Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı


“Cemal
Uşşak’ın ölümü FETÖ için büyük kayıp” başlıklı yazımda, Cemal Uşşak’ı
anlatırken, Ak Partililerin yanında Ak Partili gibi davrandığını, Türk Okulları
gezilerine götürmek için irtibatta olduğu ve samimiyet kurduğu ulusalcılar,
solcular hakkında olumsuz konuştuğunu ve onlar hakkında bilgiler verdiğini ama
ulusalcıların solcuların yanındayken de tersini yaparak, “Aslında Ak Parti’yi
çok sevmediklerini, filanca bakanın, falanca milletvekilinin şunu bunu
yaptığını, Erdoğan’ın kibir abidesi olduğunu” filan söylediğini bütün
detaylarıyla anlatmıştım.


Gazeteci ve
Yazarlar Vakfı başkanlığı yapan Cemal Uşşak’ın bu özelliklerini dile getiren
yazı yayınlandıktan sonra, Halime Kökçe Star Gazetesi’ndeki köşesinde “Bir
FETÖ’cünün karakter tahlili” başlıklı bir yazı yazarak, kendilerinin de iyi
tanıdığı Cemal Uşşak konusunda yazdıklarımı doğrulamıştı. Daha sonra başkaları
da benzer yazılar yazdı, kimisi Cemal Uşşak’ın ve benzerlerinin iki yüzlü
tavırlarını dile getirdi.


Bir FETÖ’cü hesabın,
Franfurk’taki Hrank Dink’i anma toplantısının ilgi görmemesine üzülmesi, bana
Cemal Uşşak’ı hatırlattı.


Cemal Uşşak
şahsında yansıtılan “iki yüzlülük, herkese şirin görünme, birbirlerine
kışkırtma, maske takınma” FETÖ’nün genel bir karakteridir. Bu maskeyle çok
kimseyi uzun süre kandırmayı becerdiler. Ecevit’ten Erdoğan’a, Demirel’den
Türkeş’e, Nurculardan Ulusalcılara, Liberallerden Tarikatçılara, Hürriyet’ten
Yeni Asya’ya kadar kandırmadıkları kimse kalmadı. Onların ne olduğunu 70’li
yıllardan beri bildikleri ve daha önce canı yandığı halde, Milli Görüşçüler
bile aldanmıştı.


“Milli Görüş
geleneğinden” gelen Erdoğan ve arkadaşlarından oluşan “çekirdek kadro”, 28
Şubat’taki tavırları yüzünden Fethullah Gülen ve cemaatine hiç de sıcak
bakmıyordu. Zaten Gülen ve cemaati, Ak Parti’nin kuruluşunda yanında olmamış,
olmak isteyen cemaat mensuplarını engellemiş, seçimde de Ak Parti’ye değil
ANAP’a oy vermişlerdi.


Cemaat
mensupları o dönemde Belediye Başkanı olan Erdoğan’ın halk tarafından ilgi
gördüğü, parti kurarsa büyük şansı olduğu dile getirdiğinde, Gülen Erdoğan’ın “başarılı
olamayacağını”, askerin “Erdoğan’ı Erbakan’dan daha tehlikeli gördüğünü”
söylüyordu. Kendisi de Erdoğan’ı radikal ve dik kafalı olarak görüyor, “Erbakan’ın
devlet terbiyesi vardır, Erdoğan’da o da yoktur” diyor, “Erbakan’dan beter
maceracı” olduğunu ifade ediyordu. Hem Erbakan, hem de asker Erdoğan’a geçit
vermezdi.


“28 Şubat
Cemaate dokunmuyor, Erbakan’a karşı korunuyor” derken askerler ve medya bir
süre sonra Cemaat’in üzerine hışım gibi geldi. Gülen, “Ecevit’in yardımıyla”
ABD’ye gönderilince, kılpayı kurtulabildi. Ecevit’in “gerekirse hükümeti bozma”
tehditi yüzünden asker cemaat mensuplarının üstüne daha fazla gidemedi. Olay
sadece medyanın Gülen ve cemaat hakkındaki saldırısıyla kaldı.


Erdoğan şiir
okumaktan hapse atıldığında, siyasi rakipleri kadar Gülen ve cemaati de
rahatlamıştı. “Gerekirse Erbakan’a geçit verirler ama Erdoğan’a fırsat
vermezler” diyen Gülen haklı çıkmış görünüyordu. Erdoğan’dan ve partisinden
uzak durulması gerektiğini söylüyordu ısrarla.


Gazeteci ve
Yazarlar Vakfı’ndan Latif Erdoğan’ın Erdoğan’ı hapiste ziyaret ettiği haberi
Gülen’i çok kızdırdı. Bir zamanlar en yakınında olan, onun hayatını yazan Latif
Erdoğan artık Gülen’in gözünde bitmişti.


Ancak Ak Parti
ilk seçimde tek başına iktidara gelmişti, Gülen şaşkındı. Cemaat mensuplarından
bazıları tarafından “keşke destekleseydik” hayıflanmaları olunca “Tek başına da
iktidara gelseler başarılı olamazlar, başlarına balyoz gibi inecekler” diyordu
Gülen.


Gülen’in bu
sözü, bir tahmin, öngörü, temenni değildi. Gülen ve cemaati daha o zamandan, Ak
Parti ile asker arasında bir şeyler olsun diye elinden geleni yapmaya başladı.
Kimseler artık (o dönemde) “Fethullahçılarla ilgilenmezken, Cemaat her şeyi
yapacak” ama “kimse Cemaatin bir şeyler yaptığını bilmeyecekti”.


FETÖCÜLERLE
LİBERALLERİN ERDOĞAN İLE ASKERİN ARASINI AÇMA HAMLELERİ


Krizler,
seçimler, Ak partinin iktidar olması gerçekten de, “Fethullahçılar olayını” o
yıllarda çok arka plana atmıştı. Bu durum cemaatin kadrolaşmasının “gözden
ırak” hızlanmasına da zemin hazırlıyordu. Ak Parti devleti “anlayıncaya ve
tanıyıncaya” kadar, “Fethullahçı kadrolar” yerlerini alacaktı.


Gülen dışında
bütün cemaatler Ak Parti için seferber olmuşlardı. “Fıtratı icabı Erdoğan’ın
askerlerle karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğunu” ısrarla söyleyen
Gülen, bu durumu lehlerine görüyordu. “Hükümet asker korkusunu yaşayacak”,
askerler de kendileriyle uğraşmayıp hazmedemedikleri “Erdoğan’la uğraşmış”
olacaklardı.


Nitekim bu
konuda Cemaat ilk hamlesini yapmakta gecikmedi: Askerlerin hükümete verdiği ilk
brifingteki konular medyada yer alıverdi. Cemaate mensup yaverler, brifingteki
konuşmaları gereken yerlere, onlar da medyaya ulaştırdı. Bu işin içinde
cemaatin olduğunu akıllarına dahi getirmeyen iki taraf şaşkındı. O zamanın
Başbakanı Abdullah Gül Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e telefon açıp, bunun
nasıl olduğunu soruyordu. Özkök Paşa da duruma hayret etmiş, soruşturma
açacağını söylemişti.


Daha sonra
Erdoğan Başbakan olunca, MGK toplantılarında hükümet üyeleriyle, askeri üyeler
arasında sürtüşmeler yaşandığı, Erdoğan’ın paşalara haddini bildirdiği dile
getiriyor, bu olaylar AKP’nin tabanında “bir efsane” şeklinde anlatılıyordu.
Bunlardan en meşhuru da Başbakan Erdoğan’ın Jandarma Genel Komutanı Şener
Eruygur’a “Kes lan paşa!” diye ayar vermesiydi. (Bu konudaki detayları daha
önce yazdım.)


Erdoğan’ın “askeri
vesayete böyle meydan okuduğu” söylentileri hükümete yakın medyada, özellikle
liberal yazarlar tarafından sıkça dile getiriliyordu. Her şey çok güzeldi,
Türkiye çağ atlıyordu, ekonomik başarılar elde ediliyordu havası yaşanırken
nedense ikide bir “Erdoğan ile askerlerin atıştığı, askerlerin Erdoğan’ı
sevmediği, Erdoğan’ın da onlara haddini bildirdiği” hep gündeme geliyordu.


Erdoğan 2006
yılında yine bir Paşa ile atışmıştı. Sonradan FETÖ’nün yanında yer alacak
Liberal yazarlara göre, 2006 yılı Yüksek Askeri Şûrâ toplantısında Hava
Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki irticai
faaliyetler konusunu gündeme getirmişti. Başbakan Erdoğan dinlerken tek tek not
alıyordu.


Konuşma
bitince, gergin bir havada, “Bunlar Hava Kuvvetleri’nin görevi değil”
diye konuşmaya başladı. Buz gibi bir hava esti. İddia odur ki Şûrâ
toplantısından sonra Faruk Cömert, aracına bindikten sonra, “Ben konuyu
açacaktım, diğer komutanlar da dalacaktı. Ama hepsi beni sattı” diye
hayıflandı. Sonradan anlaşıldı ki, satanların çoğu FETÖ‘cüydü. Erdoğan da,
Cömert’in ne diyeceğini önceden biliyordu, ona göre hazırlanmıştı.


“ERDOĞAN İLE
ASKERİ BİRBİRİNE DÜŞÜR, MEVZİ KAZAN” TAKTİĞİ


Çok geçmeden Şemdinli
Olayları patlak verdi. Olaylar ve savcı Ferhat Sarıkaya’nın Kara Kuvvetleri
Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın davaya dahil etmesi “provokatif” ve ilginçti, Sonradan
anlaşıldı ki, Van’ın yeni atanan başsavcı vekili FETÖ’cü İbrahim Özer Şemdinli
olayı hakkında fezleke ile gelen soruşturmayı yine FETÖ’cü savcı Ferhat
Sarıkaya’ya verdi. Sarıkaya yine FETÖ’cü KOM Müdürü Mustafa Uçkan ile bilgi
toplama konusunda görüştü.


Van’da 3. Ağır
Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya da FETÖ’nün önde gelenlerindendi ve
Şemdinli’deki olayla ilgili soruşturma konusunda savcı Sarıkaya’yı
yönlendirmeye başladı. Özellikle Yaşar Büyükanıt’ı soruşturmaya dahil etmesini
istedi. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olacağı kesin gibiydi. İlhan Kaya, “Yaşar
Büyükanıt’ın askeri bir darbe yapacağını, bunun engellenmesinin çok önemli
olduğunu” ifade ediyordu. “TSK’daki cemaat yapılanması” için de, “TSK ile
Hükümet krizi çıkması” açısından da Büyükanıt’ın bu soruşturmaya dahil edilmesi
gerekiyordu.


“Örgüt
kurmak, sahte belge düzenlemek ve görevi kötüye kullanmak” iddialarıyla
Yaşar Büyükanıt hakkında Genelkurmay tarafından soruşturma açılmasının
istenmesi Türkiye’yi sarsacak bir hareketti.


Bir süre sonra
Savcı Ferhat Sarıkaya görevden alınacaktı. Ancak o “vazifesini yerine getirmiş”,
kendini feda ederek cemaatin yolunu açmıştı. Hem “Hükümet-Asker çatışmasını
diri tutmuş”, hem de Türkiye bunu tartışırken, “cemaat subayları TSK’da mevzi
kazanmaya” devam etmişti.


Ferhat
Sarıkaya görevden alınarak hem “mağdur”, hem de bazılarının gözünde “kahraman”
olmuştu. Ama asıl mükafatı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya ona verdi.
Gülen’in, “Böyle bir kahraman çıkmış, kendisine ve ailesine ölünceye kadar
bakılacak, bu da size bir vasiyetimdir” dediğini söyledi.


Bir süre sonra
Cumhuriyet gazetesine patlamayan bomba saldırısı, ardından da Danıştay
saldırısı oldu. Her ikisini de yapanların Allahüekber diye bağıran gericiler
olduğu söylendi. Saldırıyı azmettirenlerin Ergenekoncular olduğu iddia edildi.


HRANT DİNK CİNAYETİ,
FETÖ’YE İSTANBUL İSTİHBARATI’NI KAZANDIRDI


Hrant Dink
cinayeti ise Türkiye’yi sarsan, toplumu geren en büyük olaylardan biriydi.
Hrant Dink cinayeti ve davası çok konuşuldu, tartışıldı. Sonradan anlaşılacaktı
ki, Türkiye’yi yoran bu cinayet, “FETÖ’ye İstanbul İstihbaratını kazandırmıştı”.
Gülencilere yakın olmasına rağmen, cemaatin istediklerini yapmayan, “görevden
ayrıl” talimatına uymayan Ahmet İlhan Güler’in yerine Cemaatin asıl istediği Ali
Fuat Yılmazer, İstanbul İstihbarat’ın başına getirildi.


İstihbarat
Daire Başkanı Sabri Uzun’u İstanbul’da takip etmesi istenen İstanbul İstihbarat
Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler tepki gösterince, Ankara Merkez’dekiler üzerini
çizdiler. Kış ortasında onu Ankara’ya çağırdılar ve cemaat evlerinden birinde
Cemaatin İmamları “İstanbul İstihbarat Şubesi görevinden ayrılman lazım”
dediler. “Biz İstanbul’a İstihbarat Şube Müdürü olarak başka birini atayacağız.
Seni istersen İzmir’e verebiliriz.” Kış aylarında tayin yapılamadığı için
istifa dilekçesi istenmişti. Ahmet İlhan Güler kabul etmedi. Cemaatin ise “tayin
zamanını beklemeye” tahammülü yoktu.


Tam bu sırada
geldi Hrant Dink cinayeti. Bir anda Ahmet İlhan Güler eleştirilere hedef oldu,
cemaatin mülkiye müfettişleri onu suçlamak, hatta mahkemede ceza alması için
sahte evrak bulmayı deneyecek kadar faaliyet gösterdi. Sonunda Ahmet İlhan
Güler görevden alındı. Türkiye Hrant Dink cinayetiyle meşgulken, cemaat en çok
istediği yerlerden İstanbul İstihbaratın başına Ali Fuat Yılmazer’i getirmişti.


Daha sonra
Cumhuriyet Mitingleri devreye girdi. Yüzbinlerin katıldığı mitingte hedefte
Erdoğan ve Gülen vardı. Ülkede büyük bir ulusalcı dalgalanma görülüyordu.
Cemaat bundan ürktü ve Ak Parti’ye yanaştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi gerilimi,
367 krizi, 27 Nisan muhtırası gibi olaylar, hükümete “cemaat istihbaratları”
tarafından “askerin kesinlikle darbe yapacağı” olarak sunuldu. Cemaatin, “Genelkurmay
Başkanı Büyükanıt, Mecliste bakanları sallandıracak, kesinlikle darbe yapacak”
iddiası oldukça inandırıcıydı. Erdoğan, partisi ve tabanı inandı.


Hükümet-cemaat
ittifakı 2007’de kurulduktan sonra hükümet “iktidar”, Cemaat “Derin Devlet”
oldu. Her ikisi de birbirlerine “ne istedilerse” verdiler.


Dershane
kriziyle birlikte “ne verdilerse, geri almaya” çalıştılar, hala çalışıyorlar.
.Daha da önemlisi, Hrank Dink’in bazı sözde arkadaşları da nedense FETÖ’nün
yanında yer aldılar.


Asiye Güldoğan


E-POSTA : asiyeguldogan@hotmail.com


twitter:
@AsiyeGuldogan


Odatv.com