Önümde Silivri fotoğrafları var.
Bakıyorum.


Biber gazı ve basınçlı su
dumanlı, sisli bir görüntü oluşturmuş. Ortalık savaş meydanı gibi.




Sis, duman perdesinin arkasında, suyun çarpmasıyla yerlerde yatan, sürüklenen,
dizinin üstünde doğrulup ayağa kalkmak isteyen insanlar… Çoğu da yaşlı…


Bir bayanın gözünden kan
akıyor.


Bu kış kıyamette insanların üzerine sıkılan suya toprak, kum taneciklerinin
karıştırıldığı söyleniyor. Yaralanma nedeni bu olabilir.


Bu gözü kanlı görüntüyü Face’imde yayınladım.


Bir okuyucum yorum yapmış, duygusunu aktarmış resmin altına. Şöyle diyor:


“Artık gözlerden yaş yerine
kan akıyor…”


Gözlerden yaş yerine kanın akması, duygunun, çekilen çilenin yoğunluğunu
belirtmek için şarkılarda, türkülerde, masallarda söylenirdi. Şimdi
vatanseverlerin, Atatürkçülerin gözlerinden gerçekten kan akıyor.


AKP iktidarında hayaldi, gerçek oldu.


AKP’nin “İleri demokrasi”si
bu…


Silivri önünde toplanan her
vatandaştan birine 3 güvenlik görevlisinin düştüğünü yazdı gazeteler.


Silivri önünde kurulan çelik
engeller, barikatlar, duvarlar metal bir kent görüntüsü yaratmış. Sanki uzayda,
uzaylı bir kent… Duruşmayı izlemek isteyen vatandaşlarla birlikte sanık
avukatları, milletvekilleri de barikatları aşıp, içeri girmekte güçlük
çektiler. Görevlilerle tartıştılar.


Silivri önünde kurulan
barikatların onda biri Cilvegözü sınır kapısına konsaydı çocuklarımız ölmez,
elin teröristi, serserisi, iti – kurdu, vatansızı yurdumuza elini kolunu
sallayarak girmezdi.


Barikatlar, özel mahkemenin
isteği ile oluşturulmuş. Arkasında polisler, jandarmalar.


Şövalyeler gibi zırhlara
bürünmüşler, ellerinde son model gaz sıkma aletleri ile yaşlı genç demeden
vatandaşlara saldırıyorlar.



Vatandaş kanı akıyor.


Ama hangi vatandaşın kanını akıyor?


Elinde Türk bayrağı, dilinde Gençliğe Hitabe
olan ve “Mustafa Kemal’in
askerleriyiz”
diyenlerin… Haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkıp, hak,
adalet arayan vatandaşların…


Ayaklar kırılıyor. Kollar kırılıyor. Gözler patlıyor. Kan akıyor.
Yaralananlar arasında milletvekilleri de var. Barikatları kendi çabası ile
aşmak isteyip, dizi üstüne düşen CHP
milletvekili Mahmut Tanal
ambulansla hastaneye götürülüyor.


Ama bu şiddet, bu celal, bu öfke asla ve asla “Biji APO”, “Biji Kürdistan”, “Kahrolsun TC” diye haykırarak,
içerisinde insanların bulunduğu otobüslere Molotof kokteyli atan, arabaları,
evleri yakan, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden katliam yapan teröristlere
uygulanmıyor.


Başbakan tüm nezaketini, tüm baba şefkatini göstererek PKK’ya, “LÜTFEN” diyerek hitabediyor. “LÜTFEN artık silahınızı bırakın, silahınızı
gömün”
> diye ricada
bulunuyor. Yalvarıyor.


Çünkü sırada Başkanlık var,
referandum var, Bölünme Anayasası var ve bütün bu AKP tasarılarında PKK’nın ve
onun kanlı liderinin desteği gerekli.


Bir zamanlar Habur’dan girişte
de aynı nezaket gösterilmişti teröristlere. Ayaklarına savcılar, yargıçlar
gönderilmiş, çiçeklerle karşılanmıştı. Onlar istemediği için, mahkeme
duvarlarından Atatürk posterleri, Türk bayrakları kaldırılmıştı.


Aynı incelik bölücü çeteye karşı bugün de sürdürülüyor. PKK’lı tanıkları, katilleri, kadın
satıcılarını, ırz düşmanlarını Özel savcı, özel yargıç, saatlerce dinlerken,
Silivri’ye gelen Eski Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner ve öteki kuvvet
komutanlarını dinlemiyor, geri çeviriyor. Çünkü bu ülkede eli silahlı
teröristlerin ayrı bir yeri, ayrıcalığı var.


Bebek katili APO’nun adı
günümüzde İMRALI
oldu. “İmralı aşağı, İmralı yukarı…” “Heyetler İmralı ile görüşmeye
gidecek…” “Bakalım bu konuda İmralı ne diyecek?”


Şunu açıkça, “Bizi Bebek Katili,
cani APO yönetiyor. Biz ne komutan, ne general takarız. Onları yavaş yavaş
öldürürüz…”
Ama APO başka. APO
bize yol yordam öğretiyor
” desenize…


Bu ülkede Kürt milliyetçiliği
serbest. Kürdistan’ı savunmak hak. Ama ülkenin birliğini, bütünlüğünü savunmak
yasak.


İşçiye, öğrenciye, öğretmene, avukata, sağlıkçıya, köylüye şiddet
uygulamak, onların konuşmasını, söz söylemesini engellemek ana sütü gibi helal.


Ama PKK’nın ikinci adamı Murat
Karayılan
istediğini söyleyebilir. Emirlerini sıralayabilir. “ Bizim silah bırakmamız için Öcalan’a
özgürlük verilmeli, Yeni Anayasaya Kürt milleti deyimi konulmalı, bütün
PKK’lılar serbest bırakılmalı”
diyebilir. APO konuşabilir. Onların
düşünce özgürlüğü ABD, AB, AKP güvencesindedir.


Ama milletine yıllarca hizmet vermiş, ömrünü tüketmiş bir Genel Kurmay
Başkanı konuşamaz. Silah arkadaşlarını savunamaz. Düşüncelerini söyleyemez.


Çünkü Türk milliyetçiliği yasaktır. Türk, Türklük yasaktır.


Bizzat Başbakan, “Her türlü
milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız. Bu süreçte kimse bizim
karşımıza Kürtlükle çıkmasın, kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın…”

diyerek Türk’ü, Türklüğü bir millet adı, bir millet kavramı olmaktan çıkarıyor,
“Günah keçisi” ilan ediyor.


Türk’ü, Türklüğü tarihten siliyor.


Ümmetçilik, kulluk, biat düşüncesi ile yetişenler elbette “özgür vatandaş”, ulus, millet, ulus
devlet, “tam bağımsız Türkiye” kavramlarının
içeriğini ve önemini bilemezler, anlayamazlar. Yüce bir milletin adını etnik
bir kavram düzeyine indirirler. Şakşakçıları, yandaşları, beslemeleri de ona
alkış tutar.


Ama bizim dilimizde çok güzel bir deyiş vardır: DÜNYA ÇOK KÜÇÜK.


Hiç ummadığınız bir zamanda, hiç beklemediğiniz bir dönemde sürprizlerle
karşılaşabilirsiniz. Özellikle bu sözü yurtseverleri mahkûm ettirebilmek için
tertip düzenleyenlere, iktidara yalakalık yapıp, çıkar peşinde koşanlara,
tişörtlerden Türk bayrağını silip, özel arabalarında Amerikan bayrağı taşıyan
Acun gibilerine söylüyoruz.


Güvendiğiniz dağlara kar yağabilir. Dünya tersine dönebilir. Bugün düzmece
delil üretenler, Hilmioğlu’larının ölümlerine seyirci kalanlar, daha önce de
birçoğunun ölümlerine neden olup cinayet işleyenler, Silivri esirleri ile yer
değiştirebilir.


Ne demiş atalarımız: Keser döner,
sap döner, gün gelir hesap döner…


DÜNYA ÇOK KÜÇÜK, ÇOOOK…


İLK KURŞUN