeni ile  Dr. Doğu Perinçek’in İsviçre yargısı
tarafından  mahkum edilmesinin  AİHSözleşmesinin 10. maddesinin ihlali  sayıldığına  
karar  verdi.
 

Benzer
şekilde,  1915-1916 döneminde Osmanlı
Devletinde yaşanan  trajedinin  Osmanlı Ermenileri yönünden  soykırımı suçu  olduğunu 
ileri sürmek  te   ifade özgürlüğü çerçevesine giriyor ve AİHS  10. maddesi tarafından korunuyor. Buna
mukabil, Holokost’un inkar eden pek çok ülkede 
mahkum ediliyor; AİHM  de  Holokost’un inkarını  ifade özgürlüğü içinde mütalaa etmiyor.


Bu makaleme  soykırımı kavramı üzerinde uzlaşma  sağlanması için, giidilecek  yolu tarife yarayacak olan  işaret ışıklarını   yerleştirmek   amacı ile ve ” bir son gayretle “
başlamaktayım.




HUKUKSAL  AÇIDAN SOYKIRIMI




Soykırımı herşeyden önce bir ceza hukuku  kavramıdır. Amncak, -aşağıda da değineceğimiz
gibi – bu kavram  halk arasında siyasal
bağlamda da kullanılmaktadır.
 

Ermenistan
Cumhuriyeti yöneticileri, dünyadaki diğer militan Ermeniler  ve onları destekleyenler ile   çok sayıda politikacı, akademisyen, medya
mensubu ve başkaları , 1915-1916  
döneminde   Osmanlı Devletinde
bazı Osmanlı Emenilerinin zorunlu yer değiştirme    (tehcir)  
sırasında   maruz kaldıkları    büyük can ve mal kayıplarının  soykırımı olduğu (en azından sonuçları bakımından soykırımı  sayılması gerektiği) ve bu
“soykırımının” 1923’e kadar[3]
sürdüğü suçlamasını  yapıyorlar. Bu
hukuksal sonuçları  bulunması istenen bir
siyasal değerlendirmedir.




O
eylemlere   -örneğin-   soykırımı değil de ” zorunlu göç  ettirme sırasında  bir kısım Osmanlı Ermenisinin  öldürülmesi ve mallarını kaybetmeleri
veya ” 1915-1916 döneminde Osmanlı
Ermenilerine ,Osmanlı  Ceza Yasası göre
işlenen suçlar”
  ya da  o
dönemde
 vuku bulan karşılıklı  katliam  
Doğu
Anadolu’da tehcir sırasında yaşanan 
büyük trajedi
 
denseydi, irdelememiz, soykırımı sözcüğünün  hukuksal ağırlığı  altında ezilmez,   farklı bir  
çerçeveye  otururdu. Zira, o
dönemde işlenen cürümler  yadsınmıyor.  Yadsınamaz da.  Zira, Osmanlı yargısı  da 1915-1916 yıllarında, tehcir
sırasında  çok sayıda Ermeniye    işlenen, Osmanlı yasalarına göre   suç teşkil eden  eylemlerin 
varlığını kabul  ve    bu suçları işleyenleri mahkum  etmiştir [4].
I.Dünya Savaşı sonrasında 1919 yılında Osmanlı Mahkemelerinde görülen ve adil
olmadıkları gene yargı tarafından kanıtlanan 
davalarda, bazı Osmanlı yöneticileri mahkum edilmiştir. Bu nedenle   Osmanlı Ermenilerinin  kayıplarının “inkar ” edildiği
savı  doğru   değildir. 
Profesör Dr. Taner Timur’a
göre : konuyu  irdeleyen pek çok Türk
tarihçi, siyasetçi ve Türk aydını da ” 1915’te
Türkiye Ermenilerine yapılan trajik haksızlığı kabul etmiştir.Bu konuda çeşitli
örnekler verilebilir…..İttihatçı lider Ahmet Rıza bey, Senato kürsüsünde,
Ermeni tehcirini önlemek için nasıl çalıştığını bizzat kendisi
anlatmıştır.Halide Edip Adıvar ise 1915 olaylarını Ermeni göçürmeleri ve toptan
öldürmeler olarak isimlendirmiştir” ” Ahmet Emin Yalman da tehcirin
yok edici koşullarını anlatmıştır” ” Çağdaş Türk romancıları da, en
önemlin yapıtlarında,yeri geldikçe Ermenilere yapılan zulmü ve mallarının
yağmalanmasını anlatmıışlardır”…. ” Bu bağlamda Ermeni tehciri
denen olay vahim bir kırımdır ve bunu hiç bir neden mazur gösteremez…”[5]
 

Bu
konuda  yaşanan  uzlaşmazlığın 
temel sebeplerinden biri ,  o
dönemde yaşanan felakete  sadece   Ermeni kayıpları açısından   bakılmasıdır. Özellikle batı dünyasında   sadece 
Hristiyanların  kayıplarından  söz edilegeliyor; Anadolu’nun  Müslüman toplumunun o  dönemde 
yaşadığı acıları görmezden geliniyor.

Örneğin,
1915  tehcir kararını tetikleyen
olayların başında,  Rus ordusu ile
birlikte hareket  eden,  Osmanlı Meclisinin Ermeni asıllı mebusları
komutasında savaşa giren   Ermeni  milislerinin  
yaptıkları Van katliamı gelir.  
Bazı tarihçiler Ermeni mezaliminin 
1917  ve daha sonraki  yıllarda ortaya çıktığını  yazarlar. 
Diğer tarihçiler ise  Ermeni
milislerinin  saldırılarını  ve ayaklanmaları daha erken tarihte
başlatırlar.O dönemde Ermeni milislerin 
yaptıkları katliam[6]
militan Ermeniler ve onları destekleyenler tarafından  yok 
sayılmak istenir



Prof.
Ahmet Davutoğlu’nun “adil hafıza” çağrısının  ardında 
bu tek taraflı yaklaşım vardır.
 

Aşağıda,
tarih yazımının sübjektifliği konusuna 
ayrıca değineceğiz.




1915
trajedisi  konusunda farklı    görüşleri tetikleyen  etkenler arasında, tehcir sırasında yaşanan
büyük kayıpları  küçümseyen ,
(adeta)geçiştirmek isteyen    ya da
ihanet  karşılığı cezalandırmanın haklı
olduğunu  belirten    yorumların  
varlığı  da yadsınamaz.  Bu açıdan bakıldığında,  uyuşmazlık  
ateşinin altına atılan odunların  
bir kısmının ,  aşırı
milliyetçi  üslup  olduğu 
da ileri sürülebilir.
 

Öte
yandan,    özellikle Doğu Anadolu’da ve
Çukurova’da,  [7].
Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgeyi 
işgal eden Rus veya Fransız ordularına katılan  Ermeni silahlı çetelerinin yaptıkları  katliamı yaşayan ve zarar gören   halkın ve bunların  torunlarının anlattıkları  öykülerin 
oluşturduğu kızgınlık  ve
bunun  doğurduğu intikam  duygularının 
yankılarını   bugün bile
hissetmeye  devam ediyoruz.  Ermeniler ve onları destekleyenler ise
katliamın Osmanlı Türkleri  tarafından
yapıldığını  ileri  sürerler. Ermeni çetelerinin , Türk, Kürt ve
diğer Osmanmlı yurttaşlarına yönelik cürümlerini görmezden gelirler.  Bugünkü 
ihtilafın  temelnde   
adil olmayan   hafıza
  bulunuyor. Ama, “hangi toplumun hafızası
daha adildir” ? sorusuna  da  “adil bir cevap” verilebileceğimi    sanmıyorum.




Nihayet,  çağdaş Ermeni yazarların  ve bir kısım Türk Ermenilerin
dışlanmışlık   hissini  yaşadıklarını da  ilave etmek gerekir. Bu haklı mıdır? Haksız
mıdır?   Devlet in en üst katında, -
büyük olasılıkla,  dil sürçmesi  sonucu- 
Ermenilerden söz ederken “Affedersiniz
Ermeni
” ifadesinin   dile
getirilmesi ya da başkalarından  söz
ederken “Ermeni dölü  teriminin 
kötüleme veya    hakaret amacı ile
kullanılması  bu konudaki  duyarlılığın[8]
haksız görülmesini  engelliyor. “Ne
yapılmalıydı ?”  sorununun
yanıtını  sunuşumuzun Sonuç bölümünde
arayacağız.
 

Ermeni tehciri konusundaki tepkiler




Ermeni
tehcirine bağlı kayıplar hakkında 
gösterilen ulusal ve uluslararası 
tepkiler ve suçlamalar  yeni
değildir; daha önce de  vardı. Yaşanan
trajediyi tanımlamak için çeşitli terimler kullanılmıştır. Türkiye’de çoğunluk
” tehcire bağlı trajedi” ya da 
“mukatele” (karşılıklı katliam) terimini yeğliyor. Tarihçi
Ayşe Hür’ün  tehcir sırasında yaşanan
Ermeni kayıplarını tanımlamak için 
Ermenilerin ve onlarn görüş ya da savlarını destekleyenlerin
kullandıkları terimler  hakkındaki
incelemesinin özetini   aşağıda kutu
içinde sunduk.
 

Tehcir sırasında yaşanan Ermeni kayıplarını tanımlamak için
kullanılan terimler




20 yüzyıl baDoğu Anadolu’da yaşanan elim olaylar hakkında 20
yüzyıl ortalarına kadar farklı terimler kullanıldı..Türkçe’de “kıtal,
tehcir,mukatele, trajedi” dendi.1915 olayları konusunda Ermenice’de ve
başka dillerde farklı terimlere başvurulmuş.Tarihçi Ayse Hür bu konuda kapsamlı
bir inceleme yayımladı (Ayşe Hür: 1915’e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz yeghern,
Soykırım: Radikal 21. 04. 2014: hurayse@hotmail.Com ):
 

“Ermeniler…1909 Adana’da başlarına gelenleri tanımlamak
için chart (katliam),vojir (suç), aksor (mülksüzleştirme),voghperkutiun
(trajedi),hakhjir, potorig (fırtına) gibi terimler kullanmışlardı. 1915 için
ise daha çok “yeghern” ve “aghed” terimlerini kullandılar.
Bu iki terimin izini sürersek 1769 Haygazyan Sözlüğünde “yeghern’in”
Türkçesi olarak “fesad, bela” deniyor. “Aghed” de
“fesat bela” olarak tanımlanıyordu….1846 Camcıyan
Sözlüğünde”yeghern” kelimesi karşılığında eskiden olmayan bir
açıklama okuyoruz: “kabahat, cinayet, cürüm”; 1974 tarihli Bohçayan
Sözlüğünde ise “yeghern’in” artık tek bir anlamı var: cinayet….Bu
terimlerden “aghed”… doğal afetleri, felaketleri anlatan bir
terim….Sertag Shahen’in 1917 tarihli “The Suffering Ones” adlı
kitabı ile Hushartzian’ın”11 Nisan Anıtı” başlıklı kitabında,1915 ‘te
yaşananları tanımlamak için de”aghed” kullanılmış. Aghed’in başına “medz”
(büyük) sıfatı alarak daha sonra defalarca kullanılmış….9 Aralık 1945’te
Ermenice Haratch gazetesi….jüri ve yargıçlar ile
ilintilendirerek”Tseghasbanutiun (ırk cinayeti) terimini keşfedemediler
mi? diye sormuş….1965 te Beyrut’ta yayımlanan Zartonk’taki makelesinde Kersam
Aharonian-1915’in 50.nci yıldönümünde-sekiz ayrı terim kullanmış: Yeghern, Medz
Yegern, Abrillian (Nisan) Yeghern, Kemalist Yeghern, Aghed, Medz
Aghed,Tseghasbanutiun, Hayasbanutiun (Ermeni kırımı).




Tarihçi HurAyşe, yazısının “Batılıların manevraları”
başlığı altındakibölümünde  şu terimlere
de değinmiş: “….24 Mayıs 2015 tarihinde Osmanlı Devletine bir Nota veren
Fransa, Rusya ve Britanya Hükumetleri “insanlık ve medeniyete karşı suçlar”
terimini kullanmışlardı; ABD Başkanı Theodore Roosevelt ” Ermeni katliamı
savaş yıllarında işlenmiş en büyük suçtur” dedi. Winston
Churchill….1915’i “Adminsitrative Holocaust” (İdari Holokost)
olarak tanımladı; Ronald Reagan 22 Nisan 1981 ‘de Armenian genocide”terimini
kullandı; 2000 yılında Papa Jean Paul II Ermeni soykırımı dedi; aynı Papa 26
Eylül 2001 ‘de Erivan’ı ziyaretinde Medz Yeghern demeyi tercih etti; Başkan
George Bush, 24 Nisan 2003’te Great Calamity (Büyük bela/Afet) dedi; Baba Bush
o yıl boyunca,(horrible tragedy)korkunç trajedi;(mass killings)kitlesel öldürmeler;
(forced exile) zorunlu göç-tehcir;(appaling events) dehşete düşürücü olaylar; (The
sufferings that befell Armenians in 1915) Ermenilerin 1915 yılında yaşadıkları
büyük ızdırap;(a tragedy for all humanity) tüm insanlık için büyük trajedi; (horrondous
loss of life) korkunç can kayıpları demiş……Başkan olduğunda Ermeni
soykırımını tanıma sözü veren Barack Obama Medz Yeghern diyerek çark etmiş, bu
da Ermeni toplumunun sinirlerini germiştir”
 


Günümüzde
insanların tabiatta yaptıkları tahribat  
doğa  soykırımı ya da  ağaç soykırımı olarak nitelendiriliyor;  hayvan soykırımından veya   kültürel soykırımından    söz edilebiliyor.  Oysa, Sözleşme yapılırken,
örneğin  kültürel  grupların da koruma altına alınması  önerilmiş, ancak bu öneri   oylanarak 
reddedilmişti. Bu nedenle kültürel soykırımı  sözü kimilerinin  kulağına 
hoş  ya da inandırıcı gelse  bile, 
hukuk dışı bir söylem oluyor.  




Soykırımı
suçlaması, siyasal ve  ahlaksal sonuçları
nedeni ile Türkiye ile Ermenistan arasındaki  
– husumete varan- gerginliğin 
de  temel  sebebidir. ” Ermeni soykırımı”
suçlamasının    1965  yılından sonra devreye sokulmuş bir
siyasal  proje olduğunu söylemek yalnış
olmaz [9]. 




Kanımızca
Ermeni soykırımı tanımlaması ve bunun yaygınlaştırılması ile güdülen amaç,
Yahudi Kırımı ile Ermeni tehciri arasında paralellik kurmak ve buradan
hareketle Almanya tarafından Yahudilere ödenene benzer bir  tazminat 
sağlamaktır.  Toprak talebinde  bulunanlar, Doğu Anadolu’nun Ermenistan’a
“iadesini” isteyenler de var . Bunların bir kısmı, kendilerini “Batı Ermenistanlı”  olarak tanıtırlar;  “Ermenistan Cumhuriyeti  Doğu Ermenistan’dır;  Günün birinde Batı Ermenistan
Türkiye’den,  diğer Ermeni toprakları ise
Gürcistan’dan ve Azerbaycan’dan geri alınacak 
Büyük Ermenistan 
kurulacaktır”
. .Ermeni devleti yöneticileri  arasında, Türkiye’den   toprak 
talepleri olmadığını geçmişte de , şimdi de  beyan edenler vardır.  Buna mukabil, 
diyaspora Ermenilerinin  ele
başları , Türkiye’den açıkça  toprak
telep  ederler; “en azından Ağrı Dağının bize bakan  yarısını 
iade edin
” derler. 
Burada “iyi polis-zalim
polis”
senaryosunu ile karşı karşıya bulunulduğunu  düşünmek te  
mümkündür.
 

Ermeni militanların tezlerini dayandırdıkları
varsayımlar ve talepleri




Ermeni
militanların  tezlerini dayandırdıkları
varsayımlar  ve talepleri şöyle
özetlenebilir: “1915-1923
döneminde  Osmanlı Devleti  yöneticileri tarafından  Osmanlı Ermenilerine soykırımı  suçu işlenmiştir. Bu “tartışılamaz
bir  tarihsel gerçektir
“.
Türkiye  soykırımı  suçu işlediğini kabul etmeli ,
soykırımını  tanımalıdır. Ermeni
soykırımını kabul etmeyenler  inkar suçu
işlemektedirler;  Drmeni soykırımını  inkar sureti ile ırkçılık yapanlar   cezalandırılmalıdır;  Ermenilerin uğradıkları can ve mal
kayıpları  karşılığında Osmanlı
Devletinin ardılı ve devamı  olan Türkiye
Cumhuriyeti tazminat ödemelidir; Ermenilere 
mal ve toprak iadesi yapılmalıdır; isteyen Ermeniler topraklarına geri
dönmelidir”  




Soykırımı suçunmun öğeleri 




Ermeni militanlar
soykırımı teriminin ilk kez  Rafael
Lemkin[10]
tarafından kullanıldığını vurgular,  onun
yazılarında ,kitaplarında öne sürdüğünü 
çerçeveyi   geçerli sayarlar;
ancak, B.M. Soykırımı  Sözleşmesi Yazım
Konferası  Lemkin’in  önerdiği 
tanımı benimsememiştir. Bu nedenle herşeyden önce, Sözleşmenin
onayladığı soykırımı tanımına  itibar
edilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.
 

Soykırımı eyleminde  ” maddi unsur” (actus reus)
bulunmalıdır




Aslında,  cürüm olsun, olmasın  her eylemin bir   maddi unsuru vardır.   Ceza hukukunda  buna   
latince    actus reus  denir.    Soykırımı Sözleşmenin 2. maddesine  göre , bir 
cürümün soykırımı çerçevesine girmesi için  aşağıdaki eylemlerden biri olması gerekir :




a) Gruba mensup fertleri öldürmek;b) Gruba  mensup fertlere ciddi bedensel veya  akli 
zararlar vermek;
c)Grubu tamamen veya kısmen yok etme sonucunu
vereceği öngörülecek  yaşam koşullarını
bilinçli  olarak uygulamak;
d)Grup
içindeki doğumları engeleyecek tedbirleri  zorla uygulamak;e)Gruba mensup çocukları
bir başka gruba zorla  götürmek
.
Bunlar
dışındaki fiiller (örneğin zorunlu göç) 
soykırımı suçu çerçevesine girmiyor.


Ermenileri  
Soykırımı yerine İnsanlığa Karşı Suç 
kategorisine yönlendirme çabaları



Soykırımı kavramının
çerçevesi  dar olduğundan,  çok sayıda 
hukukçu, siyasetçi veya siyaset bilimci 
Ermeni Hükumetine ve  diyaspora
Ermenilerine, soykırımı  suçlamasından
vazgeçmeleri,  bunun yerine İnsanlığa
Karşı Suç kategorisini tercih   
etmelerini  önermişlerdir.   İnsanlığa Karşı Suç kategorisi, uluslararası
hukuka  Uluslararası Ceza Divanını
oluşturan Roma  Statüsü ile girmiştir;
aşağıda sunulduğu gibi  actus reus”   eylem yelpazesi  çok daha geniştir .
 

Roma Statüsünün 7. maddesine göre, İnsanlığa Karşı Suç
kategorisine şu eylemler girer: 
katletmek (murder) 
etmek (extermination)
;  köleleştirmek   
halkı sürmek ya da  zorla göç
ettirmek (tehcir);  hapsetmek ve fiziksel
özgürlüğünü  elinden almak; işkence  etmek; 
ırza  tecavüz etmek, seks kölesi
haline getirmek,zorla fuhuş
yaptırmak,
zorla gebe bırakmak, zorla kısırlaştırmak, seksüel şiddet uygulamak; siyasal,
ırksal,etnik, kültürel,etnik, dinsel olarak tanımlanan bir  gruba 
zulmetmek (persecution); zor kullanarak insanları yok
etmek;apartheid;diğer insanlık dışı eylemler.




Soykırımı
hukuku  alanındaki kitap ve makaleleri
ile ün yapmış olan ve  “Ermeni
soykırımı “görüşünü  savunan  Prof. William Schabas ,  Ermenileri  
soykırımı suçlamasından vazgeçip , insanlığa karşı suç kavramını tercih
etme konusunda özendirenlerin   başını
çekenlerden biridir. 20-21 Nisan 2005 tarihinde, Erivan’da yaptığı bir  konuşmada, soykırımı suçu ile İnsanlığa Karşı
Suç  kavramları arasındaki  farka değinmiş, Ermenistan hükumetini ve
Ermeni  militanları  soykırımı suçlaması yerine  Türkiye’yi İnsanlığa Karşı Suç ile itham
etmeye yönlendirmik için  şu gerekçeleri
kullanmıştır:
 

1948 Sözleşmesi Raphael Lemkin’in  önerdiği soykırımı kavramının
sınırlarını  daraltmıştır.Ermeniler  söylemlerinde sürekli olarak Lemkin’in
soykırımı tanımına referans yaparlar;  bu
yalnıştır.. Zira   uluslararası camia
1948 Sözleşmesinde  Lemkin’în tanımından
uzaklaşmıştır
.




Ayrıca, Lemkin’in
o dönemde, SSCB’yi  soykırımı suçlusu
olarak  göstermek için  ABD 
istihbarat servisi  hesabına  çalıştığı kanıtlanmıştır[11]

Devletler 1948 Sözleşmesi ile, kendi
sınırları dahilinde,kendi uyrukları ile ilgili uygulamaları konusunda, o zamana
kadar hiç karşılaşmadıkları bir egemenlik kısıtlaması ile karşı karşıya
kalmışlardır.Nürnberg davaları, insanlığa karşı suçların, savaş zamanında
olduğu gibi,barış zamanında da işlenebileceğini kabul etseydi, 1948
Sözleşmesine gerek kalmayacaktı.




-Savaş  sonrası dönemde, soykırımı kavramı ile
insanlığa karşı suç kavramı arasında bir rekabet  doğmuştur.
 

-Roma Statüsü ile oluşturulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin  (ve ad hoc Uluslararası   Ceza Mahkemelerininin) aldığı kararlar 1948
Sözleşmesinde  sayılan  “korunan grupların” listesini
genişletmek eğilimini göstermektedir




  Soykırımı
suçunun var olması için gereken   -özel
kasıt- (dolus specialis )  koşulu
insanlığa karşı suçlarda aranmamaktadır; bu suçlar arasında  bulunan 
zorla göç ettirme ( tehcir) 
eyleminde , grubu fiziki olarak yok etme niyeti  de   
soruşturulmamaktadır




Türkiye Uluslararası Ceza Divanını 
oluşturan  Roma Statüsünü  onaylamamış ve Taraf olmamıştır. Öte
yandan  Roma Statüsü de   yürürlüğe girdiği tarihten  geriye doğru uygulanamaz. Bu nedenle  Uluslararası Ceza Divanının   tarihteki olaylar konusunda bir
yargılama  dosyası açması söz konusu
değildir.
 

Buna rağmen,
militan Ermeniler ve onları destekleyenler, 1907 La Haye IV sayılı Kara
Savaşları Sözleşmesinin Başlangıç Bölümüne konulan  Martens kaydı (Martens clause)
[12]ile
silahlı çatışmalar hukukunu  düzenleyen
kuralların yetersiz kalması  durukunda,
uluslararası hukukun genel ilkelerinin uygulanacağının öngörmesi nedeni ile,
soykırım suçunun bir yapılageliş (teamül) 
kuralı olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerler




Başka  hukukçuların bu gerekçeye ilaveten altını
çizdikleri   husus, 1948 Sözleşmesinin
Giriş  bölümünde    tarihin  her döneminde 
soykırımının insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini”
 vurgulayan ifadedir.  1948 Sözleşmesi  kaleme alınırken, bu sözler hiç
tartışılmadan  ve  örnek vakalar 
gösterilmeden  Sözleşmeye
kaydedilmiştir; Sözleşmenin  ayrılmaz
parçasıdır. Bazı yorumcular  bu
referansa   dayanarak, Sözleşmeyi
onaylayan Devletletin  yasama
organının  ve  ulusal yargısının, Sözleşmenin bu
saptamasını    yorumlama hakkına sahip
bulunduklarını belirtirler.  Sözlewşmenin
dibacesindeki bu ifadenin tarihte vuku bulan 
” soykırımvari” 
olayları, katliamları, sürgünleri 
soykırımı  olarak  nitelemenin hukuksal dayanağını   oluşturduğunu  belirtirler. 
Bu konuda görüş değiş tokuşunda bulunduğum  bir Fransız Profesör,Fransa Parlamentosunun,
2001 yılında kabul ettiği, “Fransa,
1915  olaylarını  Ermeni soykırımı olarak tanır

şeklindeki , tek cümlelik, yaptırımsız , “işarî” yasanın   dayanağının da bu yorum olduğunu  söylemişti. B u satırların yazarı  o 
dönemde  Fransa’nın 2001 tarihli
yasasının  1948 Sözleşmesinin yalnış
yorumu olduğunu ve Türkiye’nin Sözleşmesinin IX. maddesinden yararlanarak  UAD 
nezdinde  dava açacağını
düşünenler arasındaydı. Konuyu  daha  etraflı bir biçimde inceledikten sonra bu
görüşümü değiştirdim.  Bu değişikliğin
nedenleri arasında  Sözleşmenin Giriş
bölümünde  bulunan ve yukarıda
belirttiğim ifade  de var. benzer şekilde
Türkiye’nin Ulluslararası Daimi  Tahkim
Divanına başvurmasından da beklediğimiz 
sonucu alamayacağımız kanısındayım. Özetle, Sözleşmenin Giriş
bölümündeki ifadenin Taraf devletlerin 
yasama erklerine   tarihteki  trajik olaylar konusunda  tanımlama yapma marjını  tanıdığı sonucuna varanlar
arasındayım.Bunun  sonucu olarak, bir
uluslararası  mahkemenin, yasama erkinin  yorumunu rengrllryrcrk ya da
değiştirmesini  talep etme yetkisine
sahip olmadığını  düşünüyorum.
 

-Soykırımı
suçu kime karşı işlenir?  (Özneler) 




Sözleşmede  “bir gruba mensup şahıslardan” söz
ediliyor.  Hangi gruplara karşı işlenen
cürümler soykırımı sayılıyor?    Sözleşmeye
göre özneler, etnik ,ulusal , ırksal,
dinsel
 gruplara mensup kişilerdir.
Dikkat edelim:   mesela yukarıda sayılan
fiiller bir  siyasal gruba (örneğin
ayrılıkçı gerilla veya terör grubuna) karşı   
yapılırsa, o eylem soykırımı çerçevesine girmez;  ceza yasasında kayıtlı başka bir suç  sayılır; 
benzer şekilde  kültürel grup , ya
da bir  cinsel eğilim  grubu da 
soykırımı öznesi sayılmıyor.  Bu
grupların  da soykırımı öznesi
olmaları  sözleşme yapılırken teklif
edilmiş, ama Sözleşmeyi hazırlayan Konferansta 
kabul olunmamıştır.




Soykırımı suçunun
oluşması için cürümün grubun tümüne veya
bir kısımına
karşı işlenmesi gerekiyor. 
Cürümün savaş ya da barış sırasında  
işlenmesi  fark etmiyor.
 

Suçun
Manevi Unsuru (mens rea  )  ve Özel Kasıt   (dolus specialis) 




Bir  cürümün  
 soykırımı  sayılması için eylemin kendisi yetmiyor.
Sözleşmeye göre,  o fiilde bir  “özel kasıt”  bulunması gerekiyor .  “Özel kasıt” bulunduğu  saptanamaz ise,  o cürüm 
ülkelerin ceza yasalarına göre  ya
da  uluslararası ceza hukuku açısından
da  başka bir  suç sayılıyor; ya da    “insanlığa karşı suç”  olarak 
ta nitelendirilebiliyor.
Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı  Bosna-Sırbistan davasında Srebrenitsa  soykırımı dışındaki benzer  eylemleri 
soykırımı saymadı; bunların  İnsanlığa Karşı Suç sayılabileceğini ima  ile , UAD’nın 
o suçu yargılama yetkisinin bulunmadığına işaret etti. (Filhakika  Soykırımı Sözleşmesinin IX. maddesine
göre” Sözleşmenin III. maddesinde
kayıtlı  fiillerden herhangi birinden bir
Devletin  sorumluluğu ile ilgili olarak
çıkan uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet
Divanının önüne  götürülmesi
  mümkündür.
 

Hukuku  özel kasıt durumunda,
yalnızca yasayı bilinöli çiğneme iradesini aramakla yetinmemekte, aynı zamanda,
fiilin özel biramaçla gerçekleştirilmesi öğesini aramaktadır.çÖzelkasıt aranan
bir suçta, genel kasıt için olduğu gibi, yalnızca suçun
Bir
cürümün  hukuken soykırım sayılması
için     sadece genel kasıt  öğesinin (dolus
generalis
) bulunması yetmiyor; 
suçun”özel  kasıtla  (dolus specialis) işlenmesi gerekiyor.
Genel Ceza Hukuku , özel kasıt durumunda yalnızca yasayı bilinçli çiğneme
iradesini aramakla yetinmiyor, aynı zamanda 
fiilin özel bir amaçla gerçekleştirilmesi öğesini arıyor. Özel kasıt
aranan  bir suçta, genel kasıt  için olduğu gibi, yalnızca suç fiilinin
gerçekleştirilmesibin saptanması ile yetinilmemekte, ayrıca bu fiile iten  amacın da kanıtlanması gerekmektedir.
Soykırım  suçunun aradığı özel kasıt, bir 
grup insanı   kısmen veya tamamen
,sırf  etnik, dinsel, ırksal,ulusal bir
gruba ait olduğu  gerekçesi ile  yok etmektir .
Bu görüş,  gerek öğretide, gerek içtihatta tartışmasız
olarak kabul ediliyor.  [13]




Soykırımı konusunda  bugün yaşanan 
görüş ayrılıklarının  
temelinde   soykırımı  suçunun 
oluşması için özel kasıt  aranması
koşulu  yatmaktadır.
. 
İhtilafı  somut olarak
“Ermeni soykırımı  suçlamasına”
indirgersek,  Bu suçlamayı yapanlar,
“Osmanlı döneminde bazı zanlıların, Devletin de bilgisi  dahilinde ve yardımı ile     hedef gruba mensup kişileri “(yani
Osmanlı Ermenilerini)  kısmen veya
tamamen  sırf   Gregoryen Ermeni [14]
oldukları   gerekçesi ile) yok
etmişlerdir) tezini  savunyorlar.
 Ancak   
böyle bir “özel 
kastın”  varlığı  isbatlanabilmiş  değildir. 
Bunun karşıtı  , o olayların soykırımı
sayılamayacağını ileri sürenlerin görüşleri de aynı oranda geçerlidir.
 

Soykırımı kavramının karmaşıklığı




Kabul etmek
gerekir ki  uluslararası  soykırımı 
hukuku alanında uzman olmayan bir kişinin, bir gazetecinin, bir
siyasetçinin , hatta bazı  hukukçu  ya da kimi sosyal bilimcilerin   soykırımı suçunun oluşması için  şart olan 
-ve yukarıda  anlatılan-  “özel 
kasıt”  öğesini   kavraması  
zordur. Bu muhtemelen  – geri adım
atm ak istemeyen-kimilerinin işine 
gelmiyor.  Ayrıca,  tarihte 
vuku bulmuş  olaylar
konusunda  özel kasıtın isbatı adeta
imkansızdır.




Bu konuyu
tartıştığım  kişilerden bazıları,
tartışma   yukarıda  ele alınan hukuksal ayrıntıya gelince,
aramızdaki  görüş değiş tokuşunu  soykırımı kavramı dışına taşımışlardır ;  önemli
olan çok sayıda Osmanlı  Ermenisinin
hayatını, malını mülkünü kaybetmiş olmasıdır, buna ne ad verileceği  bizim bakımımızdan önemli  değildir
  diyerek”, görüşmeden  kaçmışlardır; ancak  o şahıslar, 
olaylara “sonuçları
bakımından soykırımıdır
  demeğe
devam ediyorlar. (Önyargının ortadan
kaldırılması son derecede zor).
Bu söylemlerinin  hukuksal dile , ” actus reus   soykırımı sözleşmesinde kayıtlı eylemlerden
biridir; o halde  o eylem soykırımı  sayılmalıdır”
olarak  çevrilebilir. Oysa,  bu yorumun doğru olmadığı, hemen aşağıda
kayıtlı  UAD’nın Hırvatistan-Sırbistan
kararında   belirtilmiştir.
 

Uluslararası Adalet Divanında
Hırvatistan-Sırbistan davası örneği




Vurgulamak
istediğimiz  farkı   daha iyi anlatabilmek için somut   bir örnek verelim:  Hırvatistan ve Sırbistan birbirlerini  soykırımı suçu işlemekle suçladılar ve
Uluslararası Adalet Divanına  
başvurdular.  Divan, kararını  Şubat 2015’te verdi. Divan, kararında , gerek Sırbistan’ın, gerek Hırvatistan’ın -
birbirlerine karşı- Soykırımı 
Sözleşmesinde kayıtlı  – biraz
önce saydığımız- eylemleri yaptıklarını kabul etti
.  Ama, kararın bir sonraki  bölümünde, bu eylemlerin özel kasıtla
işlendiğinin isbatlanamadığını , bu nedenle iki ülkenin  birbirlerine karşı soykırımı suçu
işlemediklerini  yazdı.




UAD’de görülen
Bosna-Sırbistan davasında,  sadece
Srebrenitsa katliamında özel kasıt bulunduğu karara kaydedilmişti;
Sırbistan  bu  suçu
önlememekten
kabahatli 
bulunmuştu  ve bunun karara
yazılamasının  Sırbistan için  yeterli 
ceza  sayılacağı   vurgulanmıştı.  Oysa, Bosna’da Sıplar tarafından yapılan  diğer katliamlar da Srebrenitsa ‘da vuku
bulan trajediden neredeyse farksızdı. 
Anlaşılan, UAD bu konuda bir orta yol aramıştır.Neden? Zira, AB  politik açıdan Hırvatistan  ile Sırbistan’ın  Avrupa Birliğine alınmasına karar
vermişti.Bir AB adayının soykırımı 
suçundan mahkum edilmiş bulunması 
AB’ni rahatsız edecekti.
 

Bu yorumu da  UAD’nin kararlarının politik etkilerden uzak
olmadığına işaret etmek için  eklemek
istedik.   UAD’nin Srebrenitsa  kararı Mahkeme üyeleri dışında kimseyi tatmin
etmedi;dünya basını  kararı çok
eleştirdi.




Soykırımı Sözleşmesi   geriye doğru yürütülemez.




Uluslararası
Adalet Divanı Hırvatistan-Sırbistan davasında – 2015-  yılında 
bu konuda da   kesin kararını
verdi  ve 
Soykırımı  Sözleşmesinin,
yürürlüğe girdiği tarih olan  Aralık
1951′ den geriye doğru uygulanamayacağını 
belirtti.
 

Soykırımı  suçunu 
“Yetkili Mahkeme” 
saptar.




Soykırımı
Sözleşmesinin etkin ve yaygın 
biçimde   uygulamaya
geçirilmesini  frenleyen  bir başka kural daha  vardır. Sözleşmeye
göre,  soykırımı kararını   verecek olan yetkili mahkeme,  eylemin yapıldığı ülkenin mahkemesi
dir.  Ayrıca, 
taraflar anlaşırlar ise   bir
uluslararası ceza mahkemesi yetkili olabiliyor. 
Bu   durumda  akla gelen 
ilk soru şudur:  diktatörlükle  ya da despot 
bir lider tarafından yönetilen bir ülkede,  -büyük olasılıkla- yargı da  bağımsız olamayacağından, o ülkenin
mahkemesinden kendi idaresini ve yöneticisini suçlayan   soykırımı kararı çıkması  mümkün 
değildir.  Mesela, bir   Afrika ülkesinin diktatörü, o ülkede yaşayan
etnik veya dinsel bir  grubun  yok edilmesi  
emrini  verse  bile, ülkenin mahkemesi  diktatörünü 
soykırımı suçu zanlısı olarak 
yargılayıp   mahkum edebilir mi?
Etmez, edemez .  Benzer şekilde,  o despot veya onun talimati ile hareket
eden  yasama ve yürütme erkleri   davanın 
bir uluslararası ceza mahkemesin de görülmesine rıza göstermez.  Böylece zanlılarn- siyasal kararla-
yargılanmaktan kurtulur.
 

Evrensel Yargı Yetkisi tanınması konusundaki
gelişmeler




Zanlının yargılanmaktan
kurtulması – en azından demokratik ülkelerde- 
kamu vicdanını rahatsız etmekte, adalet duygusunu  zedelemektedir. Buna karşı   ne önlem 
alınabilir?  Bazı siyasetçiler ve
hukukçular, suç işleyenin cezasız kalmamasını teminen  evrensel yargı sisteminin ya da yetkisinin[15]
benimsenmesini önermişlerdir. Kimi ülkeler 
bu  uygulamaya  geçmiştir. Soykırımı Sözleşmesinde  öngörülmemiş olmasına rağmen,  örneğin Belçika’da, Almanya’da bazı
zanlılar  başka ülkelerde
işledikleri  soykırımı suçları gerekçesi
ile  yargılanmışlar ve mahkum  edilmişlerdir. (Belçika bazı Afrikalı zanlılar için bu uygulamayı yapmıştır;
Almanya  bir Hırvat generali Münih’te
yargılamış ve mahkum etmiştir. )
Ancak, Belçika’da,  dünyanın çeşitli yerlerinden ve örgütleri
tarafından ulusal Belçika  mahkemelerine
intikal ettirilen  bazı dosyalar,
uluslararası  krizlere  neden olmaya başlamış,  bunun üzerine Belçika Hükumeti  yabancı 
siyasetçilerin  veya devlet
adamlarının Belçika Mahkemelerinde 
yargılanması uygulamasını  askıya
almıştır.  Burada da  siyasal mülahazaların  devreye girdiğini  ve yargı erkini etkilediğini görüyoruz.




1948 Soykırımı
Sözleşmesini hazırlayan konferansta , Sözleşmenin ölü doğma tehlikesini
hissedenler, yetkili  mahkeme
konusunda   “evrensel yargı  yetkisinin” kabulünü teklif etmişler,
ancak  bu öneri  oylanarak reddedilmişti. O dönemde, başta
SSCB  olmak üzere bazı ülkeler, kendi
mahkemelerinden başkasına  
güvenmedikleri için,  evrensel
yargı yetkisini kabul etmemişlerdi [16].
 

Bu  açığı kapatmak isteyen bazı hukukçular
ve  ülke hükumetleri , soykırımı gibi
ağır bir  suçu  işleyenin 
cezasız kalmaması için  çözüm
arayışına  girmişler ve Uluslararası Ceza
Divanını kuran  Roma  Statüsünü kabul ederek, soykırımı
yanında  ve ondan çok daha geniş olan İnsanlığa Karşı Suç  kategorisini oluşturmuşlardır. Bu suç
kategorisine yukarıda değindik.




Avrupa Birliği    2008
yılında  Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı hakkında   bir Çerçeve Kararı kabul etmiş

ve tüm AB ülkelerini, ulusal ceza yasalarını bu Çerçeve Kararına uyum sağlamak üzere
değiştirmeğe çağırmıştır. AB Çerçeve Kararı, 
soykırımının inkarını cezalandırmayı da öngörmektedir. Birleşik Krallık
başta olmak üzere bazı AB ülkeleri ceza yasalarında böyle bir  revizyon yapmayı kabul etmemişlerdir. AB
Çerçeve Kararı,   bir eylemin soykırımı
sayılması hakkında  AB ülkelerine
alternatifler sunmuştur. Bu 
alternatiflerden ilkine  göre, bir
suçun soykırımı sayılması için yetkili mahkemenin karar vermesi gerekir. (Bu
seçenek 1948 Sözleşmesinn öngördüğü sistemdir). Seçimlik  bir diğer alternatife göre ise,   AB üyesi ülke, kendi parlamentosu (başka
ülkede de vuku bulmuş olsa bile ) bir eylemi veya cürümü soykırımı  olarak nitelemiş ise, o  AB ülkesinin mahkemesi   anılan 
soyırımını inkar  edeni   cezalandırabilecektir.  (Buna
göre , mes
ela, Yunanistan, yaptığı ceza yasası
revizyonu ile,  kendi  parlamentosu tarafından varlığı kabul edilmiş
bulunan Pontus Soykırımı iddiasını 
reddeden  bir kişiyi soykırımını
inkar suçundan mahkum edebilecektir).
 

Bu  alternatif, 
ilk bakışta,  1948 Soykırımı
Sözleşmesine aykırıdır.  Ancak ,   Sözleşmeye  
aykırılığjına  şu nedenlerle göz
yumulduğu gerekçesi öne
sürülmektedir:   a)  soykırımı zanlısının yargılamadan kurtulması
böylece önlenecek, adalet yerini 
bulacaktır; b) soykırımının inkarı 
bir çeşit ırkçılık sayılmaktadır 
 
ulusal yasayı
öncelikle  uygulamalı ve ırkçılığı
cezalandırmalıdır;  c) ulusal  yasama organının ve ulusal mahkemenin  takdir yetkisi güçlendirilmelidir.




Bu konuda farklı
gelişmeler   gözlenmektedir:
örneğin,   son olarak  2016 Şubat ayında, Fransa  Anayasa Konseyi,  Holokost’u 
inkar  edenleri cezalandırmayı
öngören Gayssot yasasının  diğer  soykırımı iddialarını inkar edenlere  de uygulanmasını talep eden   bir 
davayı  reddetmiş ve  ancak
yetkili mahkeme  tarafından varlığı
saptanan  soykırımlarının inkarının
cezalandırılabileceğine”
hükmetmiştir.   Bilindiği gibi 
Fransa Anayasa Konseyi  iki yıl
önce, Ermeni soykırımını inkar edenlerin cezalandırılmasını öngören bir
kanunu  Fransa Anayasasına aykırı bularak
iptal etmişti.
 

Buna rağmen, iç
politika nedenleri ile Fransa Cumhurbaşkanı Hollande,  AİHM eski Başkanı (şimdi emekli)  Costa’ya   
Anayasa Konseyi tarafından iptal edilen, yukarıda değindiğimiz yasanın
yerini alacak ve Ermeni soykırımını inkar edeni cezalandıracak  yeni bir yasa 
hazırlaması   talimatını
iletmiştir. Bu örnek  bazı ülkelerde iç
politika mülahazalarının  büyük önem
taşıdığını  kanıtlamaktadır. 




Fransa  Anayasa Konseyinin  son kararı 
ve   AİHM’nin  İsviçre-Perinçek davasında verdiği  karar muvacehesinde  AİHM eski Başkanının nasıl bir formül icad
edebileceği  merak  konusudur. 
(AİHM  Büyük Dairesi    Dr. Doğu Perinçek’in “Ermeni soykırımı
bir uluslararası  bir yalandır”  sözleri nedeni ile İsviçre’de mahkum
edilmesini AİHSözleşmesinin 10 maddesinde 
kayıtlı ifade özgürlüğünün  
ihlali  olarak nitelendirmiş,
İsviçre’yi  mahkum eylemişti.)
 

Soykırımı suçunda Devletin sorumluluğu




Ermeni militanlar
ve onları destekleyenler  Osmanlı
Devletini  Ermeni soykırımına iştirak
etmekle   suçlarlar ve  bu konuda verilen zararlardan  ardıl Devlet 
olarak Türkiye Cumhuriyetinin de sorumluğu olduğunu  vurgularlar; dayanak olarak,  1948 Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesinin 9.[17]
maddesini  önesürerler. Anılan 9. madde,
Sözleşmesinin 3.  maddesinde [18]
belirtilen fiillerin herhangi birinden bir Devletin sorumlu olabileceğini
belirtmiştir.




Ancak,
burada  altını çizmemiz gereken bir kaç
husus  bulunuyor:  Sözleşme, 
soykırımı suçunu  gerçek
şahısların  işleyebileceğini amirdir.
Zaten uluslararası hukuka göre Devlet 
soykırımı suçunu ika eylemekten yargılanamaz. Ancak,
Devlet,a)soykırımını önlemez ise , b)soykırımında bulunulması için işbirliği
yaparsa, c) soykırımını doğrudan ve aleni surette kışkırtırsa ,d)
soykırımına  bir şekilde  iştirak ederse, sebep olduğu haksız fiili 
tazmin ile yükümlü olabilecektir

Ermeni soykırımından doğacak tazminat
sorumluluğu konusunda, Türkiye Cumhuriyetinin 
Osmanlı devletinin  ardılı olarak
tazmin yükümlülüğü taşıdığı hususu   
doktrinde   çok tartışmalıdır[19].
 

Nihayet, Devletin  tazminat sorumluluğu konusu bir özel
anlaşma 
(lex specialis)  ile  
çözümlenmiş ise,  bu özel anlaşma
hükümleri   öncelikle uygulanır
[20])




Ermeni militanların  hukuk ve yargı  alanında bugüne kadarki girişimleri




Ermenilerin
tazminat sağlama girişimleri[21]




Ermenilerin
tazminat  sağlama konusundaki girişimleri
yeni değil .  Önce,   Kaliforniya Medeni Hukuku  Usul Yasasının  Eyalet Meclisince değişmesini sağladılar ve
Ermeni talepleri için zaman aşımı süresini uzattılar. Sonra   Fransız AXA ([22]) ve New York Sigorta
([23])Şirketlerine  şantaj yaparak  toplam 37,5 
dolar sızdırdılar. Bu paraların 
büyük bölümü  avukatların
hesabında  eridi; skandal ortaya çıktı;
avukatlar birbirlerine düştüler ve karşılıklı davalı oldular; özetle  bir 
uluslararası  rezalete imza
attılar.  Alman Münih  Reassürans Şirketi  Ermenilerin 
şantajlarına boyun eğmedi ve ABD’de  
uzun  bir hukuk mücadelesi
sonunda  davasını kazandı. Ama bu dava
süreci bize   militan Ermenilerin -bazı
yargıçları şantaj, tehdit ve çıkar sağlayarak elde etme-alanında  her 
ahlak dışı yolu 
deneyebildiklerini  kanıtladı[24].
 

Ermenilerin
avukatları, Kaliforniya’da on bin Ermeni adına, (eski Norwich Union ve
Commercial Union şirketlerini devralan) Aviva şirketine e dava açtılar,
26 milyon telep ettiler, ancak  sonuç.
alamadılar([25]).




2006 yılında Varujan
Değirmenciyan
ve diğer ABD’li Ermeniler tarafından Alman Deutsche Bank’a ve
Dresdner Bank’a, avukatları MarkGeragos ve Kabateck tarafından açılmış olan bir
davada [26])
Alman Bankalarına 1915 yılından önce aileleri tarafından tevdi edilmiş olan ve
daha sonra Türk Hükumeti tarafından “yağmalandığını” iddia ettikleri Ermeni
mallarının satışından sağlanarak o Bankalara yatırılmış bulunduğunu iddia
ettikleri 7 milyon doların kendilerine ödenmesini talep ettiler. Ermeniler
ABD’de açtıkları bu davayı da kaybettiler.
 

Gene, ABD ‘de yaşayan Ermeniler, avukatları vasıtasi ile  Türkiye Cumhuriyetine , T.C.Merkez Bankası
ile Türkiye Ziraat Bankasına
 da
dava  açtılar ve tazminat talebinde
bulundular.
([27])
([28])  ([29]). Davacılar,
Türkiye’nin ve davalı bankaların, uluslararası hukuka, uluslararası anlaşmalara
ve Türk hukukuna aykırı olarak haksız kazanç elde ettiğini,insan hakları ihlali
yaptığını iddia ettiler Türkiye, bu davada (diğer
avukatlar meyanında)
Günay Evinç adında 
çok yetenekli Türk asıllı ABD vatandaşı bir  hukukçu tarafından savunuldu; sonunda ABD
Federal yargıcı Dolly M. Gee, 26 Mart 2013 tarihinde bu  davaları da reddetti.




Tahmin olunabileceği gibi , bütün bu
süreçlerde ceplerini  dolduranlar,
Ermenilerin  avukatları  oluyor.
 

Kozan’daki
manastır hakkında Anayasa Mahkemesine başvuru;




Ermeniler , son
olarak, Türkiye’deki avukatları vasıtası ile, Kozan’daki bir Manastır’ın,  sahibine veya Katolikosluğa devri için  T.C. Anayasa Mahkemesinde dava açtıklarını
ABD’de yaptıkları bir basın toplantısı ile açıkladılar.  Anayasa Mahkemesi ulusal yargı yollarının
tüketilmemiş bulunması gerekçesi ile  bu
davayı  büyük olasılıkla  reddetmesi beklenir. Avukatlar bunu bilmez
olur mu? Biliyorlardır tabii.  Ancak ,
davayı  aynı gerekçe ile reddedeceğini
bildikleri AİHM’e taşımak istiyorlar. Amaçları 
siyasal propaganda.   Türkiye’ye
dışardan yapılacak baskılarla sonuç alacaklarını sanıyorlar.
 

Türkiyeden talep edilen tazminatın mikdarı:




Ermeniler
Türkiye’den talep ettikleri tazminatın 
adını ve mikdar ını tesbit eden bir rapor da yazdırdılar.
Daşnaksutyun  örgütü tarafından
tarafından  finanse edilen,”Ermeni
Soykırımı Tazminatları İnceleme Grubu”(AGRSG) tarafından yazılan ve Eylül
2014’te yayımlanan”Ermeni Soykırımına İlişkin Tazminat Sorunu-Adalet
Yoluyla Çözüm” başlıklı  bu raporu  ABD’de
Worchester Üniversitesinden Heny C. Theriault [30]
Başkanlığında,bir heyet  yazmış.




Raporda Ermeni
soykırımının 1915-1918 ile 1919-1923 tarihleri arasında iki safhada uygulamaya
konulduğu , Osmanlı ve Rus Ermenilerine zarar verildiği ileri sürülüyor. Sonuç
olarak,soykırımı suçundan görülen zararların onarılması için el konulan
malların iadesi veya iade edilemeyen mallar için tazminat ödenmesi;tazminatın,
mağdurların yaşamasını sağlayacak önlemlerle takviyesi isteniyor;Ermeni dosyası
ile ilgili “zararın telafisi”kuralları çerçevesinde toprak iadesi de
öngörülüyor.




Raporda, ABD
Başkanı Wilson Hakemliği Kararlarının, yürürlüğe girmemiş bulunan Sevres
Anlaşmasına göre  öndegelimi bulunduğu,
bu kararların bugün için de bağlayıcı olduğu; 
“Wilson Ermenistan’ının işgalinin Türkiye’nin uluslararası
yükümlülüklerinin ihlali olduğu söyleniyor; Türkler ve Ermenilerin ve tarafsız
kişilerin katılacağı bir “Ermeni Soykırımı Gerçekler ve Zararın Tazmini
Komisyonu” AGTRC kurulması öneriliyor. 
Sanki Türkiye Ermenistan’a karşı 
savaş kaybetmiş te, tazminat ödeyecek havasındalar.




Sözünü ettiğimiz
raporda, kapsamlı bir onarım paketi bağlamında şu öneriler yapılmış: 1)Tanıma,
Özür Dileme, Eğitim ve Anma; 2)Ermenilerin ve Ermenistan’ın desteklenmesi;3)
Türkiye’de bulunan Ermeniler ve Türk olmayan tüm grupların rehabilitasyonu; 4)
Mal iadesi, Ölenlere mağdurlara ve malına elkonulanlara tazminat verilmesi.




Tazminat
konusunda  ABD’deki geçmiş bazı
uygulamalardan hareket ederek ayrıntılı hesaplamalar yapılmış: ABD Hayat
Sigortası Şirketlerinin ve ABD İşçi Bürosunun olası getiri ve enflasyon
hesapları da göz önünde tutularak Türkiye’nin ödemesi gereken meblağ
70.030.167.080 dolar olarak hesaplanmış. Bir başka hesaplama biçimi de 1919
Paris Barış Konferansında uygulanan yöntem; o dönemdeki rakkamlar New York
Hayat Sigortası hesaplama biçimi ile 2014 yılına uyarlandığı takdirde, yaklaşık
41.500.000.000 dolara ulaşılmaktaymış. Buna enflasyon kaybı eklenince
87.120.217.000 dolara varılıyormuş. Buna 
soykırımının ikinci  bölümünü
teşkil eden 1919-1923 kayıpları da eklenince Türkiye Cumhuriyetinden toplam
104.544.260.400 dolar tazminat istenmesi gerekiyormuş[31].




Kimi  diyaspora Ermenileri bu talepleri  Türkiye’yi ziyaretlerinde bile  dillendiriyorlar. Ülkemizde, Ermeni iddiaları
konusunda  farklı düşünenlerin
alınmadığı  bir  çok toplantı yapılıyor.Yurt dışında    yayımlanan 
her kitap Türkçeye   terceme  ediliyor; bunları   Türkiye’de 
kitapçılarda  satın almak mümkün .
Bazı kaynaklar bu çeviri ve basım 
giderlerini cömertgçe karşılıyor. Ermeni görüşlerine aykırı düşünceleri
ve verileri  Fransa’da, başka Avrupa
ülkelerinde  ABD Üniversitelerinde ve
tabii Emenistan’da   açıklamak ise yasak.
İsviçre Dr.Doğu Perinçek’i Ermeni iddialaının uluslararası bir yalan olduğunu
söylediği için mahkum etti. Bu mahkumiyet AHM tarafından iptal olundu.




Devletin haksız fiil ile verdiği zarar konusundaki
sorumluluğu ilkesi




Militan Ermeniler
ve kendilerini destekleyenler, tazminat taleplerinin hukuksal dayanağını
şöyle   açıklıyorlar: “Bir Devletin görevlileri, haksız
fiilleri  ile bir  zarar oluşturursa, uluslararası hukuka göre,
o devlet  bunu tazmin ile mükelleftir
.Uluslararası Hukuk Komisyonu  2001
yılında 53. oturumunda Uluslararası
Haksız Fiillerin Oluşturduğu Zararlar Hakkındaki Sorumluluk Konusunda bir
Sözleşme
 taslağını kabul etmişti. Bu
taslak henüz Anlaşma haline dönüşmemiştir. 
Gene de hukukun genel  ilkeleri
uyarınca, haksız fiil ile bir başkasına zarar veren bunu tazmin etmekle
mükelleftir. Ermenilere göre,  Osmanlı
Devleti döneminde Osmanlı Ermenilerine yapılan haksız fiillerle verilen
zararların tazmini konusunda, Osmanlı Devletinin ardılı olan Türkiye
Cumhuriyeti  sorumludur.” 




Ancak,
Ermeniler  bu konuda bile aldatma taktiği
uyguluyorlar. Zira sözünü ettiğim 
Anlaşma taslağının 55.maddesine
göre, ihtilaflı konuda yapılmış bir özel anlaşma(lex specialis) var ise,-yani uyuşmazlık veya zarar bir özel anlaşma
ile çözüme bağlanmış ise- bu özel anlaşma 
hükümleri, genel ilkenin önüne geçer.




Yukarıda da
belirtildiği gibi,Türkiye’nin Rusya ve Ermenistan ile akdettiği Moskova ve Kars
Anlaşmaları, Fransa ile yaptığı Ankara Anlaşması, Lozan Anlaşması ve ABD ile
akdettiği 24 Aralık 1923 ve 1934 Tazminat Anlaşmaları ,bunları akdeden
Devletler açısından,Devletin tazminat konusundaki sorumluluğunu  nihai olarak çözüme bağlayan özel
anlaşmalardır. Türkiye ABD ile yaptığı anlaşma gereğince  2. Dünya Savaşının ortalarına kadar  ABD’ye 
borcunu ödemiştir[32]).
ABD ile yapılan anlaşma, Ermeni asıllılar dahil, ABD’nin  Türkiye Cumhuriyetinden bu alanda hiç bir
tazminat talebi kalmadığını hükme bağlamıştır. 
[33]




Doğal olarak,
militan Ermeniler, yukarıda saydığımız özel anlaşmalardan ya  hiç bahsetmezler ya da bunları   tutarsız bahanelerle yok saymaya
yeltenirler.




Ermenilerin Tazminat talebini  hukuksal temele dayandırma arayışları




Gerek Ermeni
diyasporasının, gerek Ermeni kilisesinin, gerek Ermenistan Cumhuriyetinin  tazminat taleplerini hukuksal temele
dayandırma alanında hukuksal danışma 
çalışması  olmuştur. Ancak, bu
çalışmaların hemen hepsi, Ermeniler açısından, 
düş kırıklığı  sonucunu
vermiştir  [34].  Bu çalışmalar hakkında son  bir örnek vermekle yetinelim:




Şubat  2012’de  
Lübnanda, Antelias’ta Ermeni Kililya Katolikosluğu tarafından”Ermeni
soykırımı. Tanıma’dan…Onarım’a “başlıklı bir Konferans düzenlendi    Bu konferansta  ileri sürülen görüşlerin  büyük çoğunluğu  Ermenilerin tazminat sağlama çabalarının  hukuksal alanda başarı sağlayamayacağına
işaret  ediyor.. Bu  görüşlerin bir bölümüne örnek olarak  kısaca değinelim:





Ermenilerin varlığı çoktan sona ermiş olan Osmanlı Devletinden taleplerinin
meşru olup olmadığı tartışmasını  pratik
sonuçları yoktur; bu olsa olsa  ilgi
çekici bir entellektüel temrin sayılabilir.(
Patrick Duberry )”




“Uluslararası
Ceza Divanı  Ermeni tazminat taleplerini
ele alma konusunda uygun  merci değildir;
Divan 2002 yılında yürürlüğe girmesinden önce vuku bulan herhangi bir cürüm
konusunda yetkili değildir; 
soykırımı suçunun  olmazsa olmaz koşulu
olan özel kasıtın  ve suçun  tek merkezden planlanlanmış olduğu gibi
hususların  isbatı mümkün değildir; bu
durum açılacak davaların başarı şansını zayıflatır;  günümüzün
uluslararası  hukuku geçmişte değil,  yakın zamanda   işlenen soykırım suçları
ile
ilgilenmektedir; bu itibarla eskiden işlenmiş suçlar hakkında açılacak
davalardan fazla bir şey beklenemez. (Dow Jacobs)”




“1948
Soykırımı Sözleşmesi geriye doğru yürütülemez; (Marco
Roscini)”




“Mal iadesi,
geniş anlamda tazminat kavramının içerdiği seçeneklerinden sadece
biridir.Diğer  seçenekler arasında
Ermenilerin “gerçeğe ulaşma hakkı”bulunmaktadır. Türkiye’deki siyasal
ve toplumsal gelişmeler, müzakere edilerek bulunacak bir çözümün sadece
Ermenlere değil, Türkler açısından da yararlı olacağını ortaya çıkarmaktadır. (Richard Wilson);”




“Ermeniler
tazminat sağlama konusunda yabancı ülke mahkemelerinde açacakları davalardan
bir sonuç sağlayamazlar;bu durumda ius
humantatus
yani insancıl hukuk   devreye sokulabilir; uluslararası hukuk
alanındaki gelişmeler insan haklarını korumaya yönelik olarak gelişmektedir;
hukuk dışında”ahlaksal veya siyasal mülahazaların”bu gibi
durumlarda başarı şansı bulunabilir.Uluslararası hukuk bir ülke mahkemesinin
bir başka Devleti yargılama yetkisi bulunmadığına işaret etmektedir. (Marc
Brus)”




Anılan konferansta ,Taner Akçam emval-i
metruke sorunsalına değinmiş, bunların satışından sağlanan fonların Hazineye devredildiğini,
ancak bu fonların sahiplerine ödenmesini Devletin engellediğini; 1923 Lozan
Anlaşmasının mezkur iadeyi öngördüğünü, ancak bu yükümlülüğün de karmaşık
hukuksal engeller konularak yerine getirlmediğini, bu durumda mahalli Türk
yargısının, – çıkarılan sürekli engellere rağmen- Ermeni taleplerinin dermeyan
edilebileceği hukuksal yol olduğunu belirtmiştir.  Sait Çetinoğlu ise soykırımı dönemi
sonrası istimlakleri ele almış, gayrı müslim vakıflarla ilgili gelişmeleri
anlatmış, bu alanda AİHMde alınan kararları irdelemiş, 1936 kararnamesin
hakkında bilgi vermiştir.




“Bağışlama”sorunsalı
ile “uluslararası hukukta af” hukuku askıya alan araçlardı;  bir süre sonra uluslararası hukukun araçları
haline gelmişlerdir.  Önemli olan mağdur
ve eylemcinin barışmanın sağlanmasıdır. (Gabriele Della Morte)”




“Toplu tazminat ödenmesi ile bireysel
onarım  sağlanması  farklı 
hukuksal süreçlerdir.Ermenilerin talepleri kişisel mala ilişkindir. Bu
talepler meşru olabilir, ancak yalnışlıkla Ermeni soykırımı tazminat davası
olarak tanıtılıyor. Oysa, pazarlık sonucu sağlanacak  tazminat  
Ermeni soykırımı eyleminin verdiği zararın karşılığı değildir;sigorta
şirketlerinin vecibelerimne  ya da
istimlak edilen mallara ilişkindir. Uluslararası hukuk sistemi  toplu 
haklara  değil, bireysel haklara
cayanır ve bugüne kadar ileri sürülen Ermeni tazminat taleplerinin çerçevesi bu
taleplerin karşılanması açısından yetersizdir.(Henry Theriault ) Avrupa Birliği (AB)  Adalet Divanında  iki Ermeni tarafından açılan ve  Avrupa Parlamentosunun (AP) soykırımı tanıma
kararının




Türkiye-
AB ilişkilerini  dordurmasını amaçlayan
dava




AB Adalet Divanı Ermenilerin taleplerini
reddetmiş  ve “AP kararının
1915-1917 olayları hakkında siytasl nitelikli görüş içerdiğini, bu kararın  siyasal nitelikli bir bildiri olduğunu ve
hukuken uygulanması  açısından bir
zorunluluk doğmadığını ” açıklamıştır [35]




-Ermeni
Soykırımı  savının yadsınmasının  ( inkarının) cezalandırılması;  Ermeni soykırımı iddiası yanında  karşı görüşü yayımlayanı mahkum  ettirme 
çabaları 




 (Ermeni
soykırımı  savından  ayrı olarak
) soykırımı  suçu işlendiğinin  yadsınmasının cezalandırılması  bazı ülkelerin ceza hukukuna girmiştir. Bu
konudaki  ceza kanunu  düzenlemelerini  Avrupa Birliğinin  Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı Çerçeve Kararına  dayandıran ülkeler  vardır. (Örneğin
Yunanistan  ve  Kıbrıs Rum Yönetimi).
Bazı ülkeler  sadece Holokost’un inkarın ı cezalandırırlar.




Bir ülkenin 
veye bölgesel örgütün yasama organı, yetkili mahkeme kararına
bağlanmamış bir  suçu, soykırımı ilan
edebilir  mi? Bunun yadsınmasını  inkar suçu sayabilir mi?




1948 Soykırımı
Sözleşmesinin bu konudaki kuralları 
açıktır. Bu sorulara verilecek cevap olumsuzdur.




Ancak,  ulusal veya yerel  yasama meclisleri  siyasal karar veren kurumlardır. O   yasama meclisinde  -tek bir oy farkla – oluşacak  çoğunluk, (uluslararası hukuka itibar
etmeden)  bir eylemi  soykırımı 
olarak tanımlayabilmektedir 
Örneğin  İsveç Parlamentosu
Hükumetin karşı göreğşğne rağneb bir oy farkla Ermeni soykırımını tanıyan bir
karar almıştır. Yunan yasama meclisi 
Pontus  soykırımının varlığı
konusunda  benzer bir karar almıştır.




Fransa
Parlamentosu
  da
2001 yılında  tek cümle ile “Fransa
Ermeni soykırımını tanır” 
şeklinde    bir yasa kabul
etmiştir. Bundan önce de  Fransa
Cumhurbaşkanı Mitterand, Vienne kentinde yaptığı bir konuşmada  Ermeni soykırımını  tanımıştı. 
Fransa Parlamentosu,  daha
sonra,  Ermeni soykırımını  inkar edenleri  cezalandırmayı öngören bir  yasa kabul etmişti; ancak bu yasa  Fransa Anayasa Konseyi tarafından  anayasaya aykırılık sebebi ile iptal
olunmuştu.  Son olarak,  gene Fransa Anayasa Konseyi,  verdiği bir kararda  bir cürümün soykırımı  sayılması için  yetkili
mahkeme
tarafından  bu yönde bir
kararın  bulunması gerektiğini  gerekçesine yazmıştır.




İsviçre ceza
yasasının
mükerrer 261 
maddesi (hangi soykırımı olduğuna
açıklık kazandırmadan
) “bir soykırımının”  inkarını cezalandırmayı  öngörmektedir. İsviçre Mahkemesi, o ülkede
Ermeni soykırımı konusunda  bir genel kanaat
(consensus) bulunduğu  gerekçesi ile,
“Ermeni sohkırımı bir uluslararası yalandır” diyen  Doğu-Perinçek’i soykırımını inkar yoluyla
ırkçılık yapmaktan mahkum etmişti. Bu karar, soykırımını inkarın keyfi biçimde
cezalandırılması  örneğidir.  Ancak, 
İsviçre yargısı  bu alanda kendi
içinde   çelişkilidir;  hatta 
ayrımcılık taşıyan uygulamalara da imza atmıştır. Üç yıl önce, iki
İsviçreli gazeteci, Uluslararası Adalet Divanı tarafından kabul edilen  kesinleşmiş hüküm haline dönüşmüş bulunan
Srebrenitsa soykırımının, soykırımı sayılamayacağını yazmışlardı. Haklarında
soykırımını inkar  davası  başlatılmış, ancak her iki gazeteci de  bu suçtan aklanmışlardı.  Zira,İsviçre yargısı bu gazetecilerinbu
söylemle   ırkçılık yapmak istemedikleri
sonucuna varmış, böylece  soykırımının
inkarı fiiline, inkarın ırkçılık amacı ile yapılması   koşulunu 
eklemiştir.  Soykırımı suçunun
inkarının cezalandırılması konusunda 
uluslararası  camiada  tek düze 
uygulama yoktur.




Öte yandan, çok
sayıda ülkenin yargısının,   Yahudi
Kırımını  (Holokost’u)   varlığı    kesin olarak saptanmış  bir gerçeğin 
inkarı
” sayarak 
cezalandırdığını görüyoruz.  Bunun
hukuksal dayanağı, savaş sonrası toplanan Nürnberg mahkemeleri kararlarıdır.
Yeri gelmişken hemen  ilave  edelim: uluslararsı yargıya göre Ermeni
olayları ile  Holokost arasında paralelllik  yoktur.




Herşeyden
önce,   salt hukuk tekniği açısından ,
Holokost, soykırımı suçu  değildir
“kategorisine girer. Bunun sebebi, Soykırımı Sözleşmesinin 1948 yılında
yapılmış; 1951 yılında yürülüğe girmiş; 
ve geriye doğru işletilmeyeceğinin Uluslararası Adalet Divanı  tarafından nihai  hükme bağlanmış olmasıdır; Holokost  suçu 
Uluslararası  1948de Nürnberg  mahkemesi tarafından    varlığı saptanmış  bir 
karardır . Ermeni tehcirinin soykırımı olduğuna dair bir yetkili  mahkeme kararı  bulunmamaktadır.




Perinçek-İsviçre  davası




AİHM’nin bu
dava  hakkında  verdiği karar 
konumuz açısından çok önemlidir. B u nedenle anılan kararı daha
ayrıntılı nolarak ele aldık.




Dr. Doğu
Perinçek, İsviçre’de yaptığı üç toplantıda, “Ermeni soykırımı bir uluslararası yalandır”  dediği için Lozan Kent (Polis)  Mahkemesi tarafından Ermenilere yönelik ırk
ayrımcılığı yapmaktan    mahkum   edildi. 
İsviçre Ceza Yasasınıu mükerrer 261. maddesi  “bir soykırımının inkarını
cezalandırmaktaydı. İsviçre yargısı, kararını, 
Ermeni soykırımı konusunda  
İsviçre’de bir   oydaşma
(konsensüs) bulunduğu  tesbitine
dayandırdı. Dr. Perinçek,    temyiz
başvurusunda  bulundu. Reddedilince
kararı İsviçre Federal Mahkemesine götürdü. Bu da reddedilince, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi nezdinde İsviçre aleyhine, hakkındaki mahkumiyet kararının
iptali için, 2008  yılında dava
açtı.  7 hakimden oluşan AİHM İkinci
Dairesi   bu başvuruyu  beşe karşı iki oyla  Perinçek lehinde karara bağladı. Bu
karara  itiraz eden İsviçre Adalet  Bakanlığı 
(Hükumeti  adına),   nihai kararı verecek olan AİHM Büyük
Dairesine  kararın iptali için başvurdu.
Bu başvuru üzerine  davayı yeniden
görüşen AİHM Büyük Dairesi, İsviçre yargısının 
Perinçek hakkında verdiği mahkumiyet kararını  bozulması kararını 15 Ekim 2015 tarihinde
yeniden iptal etti  Bu  karar 
pek çok yönden önemlidir. 




Özetleyelim




-AİHM 1915 olayların ın soykırımı olup olmadığı hakkında bir
hüküm  oluşturmamıştır. AİHM  1915 döneminde yaşananların  uluslararası hukuk bağlamında  soykırımı 
olduğu  konusunda karar vermeğe
yetkili  değildir.
 




– 1915 döneminde  Anadolu’da
yaşanan tehcirin soykırımı olmadığını, 
iddianın bir uluslararası yalan olduğunu söyleyen Dr. Perinçek’in bu
sözleri  ifade özgürlüğü çerçevesine
girer
   adıgeçenin
bu söylemi, Avrupa İnsan Haklari Sözleşmesinin 
ifade özgürlüğüne ilişkin 10 maddesi tarafından korunmaktadır.  İsviçre’nin
Ermeni soykırımını inkar sureti ile 
ırkçılık yaptığı iddiası ile Dr. Doğu Perinçek’i mahkum etmesi   AİHS’nin ihlalidir. Dr. Perinçek sözlerinde,
açıkça ırk ayrımcılığı  içeren
sözler  söyleseydi ya da şiddet
kullanımına ya da nefret celbine yönelik 
sözler  kullansaydı, sözleri  AİHS’nin 
ifade özgürlüğünü  koruyan  10.maddesi 
çerçevesinde  mütalaa
edilmezdi. 




Benzer şekildse,, o dönemde yaşananların
soykırımı niteliği  taşıdığı söylemi  de 
AİHS  10 maddesinin koruması
altındadır. AİHM  Hrank Dink kararında bu
yönde hüküm oluşturmuştu




-1915 tehcirine bağlı olarak yaşanan trajediler, Yahudi
Kırımı  (Holokost) ile  aynı kategoride    mütalaa edilemez.

Holokost’un (Yahudi kırımının) inkarı 
nefret celbine yöneliktir, hoşgörüsüzlüktür. 




-AİHM, Dr. Perinçek’in
sözlerinin  ırkçı ve demokrasi karşıtı
olduğu savına katılmamıştır. Dr. Perinçek’in sözlerinde Ermenilere karşı
şiddete başvurma çağrısının bulunmadığı AİHM tarafında teyid edilmiştir.  AİHM’e göre, İsviçre mahkemesinin   bu konuda sahip olduğu   takdir  
yetkisi sınırlıdır. Ayrıca 
antisemitizm olgusuna benzer bir 
Ermeni karşıtlığının bulunmadığı  
karardan anlaşılmaktadır.




AİHM
Büyük Dairesinin kararı  bıçak sırtı  ekseriyetle 
alınmıştır




2. Daire kararı 5
e karşı 2 oyla alınmıştı.  Büyük Daire
kararına 17  yargıç katılmış  10 üye 
İsviçre talebine karşı oy kullanmış, 7 yargıç ise  İsviçre’nin 
talebinin onaylanmasını 
istemiştir[36].  Büyük Daire kararı  bıçak sırtında alınmıştır. Bunda AİHM Başkanı
Spielmann’ın  davanın görülme tarihlerini  1915’in yüzüncü yılı  anma etkinlikllerine yakın tarihlere koyması,
davaya müdahil olmalarına izin v erdiği oluşumların  aslında 
davaya taraf olma  niteliğini  taşımamaları 
ve  müdahele için verdikleri
belgelerin     dava konusu ile  değil, Ermeni soykırımı savını  savunmaya ilişkin olduğu gibi hususlar
vardır; bu katılma talepleri kanımızca kabul 
edilmemeliydi.  




Büyük Daire kararı   sadece İsviçre  açısından değil, 1915 olaylarının soykırımı
olarak tanınmasını talep eden  Ermeniler  bakımından da 
büyük b,r  yenilgidir




-Ermeni
tarafı,  1915   soykırımı iddiasının yüzüncü yılı  faaliyetleri 
münasebeti ile   Avukat bayan 
 A
mal Clooney gibi maganzisel
unsurları da kullanarak, yoğun propaganda faaliyeti yürütmüştür.  Ermeniler b u dava için büyük paralar
harcadılar ve AİHM  yargıçları nezdinde
cidi  baskılar uyguladılar..




-
Bu meyanda  Hristiyan dünyasını harekete
geçirmek için Papa  devreye  sokulmuştur. Dinsel dayanışma öğesinden,
kötüye kullanılacak ölçüde 
yararlanılmıştır. 
Ermenilerin  amacı  AİHM’nin 
bu olayın soykırımı olduğu yolunda bir karar vermesini sağlamaktı;
Ermeni soykırımının tartışılmaz bir tarihsel gerçek  ve 
Yahudi  kırımından farksız  olduğunun  
bir olayın  soykırımı olduğu
hakkında  yetkili  mahkeme tarafından verilmiş bir karar  bulunmasa 
bile, o olayı , ülke kamu oyunun 
soykırımı sayması hakkında  
(ittifak değil) ama  oydaşma  bulunduğuna dair  yargıç kanaati oluşmuşsa, o eylemlerin
soykırımı olarak kabulünün sağlanması  
istenmekteydi . Bu  görüşü  yadsıyan kişi mahkum edilecekti.  AİHM bu yaklaşımıkararı ile reddetmiştirSOYKIRIMI  İDDİALARI 
VE TARİH YAZIMI
Tarih yazımı 
subjektiftir; bu nedenle aynı olay konusunda çok farklı  tarihler yazılmış, farklı ve çelişkili
yorumlar yapılmıştır.




Tarih olayları belli  bir neden-sonuç ilişkisi içinde anlatan;
herkesin hukuki veya hukukvari argümantasyonuna uygun düşecek kanıtları seçtiği
ve çekip çıkardığı bir bilgi-belge ambarı değildir. Oys ,halen  tarih, kimi  
siyasetçiler, medya mensupları ve 
bazı tarihciler  tarafından ikendi
siyasal söylemlerini  desteklemek
için   kullanılmakta ,  böylece tarih hukukun tutsağı olmaktadır….




Hukukun amacı bir şeyi kanıtlamak, tarihin amacı ise izah
etmektir. Hukuk yargılar, oysa tarih değer yargısından uzak durur… Kavram
kargaşasından  kurtulmak için yapılacak
ilk iş,  tarihsel düşünce sistemini,
hukuksal düşünce sisteminden ayırmaktır
[37]




Tarihçinin ya da 
siyasetçinin bir olay hakkındaki 
kanaati  dogma haline
dönüştürülürse ve farklı görüş belirten kişi 
inkarcılıkla suçlanır ise, 
içinden çıkılamayacak bir uzlaşmazlık 
doğar.




Ermeni militanlar
v e Ermeni Hükumeti    1915
Ermeni tehcirinin  soykırımı olduğunun
tartışması bile yapılamayacak kesin bir tarihsel gerçek olduğunu

 ısrarla  iddia ediyorlar.. Burada,  “kanaat” ile “hukuksal
gerçek” arasındaki fark 
bulunduğunu   kavramaMIZ ve
muhataplarımıza    anlatmamız  gereklidir. Bir uzlaşmazlığın  taraflarından biri ,  kanaatini 
dogma haline getirir ve kesin gerçek oldığunun  tartışmasız 
kabulünü ister ise, o konuyu akıl 
yolu ile irdeleme ve tartışma 
olanağı ortadan kalkar  İşte, biz
Ermeni soykırımı iddiaları konusunda böyle bir durumla karşı karşıyayız




Bir eylemin soykırımı olup olmadığına   tarihçiler karar verebilir  mi?




Geçmişte vuku
bulan bazı hukuksuz ve yasa dışı uygulamaların 
niteliğine ilişkin  iddiaların
hukuksal yönünün -bu meyanda- soykırımı suçlamasının  irdelenmesinin tarihçilere havalesi  önerisi 
ile sık sık karşılaşıyoruz.




Tarih
yazımı,   eylemin (fiilin) maddi
unsurlarını  anlatır.  Tarihçi irdelediği eylemlerden hareketle ,
kendi yorum ya da değerlendirmesine de yer verebilir. Ancak, bu yorum ve
değerlendirmeler  hukuksal temelden çoğu
kez yoksundur.Tarihçi   hukukçu değildir.Soruna  siyasi yönden yaklaşanlar ise  konuyu 
siyasal  açıdan değerlendirirler.
Tarihçi, geçmiş hakkında araştırma yapan ve 
bulgularını  sunan – ama bunu
yaparken kendi çağında yaşayan ve o çağın 
değerlerinin  büyütecinde , farklı
bir değerler sisteminin yaşandığı  
geçmiş  dönemi irdeleyen  bir bilim insanıdır .Ünlü Fransız toplum
bilimci, filozof Raymond Aron,   geçmişin
“olması beklenen hali” ile , gerçekteki durum arasında  fark olduğunun altını çizmişti. Zira ,  geçmişi etkileyen  ekonomik, toplumsal, hukuksal ve dinsel
öğeler  farklıdır.  Geçmiş hakkında  seçilerek 
sunulacak  bir kaç kanıt bizi  belirli bir 
sunuma “inanmaya”  
yönlendirebilir. .




Tarihçi  araştırmasına 
bembeyaz bir sahife ile başlamaz; neyin mümkün olup olmayacağı, neyin
hangi  anlama geldiği konusunda  eğitiminden, 
birikiminden, toplumsal, dinsel ve siyasal  düşüncelerinen kaynaklanan ön kabullerle yola
çıkacaktır. Bu da   zorunlu olarak  tarihçiyi elindeki veriler ve bunların
izahı  ve nasıl bir araya getirilerek
sunulacağı konusunda bazı seçimler yapmağa 
zorlar. Her seçim, tanımı ve yapısı icabı  sübjektiftir.




R.F. Atkinson ,
Tarih Felsefesine Giriş başlıklı kitabında, “Tarihçiler neden aralarında
uzlaşamazlar? Tarih neden her dönemde yeniden yazılır? “  sorularını sormuştu. Tarihçilerin
anlatımlarında bir seçim yapmak zorundırlar.Bu 
seçimi etkileyen  ilkeler,  kişiye veya zamana göre  değişir ve çok farklı olabilir. Tarihçi  uyacağı ilkeleri, çalışmasının başında
bizzat  seçmek ve koymak durumunda
kalır.Bu  da  objektif 
değil, subjektif bir tarih anlatımı  
sürecini  tetikler. İşte ,Türk
Ermeni  ilişkilerinin tarihi ve yaşanan
trajediler  hakkında  tarihçiler ve diğer sosyal bilimciler
arasında  görüş farkı bulunmasının sebebi
budur




Yargıçlarise  ,hukuksal değerlendirme  ve 
yargılama sonucunda, yasanın gerektirdiği hukuksal – yargısal  irdelemeyi 
– hem usul ,hem de içerik açısından- yaparak , (konu soykırımı ise, ceza
yasasının öngördüğü   cezalandırma veya
aklama  ) 
sonucuna varırlar. Tarihsel ve siyasal   
açıdan  yapılan değerlendirme  ile 
hukuksal değerlendirme sonuçları 
farklı olabilir.




Bu açıdan,  Ermeni soykırımı iddialarının incelenmesi ve
o olayların soykırımı olup olmadığı hakkında bir karar alma sorumluluğunun  tarihçilere bırakılması görüşüne  katılmam. 




Tekrar  pahasına 
bu konudaki görüşümü 
yineleyeyim:Tarihçinin görevi ve sorumluluğu , hele tarihte vuku bulmuş
olaylar hakkında,  fiilin varlığını  saptamak 
ve yansıtmaktır.  Ancak  Sözleşmede kayıtlı  fiillerden birinin   saptanması 
o fiilin  soykırımı  sayılması için yetmez. Varsa , o  cürüm, 
zaten ulusal  yasalara  göre suçtur. Ama, bir  fiilin 
veya cürümün  soykırımı  sayılması için   -sadece kasıt  değil- 
özel kasıtla  yapılması gerekir.  İşte, bu özel kasıtın  bulunup bulunmadığı konusunda tarihçi  de siyasetçi de karar  verme yetkisine sahip  değildir. 
Bu  nedenle  soykırımı iddalarının  gerçeği yansıttığı  savının irdelenmesi,  tarihçilere veya İsviçre’nin yaptığı gibi,
bir ülkede var olduğu iddia edilen 
oydaşmaya (consensus’a)  havale
edilemez




Tarihe Özgürlük Girişimi-Blois
Çağrısı




Politikacıların yasa çıkararak ya
da siyasal karar alarak tarihsel konuları karara bağlama girişimleri karşısında,
çok sayıda  tarihçi, düşünür, ins
an
hakları savunucusu  ve yazar bir [T1]araya gelerek “Tarihe
Özgürlük Girişimini” oluşturmuşlar ve “Blois Çağrısını”
imzalayarak yayımlamışlardır. Bu çağrı imzalamak isteyen herkesin  katılımına açıktır. “Blois Çağrısı”
şöyledir:




Tarihe
Özgürlük Girişimi  2005 yılından bu yana,
yasama erkinin, geçmişi suçlama  eğilimi
ile mücadele etmektedir.Bu eğilim tarih 
araştırmalarının önüne  gittikçe
artan ölçüde  engel çıkarmaktadır. 20
07
Nisan ayında Avrupa Birliği Bakan
lar Konseyinin kabul ettiği Çerçeve Kararı, o zamana kadar
sadece bir Fransız sorunu olan bu konuya uluslararası boyut kazandırmıştır.




Anılan
Çerçeve Kararı, gerekl
iliğini sorgulamadığımız
Irkçılık
ve Yahudi düşmanlığının ortadan kaldırılması 
adına, Avrupa Birliği içinde, tarihçilere, mesleklerinin ifası ile
bağdaşmayan yasaklar getirmekte ve tarihçilerin mesleklerini yapmalarını tehdit
altına  sokacak yeni suçlar icat
etmektedir. Tarihe Öz
gürlük
Girişimi, 2008 yılında yapılan ve Avrupalılara ithaf  edilen Blois Buluşması münasebetiile
aşağıdaki kararı kabul  etmeğe davet
eder:




Geçmişe yönelik tarihsel ahlak
dersi verme girişiminden ve entellektüel 
açıdan sansüre  tabi
tutulmaktan  endişe d
uyarak, Avrupalı tarihçileri ve
politikacıları sağduyulu davranmaya çağırıyoruz.




Tarih  güncel olayların tutsağı olmamalı ve birbiri
ile yarışan  hafızaların dikte ettiği
şekilde yazılmamalıdır. Özgür bir Devlette, siyasal otorite tarihsel gerçeği
saptayam
az  ve bunu kabul etmeyeni cezalandırma tehdidi
ile tarihçinin özgürlüğünü  kısıtlayamaz.




Tarihçilere, bizim yaptığımıza
benzer girişimler oluşturarak, ülkelerindeki tüm güçleri bir araya toplama ve
ilk aşamada  bu çağrıyı imzalayarak,
bellek yasaları çıka
rma  akımını durdurma çağrısını yapıyoruz.




Siyaseten  sorumlu olanlardan, kollektif belleği
sürdürme görevine sahip çıkmakla 
birlikte, tarihçinin mesleği ve genel olarak entellektüel özgürlükler
üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilecek , yaptırımı bulunan ya
salar marifeti ile, geçmişe dönük
bir Devlet gerçeği  oluşturmama
bilincinde bulunmalarını  talep  ediyoruz




Demokrasilerde  tarihe özgürlük, hepimizin özgürlüğüdür. 

Pierre
Nora, Tarihe Özgürlük Başkanı




Fransa
Parlamentosunun kabul ettiği Accoyer Raporu




Tarihe Özgürlük Girişiminin bu çağrısı
Fransa’da da yankı bulmuş ve Fransa Parlamentosu Başkanı Bernard  Accoyer 
başkanlığında toplanan bir Komisyon, yasama erkinin yargı erki yerine
geçerek tarihsel olayları suçlayan yasalar 
çıkarmaması gerektiği sonucuna varan bir rapor yazmıştır. Bu rapor
Fransa Parlamentosu tarafından onaylanmıştır. Raporda, tarih konusunda    yasa ile hüküm
oluşturmanın Fransa Anayasasına  aykırı
olduğu, bunun düşünceyi ifade özgürlüğüne zarar vereceği, tarih biliminin
temelini zedeleyebileceği [38], diplomatik
rahatsızlıklar doğurma riskini de 
taşıdığı belirtilmiştir. Rapor “bellek görevini yapmak” kav ramının muğlaklığı üzerinde  durmakta, kavramın  ahlaksal işlevinin altını çizmekte, hem entellektüel,
hem de ahlaksal açılardan sorun yarattığına işaret etmektedir. Raporda ünlü
Fransız filozofu Paul Ricoer”ün[39]  bellek 
çalışması kavramını, “bellek ödevi”   uygulamasının önüne çıkardığına işaret
edilmektedir  .
Paul Ricoeur’e göre:  “Ötekinin tanıklığına dayanan bir tarih
bilgisi, sözcüğün gerçek anlamı ile 
bilgi değildir, inanma yoluyla bilmedir (Tarih  ve Anlatı Sh.20)” ;”hazır bir
tarihsel gerçeklik bulunmamaktadır” .




Konumuz
açısından Paul Ricoeur’ün  en önemli
yapıtı, 2000 yılında Paris’te Seuil Kitabevi tarafından yayımlandı.Başlığı:
“B ellek Tarih ve Unutma”. Ünlü Le Monde gazetesi de 15 Haziran 2000
tarihinde Ricoeur’ün “Tarih Yazımı ve Geçmişin Sunumu”  başlığı altında  bir yazısını yayımladı. Ricoeur’un
“Zaman ve Anlatı’da ki”   sözleri  konumıuz açısından önemlidir: ” Tarihçi tarafından  yaratılmış tarihsel gerçeklik, anlatıcı
tarafından yaratılmış bir kurmaca anlatıya benzer.(Sh.27)”;”Eylem,
her zaman, olayların yaratıcısı ya da kurbanları olan bireysel  edenlere mal edilebilir  (Sh. 26)”:”Geçmişte var olmuş ve
belgeler tarafından  belirlenmiş  olguları bir de terimlerle adlandırmaya   (tanımlamaya)gerek var mı.?.Hem de
belgelerdeki sözcüklerin kendi tarzlarındaki 
tanıklıktan başka bir şey yapmadıklarını, yani bir eleştiri konusu olduklarını
unutma tehlikesini göze alarak  (Sh.
25)”” Anlatılanlar, sadece gönüllü tanıklıklar sınıfına  dahildir. Bunların tarihe etkisini, istemeden
yapılan tanıklıklar yardımı ile  azaltmak
gerekir. (Sh.23)”” Tanıklığın eleştiriisi gerçekliğin sınanmasıdır.
İster bir olayı yaşayan kişi ve olayın vuku bulduğu tarih üstüne yanıltma-yani
hukuksal alanda  düzmece-, ister işin özü
bakımından bir yanıltma (yani intihal, uydurma,değiştirme, önyargı veya
söylenti olsun) tarih her türlü düzmeceliğe karşıdır  (Sh. 24).[40]




Görüldüğü
gibi, Paul Ricoeur”un görüşlerine görece ayrıntılı biçimde yer  verdik. , 
Bu görüşler bizim Ermeni soykırımı söylemi konusundaki  eleştirel görüşlerimizi de  yansıtmaktadır.




SİYASAL
AÇIDAN SOYKIRIMI




Yetkili bir
mahkeme tarafından verilmiş ve kesinleşmiş bir 
karar bulunmayan durumlarda   
bazı  siyasetçiler,akademisyenler,
kimi medya mensupları, tarihçiler ve diğer 
yorumcular,  bir eylemin,  hukuksal bağlamda olmasa  bile ,  
siyasal  anlamda   soykırımı olduğunu  ileri sürerler.




Pek çok
parlamento, senato, yerel  meclis Ermeni
soykırımını  tanıyan beyan
niteliğinde  kararlar almışlartır. Bu
kararların tümü   siyasaldır; kanaat
açıklaması niteliğini taşır. Bu kanaat zamana ve koşullara göre  değişebilir. (AN Adalet Dşvanı da aynen böyle
söylemiştir)  Hukuksal dayanaktan
yoksundur




Yetkili bir
mahkeme tarafından varlığı saptanmamış olan 
eylemlerin soykırımı olduğuna 
yönelik   siyasal bildirilere
karşı  gösterilen tepkiler de  siyasal   nitelik 
taşır..  Kanaat açıklamalarına
gösterilen  karşı  tepki, parlamentonun,  belediye meclisinin, akademinin,  (örneğin Universite Senatosunun)  yayımladığı bildiri   biçiminde olabilir. Bazı siyasal gruplar
kendi ülkelerini  soykırımı ile
suçlayan  ülkenin  tarihte yaptıkları -ve soykırımımı olduğu
yetkili mahkeme kararı ile tesbit edilmemiş – mezalimi   soykırımı 
olarak niteleyen karşı  bildiriler
yayımlamışlardır.  (Örneğin  Fransa’nın  Cezayir’de yaptığı katliamın soykırımı
sayılması)




Hukuksal dayanağı  bulunmayan soykırımı  suçlamalarına , yürütme erki de    tepki gösterir. Bu tepkiler  arasında, Hükumetlerin,  yasama meclisi  soykırımını tanıma kararı alan  ülkedeki 
diplomatik  temsilciyi    bir süre geri çekmesi ya da  o ülke ile ticarette    bürokratik 
formaliteleri  arttırarak,
ticareti  frenlemesi  ya da benzer suçlama içeren bildiri
yayımlaması  gibi  önlemler 
vardır. 




Bazı ülkelerin
Hükumetleri ise , yasama meclislerinin 
kabul ettiği  (örneğin:Ermeni
soykırımını tanıma) kararına katılmadıklarını ilan etmişlerdir . (Örneğin :
İsveç)




Kimi Hükumetler  veya devlet adamları, soykırımı yerine
alternatif sözcükler kullanmışlardır. 
Örneğin ABD Başkanı  Obama   Ermenice 
“Büyük Felaket” anlamına  
gelen  “Metz Yegern”  terimini 
telaffuz etmiştir..




SONUÇ




Ermeni
soykırımı suçlamaları sürecektir




-Soykırımı
dogmasının esiri olan  Ermeni
militanların, Ermeni soykırımı iddialarından vaçgeçmeleri
kısa ya da orta vadede beklenmemelidir. Bu onların
oluşturdukları bir
“dogmadır” , bir  “inançtır” ve  Ermeni kimliğinin  temel taşı haline gelmiştir. Ermeni
militanlar, soykırımı hukuku  ve insan
hakları hukuku (insancıl hukuk) alanlarında 
olduğu gibi,  siyasal alanda da  suçlama ve iddalarını   sürdüreceklerdir.
 Bu  aynı zamanda  bir kısım
militanın 
ve kendilerini
dsetekleyen bazı akademisyenlerin veya hukukçuların geçim
kaynağı
haline 
gelmiştir.




Soykırımı
yerine İnsanlığa Karşı Suç kategorisine geçilmesi önerilecektir




-Ermenilere  yol gösteren  
ve onları   destekleyen  akademik çevreler ve kimi   siyasetçiler, Ermenileri   soykırımı iddiasına çeşitl
ilik katarak, Ermenilere 
1915 olaylarını 
insanlığa
karşı suç
  kategorisinde   suç saymalarına yönelik
tavsiyelerini  sürdüreceklerdir. Bir
kısım Ermeni militanın  soykırımı
savından tam vazgeçmemekle birlikte bu yolu tercih edeceği tahmin olunabilir.
Hukuken
bu iddiadan da bir  sonuç alamazlar; gene
de
 insanlığa
karşı suç konusunda   gereken
hukuksal ve akademik hazırlıklar yapılmalıdır. “Türkiye Roma Statüsünü
onaylamamıştır, taraf değildir” gerekçesi ile hazırlıksız kalınmamalıdır.




Tazminat
talepleri  devam edecektir.




–Ermeniler   Türkiye’den  
terk
ettikleri  mallar konusunda  tazminat sağlamak için  yargı yoluna 
başvuracaklardır.  
Türkiye’nin  hukuk sistemi,  malı olanın , bunu kanıtlayanın, yürürlükte
olan yasalara uymak koşuluyla , Türk yargıs
ına
başvurarak hakkını aramasına  olanak
tanımaktadır.
(Adana’da ve Istanbul Sarıyer’de yargıya başvuran
iki telep sahibi  davasını kazanmıştır. Benzer  husus 
azınlık vakıfları için de geçerlidir.
)Bu da yargı yolunun
açıkmolduğunu ve sonuç sağlayabileceğini kanıtlamaktadır. Yargı
kararından memnun olmayanlar, iç hukuk yollarını tükettikten sonra,
Anayasa
Mahklemesine  , oradan da sonuç alamazlar
ise   Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesine   gidebilirler. . Bu alanda  iyelik hakkını kısıtlayan, kaldıran  1923 sonrası
mevzuatın  gözden geçirilmesi v e
çağdaş
insan
hakları
 hukukuna
uygun
hale getirilmesi gereklidir.




Onarıcı
adalet uygulaması talep edilecektir




Son   dönemlerde  
yargının  tatmin  sağlayamadığı 
durumlarda  “onarıcı
adalet”
önlemlerinin devreye sokulması önerilmiştir.




Aslında,
militan Ermeniler de -mevcut hukuksal çerçeve dahilinde ve zaten  hakları bulunan alacaklar dışında-,  Türkiye’den 
tazminat alamayacaklarını bilmiyor değiller. Biliyorlar;  ama,”Ermenilerin iyi pazarlık  yapan 
tüccar olduklarını “vurgulayarak, 
taleplerini   “pazarlık  başlangıcı” olarak ileri
sürdüklerini   söylüyorlar.
Amaçları,  hukuken  sağlayamayacakları tazminatı,   onarıcı  adalet”  başlığı altında  -pazarlık  
ederek-   üzerinde uzlaşma
sağlanacak bir  alel  hesap  ödeme   olarak  
sağlamaktır..  


Ermeni-Türk
ilişkileri konusunda dile getirilmek istenen onarıcı adalet  sigorta hukukunda Almanca:”kulanz”,
İspanyolca: “buona voluntad”, İngilizce “obligness”
kavramına benzer; 
dilimizde”cemile  kabilinden
ödeme” şeklinde  karşımıza çıkar.
Onarıcı adalet kavramına yollama, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın
tarafından 2015 anma törenlerinde  dile
getirildi  Türkiye’de  Profesör   
Turhan Tarhanlı  bu alanda çeşitli
makaleler yazdı. 




Günümüzde
onarıcı adalet talebinde bulunanlar, Devletin politik bir jest
yaparak,”cemile” mekanizmasını harekete geçirmesini bekliyorlar.  Bu jest -büyük ölçüde- kamu kaynaklarının
devreye sokulması ile finanse edilir. Özel şahıslar ve vakıflar da onarıcı
adalet mekanizmasına katkıda bulunabilirler. Örneğin, son olarak,  Istanbul’da “Armen kamp” olarak
bilinen  arsa ve yetim Ermeni
çocukları  tesisi, şimdiki sahibinden,
eski sahibi olan Ermeni vakfına bedelsiz olarak verilmiştir.




Ancak,
nasafet(hakçalık) düşüncesini harekete geçirmek isteyenlerin ,   karşılıklılık  beklentilerini de göz önünde tutmaları
gerekir.  Militanların ve sivri uçların
gerginliği arttırmak için sürekli fırsat kolladığı bir ortam, onarıcı  adalet adımlarını geciktirir, hatta engeller.
Bu itibarla onarıcı adalet taleplerini dile getirenlerin, hakçalık düşüncesinin
devreye girebileceği  barışçı ve
yapıcı  ortamı öncelikle  sağlamaları amaca varmak için elzemdir.




Bazı
AB ülkelerinde AB Çerçeve Kararı 
çerçevesinde  soykırımını inkar
davaları açılabilir




-Avrupa
Birliğinin ” Irk Ayrımcılığı ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Çerçeve
Kararında” bulunan “soykırımını inkar edenin
cezalandırılmasına”   ait kurallar,
bazı AB ülkeleri tarafından,  o ülkede
tanınan  soykırımı iddialarını inkar
edenleri mahkum etmek amacını güden  
ceza yasası  kurallarının  dayanağı sayılabilir. Kimi  ülke yargısı 
bu yönde kararlar alabilir. 
Fransa Cumhurbaşkanının  Fransa’da
Ermeni soykırımını inkar edenin cezalandırılmasını öngören mevzuat değişlikliği  Çerçeve Kararına dayandırılmak istenebilir.
Gerek Çefçeve Kararı, gerek ülkelerin mevzuatı incelenmelidir.




Soykırımını
yadsıma  söylemi konusunda öneri




Yurt
dışında   (özellikle  Fransa’da, Yunanistan’da, Kıbrıs Rum
kesiminde, bazı  başka AB ülkelerinde)
Ermeni , Pontus, Süryani, Keldani soykırımı savlarını  yadsıyacak olanlar,  “bu yadsımayı, 1948 Soykırımı
Sözleşmesi  bağlamında yaptıklarını, 1915
tehcirinin soykırımı veya insanlığa karşı suç sayıldığı  hakkında 
yetkili mahkeme kararı olmadığını, 
soykırımı  suçunun esasını
oluşturan  özel kasıt unsurunun
bulunmadığı  görüşünü savunduğunu ,
görüşünün  AİHS 10 maddesinde
öngörülen  ifade özgürlüğü  çerçevesine girdiğini”  vurgulamalı,  
ırk ayrımcılığı, nefret veya 
şiddet celbine yönelik  
sözcüklerden dikkatle kaçınmalıdır.




Yurt
dışında tarih kitaplarında Ermeni soykırımına yapılan referansları kaldırmak
için   yapılabilecek çalışmalar




-Yurt
dışındaki sivil toplum örgütleri, tarih kitaplarında kayıtlı Ermeni soykırımı
savlarına karşı o ülkelerde hukuksal mücadele başlatmalıdır.. Bu hukuk
mücadelesinde ,  Ermeni soykırımı
suçlamasına  okul kitaplarında veya
yardımcı kitaplarda yer verilmesinin, Türk 
asıllı öğrencilerin düşüncelerini  
değiştirmeğe  zorlama amacını
güttüğü  ve  düşünce özgürlüğünü zedelediği   vurgulanmalıdır.  Kamu, bu hukuk ve yargı mücadelesinin  giderlerini karşılamalıdır




Siyasal
ortamın ilişkilerde iyileşmeyi engellemesi





Türk Rus ilişkilerindeki gerginlik , Rusya’nın Ermenistanı bir üs olarak
mütalaa eylemesi,  Karabağ ile  işgal edilmiş 
diğer Azerbaycan topraklarından geri çekilmeme gibi siyasal gelişmeler
muvacehesinde   Türkiye Ermenistan
arasındaki  siyasal ilişkilerde kısa   vadede 
bir iyileşme olmasını beklememekteyiz.




Soykırımı
hukuku alanında uzman yetiştirilmesi, yayın yapılması




-
Türkiye  soykırımı hukuku, insan  hakları hukuku, insancıl hukuk  alanlarında 
uzman yetiştirmeli  ve  yayın yapmalıdır. Bu eğitim, araştırma  ve yayın 
çalışmaları kamu tarafından finanse 
edilmelidir.




Gerginliği
azaltmağa yönelik  adımların
özendirilmesi




-Son
olarak kamu finansmanı  ile tertiplenen ,
Türk ve Ermeni halklarının ortak geçmişini 
anlatan  (Dışişleri Bakan
Yardımcısının  açılış konuşmasını
yaptığı) “Nar Niyetiyle-Türk Ermeni ilişkilerinde Unutmanın Değil
Hatırlamanın Zamanı” başlıklı Nisan 
2016’da açılan  sergiye benzer
kültürel faaliyetlerin 
özendirilmesi  iki toplum
arasındaki güven duygusunun güçlendirilmesine katkıda bulunacaktır. Başta  Sn. Cumhurbaşkanı olmak üzere Türk Devlet
adamlarının -24 Nisan 2016 tarihinde yayımlanan 
taziye mesajı dahil- uzlaştırıcı 
bildirileri  sürdürülmelidir.




Tarihe
Özgürlük-Adil Bellek  söyleminde  ısrar edilmesi




-Sanal
“tarihsel gerçek” konusunda sonu gelmeyecek tartışma yerine,
herkesin  verilere – ve tabii  konuyu düzenleyen, tüm taraflarca  onaylanmış uluslararası hukuk metinlerine
-dayanarak sunacağı birbirinden farklı da 
olabilecek bilgi ve belge  değiş
tokuşuna, tarihe özgürlük  çerçevesinde
başlanılması gereklidir. Bu bağlamda taraflar kendi görüşlerini ya da
yorumlarını -karşı tarafın hoşuna gitmese de- serbestçe açıklamalı,
muhataplar  bu görüşleri  hoşgörü ile dinleyerek, adil bellek arayışı
çerçevesinde, geçmişten ders almayı unutmayarak, eskiden yapılmış hataları
tekrarlamadan, belleği silmek amacını gütmeden, 
birlikte ya da yanyana , barış içinde yaşanacak  br geleceğe yönelmelidir.Bu yapılmaz ise  kin ve nefret ateşi söndürülemez. 




Son
Söz niyetine




 -Türkiye
ile Ermenistan arasındaki ilişkileri 
normalleştirmek için  – genelde
yurt dışından başlatılan – çeşitli adımlar atılmıştır.Türk Ermeni Uzlaşma
Komisyonu (TARC) Girişimi, Viyana Paltformu, Türkiye ile Ermenistan
arasında  imzalanan Zürih
Protokolleri  bu çerçeveye girer.  Ermenistan, Azerbaycan topraklarında işgal
ettiği reyonlardan çekilmeğe başlasaydı ve 
Yukarı Karabağ konusundaki görüşmelerde bir  ümit ışığı belirmiş olsaydı, Ankara ve
Erivan’da  karşılıklı diplomatik
temsilciler göreve başlayabilir, kara sınırı da açılmış olurdu.  (Havayolu sınırı zaten kapalı değil).Bu
da  siyasal  alanda 
uzlaşma yolunda bazı  ek,   somut adımlar atılmasına olanak sağlayabilirdi.
Olmadı.  Gene de diplomasiye paralel
biçimde, second track diplomacy olarak adlandırılan yöntemlerle  arayışlar  
devam etmelidir.




Ermeni
ve Türk halkları arasındaki kördüğümün çözümü 
toplumsal psikoloji çalışmalarını gerektiriyor. Psikiyatrların  incelemeleri, travmaların kuşaktan kuşağa
iletildiğini, kitlesel trajedinin  ortak
zihinsel imge haline dönüştüğünü gösteriyor [41].
Uzlaşmazlığın her iki tarafı için de, “ötekinin” travmalarının ve
olmazsa olmaz sanılan  dogmalarının  gerçek 
niteliğini kavramanın, kurulacak diyaloglarda  uzlaşmak isteyenlere yol gösterici olacağı
yadsınamaz.




Bu
bağlamda,  Istanbul’da katledilen  Hrant Dink’in söylediklerine yollama yapmakta
yarar gördük: ” Ermeni’nin ve Türk’ün birbirleri ile ilişkileri ve
birbirlerinden etkileşimleri, öyle iki kelime ile geçiştirilecek bir
sıradanlıkta olmadı. Asırlar süren ilişkilerde birbirinden alınan o kadar çok
iyi ve kötü kimlik donanımları söz konusu oldu ki, kimi zaman davranış
biçimlerinde birini diğerinden ayırmak hayli güçleşir. Yaşanan  birliktelik öylesine derin ki  bu birlikteliğin bozuluşunu ihanet olarak
tanımlamayı, her iki tarafın da karşılıklı bir 
argüman olarak kullanmasına 
şaşırmamalı..[42].”




Söylemlere  esneklik kazandırıp, katı hukuksal kalıpların
dışına çıkılarak, Türk vatandaşı Ermenilerin de 
aktif katılımı ile, Ermenistan Ermenilerinden ve diyaspora
Ermenilerinden katılmak isteyenlerin iştiraki ile, barış kültürünü geri
getirmeyi  sağlayacak ısrarlı diyalog arayışları  özlenen sonuca  ergeç katkı sağlayabilecektir.
 

Özellikle,
genç neslin birbirini tanıması ve ötekini “iblisleştirilme”
propagandasının sonuçta hiç bir yarar sağlamadığını  bizzat saptaması icab eder. Çözüm istiyorsak,
alanı yaraları sürekli tahriş ile tedaviyi engellemek isteyenlere   terk  
etmemeli ve  sorunun  insani ve vicdani boyutlarını  aklımızdan ve    vicdanımızdan  çıkarmamalıyız.




Biz
geçmişin unutulmasını, geçmişe ilişkin 
bireysel veya toplu belleğin silinmesini istemiyoruz. Bu zaten mümkün
değildir. Hrant  Dink “acıyı
sırtlayıp, onurla taşımak” gereğine değinmişti [43].
Geçmişe yönelik ortak çalışma,  tarih
okumasında her iki tarafın da farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya çıkarsa
bile, orta ve uzun vadede farklı görüşlerin taraflarca daha gerçekçi biçimde
algılanması mümkün olabilecektir. Bu alanda akademisyenlere  önemli 
görevler düşmektedir.  Uzlaşmaya
yönelik adımların sürdürülmesi dileği ile….




Bodrum-Gündoğan,10
Mayıs 2016..

[1] Emekli
Büyükelçi  Pulat Y. Tacar  1954 Mülkiye
mezunudur, Üsküp,Stuttgart ve Münih’te Başkonsolos;,Endonezya,Avrupa
Toplulukları ve UNESCO’da Büyükelçi , Daimi 
Temsilci olarak görev yapmıştır. 1999 yılında “Terör ve
Demokrasi” adlı kitabı (Bilgi Yayınevi) 
, Yunus Nadi  Toplum Bilimleri Araştırma
Ödülüne layik görülmüştür. Ermeni sorunu konusunda    çok 
sayıda  yayını  vardır.




[2] Profesör Dr. İonna Kuçuradi  Türkiye Felsefe Kurumu Başkanıdır. 2001
yılında Boston’da Dünya Felsefe Federasyonları Başkanlığına  seçilmiştir




[3] Soykırımı 
dönemini  19 yüzyılın son
çeyreğinden  başlatıp 1923 yılına kadar
yayanlar  var ; bunların amacı  I.Dünya Savaşından  sonra Ermeni Cumhuriyetinin  Türkiye ile imzaladığı Kars Anlaşmasını
ve  Lozan Anlaşmasını yok saydırıp,
yerine Sevr taslağını  devreye  sokmaktır.




[4] 1915 ten 
başlayarak yapılan yargılamalarda Osmanlı mahkemeleri  tehcir sırasında   suç işleyenler    cezalandırılmıştır. Osmanlı  vatandaşı kimi  görevliler ile bazı  Osmanlı vatandaşlarının  Osmanlı Ermenilerine karşı -yürürlükteki
Osmanlı yasalarına göre-  suç oluşturan
bazı eylemler yaptıkları 
yadsınmamaktadır.  Tarih Kurumu
Başkanı  Prof. Dr. Halaçoğlu  ve
Türkiye Cumhuriyeti Arşivler Genel Müdürü Yusuf
Sarınay
  yayımladıkları çok sayıda
kitap ve  makalede  Osmanlı Devletinin, Osmanlı yasalarına göre
suç işleyenleri kovuşturma ve cezalandırma görevini yerine getirdiğini
açıkladılar   Bu amaçla, 30 Eylül 1915
tarihinde Soruşturma Komisyonları kurulmasına karar verilmiştir. 1915-1916
yıllarında  Osmanlı Ermenilerine  karşı 
Osmanlı yasalarına  göre suç
işleyenlerden 1673 kişi  yargılanmıştır.
Bunlar
arasında
binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen, jandarma bölük komutanı rütbesinde
subaylar, polis komiseri, nahiye müdürü, tahsildar, kaymakam, belediye başkanı,
katip, sevk memuru, mal müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nufus
memuru, başkatip, Terk Edilmiş Mallar Komisyonu Başkanı   gibi 170 
kamu görevlisi vardır. Gerisi, çapulcu, çete üyesi veya halk arasından
gelen vatandaştır.  1916 yılı ortalarında
sona eren yargılamalar  sonucunda   67 idam, 524 hapis, 272 beraat veya
yargılamanın reddi kararı verilmiştir. 69 kişi sürgün, pranga, para ve kürek
cezasına  çarptırılmıştır . Bu
yargılamalar, pek çok başka yayında sözü edilen 
ve Birinci  Dünya Savaşı
sonrasında Istanbul  ile ülkenin başka
yerleri işgal altında iken 1919 yılında 
yapılan  yargılamalardan ayrıdır.




[5] Prof. Dr. Taner Timur, “1915 ve sonrası.Türkler ve Ermeniler”,
Sh. 88, İmge Yayınevi: Sh. 105-106




[6] Prof.Dr. Justin Mc CARTHY, “Bırakın Tarihçiler Karar
Versin” 
 Ermeni Sorunu Temel Bilgi ve Belgeler”. Derleyen : Ömer Engin Lütem   ASAM , 2007 
sh 47-63.




[7]  Prof.
Dr. Taner Timur
, “1915 ve
sonrası.Türkler ve Ermeniler”
, Sh. 88, İmge Yayınevi: Atatürk 25 Nisan
1920 tarihinde  Meclisin gizli oturumunda
yaptığı konuşmada  şunları söylemişti:
” Ermenilerin gayesi -bilhassa himaye ve siyanet gördükten sonra-
Kiliğkya’da Antep’te Maraş’ta Urfa’da, her nerede bulunurlarsa ahaliyi  İslamiyeyi imha etmektir. Oralarda bulunan
zavallı kardeşlerimiz pek acı muamelelere maruz kalmışlardır” (TBMM Gizli
Celse Zabıtları c.Is.7 Ankara, 1985.




[8] Hayko
Bağdat, “Salyangoz”; Inkilap
Kitapevi, 2015. Yazar, bu kiştabında “Müslüman mahallesinde salyangoz
olmayı”  anlatmış, Türk Eremilerinin
duyarlılığını  izah etmiştir.




[9] Tal Buenos, “The Making of Genocide Memory” .Daily Sabah,
27.04.2016.  Ermeniş soykırımı
terinminin  nasıl ve kimler
tarafından  tedavülü sokulduğunu  anlatan  
en  kapsamlı  yazı 
budur.




[10] Tal Buenos, “ The Lemkin Hole in the Swiss Case”  , Daily Sabah 
01.08.2014  ve  The
Making of Genocide Memory” 
Daily
Sabah, 27.04.2016    makalelerinde  Rafael Lemkin’in  soykırımı 
kavramının oluşgturulmasındaki rolü, afı geçenin ABD  görüşlerine hizmet  amacı ile 
SSCB^’nin soykırmcı rolünükanıotşlamak için  yaptığı 
çaloşmalarını  anlatır.




[11] Tal
Buonos: y. a.g. makaleler




[12] Prof.Dr. Hüzeyin Pazarcı “Türk Dış Politikasının Başlıca
Sorunları” . Sh . 67 ;
Ankara 2015, Turhan Kitapevi; Martens
kaydı
” Savaş yasalarının daha tamamlanmış duruma getirilmesine
kadar, Yüksel Akit Taraflar kendilerince kabul 
edilen Sözleşmeler hükümlerinin kapsamadığı durumlarda toplulukların ve
savaşların uygar uluslar arasında yerleşmiş uygulamalardan, insanlık
yasalarından ve kamu vicdanının gereklerinden kaynaklanan uluslararası hukukun
ilkelerinin etkisi altında bulunduklarını uygun addetmektedirler”  (Bkz. H.
Strebel.
Marten’s Clause. Encyclopedia of Public International Law  1981/1989 
Vol. 3. Sh. 252-253  den alıntı..




[13] Prof.
Dr. Hüseyin Pazarcı, a.g.e. sh.55




[14] Gregoryen
Ermeni    Katolik veya Protetasn Ermeniler   çok az istisna dışında  tehcire tabi tutulmamıştı




[15] Evrensel yargı 
yetkisi
  bir ülkede 
suç işleyen   bir zanlının,  bir başka ülkenin mahkemesi tarafından
yargılanmasına  imkan  tanıyan sistemdir.




[16] Örmeğin
ABD , soykırımı kavramının babası sayılan Lemkin’i bordrosuna almıştı ve
Sovyetler Birliğinin   işlediği soykırımı
suçların ın dosyasını hazırlattırmaktaydı.




[17] Madde 9:Sözleşmeye Taraf
Devletler  arasında bu Sözleşmenin
yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soykırımı
fiillerinden veya 3. maddede belirtilen fillerin herhangi birinden bir
Devletin  sorumluluğu ile ilgili olarak
çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın 
taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne
götürülür.




[18] Madde 3: Aşağıdaki eylemler
cezalandırılır. a)Soykırıkmında 
bulunmak;b)Soykırımında 
bulunulması için işbirliği yapmak;c)Soykırımında bulunulmasını doğrudan
ve aleni surette kışkırtmak;d)Soykırıkmında bulunmaya teşebbüs
etmek;e)Soykırımına iştirak etm ek




[19]  Prof.
Dr. Hüseyin PAZARCI,
Türk Dış
Politikasının Başlıca Sorunları
 
başlıklı yapıtında bu konuya ayrıntılılı biçimde değiniyor   (sh.56-70




[20] Pulat TACAR 
and Maxime GAUİN
,” State
Identity,Continuity ands Responsability The Ottoman Empire, the Republic of
Turkey and the Armeniam genocide: A Reply to Vahagn Avedian”
European
Journal of International Law Volume 23,No.3 August 2012  (Pacta
sunt servanda  and Lex Specialis
Principles Governing the Liabilities and Legal responsabilities of the Ottoman
State and of the Republic of Turkey)  sh
831-835 )


( Türkiye,
24.07.1923 Lozan Anlaşması,  16.03.1921
Moskova ve 13.10.1921 Kars Anlaşmaları, 
Fransa ile 20.10.1921 Ankara Anlaşması, nihayet, 24.12.1923
ABD-Türkiye  tazminat Anlaşması ve bunun
eki olan  25.10.1934 tarihli Anlaşma  ile 
Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında 
1923 yılına kadarki  dönemle
ilgili olan  tüm  -karşılıklı- tazminat  talepleri konusunu   sonuçlandırmıştır




[21] Bu konuda  ayrıntı
için  bakınız: Pulat Tacar, “2015’te Türkiye’nin başına Ermeni Tsunamisi
çökecekmiş” Yeni Türkiye Cilt 5,
Sh.3629-3631




[22] AXA şirketinin başkanı Claude Bebear’a Ermenilerin
binlerce mesaj yolladığı, Başkanın tehdit edildiği ve Fransız siyasal partilerinin
de kendisine baskı yaptığı gazetelerde yer aldı. . ABD’de ki Ermeniler bu
konuda kendilerine az ödeme yapılmasından şikayetçi oldular, hakça dağıtım
istediklerini belirttiler. . www. armeniandiaspora. com/showthread.
php?39473-ANCA-on-AXA-Settlement




[23] Bunların avukatları Yagciyan, ve ortakları, Geragos ve
Geragos ile Kabateck Brown Keller. 20 milyon doların bir tavan olduğu ve poliçe
sahibi Ermenilerin taleplerinin bunun çok altında kaldığı, sağlanan paranın
büyük bölümünün avukatlara kaldığı söylentileri çok yaygın. Kime ne kadar
tazminat ödendiği belli değil.




[24] Bu
konuda ayrıntılar için bakınız:  Pulat
Tacar, y.a.makale




[25]Deniz
Bölükbaşı, a
. g. e. S. 294




[26] Deirmendjian v. Deutsche Bank AG (2-2006cv00774)




[27]Aslan Yavuz
ŞİR
, 2012; “Diaspora Ermenileri ve ABD Mahkemelerindeki Girişimleri”; Ermeni
Araştırmaları Dergisi, , No. 41 S. 113-140; Pulat Y. TACAR, (2011) “Türkiye’ye Karşı Hukuk Savaşı. Ermeni
Asıllı ABD Vatandaşlarının ABD Mahkemelerinde Açtıkları dacalar; Ermeni
Araştırmaları Dergisi, 10 Yıl, Öözel Sayı N. 37-38




[28] The Armenian Weekly sitesinde 27 Aralık 2010 tarihinde
“Dava edeceğiz “ başlığı ile yazan Geren Yegparyan adlı Ermeni ABD
mahkemelerinin kendileri için çok uygun bir alan olduğunu belirtiyor,
http://www. armenianweekly. com72010/12/27/yegparian-we%e2%809911-sue/?utm




[29]Garbis
Davoyan, vd. , Republic of Turkey
, et
al. Case No. CV 10-05636 DMG (SSx) 12 Temmuz 2010.




[30] “Henr y Theriault 2012 yılında Lübnan’da
yapıldığ8ını yukarıda anlattığımız konferansta “uluslararası hukuk sisteminin toplu değil, bireysel haklara istinat
ettiğini ve bugüne kadar ileri sürülen Ermeni tazminat taleplerinin
karşılanması açısından yetersiz
olduğunu” söyleyen kişidir.




[31] Bu bilgiler, raporun özetinden alınmadır.Raporun giriş
bölünü oluşturan 21 sahifesini ya da tamamını merak edenler, internette”
Resolution with Justice-Reparations of the Armenian Genocide- The Report of the
Armenian Genocide Reparations Study Group” yazarak, daha ayrıntılı
inceleme yapma olanağına sahiptirler.






[32] Pulat Tacar ve
Maxime Guain
State Identity,
Continuity and Responsability, the Republic of Turkey and the Armenian Genocide
A reply to Vahagn Avedian” (Devlet Kimliği, Süreklilik ve Sorumluluk, Türkiye
Cumhuriyeti ve Ermeni Soykırımı. Vahan Avedyan’a Cevap), ,
European Journal
of International Law Volume 21, No. 3, Ağustos 2012. Sh. 834




[33] ABD ile Türkiye arasında 24 Aralık 1923’te imzalanan
TazminatAnlaşması ve1934 yılında imzalanan Ek Protokol gereğince ABD
vatandaşlarına yapılan ödemeler  konusu
Türkiye’ye ABD’de açılabilecek davalarındüşürülmesi açısındanönemlidir ((Report by Fred K. Nielsen on
American-Turkish Claims Settlement Under the Agreement of December 24, 1923 and
Supplemental Agreements between the United States and Turkey” :


Türkiye,
ABD uyrukluların Osmanlı topraklarında bıraktıkları ve el konulduğu iddia
edilen alacakların veya malların karşılığının ödenmesine dair 24 Aralık 1923
tarihli Antlaşmave onu izleyen 25
Ekim 1934 tarihli Protokol
gereğince,ABD Hükümetine tazminat ve faizi
dahil 899,338,09 ABD doları(son taksiti Haziran 1943 olmak üzere)ödemiştir.Bu
paraABD vatandaşı olup,geçerlibaşvuru yapan hak sahiplerine ABDHükümeti
tarafındandağıtılmıştır. Konunun ayrıntıları, müzakereleri yürüten ABD
temsilcisi Nielsen tarafından yazılanbir Genel Rapor’dakayıtlıdır. Anılan raporun
ekinde yaklaşık 1900 ABD vatandaşı talep sahibinin adları ve talep ettikleri
miktarlar yazılıdır.Tazminat talebi,-ABDHükümetince- kabul edilmeyenlerin
listesi de raporda verilmiştir; bu listede kayıtlı soyadlarından yaklaşık
114Ermeni asıllı başvuru sahibi tesbit ettik. Bu Anlaşma-Ermeni asıllılar
dahil- tüm ABD vatandaşlarının tazminat taleplerini çözümlemiştir. Nielsen’e
göre bu düzenleme, aynı konudaki uluslararası uygulamalara uygundur. Benzer
hükümlerbaşka tazminatanlaşmalarında da vardır. Bu hükümlere göre, Anlaşma
gereğince yapılan ödemeler sonucunda,Anlaşmaya Taraf olan Devletler tazminat
talepleri konusundaki düzenlemenin tam ve nihai olduğunakarar vermiş
olmaktadırlar.Anlaşmanın II.maddesişöyledir: : “İki Hükümet yukarıda anılan
meblağın ödenmesi ileTürkiye Cumhuriyeti Hükümeti, kendisine karşı ileri
sürülmüş yukarıda kayıtlı tüm taleplerle ilgili sorumluluklardan
arındırılmış  olacaktır; ayrıca 24 Aralık
1923 tarihli Anlaşmanın kapsadığı tüm talepler nihai olarak çözümlenmiş olarak
kabul olunacaktır”






[34] Bu
konuda  diğer girişimlerin ayrıntıları
için   bakınız: Pulat Tacar,
“2015’te Türkiye’nin başına Ermeni Tsunamisi
çökecekmiş” Yeni Türkiye Cilt 5,
Sh.3629-3631




[35] Pulat Tacar, 2015’te Türkiye’nin başına Ermeni Tsunamisi Çökecekmiş !”  Yeni Türkiye Ermeni meselesi Özel Sayısı”
Cilt V, sh.3618-3718




[36] AİHM Büyük Daire Davasında İsviçre lehinde karar  verenler: Lüksemburglu
Başkan, Andora,Monako,Malta,Yunanistan, Hollanda ve Lituanya’lı
yargıçlardır.
Dr.Perinçek lehinde karar verenler,
Lihtenştayn, Slovakya,Finlandiya, İsviçre,Fransa,İsveç,Çek Cumhuriyeti, Bosna
Hersek, ve Türkiye’li
yargıçlardır.






[37]Prof.Dr. Stephane Yerasimos,   Türkiye Bilimler Akademisinde  20 Mayıs 2002 
tarihinde, “Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni  Sorunu” b aşlığını taşıyan bildiri. Bu
bildiri metni, Toplumsal Tarih Dergisi 
Eylul 2002  sayısında   yayımlamıştır.   Ayrıca 
bu konuda bakınız:  Prof. Şükrü Hanioğlu  “İşi Tarihçilere
Bırakmamalı”  Zaman : 20 Ocak
2005  .






[38] Ahmet
INSEL, ” Bellek  çalışması, bellek yasasına  dönüştüğünde, bellek atık çalışlmaz olur;
donar. Mutlak’ın ve dogmanın esiri olıur” 
Radikal İki, 15 Ekim 2006.Sayı 523




[39]  1913 doğumşlu olan ve iki yıl önce ölen
Fransız filozofu Paul Ricoeur’un 
dili,mize aktarılmış kitapları şunlardır: Yapı Kredi Yayınları ..Zaman
ve Anlatı 1 Zaman-Olay Örgüsü Üçlü Mimesis 2007;Çeviri Üzewrine 2008, Zaman ve
Anlatı 2009. Ayrıca Paul Ricoeur  
“Özel Sayısı  Cogito”.




[40] Burada
verilen sahife numaraları ” Les Annales Dergisinin “1  Temmuz -Ağustos 2000  sayısında yayımlanan    Paul
Ricoeur
konfernsı metninin  
sayfalafına işaret etmektedir.




[41] Prof. Dr. Vamık Volkan,  “Kimlik adına öldürmek” Everest
Tatınları, 2006, sh.6




[42] Hrant Dink, ” İki yakın halk, İki
uzak komşu” Hrant Dink Vakfı Kitapları No.1nHaziran 2008, sh. 22




[43] Hrant 
Dink
, a.g.y. Sh 77




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Özel Büro İstihbarat

Ülkemize yönelik her türlü tehdit ve faaliyet hakkında web ve diğer açık kaynaklarda araştırma yapan, üyeleri ile ülkemizin hali hazırdaki milli meseleleri hakkında fikir jimnastiği yapan, çözüm arayan ve çözüm önerilerini kamuoyu ve resmi̇ güvenlik kurumları ile paylaşan yurtsever bir grubuz.

Arşivler

Kategoriler

Ocak 2021
P S Ç P C C P
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031