Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Pulat TACAR : -
ERMENİ SOYKIRIMI – SUÇLAMALARI ALANINDA PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİ
 

23.05.2019


Fransa’nın 24
Nisanı Ermeni soykırımını anma günü ilan etmesi, Portekiz parlamentosunun
Ermeni soykırımını tanıma kararı, ABD Başkanının 24 Nisan demeci, T.C.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinin yayımladığı bilgi notu, T.C.
Cumhurbaşkanının taziye de içeren mesajı, konuya ilişkin olarak yazılan,
dağıtılan görüşler ve mesajlar, yazışmalar ve cevaba cevaplar konusundaki
düşüncelerim çok sayıda dostum tarafından soruldu. Son olarak Sn. Ülkü Başsoy
tarafından bilgimize sunulan ve Belçika’nın soykırımının inkârını
cezalandırmayı Srebrenitsa ve Rwanda gibi yetkili mahkeme kararı bulunan
soykırımlar ile sınırlayan yasası hakkındaki yorumumu ayrı mesajla arz ettim.
Belçika’nın bu yasası, soykırımı suçunun inkârının cezalandırılmasını, yetkili
mahkeme tarafından varlığı saptanmış olan soykırımı nitelikli haksız fiiller
ile sınırlamaktadır. Bu durumda Ermeni soykırımı suçlamalarının veya Pontus
soykırımı iftirasının reddi -bu eylemler soykırımı suçunun varlığı bağlamında
hukuksal gerçeklik kazanmadığı cihetle- cezalandırılamayacaktır. Ancak,
uluslararası hukuktaki gelişmeler, politika alanında (ya da medyada, akademik
alanda) soykırımı suçlamalarının düşünce özgürlüğü çerçevesinde ele alındığına
işaret etmektedir.


Perinçek kararı
ile UAD’nın Sırbistan-Hırvatistan kararlarından ve 1915’in yüzüncü yılı anma
faaliyetlerinden sonraki gelişmeler soykırımı suçlamaları hakkında paradigma
değişikliğe
uğramağa başladığına işaret ediyor. Bu nedenle
değişen zemini göz önünde tutan farklı yaklaşımlara gereksinme var. Ancak
değişikliğe bağlı sonuçlar bugünden yarına kesin çizgilerle ortaya çıkmayacak,
yıllara yayılacaktır; bizler de orta ve uzun vadeli planlarımızı buna göre
gözden geçirmeliyiz.


A) Soykırımı Sözleşmesinin uluslararası alandaki
soykırımsal gelişmeleri tespit ve cezalandırmada yetersiz kaldığı görüntüsü
veya kanısı yaygınlaşıyor; uluslararası camia bu alanda farklı alternatiflere
yönelmeğe başladı; bu bir paradigma değişikliğidir)


B) Soykırımı Sözleşmesinin yetersizliği nedeni ile
özellikle tarihte yaşanmış olan kırımlar, göçler, bilinçli aç bırakmalar,
sürgünler hakkında “hukuksal-yargısal bağlamda olmasa bile, politik
bağlamda soykırımı
” söylemi yaygınlaşıyor; böylece soykırımı terimi
hukuksal çerçevesinin dışına taşınmış oluyor.
“Soykırımsal
haksız fiilin sorumluluğu (bu fiilde soykırımı sözleşmesinde öngörülen haksız
fiil
actus reus var;
ama
dolus specialis yok-ya
da özel kasıt bulunduğu kanıtlanamıyor) bugünün yöneticilerine değil,
geçmişteki liderlere ve yöneticilere havale ediliyor. (
Avrupa Parlamentosunun konuyu ele aldığı dönemde de
aynı yaklaşım vardı; bugün Fransa Hükumeti yöneticileri ve diplomatları aynı
söyleme başvuruyorlar: “Bu konudaki sorumluluk Türkiye Cumhuriyetinin
değil, 1915 dönemi İttihat ve Terakki liderlerinindir; siz neden kendi üstünüze
alıyorsunuz” diyorlar. Geçmişe yönelik olsa da soykırımı suçlamasının,
ulusumuzun bir bölümünün onuruna dokunduğunu kavrayamıyorlar. Ama bu “onur
konusu ya da hassasiyeti” onların pek umurunda değil)


C) Günümüz Türk yöneticilerinin ve bazı sivil toplum
örgütlerinin Ermeni soykırımını tanımamalarını inkâr suçu olarak ilan
edenler, Perinçek kararı ile Fransa Anayasa Konseyinin Ermeni soykırımını
yadsıyanları cezalandırmayı öngören Fransız yasasını iptal kararı ile
ayaklarının altındaki hukuksal zemininin kaydığının farkına vardılar.
Belçika’nın Nisan 2019 yasasının Ermeni soykırımını listeye almaması o düş kırıklığına
şimdi “tüy dikti” Bu alanda da bir paradigma değişikliğinden söz
edilebilir.


D) Militan Ermeniler ve yandaşları, Ermeni soykırımı
iddiaları konusunda yargı alanında bekledikleri sonuca ulaşamayacaklarını
kavradılar; şimdi, siyasal baskı yoluyla kendilerini tatmin seçeneğine
sarılıyorlar; bundan kısa zamanda vazgeçeceklerini sanmıyorum.


Ermenistan ile Azerbaycan arasında savaş sona erer
de işgal altındaki toprakların iadesi konusunda bir uzlaşma olursa, (
Fransız Alman ihtilafı gibi kangren olmuş benzer
uzlaşmazlıkların bile günün birinde sona erebileceğini düşünenlerdenim
)
soykırımı suçlaması da şekil ve yoğunluk değiştirecektir; bu da bir paradigma
değişikliği beklentisidir.


E) Ermeni soykırımı suçlamasını bu aşamada
tanıyanların ülke hükumet veya parlamentolarının amacının ” – bir vesile
ile Türkiye’ye istitraten (geçer ayak) yumruk atmak, çelme takmak” olduğu
izlenimini taşıyorum. (
Turkey bashing-
veya Tete de Turc’e köyün gençleri tarafından panayırda atılan yumruk)
Bunun
tarihsel ve güncel nedenleri var. Bu eğilim Avrupa’da aşırı sağın – hatta
ılımlı sağın- Türkiye’yi AB’den dışlama planının bir manivelası olarak devreye
sokuldu; 1915 olaylarına yapılan referans -kanımca- gecikmiş bir bahane. Ancak,
(hele Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlama kararı alındıktan sonra)
soykırımı karalamasının artan ölçüde öne çıkarılmasının nedenleri üzerinde
soğukkanlılıkla düşünmek gerekir. “Din farkı” gerekçesinin ardına
sığınmak kolaycılık olur; bu yeterli değil. “Değer farkı” konusu da
var; değer değişimi sürecinde Türkiye’nin Avrupa değerlerinden uzaklaşmakta
olduğu görüşü -AB çevresinde- yaygın. Ama diyeceksiniz ki aynı uzaklaşma
Macaristan için de söz konusu değil mi? Haklı bir soru. Ne var ki, Macarlar AB
içindeler. Brexit türbülansından sonra Macarları hizaya sokmak için başka
yolları denenecek ya da AB yavaş yavaş kabuk değiştirecektir. Bu gelişmeyi (AB)
Avrupa Konseyi raporlarında, Strazburg Avrupa Konseyi belgelerinde, kimi AİHM
kararlarının gerekçelerinde aramak ve bulmak mümkündür. Ama maruzatımın ana
konusu mezkûr nedenleri tahlil etmek değil. Gene de bu alanda da bir paradigma
değişikliği bulunduğu yadsınamaz. Politik açıdan Türkiye artık AB üyesi
adaylığından çok uzaklaşmış durumda.


Şimdi ortaya
çıktığı artık yadsınamayacak derecede bariz olan gelişmeleri paradigma
değişikliği gözlükleri ile irdelemeğe çalışayım


  1. Soykırımı
    suçu


Hukuksal bir
terimdir. Soykırımının oluşması için fiilin kendisi (actus reus)
ve kasıt (mens
rea
) yetmez. Ozel kasıtın (Dolus specialis ) kuşkuya yer vermeyecek biçimde ispatlanması
gerekir. (Bunu saptamak çok zordur) Bu konuda Uluslararası Adalet Divanının
Hırvatistan/Sırbistan kararı önemli bir temel dayanak sayılmalıdır. Soykırımını
suçunu bireyler işler; devlet değil. Devlet, kendi görevlileri suçlu bulunursa
ve özendirme var ise, bazı koşullar altında, ika edilen zararın tazminine
mecbur kalabilir.


1948 Sözleşmesi
cezai uygulama açısından geriye doğru yürümez.1915 trajedisi konusunda
suçlanabilecek faillerden hiç biri hayatta değil. Öte yandan, ayrıca aşağıda
değineceğim yetkili mahkeme konusu da var.


Ben geçmişte-
herhalde en sağlam zemin olduğunu düşünerek- Ermeni soykırımı suçlamaları
karşısındaki gerekçelerimi formel ve mevcut soykırımı hukuku zeminine bina
etmeğe gayret ettim. Tarih anlatımı sübjektiftir; bu nedenle hukuksal bir
konuyu tarihsel verilerle değerlendirerek, tartışarak sonuca varmanın mümkün
olmadığı görüşüm değişmedi.


Ancak, şimdi,
2019 yılında, “yüzyıl anmasından” dört yıl sonra bile yaşanan
türbülanslara bakınca, yukarıda sözünü ettiğim farklı parametrelerin en azından
bir bölümünü düşünce sistemimizin ve geleceğe yönelik stratejimiz içine
almamızın gerekli olduğunu sanıyorum. Soruları sadece formel uluslararası hukuk
çerçevesinde karşılamak-yanıtlamak yetmiyor; uluslararası siyasetteki
gelişmeleri ve buna bağlı olarak uluslararası hukuktaki yeni eğilimleri
(örneğin: insancıl hukuk) göz ardı etmemeliyiz. ( Dedim ya yeni paradigmalar var)


  1. Tarihte
    işlenmiş soykırımsal suçlar


Sözleşmenin
“Giriş” bölümünde soykırımı suçunun 1948 Sözleşmesi yapılmadan önce
de (tarih boyunca) insanlığa zararlar ika ettiğine işaret edilmiştir. İşte,
tarihte vuku bulan bazı eylemlerin soykırımı sayıldığını günümüzde ileri
sürülenlerin “tarihsel ” nitelikli dayanağı bu. Ancak bu söylem
hukuksal yaptırımı bulunmayan, siyasal bir sav olarak kalıyor; örneğin İsviçre
açısından “milli
ve yerli” ve sübjektif vox populi
değerlendirmesi böyledir.
İsviçre yargısı, Perinçek davasında, mealen “bizim ülkemizde halkın ve
akademinin çoğunluğu öyle düşündüğü için soykırımı sayılır

demişti. AİHM bunu kabul etmedi.


Buna bir ulusun
çoğunluğunun (veya bir kısmının) başka bir ulusun, ya da kavmin ya da dinsel
grubun, (ÖTEKİNİN) geçmişini, atalarını karalama, suçlama söylemi de denebilir.
Protestanların (Lütercilerin, Kalvinistlerin) toplu katlinin, St. Barthelemy
katliamının ve benzer çok eylemin de soykırımı sayıldığı-sayılması gerektiği-
ileri sürülebilir-sürülmektedi.) Kimileri bu “ataları ya da geçmişi
suçlama” söylemine fazla önem vermiyor; kimileri ise bunu bir hakaret
addediyor. Tarih boyu Türkler hakkında çeşitli gerekçelerle oluşturulan olumsuz
önyargıları da aynı sepete koymak gerekir. (Bakınız: Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni; Türk Korkusu; Özlem
Kumrular. Doğan Kitap,2008)
Bu alanda da sınırlı da olsa bir
paradigma kayması olduğu düşünülebilir.


  1. “Özel
    kasıt” öğesinin soykırımsal eylem konusunda adalet duygusunu
    zedelediği görüşü


Soykırımı suçunun
olmazsa olmaz öğesi olan “Özel kasıt” unsuru (Sözleşmede as
such terimi ile belirlenmiştir -burada ayrıntısına girmiyorum- TBMM tarafından
onaylanan Sözleşme tercümesinde de bu terim eksiktir-bu hususa Sayın Elekdağ da
TBMM üyesi iken işaret etmiştir-ancak kanunu değiştirememiştir)

uluslararası toplumun vicdanı ya da adalet duygusu yönünden, 1948 Soykırımı
Sözleşmesinin zaafı sayılmaktadır. Bu nedenle, uluslararası toplum Uluslararası
Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsü ile “İnsanlığa Karşı Suç”
kategorisini uluslararası suçlar çerçevesine almıştır. Bu son suçun oluşması için
“özel kasıt” gerekmez. Ayrıca “insanlığa karşı suçlar”
kategorisine giren eylemlerin listesi çok daha uzundur. (örneğin: sürgün vb)


Genel halk
kitlesi, gazeteciler, siyasetçiler hatta kimi akademisyenler soykırımı suçunun
bu teknik özelliğini (ayrıntısını) bilmezler- bilemezler. Kimileri 1948
Sözleşmesi yapılırken uzun görüşmeler sonunda ulaşılan (kanımca muğlak)
kompromiyi “hukuksal kelime oyunu” diyerek arka plana atma
eğilimindedir; bu eğilim gittikçe güçleniyor. Eleştirenlere göre, “çok sayıda
insanın topluca zarar gördüğü eylemler (ya da Roma Statüsünün öngördüğü
insanlığa karşı suçlar) şu veya bu şekilde mealen soykırımı kategorisine girer;
sürgün veya tehcir buna dahil
“. Bu eylemlere şimdilerde
siyasal bağlamda soykırım diyorlar.


Bu konuyu hukuk
yönünden irdeleyen siyasetçiler ve tabii ilgili ülkelerin kançılaryaları,
parlamentoların hukuk büroları ve (Macron gibi siyasetçiler ) aradaki farkı çok
iyi bilirler. (Hele
Macron, mentoru, hocası Paul Ricoer’den bu farkı çok iyi öğrenmiştir. Fransız
filozofu Paul Ricoeur’ün kitaplarının çevirisi YKY tarafından yayımlandı.
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sayın Kalın da son kitabında ona yollama yapmış.)
Ama
Macron şimdi siyasetçi ve seçilmeden önce Fransa’daki Ermenilere verilmiş sözü
var. Başka ülkelerdeki siyasetçiler farklı mı? O kadar çok örnek verebilirim
ki; sayfalar yetmez. Bu nedenlerle, siyasetçiler, çoğu kez iç siyaset -kimi kez
dış siyaset- sebebi ile yukarıda sözünü ettiğim nüansları ve ayrıntıları (genel halk
kitlesinin eğilimlerine uyarak
) görmezden gelirler.


Uzun yıllar
sonunda benim edindiğim izlenim şudur: Soykırımsal (borderline-sınırda duran)
bir eylemde (tarifi
yapılmamış
) “özel kasıt” bulunup bulunmadığı bir kaç
uzman dışında- büyük çoğunluğun umurunda değildir. Bu nedenle, sözünü ettiğim
hukuksal ayrıntıyı muhataplarıma -en yakınlarıma bile-anlatmada ve onları ikna
etmede hep zorluk çektim. Tüm enerjimi bu gerekçeye yoğunlaştırmam ikna
kabiliyetimi arttırmadı.


Ama şunu da
öğrendim: muhatabımıza hakaret ederek, onu suçlayarak, -öyle düşünsek bile- ona
diktatör diyerek, parlamentosunun kanununu anti-demokratik ilan ederek onun
görüşünü değiştiremeyiz; aksine, husumetlerini güçlendirmiş oluruz.


  1. Fransa’nın
    24 Nisan’ı Ermeni Soykırımını Anma günü kabul eden Kararnamesi ve Bellek
    Yasaları


Macron Hükumetinin
24 Nisan tarihini Ermeni soykırımını anma günü ilan eden Kararnamesi siyasal ve
iç politikaya yönelik bir Hükûmet ve Başkanlık işlemidir. Bunu yasal dayanağı
2001 yılında Fransa Parlamentosu tarafından kabul edilen “Fransa Ermeni
soykırımını tanır” biçimindeki tek cümlelik ” işari ” yasadır.
2001 yılında (işari- bildirimci beyandeclaratoire)
kararlar mevzuata ancak yasa biçiminde girebiliyordu. Daha sonra,
Fransız Anayasası değişti ve “siyasal beyanın” kararname şeklinde
mevzuata girmesi mümkün oldu.


Fransa Anayasa
Konseyi Ermeni soykırımın inkâr edenleri cezalandıran yasa girişimini iptal
etti. Ancak, Konsey 2001 yasasını iptal etmedi. 2001 yasasını da iptaline
yönelik girişimleri-önerileri püskürttü. Bunun aksini var sayıp yanlış ve hayali
sonuçlara varmak bizi yanıltır.


Fransa olsun,
Almanya olsun, başka ülke olsun, parlamentonun kararlaştırdığı yasa ya da
kararlara karşı başvuru mercii o ülkenin Anayasa Mahkemesidir (veya Anayasa
Konseyidir). Bunun da koşulları vardır. Kimin itiraz edebileceği, nasıl itiraz
olunacağı bellidir. Yasayı veya kararı teklif edeni savunan, olumlu veya
olumsuz oy veren parlamenterler, onaylayan Başkanlar ne oralarda ne de
Türkiye’de suç işlemiş sayılmazlar. Ayrıca, hiç bir uluslararası mahkeme, bir
egemen devletin yasama meclislerinin kararlarının veya kanunlarının dava konusu
yapılmasını bugüne kadar kabul etmemiştir.


Bellek Yasaları “Bellek yasaları” konusuna ilgi duyanlar, internet
ortamında örneğin İngilizce-Almanca ve Fransızca dillerinde araştırma yaptıkları
takdirde, çok kapsamlı yayınlar bulunduğunu göreceklerdir. (Ben burada konunun
ayrıntısına girmeyeyim) Avrupa Konseyi de bu alanda ciddi bir proje
başlatmıştır. Fransa Parlamentosunda onaylanan Accoyer Raporuna kimi
makalelerimde değinmiştim. Nihayet, Tarihe Özgürlük (Liberté Pour l’Histoire)
adı altında bir araya gelmiş olan çeşitli uluslararası mensup tarihçiler Bellek
Yasalarını (tarihin siyasallaştırılması-tarihçinin araştırma özgürlüğünün
kısıtlanması olarak) eleştirmişlerdir. Tarihçinin araştırma özgürlüğü ve
söylemi yasa ile kısıtlanamaz !(Bunun istisnası Holokost gibi yargı kararına bağlanmış suçlar,
ırkçılığın teşviki ile şiddete başvurmanın özendirilmesidir)
Buna
rağmen pek çok ülkenin siyasetçisi ve yerel ya da ulusal organı tarihsel
yorumlarını yasalaştırma yoluna gitmeğe davam ediyorlar. Ermeni soykırımı
suçlaması çerçevesinde bazı parlamentolar tarafından alınan tanıma kararları bu
çerçeveye girer.


Bu durumda bir
parlamentonun kabul ettiği yasa bireyi, sivil toplun örgütünü ya da başka devleti
rahatsız ediyorsa ne yapacak? Yargıya mı gidecek? Kime karşı? Parlamentoya
karşı mı? Hükûmete mi? Devlet Başkanı mı zanlı olacak? Hangi, Mahkemeye
müracaat edilecek? UAD’mi, AİHM ‘mi, o ülkenin Anayasa mahkemesi mi? Bence bu
konularda görüş serdetmeden önce uzman hukukçulara danışmakta ve bilgi sahibi
olmakta yarar var.


Ben bu kabil
girişimlerin daha dava açma aşamasında sonuçsuz kalacağını düşünüyorum. Ayrıca,
günümüz koşullarında -maalesef- kimilerinin tarihi siyasallaştırmalarına engel
olunabileceğini sanmıyorum.


Ama, Fransa’dan
yazan bir yorumcunun da internet ortamında belirttiği gibi, orada yayımlanan
gazeteler 24 Nisan Ermeni soykırımını anma gününe, tek kelime yer
vermemişlerdir (Ermeni basını hariç ) Bu gibi politik adımların üstü -
eşelenmedikçe- kumla kaplanır.


(Bu
bahsi kapatmadan iki başka örneğe istitraten değineyim. Yunanistan Pontus
soykırımını inkâr edeni cezalandırmayı öngören bir yasa çıkarmıştı. Buna karşı
oraya gidip alenen Pontus soykırımını yadsıyarak sorunu yargıya intikal
ettirmek ve mahkum edilerek davayı AİHM’ne taşımak isteyen bir sivil inisiyatif
grubu üyeleri Atina’ya seyahat ettiler ve Yunanistan’a kabul edilmeyerek ilk
uçakla geri yollandılar. Bu da denenebilecek alternatiflerden biriydi; Ama
önceden duyurulduğu için akamete uğratıldı. Fransa Parlamentosu Ermeni
soykırımını inkar edenleri mahkum etmeyi öngören yasayı kabul ettiği dönemde
Hrant Dink te (ben de)Fransa’ya giderek alenen Ermeni soykırımını yadsıma
girişiminde bulunabileceğimizi beyan etmiştik. Amacımız konuyu AİHM’ne
taşımaktı.


  1. Yahudi
    Kırımı ya da Holokost suçu


2. Dünya savaşı
sırasında yaşanan Yahudi Kırımı (Holokost) ayı bir suç kategorisidir; o suçun
öğeleri soykırımı öğelerinden hemen hemen farksızdır; ancak o suç 1948
Sözleşmesinden önce işlenmiştir. 1948 Sözleşmesi geriye doğru yürütülmediğinden
“eşi benzeri bulunmayan Holokost” suçu tektir ve yetkili Mahkeme olan
Nürnberg Mahkemesi tarafından onanmıştır. (Nürnberg Mahkemesinde insanlığa
karşı suç terimi de telaffuz edilmiştir. Ancak o tarihte müspet hukukta öyle
bir suç kategorisi yoktu.)


Nürnberg kararı
nedeni ile Holokost’un inkârı bazı ülkelerde suç sayılmaktadır. Ayrıca
Yahudiler ve İsrail, Yahudi Soykırımının tek ve eşi benzeri bulunmayan özel bir
suç olmasında ısrarcıdırlar. Bu nedenle Ermeni soykırımının Yahudi soykırımı
ile paralellik kurularak kabul edilmesine Knesset ve İsrail Hükûmeti (şimdilik
diyelim
) yanaşmamaktadır.


  1. AİHM
    İsviçre-Perincek kararı


AİHM’nin
İsviçre-Perinçek kararı konumuz açısından ve hukuksal bağlamda önemlidir. Bu
karar düşünceyi ifade özgürlüğü hakkındadır.


AİHM 1915
olayları soykırımıdır veya değildir şeklinde bir karar almamıştır. Sadece
“Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır” ifadesinin düşünceyi
ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini kararlaştırmıştır. Neden? Zira, Ermeni
soykırımı suçlaması yetkili mahkeme kararına dayanmamaktadır. Ama,
AİHM, daha önceki Hrant Dink kararında Ermeni soykırımı söyleminin de düşünceyi
ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini kararının gerekçesine almıştı. Bu nedenle
AİHM’nin “1915 olayları soykırımı değildir” şeklinde bir karar
verdiğini              
ileri sürenlere katılamıyorum. Ancak, AİHM kararında Ermeni soykırımı suçlamasının
hukuken reddi alanında yararlanabileceğimiz pek çok husus bulunduğunu ve
bunların gerekçelerimize dayanak oluşturduğunu düşünmeğe devam ediyorum


  1. Avrupa
    Birliği Adalet Divanının (ABAD) Avrupa Parlamentosunun (AB)Ermeni
    soykırımını tanıma konusundaki 1987 ve daha sonraki kararlarının AB ile
    Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerini engelleyici niteliği bulunduğu
    yolundaki davayı reddeden kararı


Bu kararın esasın
oluşturan sav şöylece özetlenebilir: Avrupa Parlamentosunun Ermeni soykırımı
suçlamasını tanıyan kararları siyasal niteliklidir. Avrupa Parlamentosu alacağı
başka bir kararla ilk kararını değiştirebilir; bu çeşit siyasal nitelikli
kararlar Avrupa Birliği Konseyinin Avrupa Komisyonunun önerisi ile aldığı
kararı etkileyemez. ABAD kararı AB içindeki kuvvetler ayırımının altını çizmek
amacını gütmektedir. ABAD bu kararla Ermeni soykırımı suçlamasının içeriğine
girmemiştir. Usul açısından, davacıların kişisel çıkarlarının davaya esas
aldığı Konsey kararı ile zedelendiğini ispatlayamadıklarını vurgulamıştır. ABAD
kararına içerdiğinden farklı bir anlam yüklemek ancak kendimizi yanıltma
sonucunu verir.


  1. Ermeni
    soykırım suçlaması veya savı tarihçilere havale edilmesi


Yukarıda da
belirttiğim gibi soykırımı suçunu oluşturan iki ayrı öğe vardır. Bunlardan
birincisi fiilin kendisidir. İkinci öğe “özel kasıttır”. (Tekrar
pahasına vurgulamak istiyorum; kasıt yetmez; özel kasıt gerekir.


Soykırımı
Sözleşmesi Md. II göre, Soykırımı fiilleri şunlardır: a) Etnik,
ırksal ulusal ve dinsel gruba mensup kişileri öldürmek; b) grup üyelerine
bedensel veya akli ciddi zararlar ika etmek c) o gruba mensup kişileri tamamen
veya kısmen yok edecek yaşam koşullarını bilinçli olarak kendilerine zorla uygulamak
d)grup içinde doğumları engelleyici önlemler almak e) o gruba mensup çocukları
zorla başka gruplara götürmek.


Bunlar yukarıda
değindiğim actus
reus’u
oluşturur. Ama bu fiillerin varlığı bir eylemin soykırımı
sayılması için yetmez. Fillilerin özel kasıtla ika edilmiş bulunmaları
koşulunun da bulunması gereklidir.
Ermeni militanların anlamak istemediği
ya da bilinçli olarak kamuoyunu yanıltmağa yöneldikleri husus ta işte budur.


Daha önce de
sunduğum gibi, İnsanlığa Karşı Suç Kategorisinin actus reus listesi çok
daha uzun ve kapsamlıdır ve bir fiilin İnsanlığa Karşı Suç sayılması için özel
kasıt bulunması gerekmez. Tarihçi veya gözlemci, bu fiillerin yapıldığını
gözlemleyerek veya tarihsel belgelere dayanarak eylemleri var sayabilir. Ama ,
-tekrar pahasına vurgulayayım- o fiilin soykırımı olarak nitelenmesi için
haksız fiiller yeterli değildir. Kasıt öğesinin bulunması bile yeterli
değildir. Tarihçi veya gözlemci veya militan siyasetçi fiillerin var olduğunu
tespit edebilir; ileri sürebilir “kasıt vardı” bile diyebilir. Ama,
tarihçi, gözlemci, militan siyasetçi yargıç değildir ve soykırımı suçunun
“özel kasıt” öğesi konusuna karar verme yetkisine sahip değildir.


Bu nedenle
soykırımı suçlamasının tarihçilere havale edilmesi önerisini desteklemem.
“Tarihsel gerçek” tanımlamasını da kabul etmem; zira tarih anlatımı
sübjektiftir. Hukuksal açıdan kesinleşmiş gerçek, Yahudi Holokostudur. Sonradan
buna Srebretnitsa ve Rwanda eklendi. Ama mesela Kampuçya eklenemedi.


İşte bu nedenle
1948 Soykırımı Sözleşmesinin adalet duygusunu tatmin etmediği söyleniyor.


Halen Ermeni
tarafının ve onu destekleyenler fiilin varlığı konusunda kendi verilerini
ortaya koyup bunun soykırımı olduğunu iddia ediyorlar. Osmanlı ve Türk
tarihçileri de 1200 küsur görevlinin benzer suçlar islediklerini
yadsımamaktalar; bunların cezalandırıldıklarını vurguladılar. Başka bir
anlatımla ” o gruba mensup kişileri” tehcir sırasında öldürenler,
mallarını gasp edenler vs. vardır. Ama, soykırım suçunun varlığı konusunda fiil ile
yetinenler, özel kasıt bulunduğunu” ispatlayamazlar.


Bunun yanında,
özel kasıtın ispatlanamamış olmasının, hukuken yetersiz kalmasının, suçlama ve
karalama faaliyetini engelleyemediği de bir başka gerçektir. Sn Hakan Yavuz
hocanın da isabetle teşhis eylediği veçhile, kara çalanların (özellikle
gençlerin) sayısı artmaktadır. Karşı tezi savunanlar yayın yapamadıkları ve
görüşlerini yaygın biçimde savunamadıkları takdirde bu eğilim değişmeyecektir.
Bu gidişin durması eleman yetiştirilmesine, yayın yapılmasına, ciddi paralar
harcanarak tanıtım yapılmasına bağlıdır. Kanımca en büyük eksiklik bu alana
kaynak aktarılmamasıdır. Şimdi ekonomik kriz sebebi ile bu alana ayrılan
tahsisatlar daha da azalacaktır.. Bu durum da bir paradigma değişikliği
sayılabilir. (Eskiden de çok kaynak ayrılmıyordu diyenler de haklıdır)


  1. Yetkili
    Mahkeme


Yukarıda
anlatılanlar bizi yetkili mahkeme başlığına getirir. Bu konuda Sözleşme gayet
açıktır. “yetkili
Mahkeme suçun işlendiği ülkenin Mahkemesi veya Taraflar anlaşırlarsa bir
Uluslararası Ceza Mahkemesidir
“. Ancak, bu kural da 1948
Sözleşmesinin zayıf yanıdır. Örneğin soykırımı suçuna katılmış bir diktatörün
ülkesinin mahkemesi o ülkede soykırımı suçunun yargılanması konusunda tarafsız
bir karara varabilir mi? Kabul edelim ki mümkün değil. Uluslararası Ceza Mahkemesinin
şimdi devrik Sudan Başkanı hakkında zamanında yaptığı tutuklama çağrıları sonuç
verebildi mi? Hayır. O ülke bir savaş sonunda işgal edilmedikçe veya yönetimi
değişmedikçe, bir Uluslararası Ceza Mahkemesinin o ülkede bir zanlını soykırımı
suçu işleyip işlemediği hakkında yargılama yapması mümkün değildir. Kampuçya’da
yaşanan soykırımsal eylemler, soykırımı suçu çerçevesinde yargılanabildi mi?
Hayır. Söylemek istediğim şudur: Uluslararası camia yetkili mahkeme konusunda
da 1948 Soykırım Sözleşmesi kurallarını yeterli görmüyor. Kişisel olarak
yaptığım görüşmelerde 1948 Sözleşmesinin yetkili mahkeme kuralının hakçalığı
hakkında muhataplarımı ikna edemedim. Peki 1948 Sözleşmesinin yetkili mahkeme
kuralını yok mu sayacağız? Hayır. Formel olarak bu kuralı kullanmağa devam
edeceğiz. . Ama bu ısrarımız, “bırakın militanları“, tarafsız olanları iknaya
yetiyor mu? Yetmiyor.


  1. Geçmişimizi
    soykırımı yapmakla suçlayanlar hakkında Uluslararası Adalet Divanı ya da
    AİHM veya başka bir yargı organı nezdinde dava açmak bir sonuç sağlar mı?


Böyle bir dava
girişiminin daha başlangıç safhasında kabul görmeyeceği kanısındayım. Ancak, bu
önerinin nasıl ve hangi gerekçe ile gündeme taşınabileceği konusunda somut
görüşler varsa, onları da tartışalım.


Ermenistan’ın
soykırımı suçlaması konusunda UAD veya AİHM nezdinde dava açması halinde hiç
bir başarı şansının bulunmadığını, konuyla ilgili olarak yazdığım bir kaç
makalede anlattım. Esasen Ermenistan Hükumeti de bu alanda kendisine öneride
bulunan danışmanlarının önerilerini dikkate almamış ve kaybedeceğini düşündüğü
bir dava yoluna gitmemiştir.


Türkiye’nin UAD
nezdinde “Ermeni soykırımı iddiaları hakikat dışıdır” şeklinde bir
dava açmasının UAD statüsü çerçevesine girmediği kanısındayım. Türkiye 1915
olayları soykırımı mıdır? değil midir? sorusunun yanıtlanması için UAD nezdinde
dava mı açacak? Böyle bir adım intihar anlamına gelir. Bu konuda karar verme
yetkisi pek çoğu hükumetinin emrinde olan ve hatta menfaat sağlanarak yön
değiştirebilecek kişilerin takdirine mi havale edilecek? Zaten Türk Hükumetinin
böyle bir düşüncesi de yok. Konu benim de katıldığım pek çok toplantıda
tartışıldı ve ittifakla UAD nezdinde dava açılmaması sonucuna varıldı. Bu
toplantıya uluslararası hukuk profesörleri de katıldı. Türk Hükûmeti ayrıca
uluslararası tanınmış uzmanlardan yazılı görüş aldı.


  1. Önerilerim


a) Ermenistan Dağlık Karabağ ve Azerbaycan
topraklarını işgale devam ettiği, Azerbaycan ile Ermenistan arasında bu konuda
bir uzlaşmağa varılmadığı, barış sağlanamadığı sürece, Türkiye ile Ermenistan arasındaki
ihtilafın da ortadan kaldırılabileceğini sanmıyorum. Azerbaycan ile Ermenistan
uzlaşırlar ise Türkiye de Erivan’da bir diplomatik temsilcilik açabilir; kapalı
olan kara sınırını da açabilir. İki ülke arasında hava trafiği ve sınırı zaten
açık. Ermenilerin soykırımı karalamaları siyasal münasebetler kesik olduğu
sürece davam edecektir. Buna hazırlıklı olmak, atılacak adımları
soğukkanlılıkla, duygusallıktan mümkün olduğu kadar uzaklaşarak, akılcı biçimde
planlamak gerekir. Siyasal ilişkiler normalleştikten sonra, orta ve uzun vadede
– bazı militan çevreler dışında- soykırımı karalamaları da şiddetini azaltacak
ve yerini diyalog arayışlarına terk edecektir.


b) Daha önce de önerdim: International Criminal Law
Review’de (ICLR) 2014 yılında Cilt 14 No2 de yayımlanan (Sh.219-469)
Legal Avenues for Armenian Genocide Reparations
başlıklı yayın konusunda uluslararası uzmanların katılımı ile bir bilimsel
toplantı düzenleyelim ve bunun sonuçları – bedeli de karşılanarak-
International Criminal Law Review de yayımlatalım. Bu toplantının bilimsel
yönetimini bir Universitemiz veya AVIM üstensin. Yayımlanacak olan ICR çok
sayıda satın alınarak dünyadaki önemli üniversitelere ve kütüphanelere ve dış
temsilciklerimizin tümüne dağıtalım. Son derecede önem verdiğim bir öneridir
bu.


c) Ermeni soykırımı suçlaması konusunda yılda bir
kaç kez bilimsel kılıklı makaleler yayımlanmaktadır. Bunlara sivil toplum
örgütleri veya akademisyenler tarafından cevap yazılması gereklidir. Bu
çalışmanın koordinasyonu, AVIM tarafında yapılmalıdır.


Bilimsel nitelikli çalışmaların Başbakanlık veya
şimdi Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Müsteşarlık tarafından üstenilmesinde yarar
görmüyorum. Zaten Devlet bu alanda kendini bağlamak istemez. Ama -pek çok başka
ülkede olduğu gibi- bu çalışmaların kamu tarafından finanse edilmesinin
kaçınılmaz olduğu görüşündeyim. Cumhurbaşkanlığına veya Dışişleri Bakanlığına
bağlı bir Müsteşarlığın Ermeni soykırımı karalama kampanyaları veya diğer iddia
ve talepleri karşılama ve cevaplama ya da inisiyatif alma konusunda yetkili
kılınması yerine, bu çalışmanın – Hükûmet tarafından mali açıdan ve diğer
açılardan “cömertçe” desteklenecek olan AVIM gibi bir sivil toplum
kuruluşu tarafından yürütülmesi daha uygun olur. Bu sivil toplum kuruluşun
görüşleri veya yapacağı yayınlar, düzenleyeceği toplantılardaki görüşler
Hükumeti bağlamayacak, ama -kısmen- Hükumet ile eşgüdüm sağlanarak oluşturulacaktır.
Başka ülkelerde de durum farksızdır.


d) Parlamentoları soykırımı kararı alan ülkelerden
başlayarak, oradaki üniversitelerle ve bilimsel kurumlarla temas sağlanmalı ve
Ermeni soykırımı savı konusunda Türk Hükumetinin ve kurumlarının neden farklı
düşündüklerini anlatmaya ve olanak tanıyan bilimsel toplantılar düzenlenmeli;
sonuçları Türkçe ve yabancı dillerde (İngilizce-Fransızca-Almanca-İspanyolca-
Rusça) yayımlanmalıdır.


e) Soykırımı suçlama ve karalamalarına ve bu yolda
alınan kararlara verilecek cevapların “
tencere dibin kara;-seninki benden kara”
şeklinde değil, o dönem yaşanan elim olaylar , – Cumhurbaşkanı ve Dışişleri
Bakanı tarafından yapıldığı gibi- taziye de dile getirilerek açıklanmalı ve bu
gibi karşılıklı trajik kıyımların bir daha yaşanmaması için gereken tüm
önlemlerin alınması isteği güçlü biçimde dile getirilmelidir. Bu alanda tercih
edilecek üslup, saygılı, ılımlı ve düzeyli olmalıdır. Halklar arasındaki
dostluğun yeniden sağlanması ve yaraların sarılması için kültürel temasların
arttırma arzusu öne çıkarılmalıdır. Ortak Tarih Komisyonu kurulabilir; ama bu
komisyonun soykırımı konusunda görüş serdetme yetkisi bulunmamalıdır.


Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının özel durumları ve
hassasiyetleri göz önünde tutulmalı ve bunların dışlandığı izlenimini
verebilecek söylemlerden özenle kaçınılmalıdır.


f) Yukarıda değindiğim, uluslararası suçlar
alanındaki paradigma değişiklikleri izlenmeli ve atacağımız adımlar günün
koşullarına uyum sağlayacak şekilde peyderpey gözden geçirilmelidir. Bu konuda
sivil toplum örgütleri (örneğin AVIM) ile içinde uluslararası suçlar bölümünü
barındıracak akademinin eğitim, yayın ve program finansmanın büyük bölümünü
Hükumet tarafından finanse edilmesi gereklidir. Bu çabaların orta ve uzun
vadede sonuç getirebileceği gerçeği göz önünde tutulmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış