VARLIK
FONU MU, İFLAS OYUNU MU ?


Devletin kıymetli
varlıkları, yeni borçlanmalara teminat mı olacaktı?


Geçtiğimiz gün
Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri AO, PTT, Türk Hava yolları,
Borsa İstanbul ve Türksat’ın sermayelerinde bulunan Hazine’ye ait hisselerin
tamamı, Türk Telekom’un da yüzde 6.68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi ile Eti
Maden ve Çaykur’un Türkiye Varlık Fonu’na 
aktarıldı. Ardından THY’nin yüzde 49.12, Halkbank’ın da yüzde 51.11
hissesinin Varlık Fonu’na devri kararlaştırıldı. Uzmanlara göre ise Varlık Fonu,
halihazırda güçleşen dış borçlanmada “teminat” olarak kullanılacaktı. Resmi
Gazete’nin mükerrer sayısında da Ziraat Bankası, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri AO,
PTT, Borsa İstanbul ve Türksat’ın sermayelerinde bulunan Hazine’ye ait
hisselerin tamamı, Türk Telekom’un yüzde 6.68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi
ile Eti Maden ve Çaykur’un TVF’ye aktarılmasına karar verildiği belirtilmişti.
Öte yandan Bakanlar Kurulunca Savunma Sanayii Destekleme Fonuna ait veya bu
fonun tasarrufunda bulunan 3 milyar Lira tutarındaki kaynağın en geç aktarım
tarihini izleyen 3 ay içinde geri ödenmek kaydıyla Varlık Fonuna aktarılması
kararlaştırılmıştı. Türkiye Varlık Fonu 26 Ağustos 2016’da yapılandırıldı.
Özelleştirme İdaresi Başkanı Mehmet Bostan, Türkiye Varlık Fonu Yönetimi AŞ Genel
Müdürlüğüne ve Yönetim Kurulu Başkanlığına atanırken, yönetim kurulu
üyeliklerine Yiğit Bulut, Kerem Alkin, Himmet Karadağ ve Oral Erdoğan
atanmıştı.


 Asıl Amacı “Borç” Teminine İpotek
Oluşturmaktı.


Başbakanlık’a
bağlı olan Türkiye Varlık Fonu Anonim Şirketi’nin ana faaliyet konusu; sözde
fonların kurulması ve yönetimi olan sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve
derinliğine katkı sağlamak, yurt içinde kamuya ait varlıkları ekonomiye
kazandırmak, dış kaynak temin etmek, stratejik, büyük ölçekli yatırımlara
katılmaktı. Oysa gerçekte Kamu kurum ve kuruluşlarının kaynaklarının
toplandığı, borçlanmasında devlete ait varlıkların teminat gösterildiği Varlık
Fonu, özelleştirmeler ile kamuya ait varlıklardan, işçilerden alınacak zorunlu
emeklilik kesintilerinden, işsizler için toplanan işsizlik fonundan finanse
edileceği konuşulmaktaydı. Hükümet, çok sayıda projeye alım garantisi, geçiş
taahhüdü gibi büyük güvenceler sağlamıştı. Sadece 3. köprüden taahhüt edilenler
Hazine’ye büyük zarara yol açmıştı. Örneğin, Osmangazi Köprüsü. Devletin günlük
40 bin geçiş garantisi verdiği köprüyü kullananların sayısı bu rakamın ancak
dörtte birinde kalmıştı. Günde 40 bin aracın altındaki her geçiş Türkiye’nin
zararına; devlet aradaki bu farkı 15 Temmuz 2035’e kadar yüklenici firmaya
ödemek zorundaydı. Öyle ki köprünün iki haftalık zararı Türkiye’ye 20 milyon
Dolara patlamıştı. İşte Varlık Fonu, bu büyük tazminatları karşılayacak bir
büyük kaynak olacak, daha doğrusu dış borçlara ipotek sayılacaktı.


Türkiye Varlık
Fonu ile aslında denetim dışı paralel bir bütçe kurulmaktaydı. Fon’a tahvil
ihracı yetkisi de sağlanmıştı, bu yetkiyle fon borçlanmada Hazine ile
yarışacaktı. Türkiye’deki Varlık Fonu’nun diğer ülkelerde bulunan ulusal varlık
fonları ile isim benzerliği dışında hiçbir benzerliği bulunmamaktaydı. Diğer
ülkelerdeki varlık fonları, genellikle cari fazla üreten veya emtia geliri olan
petrol üreticisi ülkelerin (petrol, doğalgaz ihracatçıları), bu kalemlerden
sağladıkları döviz rezervlerindeki artışı değerlendirmek adına işlettikleri
fonlardı. Kamu birikimlerini daha korunaklı yerlerde değerlendirmek için
kurulmuşlardı.


“Kamu
Kuruluşlarının Hazır Sermayesini Kullanıp Harcayacaklardı!”


“Varlık Fonu,
Norveç, Suudi Arabistan, Katar gibi döviz fazlası olan ülkelerin fazla dövizlerini
kullanmak için hayata geçirdiği bir yapıydı. Türkiye’de ise bunun tam tersi
yapılmaktaydı. Çünkü Türkiye’de döviz açığı vardı, cari açık vardı. Yani,
Varlık Fonu Türkiye’de yeni dış borç bulmak için Milli varlıklarımızın ve
kazanımlarımızın rehin bırakılmasıydı. Türkiye’nin yabancı ülkelerden borç
alması çok zorlaşmış, şartları ağırlaşmıştı. Varlık Fonu bu yüzden
oluşturularak, Ziraat Bankası, Çaykur gibi kamu kuruluşlarının varlıkları
sermaye olarak gösterilecek ve yeni faizli borç alınacaktı. Gelişigüzel hayata
geçirilen ve zarar eden projeler de bu kamu kuruluşlarının sermayesini kullanıp
batıracaktı.


Bu
uygulamalarının geçmişi de berbattır. ANAP döneminde fiyasko ile
sonuçlanmıştır. Fon pratiği şaibeli olan kesintilerin kötü kullanıldığı bir
alandır. Yine fiyasko olacaktır, çünkü Varlık Fonu’na, hazine gibi iç ve dış
borçlanma yetkisi tanınmıştır. Borçlanmanın bu ülkeyi ne hale getirdiği
ortadadır. Varlığı olmayan bir ülke, borçları ödeyemediğinde ne yapacak,
kurumları rehin bırakıp ayakta kalmaya çalışacaktır.


Varlık Fonu’nun
hiçbir ciddi gerekçesi yoktur, hedefi yoktur, bu yüzden sonucu da olmayacaktır.
Çünkü Varlık Fonu şöyle ülkelerde işe yarar. Ülkenin fazla kaynağı vardır ve bu
fazla kaynak varlık fonuyla geleceğe aktarılır. Ama Türkiye’de cari açık
vardır, tasarruf zayıftır. Kârlarını ve vergilerini bütçeye veren kamu
kuruluşlarının bütçeye faydası vardır. Kuruluşların kârlarını ve vergilerini
bütçeye aktarmayıp fona aktarılacaksa bütçe açığımız daha da artacaktır.


Birçok insanımız;
Varlık Fonu nedir? Sorusunun cevabını ararken, fonun genel olarak tanımı ve
amacı üzerine kapsamlı bir yorum ihtiyacıyla bu yazı hazırlanmıştır. Büyük
kurumsal firmaların bu fona aktarılmasından sonra insanların en çok merak
ettiği sorular cevaplanmıştır.


FON’un anlamı:
Fonlar, değişik finansal varlıklara yatırım imkanı hazırlamak, yatırımlar
üzerinden gelir sağlamak ve o hedefi tutturmak ve bu işlemleri devlet
garantisinde yapmak doğrultusunda yapılan ekonomik icraatlardır. Bu fonun amacı
bir ülkede “bütçe fazlalığı” varsa, bütçe fazlası geliri bu fon üzerinden
işleme sokmaktır. Ülkede bütçe fazlalığı olduğunda ve bu fona yatırıldığında
oluşan işlemler şunlardır:



Harcamaların artması.



Var olan vergi yükünün azaltılması.



Devlet borcu olduğunda o borcun erken kapatılması.



Geleceğe dair “refah ortamı” oluşmasının temellerinin atılması.


Oysa Türkiye’de
bütün bunların tam tersi yaşanırken oluşturulan, VARLIK FONU, yoksa gizli ve
kirli bir oyunun parçası mıydı? Bu tür fonlar aslında şunları amaçlardı:


Bu fon devlet
tarafından kurulduğunda genelde iki amaç taşırdı. 1- Ülkedeki ekonomik
dengelerin kötü etkilerden korunması ve 2- Geleceğe dair ekonomik bazda
ferahlık ve rahatlık sağlanması. Bu durumda risklerin yüksek olması zorunluluğu
vardır.


Fonun
kurulmasının temel amacı: Ekonomi literatüründe fonun oluşmasındaki temel sebep
“devletin elinde oluşan gelir fazlalığı”dır. Mahfi Eğilmez’e göre gelir
fazlalığından oluşan fonlar iki şekilde kurulmaktadır. 1- Bir veya birden fazla
emtiaya dayalı fonlar: Bunlar genellikle ihraç edilen emtianın gelirleri
nedeniyle oluşan bütçe fazlalarından oluşmaktadır. Tipik örnekleri körfez
ülkelerinin kurdukları fonlardır. Bu fonların çoğu ihraç edilen petrolden
sağlanan gelirlere dayanmaktadır. Norveç’in kurduğu emeklilik fonu da benzer
şekilde Kuzey Denizinden elde edilen petrol gelirlerinin yarattığı bütçe
fazlasını gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlamaktadır. 2- Bir emtiaya dayalı
olmayan fonlar: Bunlar ya Dış ticaret fazlaları ile ya da emeklilik fonlarında
biriken paralarla oluşturulmaktadır. Bu tür fonların tipik örnekleri Çin, Kore
ve Hong Kong gibi ülkelerin kurdukları varlık fonlarıdır. ABD’nin her iki
örneğe de giren birden fazla fon bulunmaktadır. Ve tamamına yakını Siyonist
sermayenin kontrolü altındadır.


Türkiye’de bu
fona devredilen devlet varlıkları ve kurumları?


Başbakan Binali
Yıldırım ve Bakanlar Kurulu’nun onayıyla Türkiye Cumhuriyet Ziraat Bankası AŞ,
Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ, Türkiye Petrolleri AO, Posta ve Telgraf
Teşkilatı AŞ, Borsa İstanbul AŞ, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme
AŞ’nin sermayelerinde bulunan Hazineye ait hisselerin tamamı, Türk
Telekomünikasyon AŞ’nin yüzde 6,68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi ile Eti
Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü fona
aktarıldı. Ardından THY, Halk Bankası ve Milli Piyango da bunlara katıldı.


Türkiye Varlık
Fonunun İktisadi ve Siyasi Risk alanları.


Türkiye Varlık
Fonunu bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, Başbakanın yönetiminde, aşırı
yetkilerle donatılmış, özel hukuk ve kamu hukuku açısından birçok kanuna tabi
olmayan ayrıcalıklı bir şirket olarak yapılandırıldığı anlaşılmaktadır. Bu
şirketin yurtiçi ve yurtdışındaki para ve sermaye piyasalarında her türlü
işlemi yapabilmesi, sınırsızca borçlanabilmesi ve yaptığı işlemlerin esas
olarak özel firmalardaki denetim usullerine göre denetlenmesi kafaları
karıştırmaktadır. Fakat her ne kadar özel bir şirket gibi yapılandırılmış olsa
da devlet sahipliğinde olması ve kamusal kaynakları kullanması bakımından diğer
UVF’lerde (Ulusal Varlık Fonu) olduğu gibi TVF (Türkiye Varlık Fonu) da hem
özel hem kamusal bir kurum olarak siyasi ve kurumsal riski bir arada taşımaktadır.
Siyasi bir kriz, şirketin zarar etmesi ve iflasıyla sonuçlanabileceği gibi
şirketin zarar etmesi veya burada ortaya çıkan yolsuzluklar da bir siyasi krize
yol açacaktır. Bu nedenle TVF’nin (Türkiye Varlık Fonu’nun) kuruluş amaçları ve
yapısı üzerine derinlemesine bir değerlendirme[1] yapıldığında meşruiyeti,
şeffaflığı, hesap verebilirliği, yurtiçi kurumlarla koordinasyonu ve mali
disiplini konularında kapalı ve karanlık, noktalar bulunduğu ortaya
çıkmaktadır.


Yukarıda söz
edilen siyasi ve kurumsal riskler bütün UVF’ler için geçerli olmakla beraber,
Türkiye Varlık Fonu, aşırı yetkilerle donatılmış, amaçları açıkça
tanımlanmamış, Merkez Bankası ve Hazine gibi kurumlarla koordinasyonu
sağlanmamış, yurtiçinden kaynak toplayacak ve yurtiçine yatırım yapacak bir
kurum olarak çok daha büyük riskleri içerisinde barındırmaktadır.


Birincisi,
Türkiye Varlık Fonunun amaçlarının açıkça tanımlanmamış olması, fonun
izleyeceği yatırım stratejisinin izlenmesini de olanaksız kılmaktadır. Oysa
büyük bir kaynağın teslim edileceği bu şirketin kaynaklarını amaca uygun bir
şekilde kullanıp kullanmadığının, ülkenin genel çıkarları ve iktisat
politikasıyla uyumlu çalışıp çalışmadığının izlenmesi sadece şirketin sahibi
olan devlet yetkililerine karşı değil, aynı zamanda fona kaynak sağlayan
vatandaşlara karşı da bir sorumluluktur. Amaçların açıkça tanımlanmadığı bir
fonda hesap verebilirlik, şeffaflık ve fonun meşruiyeti sekteye uğrayacak,
yolsuzluk riski artacaktır.


İkincisi, TVF bu
yapısıyla önemli iktisadi riskleri bünyesinde barındırmaktadır. Kanunun o
gerekçesini ve TVF’nin kaynaklarını daha yakından incelediğimizde asıl amacının
en genel ifadeyle yeni gelir kaynakları oluşturmak olduğu anlaşılmaktadır.
TVF’nin, iki temel gelir kaynağından birisi mevcut ekonomiyi borç batağından ve
tıkanma noktasından kurtarmak üzere gelir ve gayrimenkuller üzerinden hisse
senedi payları, ikincisi ulusal ve uluslararası piyasalardan borçlanmasıdır.
TVF’nin hem gelir kaynaklarını, hem yatırım alanlarını dayandırdığı türev
ürünlerine bağlı yapısı son derece kırılgan ve karmaşıktır. Diğer ülke
örneklerinde UVF’lerin temel stratejisi riski dağıtarak uzun vadeli getiri
sağlamak için ülke içi risklerin tersine hareket edecek yurtdışı alanlara
yönelmek olmasına rağmen Türkiye’de bunun tam aksi yapılmakta, zaten riskli
olan yurtiçi uzun vadeli yatırımlara yönelik türev ürünler çıkartılması
planlanmaktadır. Bu kâğıtların değerinde ortaya çıkabilecek ani bir düşüşün
ülke ekonomisine ve sözü geçen projelere zararının yanında, ülke ekonomisinde çıkabilecek
bir krizin bu kağıtların değerine yansıması ve genel bir İFLAS’a yol açması
kaçınılmazdır. Ayrıca dünyada halen yaşanmakta olan iktisadi krizin ortaya
çıkışındaki en önemli nedenin bu tür türev ürünler olduğu da
unutulmamalıdır.[2]


Asıl temel risk
kaynağını ise, fona verilen sınırsız borçlanma yetkisi oluşturmaktadır. Türkiye
Varlık Fonu’nun 4749 sayılı Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanunun
kapsamı dışına çıkarılması ve Hazine Müsteşarlığına verilen borçlanma yetkisi
ile hiçbir bağlantı kurulmaması, tek elden yürütülen borç yönetiminin temel
ilkesinin sekteye uğraması anlamını taşımaktadır. Üstelik, TVF’nin uluslararası
kredi derecelendirme kuruluşlarından alacağı puanın en iyi ihtimalle ülke
puanıyla aynı olması durumunda bile TVF’nin, yurtdışı borçlanmalarda Hazine ile
rekabet edebilmesi mümkün olmayacak, ancak daha yüksek faizli ve daha kısa
vadeli borçlanabilmesi mümkün olacaktır. Bu ise ülkenin genel borç yükünün
artmasına yol açarak ekonominin kırılganlığını artıracaktır. Bir başka önemli
nokta, mali disiplinle ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunlardır. Bir yandan
kamu kurumlarının mevcut fonları TVF’ye aktarılacağı için bütçe gelirlerinde
bir azalma ortaya çıkması, bir yandan da yüksek maliyetli ve sınırsız
borçlanmayla borç yükünün artması ihtimali yüksek bulunmaktadır. TVF’nin
gelirleri ve harcamaları özel şirket statüsü nedeniyle kamu hesaplarına
girmeyeceği gibi kamu hesaplarına konsolide edilmesi de mümkün olmayacaktır.
Bütün bunlara ek olarak Hazine Müsteşarlığının yönettiği borçlanma işlemlerini
ve Merkez Bankasının yönettiği para piyasası işlemlerini etkileyecek olan
TVF’ye birçok konuda yetki verilmiş ve muafiyet tanınmış, fakat bu kurumlar
arasında bir koordinasyon mekanizması tanımlanmamıştır. Bu durum, hazinenin
birliği ilkesine aykırılık oluşturmakta, TVF ile bir tür paralel Hazine
kurulacağı ve bunun Cumhurbaşkanı tarafından denetimsiz kullanılacağı yönünde
kaygılar uyandırmakta, mali disiplin ve iktisat politikalarının koordinasyonu
açısından önemli riskler doğurmaktadır.


Özetle, son
derece geniş yetkilerle donatılmış olan TVF, yapısı, kaynakları ve planlanan
faaliyet alanları açısından bakıldığında bir yolsuzluk riskini de
barındırmaktadır. Türkiye Varlık Fonunun benzeştiği Ulusal Kalkınma Fonlarında
yolsuzluk yapma ihtimalinin daha yüksek olduğu bilinmektedir. Kalkınma
fonlarının yurt içindeki şirketlere uygun olmayan yatırımlar yapması ve rant
kollama faaliyetlerine açık olması bunun en temel nedenleri sayılmaktadır.
Ayrıca fonun kötüye kullanılması örnekleri oldukça fazladır. En basit şekliyle
UVF’ler oy satın almak ve yandaşları palazlandırmak için ve siyasi patronaj
için kullanılmaktadır. Bunun en bilinen örneği, Malezya’nın 1MDB adlı Kalkınma
Fonu ile ilgili olarak ortaya çıkan skandaldır. Malezya Başbakanının, bu fondan
milyonlarca Doları seçim kampanyalarında kullandığı, kişisel hesabına ve
yakınlarının hesabına büyük miktarda paralar aktardığı resmiyet kazanmıştır.[3]
Bu fonun 13 milyar Dolar zarara uğradığı, bu dönemde fonun üst düzey
yetkililerinin 4 milyar Dolardan fazla bir miktarı zimmetlerine aktarıldığı ve
bir çok ülkede elde edilen bu paraların kara para aklamak suretiyle harcandığı
saptanmıştır. Bu fonla ilgili olarak halen 10 ayrı ülkede soruşturma
yapılmakta, kara para aklama iddiasına konu olan kurumlar kapatılmaktadır.
Başta da belirttiğimiz gibi şirketin riskleriyle siyasi risklerin iç içe
girdiği bir yapıda ortaya çıkacak bir yolsuzluğun iktisadi ve siyasi bir kriz
doğurması da kaçınılmazdır.


Velhasıl; Türkiye
Varlık Fonu, tasarruf ve döviz fazlasını değerlendirmek üzere kurulan Ulusal
Varlık Fonları açısından bakıldığında geleneksel varlık fonlarından çok ayrı
bir yerde durmaktadır. Hem cari açık hem de bütçe açığı veren bir ülke olarak
Türkiye’nin zaten değerlendireceği bir tasarruf fazlası bulunmamaktadır. Ayrıca
burada da başka bir sorun daha karşımıza çıkmaktadır. TVF’nin amaçları
açısından bir inceleme yaptığımızda birbiriyle çelişebilecek çok sayıda amacın
sıralandığı ve istikrar, İslami finansal araçların arttırılması gibi konuların
da fonun amaçları arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle TVF’nin
geleneksel Ulusal Varlık Fonlarından birisi olmadığını söylemek lazımdır.
Türkiye Varlık Fonunun kuruluşundaki gerçek amaç, fonun kaynakları ve kanunun
gerekçesindeki amaçlar dikkatle incelendiğinde ortaya çıkmaktadır: Bunlar:
Kamuya ait arazilerin, yolların, köprülerin gelirlerinin ve mümkün olduğu
ölçüde bunların mülkiyetlerinin satışı yoluyla gelir sağlamaktır. Fonun gerçek
amacını bu şekilde ortaya koyduğumuzda fonun amaçlarındaki karmaşa ortadan
kalkmakta, araçlarla amaçlar ve finansman yöntemlerinin birbirine karışması
sorunu da çözülmüş olmaktadır. TVF, hem finansmanını hem yatırım yapacağı
alanları kamu varlıklarına ve bunların üzerinde yapılan otoyollar, Kanal
İstanbul, Üçüncü Köprü ve Havalimanı gibi büyük projelere dayandıracaktır.
Zaten bizzat Ekonomi Bakanının ağzından kaçırdığı beyanlarıyla da bunlar
açıklığa kavuşmaktadır. Boğaz köprüleriyle üçüncü havalimanının gelirlerinin
fon kapsamına alınacağını belirten Ekonomi Bakanı bu konuyu şu şekilde
anlatmıştır. (Sabah, 14/10/2016): “3. Havalimanı için her yıl Hazine’ye 1
milyar olmak üzere 25 yılda 25 milyar Euro ödenecek. Hazine’ye diyeceğiz ki, bu
gelirini devret. Bu gelir de uluslararası piyasalarda satılacak. Kanal İstanbul
dehşet bir proje. Darphane gibi para basan köprü gelirlerimiz var. Bu haklar
fona devredilince, ben bu geliri bugünden 10 yıllığına satacağım. Hazine’ye de
bu geliri aynen ödeyeceğim. Bütün gayrimenkul ve taşınmazları tek tek kâğıda
çevireceğiz.”


Anlaşılan odur ki
Varlık Fonu ifadesindeki “varlık”, maalesef kamu varlıklarını kapsamaktadır.
Ulusal Varlık Fonlarındaki “wealth” sözcüğünün Türkçe karşılığı sanmak
yanıltıcıdır. Erbakan Hocanın mükemmel benzetmesiyle: AKP iktidarının VARLIK
FONU, iflas eden tüccarın, zengin görünme hevesiyle ziyafet çekme girişimini
hatırlatmaktadır.


Türkiye Varlık
Fonu’nun yapısı, finansman kaynakları ve planlanan işlemleri sonucunda ortaya
çıkabilecek iktisadi ve siyasi riskleri derinlemesine tartışmak lazımdır. Çünkü
Ulusal Varlık Fonları genelde petrol gibi doğal kaynakların azalması veya
gelecekte ortaya çıkabilecek risklere karşı gelecek kuşakların refahının
garanti altına alınması üzere kurulan fonlar olmasına karşılık, Türkiye Varlık
Fonu tam tersi bir amaçla yapılandırılmıştır. Kamu arazilerinin ve yeraltı
kaynaklarımızın ve geçmiş nesillerin birikimleriyle oluşturulan varlıklarımızın
bu şirket eliyle finansal piyasalara aktarılmasıyla gelecek nesillerin refahı
hatta ülkemizin bekası ve bağımsızlığı tehlikeye atılmaktadır.


Çünkü bu Varlık
Fonu oyunu, devletin kefil olduğu Özel Şirketlerin borcu da dahil 800 Milyar
Doları aşan dış borçlarımızı faizleriyle birlikte ödeme sıkıntısı yüzünden
Türkiye’ye artık kredi açmayan Siyonist Sömürü Sermayesi Bankalarına elde kalan
devlet varlıklarını ipotek etmenin bir kılıfıdır!


450 Ton Altınımız
İngiltere’ye Niye yollandı?


Dönemin Maliye
Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin 490 ton olan Altın rezervinin 450 tonunun,
İngiltere Merkez Bankası Bank Of England’da emanette olduğunu açıklamıştı. Bu
açıklama, Türkiye’nin karmaşık gündeminde yeterince ele alınmamıştı. Hiçbir
bağımsız devlet, geleceğinin güvencesi olan birikmiş servetini, başka bir
devlete; borç vermezdi, emanetine koymazdı, rehin bırakmazdı. Türkiye’de,
askeri harcamalar artıp dış borç ödeme sınırını aşarken ve ekonomik bunalım
derinleşirken, hazine 450 ton altını neden ve ne karşılığı yabancılara teslim
etmek zorunda kalmıştı? Libya’nın 200 milyar Dolarına el koyan Batı’ya nasıl
güven duyulacaktı? Elde kalan son devlet varlıklarını, “Varlık Fonu” adı
altında elden çıkarılmasının, altın olayıyla bir ilişkisi var mıydı? Soruları
halâ yanıtsızdı.


Düyun-u Umumiye
ve acı sonuçları:


Osmanlı Devleti,
ilk dış borcu 1854 yılında almış ve kendini yıkıma götürecek borç sarmalına
yakalanmıştı. Yüksek faizle alınan borçlar, saray yapımı gibi tüketim
harcamaları ya da askeri giderler için kullanılmıştı. Üretimsizliğe bağlı gelir
yoksunluğu nedeniyle, alınan her borç yeni bir borcu gerekli kılmış ve Osmanlı
devleti, 1875 yılında iflasını ilan etmek zorunda kalmıştı. Alacaklılar, 1881
yılında İstanbul’da toplanmış, üst yönetimini Avrupalı devletlerin oluşturduğu
ve devlet gelirlerini alacaklılar yararına yönetmek üzere Düyun-u Umumiye
İdaresi kurmuşlardı. Padişah ll. Abdulhamid döneminde yapılan bu anlaşma Muharrem
Kararnamesi olarak anılmıştı. Osmanlı Hükümeti, Muharrem Kararnamesi’nin 8.
maddesi gereği; tahsil edilmesi kolay devlet gelirlerini, “mutlak ve değişmez”
bir biçimde borç ödemelerine ayırmıştı. Bu gelirler şunlardı: tütün ve tömbeki
(nargile tütünü) rüsumatı (vergileri), ipek öşürü (ondalık vergi), pul ve
ispirto resimleri (harçlar), tütün ve tuz inhisarları (tekelleri), İstanbul ve
civarı balık avı vergisi, Bulgaristan vergisi, Kıbrıs gelirleri, Doğu Rumeli
vergisi, gümrük resimlerinde ve gelir vergisinde oluşacak gelir artıkları.
Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yapılan Lozan Konferansı’yla Düyunu Umumiye
rejimine son vermiş ve yeni devletin üzerine düşen borçlardan ülke
kurtarılmıştı. Böylece siyasi bağımsızlık yanında mali bağımsızlığımız da sağlanmıştı.
Türkiye’nin 2002’de 130 milyar Dolar olan brüt dış borcu 2016’nın ilk yarısı
itibariyle 421.4 milyar Dolara çıkmıştı. Bu çok hızlı ve yüksek bir artıştı ve
Türkiye’nin yaşadığı cari açık nedeniyle (cari açık: kazandığından çok harcamak
gibi bir şey) ödenebilirlik boyutunu çoktan aşmıştı. Türkiye AKP elinde
maalesef Osmanlı’da olduğu gibi, borç alarak borç ödeyen bir ülke haline gelip
tıkanmıştı.


Hazine Altınları
Neden İngiltere’ye Aktarılmıştı?


İşte Hazine
altınları, borç miktarının arttığı ve ödeme güçlüğü çekildiği bir aşamada
İngiltere’ye yollanmıştı. Gönderimin nedeni ve amacı konusunda herhangi bir
açıklama yapılmamıştı. Bu nedenle, irdelemeyle bir sonuca ulaşmak zorundayız.
Durum şudur: Türkiye altın rezervinin tümüne yakınını (% 92), emanet adı
altında rehin bırakmıştır. Bu durum, verilen ödünün dışardan gelen ciddi ve
önemli bir dayatmanın mecburi karşılığı olduğunun kanıtıydı. Ve İngiltere bu
tür rehin’lerin hiçbirisini geri ödemeye yanaşmamıştı.


Merkez
Bankası’ndaki rezervin önemli bölümü, özel şirketler ya da kişilerden tahvil
senedi ve kredi karşılığı alınan paralardan oluşmaktadır. Yani Hazinenin kendi
parası olmamaktadır. Yeterli rezerv bulunmazsa, günü geldiğinde tahvillerin
ödemesi yapılamayacaktır. Ekonominin kırılganlığı ve yaşanmakta olan çatışmalı
ortam göz önüne alındığında, yapılan işin yol açacağı felaketler kendiliğinden
ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki İngiltere’nin Türkiye ile kurduğu ticari ilişkiler
konusunda sicili kirlidir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Osmanlı devletinin parasını
peşin ödeyerek yaptırdığı gemileri bile, savaşı gerekçe yaparak teslim etmeye
yanaşmamıştır. Fırsatını bulduğunda bir gerekçe uydurup 450 ton altınımıza el
koyma olasılığı vardır.


Altınlar Rehin mi
Bırakıldı?


Belki de bu
altınlar borca karşılık rehin bırakılmıştır. Dış borcumuzun önemli bölümü,
devletin kefaletinde özel şirketlere ait borçlardır. Özel şirketler ekonomik
durgunluk ve Dolardaki artış nedeniyle güç durumdadır, dışarıya olan borçlarını
ödeyememe olasılığı vardır. Bu durumda devlet kendi borcuyla birlikte özel
şirket borçlarını da ödemek zorunda kalacaktır. Oysa, bugün Türkiye borç alarak
borç öder duruma düşülmüş durumdadır. Gelir düzeyi düşük, ürettiğinden çok
tüketen bir ülke haline gelen Türkiye, süreklilik arz eden cari açıkla, borç ödemek
bir yana, günlük yaşamını bile borç alarak yürütmeye çalışmaktadır. Bu nedenle,
eğer 450 ton altınımız borca karşılık rehin bırakıldılarsa, altınların geri
verilmemesi oldukça yüksek bir olasılıktır.


Maalesef AKP
Türkiye’si, Osmanlı’nın son dönemine geri dönmüş durumdadır. Borçlar ödeme
sınırını aşmış, gelirler oldukça azalmıştır. Artık Türkiye varlıklarını satarak
ayakta kalmaya çalışmaktadır. Borç ödeyemez duruma düşen Osmanlı İmparatorluğu,
borç ödeme işini Düyunu Umumiye İdaresi’ne bırakmak zorunda kalmıştı. Benzer
uygulama, farklı yöntem ve araçlarla günümüzde de yapılmaktadır ve işte VARLIK
FONU bunun bir kılıfıdır. Ülkenin en değerli ve geçerli altın varlığını
dışarıya aktarma kolaycılığı, “Kemal Derviş yasalarıyla” Türk hukuk sistemine
yerleştirilmiş ve 14 yıldır uygulanmıştır. Özelleştirmeler, toprak satışları,
madenler, işletme imtiyazları ve kiralamalarla toplanan paralarla harcama
yapılmış, bunlar yetmeyince dışarıdan borç alınmıştır. Bugün gelinen yer, borç
alarak borç taksiti ödeme noktasıdır.


Varlık Fonu,
iflasın ilanıdır!


Varlık Fonu,
Düyun-u Umumiye’nin günümüzdeki devamıdır; onun yaptığı işleri yapacaktır.
Yabancılar da bu sistemle kolay toplanan devlet gelirlerine el koyacaktır.
Varlık Fonu uygulaması, bütçesi fazla veren zengin ülkelerin, refahın geleceğe
taşınması için uyguladığı bir yapıdır. Türkiye’de tam tersi bir amaç için
uygulamaya sokulmaktadır. Belli ki, refah değil borç ve yoksulluk geleceğe
taşınacaktır. Devlet varlıklarının elde kalanları, yeni borç alabilmek ve
ayakta kalmak için kullanılacaktır. Varlık Fonu’nun amacı; “dış kaynak temin
etmek” ve “büyük ölçekli yatırımlara kaynak sağlamak” olarak açıklanmıştır. Bu
açıklama, parasız kalmanın ve borç bulamamanın itirafı niteliği taşımaktadır.
Çünkü “Dış kaynak temin etmek”, yeni dış borç bulmak anlamındadır. Ayrıca,
hükümet, “büyük ölçekli yatırımlara kaynak” ayırmamakta bunları kefil olarak
özel şirketlere yap-işlet-devret ile yaptırmaktadır. Bu nedenle, resmi açıklama
gerçeği yansıtmamaktadır. Gerçek şudur: Altınların rehine verilmesi yeterli
sayılmamıştır ve para elde etmek için kalan devlet kurumları elden
çıkarılmaktadır. Ziraat Bankası, BOTAŞ, TPAO, PTT, borsa İstanbul Anonim
Şirketi, Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme Anonim Şirketi, Eti Maden
ve Çaykur, THY, Halkbank… evet bunların hepsi, İngiltere’ye aktarılan 450 ton
altınlarımızı bekleyen sona doğru yola çıkarılmıştır.


AKP iktidarı
döneminde Avrupa’ya kaynak aktarımı; dış borca ödenen faizlerden ayrı olarak,
farklı yöntem ve araçlarla sürekli hale gelmiş durumdadır. Türkiye, Gümrük
Birliği Protokolü’nü imzaladığı 1995 yılından 2016 yılına dek, Avrupa’yla
yaptığı dış ticarette verdiği açık 267 milyar Dolardır. Bu açık; borç faizleri,
özel şirket ve kişi aktarımları gibi açık olanlar dışındaki muazzam bir dolaylı
kaynak aktarımıdır ve bütün bu gaflet ve hıyanetlerin hesabı elbette
sorulacaktır.[4]


Normalde asla
yanına yaklaşılamayacak ve kılına bile dokunulamayacak böylesine stratejik
kuruluşların, olağanüstü hal dümeniyle, kanun hükmünde kararnamelerle, sorgusuz
sualsiz, fona aktarılması tarihi bir skandaldır. Seka gitti, Sümerbank gitti,
limanlar komple gitti, madenler satıldı. Tekel gitti, Türk Telekom gitti,
Telsim gitti, Tüpraş gitti, Erdemir gitti, Petkim gitti, Türkiye demir çelik
işletmeleri satıldı. Bankalar gitti, sigorta şirketleri gitti, araç muayene
istasyonları gitti, şeker fabrikaları gitti, gübre sanayi satıldı. Özel
hastaneler gitti, hipermarketler gitti, marinalar, feribotlar, oteller gitti,
tuzlalar satıldı. Ne porselen fabrikası kaldı, ne kundura fabrikası, devlete
ait 135 bin adet bina satıldı, dereler satıldı, ormanlar satıldı. Kısaca vatan
topraklarımız ve stratejik kurumlarımız bir bir elden çıkarıldı. Ve şimdi,
Meclis’i devre dışı bırakarak, Sayıştay denetimini devre dışı bırakarak, Hazine’yi
devre dışı bırakarak, devlet ihale kanununu, devlet personel kanununu, rekabet
kanununu, özelleştirme kanununu yok sayarak, THY’nin, Ziraat Bankası’nın,
Halkbank’ın, TPAO’nun, Botaş’ın, PTT’nin, Türksat’ın, Borsa’nın, Milli
Piyango’nun, Çaykur’un, Savunma Sanayi’nin tek adamın kafasına ve insafına
bırakılması… Tek adamın bu kuruluşlara ait milyarları kendi hevasına ve
hesabına göre harcaması, kimseye hesap vermeden, keyfince, vergisiz denetimsiz,
canının istediğini satması… Evet bu acı gerçekleri hiç hoşlanmadığınız adamlar
hatırlatsa da, bunlar açıkça bir İFLAS’tır ve İNTİHAR’dır.


Varlık Fonunun 5
kişilik yönetim kurulu içinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ekonomi Baş
Danışmanı Yiğit Bulut da vardı ve bu şahsın çok karanlık bağlantıları ve
bağnazlıkları konuşulmaktaydı. Hükümet kararına göre, güya Fon Başbakan Binali
Yıldırım’ın kontrolünde olacaktı. Ama, eğer Anayasa referandumunda
“Evet” çıkarsa, zaten Başbakanlık diye bir şey kalmayacak, bütün
yürütme yetkileriyle birlikte muhtemelen bu fon da Cumhurbaşkanlığına bağlı
çalışacaktı. O yüzden peşinen Varlık Fonu yönetimine Yiğit Bulut’un
getirilmesinin şeytani bir mantığı ve amacı olduğunu kabul etmemiz lazımdı.
Zaten Ziraat Bankası kurucusu Mason Mithat Paşa’dan sonra şimdi Yiğit Bulut’un
atanması bir tesadüf sanılmasındı. Kısaca diğer ülkelerdeki bu tür fonlarda,
değer fazlası fona aktarılarak ülke geleceğine fazladan miras bırakılması
hedeflenirken, biz de ise eldeki değeri daha fazla borç, evet belki daha düşük
faiz umuduyla da olsa daha fazla borçlanmak amacıyla borç verenlere teminat
olarak göstermek amaçlanmıştır. Bu hamle Türkiye ekonomisinin gelinen noktada
ne kadar dış borca bağımlılık ihtiyacı içinde olduğunu ortaya koymaktaydı.
Şimdi ülkenin değerli şirketleri, alınacak faizli dış borç karşılığında teminat
olarak sunulmaktaydı.


Yurt içinde ve
yurtdışında finansman sıkıntısı


Bu tür karanlık
ve karmaşık FON hamlelerinin, aslında başlatılan projelerin finansmanını
kolaylaştırmak ve bu işlemlerin kamu denetiminden çıkarılmasını sağlamak için
yapıldığını düşünen ekonomistler ağırlıktadır. Çünkü artık yurt içindeki
bankalardan da yurtdışındaki bankalardan da istenen finansman temini
zorlaşmıştır. Yurt içinden sağlanamamasının nedeni, “yurtdışından gelen ve
sadece konuta ve lüks tüketime yönelen sıcak sermaye akımlarıyla çok hızlı bir
kredi artışı ve borç batağı yaşayan Türkiye’de bu akımların kesilmesiyle
finansal sistemin kredi hacminin sınırlarına yaklaşması yani iflasın eşiğine
dayanmasıdır”. Ülke içindeki kredi yaratma kapasitesinin içerdeki mevduat
artışıyla sınırlı kaldığını ve bu artışın da giderek azaldığını düşünürsek,
mecburen yurtdışından finansman sağlanması amacıyla dış sermaye bankalarına
ipotek garantisi olmak üzere VARLIK FONU yapılandırılmıştır!



Bir anonim şirket olarak faaliyet gösterecek olan bu fonlar, en az beş kişilik
bir yönetim kurulundan oluşmaktadır. Şirketin yönetim kurulu ve genel müdürünün
hukuk, finans, ekonomi, maliye ya da bankacılık alanlarında en az beş yıl
tecrübesi olması şartı vardır. Şirket buna ek olarak gerekli gördüğü halde alt
fonlar ve şirketler de kuracaktır. Yönetim kurulu tarafından hazırlanacak ve
Bakanlar Kurulu tarafından onaylanacak 3 yıllık strateji planı çerçevesinde
yönetilmiş olacaktır. Türkiye Varlık Fonu’nun yönetim kurulu üyeliğine,
tartışmalı ekonomik görüşleriyle bilinen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yiğit
Bulut’un da dahil olduğu isimler atanmıştı. TVF, yapısı itibariyle Sayıştay
denetiminden muaf tutulacak, sadece bağımsız denetim şirketince hesaplarına
bakılacaktı. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un bu şirketlerin daha iyi
yönetilmesi için kurulduğunu öne sürdüğü TVF hakkında ‘Düyun-u Umumiye’
benzetmesi boşuna yapılmamıştı. Varlık Fonu, referandum sürecinde adım adım
‘ekonomik kriz’e giden Türkiye’yi nasıl etkilemiş olacaktı?



Fonun denetlenmesi nasıl olacaktır? Varlık Fonu ve alt fonları bağımsız
denetime tabi olacaktır. Denetçiler belli aralıklarla fonun banka hesaplarını
ve diğer varlıklarını inceleyerek bağımsız denetim raporlarını
açıklayacaklardır. Buna ek olarak başbakan tarafından görevlendirilecek üç
uzman tarafından hazırlanan rapor Haziran ayının sonuna kadar bakanlar kuruluna
sunulacaktır.



Fonun kuruluşuna ilişkin resmi gazete kararında fonun 6362 sayılı Sermaye
Piyasaları Kanunu kapsamında kurumsal yönetim düzenlemelerine uyacağı
vurgulanmıştır.



Fon nasıl finansman sağlayacaktır?


Fon, özelleştirme
programında bulunan ve fona devrine karar alınan varlıklar ve Özelleştirme
Fonundan Türkiye Varlık Fonuna aktarılmasına karar verilen nakit fazlasından
finansman sağlayacaktır. Buna ek olarak Fon yurt içi ve yurt dışı sermaye
piyasalarından da Fon banka ve diğer finans kuruluşlarından da teminatlı ya da
teminatsız olarak borç alacaktır. Fon adına finansman sağlanırken, fon teminat
olarak ipotek, rehin ve kefalet sunacaktır. Yani fon elindeki varlıkları
teminat göstererek borçlanmış olacaktır. Ve asıl bu amaçla kurulmuş
bulunmaktadır. Evet: Sahipsiz Vatanın, batması haktır. Millet uyanırsa,
kurtulacaktır!”


“SUKUK”: Faize
Kira Kılıfı!


“İslami bono” ya
da “kira sertifikası” olarak bilinen “sukuk”, aslında gayrimenkul
kira gelirleri karşılığında çıkarılır ve vadesinin sonunda da senedin nominal
bedeli üzerinden geri alınacağı garantisi sağlanır. Peki bu durumda tahvil ile
sukuk arasında ne fark vardır? Tahvil belli bir faizi Garanti eder, sukuk ise
tanımlanmış Gayrimenkul geliri olan kirayı Garanti eder. Aradaki önemli fark
sukuk’ta tanımlanmış bir Gayrimenkul Kira gelirinin olmasıdır ve bu özellik
sukuk’un tahvile göre risklerini biraz azaltır. Çünkü tahvil borçlanmasında
belirli bir varlık karşılığında taahhüt söz konusu değildir. Böylece Faiz almak
istemeyen yatırımcı için sukuk alternatif bir Yatırım aracı olarak
sunulmaktadır. Yani “sukuk”; kıymetli mal varlıklarını ipotek gösterip “faiz”e
kira kılıfı takmaktır. Gelelim sukuk’un finansal piyasalardaki hacmine… Son on
yılda sukuk aracılığıyla 1.2 trilyon Dolarlık varlık piyasaya sürüldü. Peki
kimler yapıyor bu işlemi en çok derseniz… En çok sukuk işlemini Batılı banka
ve finans kuruluşları başlatmıştır. Örneğin Citibank otuz yıldır sukuk ve diğer
İslami finans hizmetlerini veriyor. HSBC, Deutsche Bank, Commerzbank, Standard
Chartered ve pek çok Batılı banka sukuk ihraç işlemleri yapmaktadır.


Hazine
Müsteşarlığı, 18 Eylül 2012’de Citigroup, HSBC ve Liquity House üçlüsüne yetki
vererek 1.5 milyar dolar tutarında sukuk satışa çıkarmıştı. Ve bu satışa
yaklaşık beş katı talep artmıştı. Bu sukuk satışının önemli özelliği şöyle
açıklanıyordu: Güya sukuk’un arkasında tanımlanmış bir gayrimenkul geliri
olduğu için hem borçlanma maliyetini düşürüyor hem de gayrimenkullerin menkul
kıymete dönüşerek ekonomiye kazandırılmasını sağlıyordu. Bu yolla Hazine 2018 vadeli
ve 1.5 milyar Dolarlık sukuk satışına yılda yüzde 2.8 kira ödüyor, bir de
elindeki gayrimenkulleri menkul kıymete çevirip ekonomiye kazandırıyordu. Yani
millete ve devlete ait mal varlıkları ipotek gösterip borç alınıyordu.


“Sukuk”, basit
anlatımıyla “faizsiz bono” diye yutturulmaktadır. Bono sahibine faiz yerine
başka isimler altında ödeme yapılmaktadır. “Şeriat” kaidelerine göre, farklı
borçlanma yolları olan: İcar karşılığı borçlanma; İcarah ürün karşılığı
borçlanma “Muzara“, sulama karşılığı borçlanma “Musaqa”, ağaçlandırma karşılığı
“Mugarasa” diye adlandırılan borçlanma yollarına benzetip toplumu aldatmaktır.
Ve hele “Sukuk”u “Selem Senedine” benzetmek tam bir sahtekârlıktır. Çünkü
“Selem” para peşin, üretilecek ihtiyaç maddeleri ise birkaç ay sonra ödenmek
üzere yapılan ve aslında faize alternatif sayılan bir alışveriş uygulamasıdır.
“Sukuk” ise eldeki mal varlığını alınan borç karşılığı ipotek bırakıp, ödenecek
faize “kira ve kâr payı” kılıfı takılmasıdır. Yani “Selem” üretimi artırmakta
ve ucuzlatmakta, “Sukuk” ise tüketimi azdırıp faizi meşrulaştırmaktadır. Daha
doğrusu faizli borç alabilmek için, en verimli ve kıymetli varlıkların ipotek
bırakılmasıdır.


Standart&Poors’un
Körfez ülkeleri finans kuruluşlarında yaptığı araştırmaya göre, Körfez ülkelerindeki
fonların yüzde 80’i faizli olarak çalıştırılmaktadır. Yüzde 20’si ise güya
faizsiz yatırım araçlarına bağlanmıştır. Körfez ülkelerinde faizsiz yatırım
araçlarına bağlanan paranın toplamının 1.2 trilyon Dolar dolayındadır. AKP
Hükümeti 2003 yılında sukuk ile borçlanmaya kalkıştı. Biz o zaman kamuya
(halka) ait malların ve kurumların bir varlık şirketine aktarılacağını, bu
mallar mülkler karşılığı “İslam Bonosu” bastırılacağını, bu bonoların
genellikle Araplara satılacağını ve dolaylı yoldan Siyonist sermayeye
aktarılacağını yazdık. Kamu (halk), mülkiyetini devrettiği mala ve mülke kira
sağlanacak, bu kira bedeli de faiz yerine İslam Bonosu satın alan Araplar
eliyle küresel sermaye baronlarına kazandırılacaktı. Bunlara ödenecek kiranın
belli bir faiz gelirinin altına düşmeyeceğinin garantisi de, bu işin
“takiye”sini oluşturacaktı.


Oysa daha fazla
borçlanmaya kılıf aramak yerine kendi kendimize yeter olmaya çalışılmalıydı ve
Adil Ekonomik Düzen kaçınılmazdı.


Böyle “Sukuk”
sahtekârlığı ve “Varlık Fonu” kılıflarıyla sadece Türkiye’nin iflası
hızlandırılırdı. Bu fonun gizlenen amacı; işler iyice sıkıştığında dışarıdan
finansman bulmak, gerekirse bu varlıklarımızı teminat gösterip borç almaktı.
Halbuki yapılacak iş süratle ülkenin dış finansman bağlılığını azaltmak
olmalıydı. İkinci olarak; ülke içinde üretilebilecek ve geçmişte üretilen bütün
ara malların ülke içinde tekrar üretilmeye başlanmasıydı. Bunu planlarken
geçmişten daha verimli, yüksek teknolojiye dayalı üretim için çalışılmalıydı.
Üçüncü acil işimiz tarımı yeniden canlandırmaktı. Birleşmiş Milletler 2050
dünya nüfusunu 9 milyar tahmin ediyor ve önümüzdeki dönemde en önemli konu
gıdaydı, yani bu insanların ne yiyeceği olacaktı. Türkiye’nin bu alanda önünde
altın fırsatlar vardı.


Bakınız
Türkiye’nin sulanabilir ama henüz suyla buluşmayan 4 milyon hektar toprağı
vardı. Son 10 yılda yaklaşık 27 milyon dönüm arazinin işlenmesinden vazgeçilmiş
bulunmaktaydı. Doğru planlama, yüksek standartta paketleme ve pazarlama ile
gerek tarım ürünleri, gerek tarım sanayi mamulleri gerekse hayvancılık
gelirleriyle çok kısa sürede büyük bir dış ticaret fazlası oluşturma imkânı
vardı. 41 bin kilometrekarelik Hollanda’nın tarım ve gıda sektöründe dış
ticaret fazlası yıllık 44 milyar Dolardı. Türkiye ise 780 bin kilometrekare ama
bırakın fazlayı 7 milyar Dolar açık veriyor olması tam bir başarısızlıktı.
Planlı bir tarım politikasıyla 3 yıl içinde 10 milyar Dolar dış ticaret
fazlasına ulaşılırdı, 5 yıl içinde Hollanda yakalanırdı. Bütün bu sıkıntı ve
sarsıntılar ortamında BAŞKANLIK MACERASI ise tam bir siyasi ve iktisadi
intihardı.


Abdullah AKGÜL


Kur’an Meali
Sahibi ve Özel Sektör Yöneticisi


[1] 82 Eğitim Bilim
Toplum Dergisi
/ Education Science Society Journal Cilt / Volume:14
Sayı / Issue:56 Güz / Autumn: 2016 Sayfa / Pages: 55-90


[2] Bak:
(Meltem Kayıran 83 Eğitim Bilim Toplum Dergisi / Education Science Society
Journal Cilt / Volume: 14 Sayı / Issue:56 Güz / Autumn: 2016 Sayfa / Pages:
55-90)


[3] (Eğitim
Bilim Toplum Dergisi / Education Science Society Journal Cilt / Volume:14 Sayı
/ Issue:56 Güz / Autumn: 2016 Sayfa / Pages: 55-90)


[4] Bak: http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2017/02/turkiyenin-altinlari-ve-varlik-fonu.html


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet