Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

İkinci
Dünya Savaşı, 20. yy.’ın en önemli olaylarından birisidir. I. Dünya Savaşı’na
oranla daha geniş bir alana yayılan ve daha fazla insan kaybına yol açan bu
savaş dünyadaki siyasi, sosyal ve ekonomik süreci derinden etkilemiştir. 1
Eylül 1939’da Avrupa da başlayan bu yeni savaş 6 yıl sürdü. Milyonlarca insanın
ölümüne yol açan savaş sürecinde pek çok aile dayanılması güç zorluklarla
karşılaşırken, savaşa katılan ve savaş dışında kalan pek çok ülkenin de siyasi
ve ekonomik yaşamı altüst oldu, toplumsal yaşam, ahlaki değerler de bundan
olumsuz etkilendi.

 

II.
Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılında Türkiye’nin nüfusu 18 milyon kadardı
(1940 nüfus sayımında 17.820.000). Bu nüfusun %75.6’sı köylerde yaşıyordu.[1] Türkiye bu yapısıyla tarıma dayalı bir
ekonomik yapıya sahipti. Temel ürünlerin üretim miktarı yeterli düzeyde
değildi. Türk devlet adamları büyük fedakarlıklar pahasına kurdukları devleti
Avrupa’nın kendi yarattığı bir savaş uğruna ölümcül bir tehlikeye atmayı göze
alamazlardı. Başta İsmet Paşa olmak üzere bu kadronun kıstaslarına göre en
büyük başarı devletin kendi kaderini kendi belirlemesi oldu.[2]

 

II.
Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin hedefi savaşa katılmayan Türkiye’nin toprak
bütünlüğünü korumak oldu. Türk politikasının yönünü çizenler yabancı askerleri
Türk sınırından uzak tutarken, Türk askerlerini de yabancı sınırlarından uzakta
tutmaya yönelmiş bir tarafsızlık siyaseti izlediler.

 

Türk
önderleri ne bir karış toprak vermeyi ne de bir karış toprak almayı
düşünüyorlardı.[3] Bu politika savaş bitinceye kadar
başarıyla uygulandı. Tarafsız bir politika uygulanarak I. Dünya Savaşı’ndaki
trajedinin tekrarlanmasına izin verilmedi. Buna rağmen savaş koşulları
hükümetin politikasının sertleşmesine neden olmuş, savaş içinde çıkarılan
kanunlar, olağanüstü koşulların etkisiyle sosyal ve iktisadi hayatı büyük
ölçüde sarsmıştır.[4] Savaşa girmiş olan ülkelerin yanında
savaşa katılmamış ülkeler de her an savaşa girme olasılığı karşısında
seferberlik uygulaması başlattı. Ekonomik tercihler, ilişkiler ister istemez bu
yeni koşullardan etkileniyordu. Savaşın ilk günlerinde pek doğal olarak harp
sahalarının hangi topraklara kadar genişleyeceğini kestirebilmek imkansızdı. Bu
nedenle savaşa katılmış ülkelerin yanında, savaşa katılmamış ülkelerde de ister
istemez siyasal, sosyal ve ekonomik uygulamalar kendini gösterdi. II. Dünya
Savaşı normal dönemler dışında olağanüstü koşulların oluşturduğu bir dönem
olduğu için savaş ekonomisi uygulayan ülkeleri para, kredi, ulaştırma ve
endüstri faaliyetlerini bu çerçeve içinde düzenleme yoluna gitmişlerdir.[5] Genç Türkiye Cumhuriyeti ise II. Dünya
Savaşı’na gelindiğinde Osmanlı’dan devralınan geri kalmışlık mirasını
aşamamıştı.[6] Ve savaş patlak verdiğinde her alanda
savaşa hazırlıksızdı. Aslında savaş 1939 Eylülü’nde başlamakla beraber,
uluslararası etkilerini çok daha önceden Türkiye de hissettirmeye başlamıştı.[7] İktidardaki kadro Türkiye’yi savaş
dışında tutmakla birlikte, her an savaşa girecekmiş gibi ekonomiyi ve Silahlı
Kuvvetlerini ayakta tutmak zorunda kalmıştır. Savaş tehlikesinin Türkiye’yi de
tehdit etmesine rağmen gerek ekonomik alanda gerekse savunma alanında ülkenin
savaşa hazır olduğu söylenemezdi. Oysa Avrupa ülkelerinde savaşın başlamasından
çok daha önce başlayacağı kesinlik kazanan bu olay için hazırlıklar
yapılmıştır. Başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa devletleri fabrikaları,
sanayi ve tüketim malları üretimini durdurmuş, bunların yerine silah ve cephane
ve öteki savaş malzemelerini üretmeye koyulmuşlardır. II. Dünya Savaşı
arifesinde savaş ekonomisi kavramı tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de
de gündemdeydi.[8]

 

Savaş Ekonomisi
Uygulamaları ve Türkiye

 

Savaş
ekonomisinin anlamı, topyekün savaş anlayışından gelir. “Devletin, siyasi,
askeri, ekonomik, moral kaynaklarının, devletin resmi teşkilatı dışındaki her
türlü müessese ve teşekküllerin ve nihayet fertlerin bütün varlık ve
kudretlerinin savaşa katılmasıdır.”[9] Bu dönemde temel sorun, halkın ve
ordunun ihtiyaçlarını karşılamak, karaborsa ortamını ortadan kaldırmak
olmuştur. Bu sorunları çözmeye çalışan devletler zorlayıcı, kısıtlayıcı yasalar
çıkarmışlar, piyasayı sıkı bir biçimde denetleme yoluna gitmişlerdir. Savaş
zamanında tüketim malları üretimi asgari düzeye indirilip, harp araçları
alanına kaydırılmıştır. Doğal olarak Milli Savunma masraflarının artması,
devlet bütçesinin masraflarını arttırmıştır.[10] Ancak Türkiye, II. Dünya Savaşı
patladığı zaman bu görüş, anlayış ve örgütlenmeden yoksundu. Ülke bu savaşa her
hali ve cephesi ile yetersiz ve hazırlıksızdı.[11] Türkiye her ne kadar sıcak savaşın
tahribatından korunduysa da iktidardaki hükümet, ülkeyi savaş ekonomisinin
dışında tutamamıştır. Bir yandan silahlı tarafsızlık politikasının getirdiği
büyük bir odunun beslenmesi, öte yandan üretimi kendine yeterli olmayan bir
ülkenin ithalatının birden büyük ölçüde kısıtlanması, 1930 Dünya Bunalımı sonrasında,
devletçilik politikası izleyerek ekonomisini denge içinde, kararlı büyüme
gösteren çizgiye oturtmuş Türkiye’yi zorunlu olarak yeni bir ekonomik denge
arayışına itiyordu.[12] Bunun doğal sonucu olarak savaşın
Türkiye’ye yüklediği ilk zorunluluk 500.000 kişilik bir ordunun silah altına
alınması, beslenmesi, giydirilmesi, kuşatılması olmuştur.[13] Ordu mevcudunun yüksek rakamlara
ulaşması, bütçeden ayrılan payın savunma giderlerine harcanmasına neden olmuş,
yatırım yapılamamış, bu nedenle kalkınma hızı düşmüş, savaş nedeniyle dış
ticaret zayıflamıştır.[14] Devlet gelirleri azalırken,
iktidardaki hükümet gittikçe artan masrafları karşılamak amacıyla yeni
kaynaklar bulmak yoluna gitmiştir. Bu etkilerin yanı sıra ekonomideki diğer
önemli sıkıntılar, dış ticaretin savaş ortamından olumsuz yönde
etkilenmesinden, savaş koşullarının ithalatı kısıtlamasından ortaya çıkmıştır.[15]İthalattaki
daralmaların, hatta ithalatın giderek olanaksız hale gelmesi sonucu piyasanın
arz ve talep dengesi bozulmuştur. Ekonomik dengelerin bozulması karşısında bu
dengeyi yeniden kurmak amacıyla yeni kaynaklar bulma yoluna giden hükümet ise
bu amaçla Milli Korunma Kanunu’nu çıkarmıştır.[16]

 

21
Şubat 1940 tarihinde resmi gazetede yayınlanan MKK’ya dayanılarak savaş
döneminde (1940-1945) çıkarılan karar sayısı 596’dır. Çıkarılan bu kararların
20’si gizli olmak üzere 359’u Refik Saydam Hükümeti döneminde yayınlanmıştır.
237’si ise Şükrü Saraçoğlu Hükümeti döneminde yürürlüğe girmiştir. Yasa
1940-1945 yılları arasındaki 6 yılda 4 kez değiştirilmiştir. Bu
değişikliklerden 3’ü Saydam, 1’i Saraçoğlu Hükümeti tarafından
gerçekleştirilmiştir.[17] MKK’nın yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren alınan kararlar genelde üretim, tüketim, dağıtım, satış, ithalat,
ihracat, üretimin ve üreticilerin örgütlendirilmesi, ulaştırma ve benzeri
konularda yoğunlaştırılmıştır.[18] Bu kanun devlete her alanda geniş
müdahale imkanları vermekteydi. Devlet, tarım alanında ne ekileceğini tayin
etme hakkına sahip oluyordu. Ayrıca 500 hektarın üstündeki araziyi gerekirse
bir tazminat ödemek koşuluyla işletebilecekti. Ticari alanda ise devlet, fiyat
kontrollerine gidebilmekte, piyasaya fiilen alıcı olarak girebilmekte ve bazı
hallerde ithalat yapma hakkına da sahip olabilmektedir. Ayrıca temel ihtiyaç
maddelerine değerini ödemek koşuluyla el koyma, kâr amacı gütmeden ihtiyacı
olan kurumlara dağıtma işleriyle de uğraşabilecektir.[19]

 

Doğan
Avcıoğlu, “bu dönemin temel dayanağı olan MKK’ya bakıldığında koyu bir
devletçiliğe yönelindiğine hükmedilebileceğini belirtmekle beraber” Korkut
Boratav da; “kanunu her ne kadar sanayi ve maden kurumlarının neyi ne kadar
üreteceği, gerekli yatırımcıların devlet izni ve denetimiyle yapılacağı yer
alıyorsa da; kanunun bundan ibaret olmadığını, özel teşebbüsü de koruyucu,
teşvik edici harbin güç şartları içinde ona da cömert bir pay ayıran yönleri
olduğunu” belirtmektedir.[20] Kanunun sendikacılığa, grev ve lokavta
yer vermemesi, kolektif iş uyuşmazlığı, mecburi uzlaştırma ve tahkim sistemiyle
yetinmesi, işçi ve köylüye fazla çalışma zorunluluğu getirmesi, işçi ile
işveren arasındaki ibrenin işverenin yararına dönmesi anlamına gelir ki bu da
özel teşebbüsün yararına olan bir durumdur. Bunlar MKK’nın hem ileri müdahaleci
devletçi politikalara hem de sermaye sınıfını kollayan liberal politikalara
açık olduğunu göstermektedir.[21]

 

Savaş Yıllarında MKK
Uygulamaları

 

Ekonomiyi
yönlendirmek amacıyla MKK, 10 Şubat 1940 tarihinden itibaren uygulanmaya
başlandı. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte savaş ekonomisi uygulamaları
II. Beş Yıllık Sanayi Planı’nın uygulanmasını
engelledi. Bunun doğal
sonucu olarak sanayileşme alanındaki çalışmalar savaşın zorunlu kıldığı
alanlara yöneldi. Yetişkin insan gücünün silah altına alınması bütün savaş
yılları boyunca tarımsal üretimin azalmasına yol açtı. Nitekim 1940 yılında
Türkiye de traktör sayısı 1066 iken 1944 yılında bu sayı 956’ya düşmüştür. Bu
yapıdaki Türkiye’de II. Dünya Savaşı sırasında bazı temel ürünlerin üretim
miktarları şöyleydi: Buğday 1939’da 4.191.000, 1945’te 2.189.000 ton; hububat
1939’da 8.161.000, 1945’te 4.013.000 ton; bakliyat 1939’da 356.497, 1945’te
183.912 ton idi. Görüldüğü gibi temel ürünlerin üretim miktarı yeterli düzeyde
değildi ve üstelik üretim, savaş içerisinde yarı yarıya azalmıştı.[22] Buna eklenen ithalat darlıklarının da
kıtlık ve enflasyonla birlikte geniş halk yığınlarını ezmeye başlamasını
önlemek amacıyla Fiyat Murakabe Komisyonları kurulmuştur. Tüm il merkezlerinde
kurulan bu komisyonlar aracılığıyla Ticaret Vekaleti gerekli gördüğü eşya ve
malların azami fiyatını saptamaya yetkili kılınıyordu. Ayrıca Vekalet,
komisyonlara verdiği yetki ve görevleri diğer kentlerde ve kasabalarda kurulan
komisyonlara da verme yetkisine sahipti. Buna göre Ankara, İstanbul ve İzmir’de
oluşturulacak komisyonların, valinin ve onun göstereceği bir yetkilinin
başkanlığında mıntıka Ticaret Müdürü, mıntıka İktisat Müdürü, Belediye İktisat
Müdürü, Ticaret ve Sanayi Odası Umumi Katibi ile tüccarlar arasından seçilecek
iki üyeden oluşması kararlaştırılmıştır. Kaza merkezlerinde ise bu komisyonlar
kaymakamın başkanlığında kurulabilecektir. 8 Haziran 1940 tarihinde faaliyete
geçen komisyonlar sadece gıda maddelerinin değil, diğer eşya ve malların da
fiyat tespitinden ve kâr miktarlarını tespitten sorumlu olmuşlardır.[23] FMK’nın aldığı kararlara uymayanlar
ise MKK’nın 32. ve 59. maddelerine göre suçlu sayılacaktır.[24]

 

Tüm
Türkiye genelinde 17 Haziran 1940 tarihinde kurulması tamamlanan FKM’ları[25] savaş sürecinde çok fazla eleştiri
konusu olmuştur.[26] Özellikle komisyonların almış
oldukları kararlarda ve fiyat tespitinde koordinasyonun olmaması, pek çok yerde
sıkıntıya yol açmış ve el altından yüksek fiyatla da olsa ihtiyacını arama
yollarını arayan halkın karaborsacıların kucağına itilmesine neden olmuştur.
Aynı zamanda fiyat tespitinde üretim koşullarına da dikkat edilmemiştir.[27] Halkın ihtikarcı, karaborsacıların
eline düşmesi tüm denetlemelere rağmen engellenememiştir. Savaş yılları boyunca
bu sorun kamuoyunu hep meşgul etmiştir. İhtikar yaptığı ileri sürülenler Milli
Korunma Mahkemelerine sevk edilmiştir. Bu mahkemelerin 4’ü İzmir, İstanbul,
Ankara ve Zonguldak’ta, 4 tanesi de diğer illerde kurulmuştur. Başbakanlık
İstatistik Umum Müdürlüğü’nün yayınladığı İstatistik Yıllıkları dikkate
alındığında tüm savaş yılları boyunca MKM’de görüşülen davalarda önemli ölçüde
artışlar gözlenmektedir.[28]

 

Temel
görevleri Ticaret Vekaleti’nce saptanan eşya ve malların mahalli, toptan ve
perakende satış fiyatını saptamak, mahalli fiyatları denetlemek, fiyatlara
uyulmadığı hallerde adli soruşturma sırasında yargı organlarınca sorulacak
konularda mütalaa vermek olan FKM’ları,[29] bu görevlerinde yeterince başarılı
olamamışlardır. Bu sorun özellikle fiyatların ve kar oranlarının tespitinde ve
piyasanın denetlenmesinde ortaya çıkmıştır. Komisyonlar, fiyatlardaki istikrarı
da sağlayamamış,[30] kontrol memurlarının yetersizliği ve
teşkilatsızlık yüzünden savaş yılları boyunca fırsatçılara her gün yenileri
eklenmiştir. Refik Saydam’ın ölümünden sonra kurulan Şükrü Saraçoğlu Hükümeti
tarafından komisyonların çalışmalarının karaborsayı önleyemediği ileri
sürülerek kaldırılmıştır.[31] Savaş yıllarında en çok sıkıntısı
çekilen konuların başında kentlerin ve kasabaların iaşesi sorunu başta gelmektedir.
Aslında bu konu I. Dünya Savaşı yılları da göz önünde bulundurulduğunda
Türkiye’nin hiç de yabancısı olmadığı bir sorundu.[32] İki büyük savaşın yaşandığı yıllarda
ordunun ve kentlerin iaşesi sorunu, savaş dönemindeki iktisadi meseleler içinde
en ön sıraya taşımıştır.[33]

 

İaşe Sorunu

 

Temel
görevleri yiyecek, giyecek, yakacak gibi temel ihtiyaç maddelerini ihtiyaç
ölçüsünde elde bulundurup, stok edilmesini sağlayarak dağıtımını yapmak,
olağanüstü durumlarda önceden önlem almak olan İaşe Umum Müdürlüğü ve İaşe İşbirliği
Heyeti, İaşe Müsteşarlığına bağlı olarak kurulmuştur. Bu müdürlükler iaşe
işlerinin yerine getirilmesinde valilerin yardımcısı olmuşlardır.[34]Savaş
yıllarında bu teşkilatların çalışmaları da istenilen düzeyde olmamıştır.

 

Kentlerin
gıda, giyecek ve yakacak sıkıntısına tam olarak çözüm getirememiş, aşırı fiyat
artışları, enflasyonun bütün yükü dar gelirlilerin omuzlarına yüklenmiştir.
Halkın temel ihtiyaçlarının karşılanıp adaletli olarak dağıtımını sağlayabilmek
amacıyla da Halk Dağıtma Birlikleri kurulmuştur. Birlik idare heyetlerinin
görevleri; birliğe dahil üyelerin defterini tutmak, hükümetçe dağıtımı karneye
bağlanmış olan maddelerin kartlarını dağıtmak, doğrudan doğruya tüketicilere
dağıtılması kararlaştırılan maddeleri halka dağıtmak, fazla karne dağıtımına
engel olmak, perakendeci esnaf birliği aracığıyla yapılacak dağıtımda üyelerine
bilgi vermek, fazla karne alanları takip ve şikayet etmek, mahallenin
ihtiyaçlarını saptamak ve iaşe örgütü ile ilişki kurmaktır.[35]

 

Birliklerin
kurulması ile halk arasında “dağıtma işlerinin iyi olacağı, ucuz ve iyi mal
bulmanın kolaylaşacağı” şeklindeki iyimser beklentiler, dağıtma işlerindeki
teşkilatsızlıktan kaynaklanan hatalar yüzünden yerini karamsarlığa terk
etmiştir.[36] Hatta bazı yerlerde halk, dağıtma
birlikleri başkanlarının fakirlere dağıtılması lazım gelen gıda maddelerini
tüccarlara ve gelişigüzel kimselere dağıtması ihtikarı arttırmış ve
karaborsacıların eline düşen halkın sık sık şikayetlerine yol açmıştır.[37]

 

İaşe
teşkilatlarının oluşturulma nedeni hayat pahalılığını önlemek, eldeki imkanlar
ölçüsünde fakir halkı geçinme zorluklarından korumaktı. Ancak teşkilatların
halkın ihtiyaçları oranında stok yapamamaları, pek çok ihtiyaç maddesinin
karaborsadan ve belirlenen fiyatın çok üstünde karşılanmasına neden olmuştur.
Bu durumlar teşkilatların çalışma amaçlarının ötesinde olumsuz gelişmelere yol
açmıştır. Bu çapraşıklığın sebebi, “teşkilat noksanlığı, teşkilatta değerli
personel bulunamaması,[38] bazı muhteris tüccar ve esnafın devlet
kararlarını istismar etmeleridir.[39] Bu konudaki eksikliklerin ve
suistimallerin giderilmesi için İzmir, Ankara ve İstanbul’da ki iaşe kadrolarına
yeni memurlar atanmıştır.[40] Ancak bu iyileştirmelere rağmen bu
teşkilatlardan beklenilen sonuç alınamadığından Saraçoğlu Hükümeti tarafından
kaldırılmış ve görevleri belediyelere devredilmiştir.[41] Teşkilatların kaldırılmasıyla ilgili
olarak Doğan Avcıoğlu şu ifadeleri kullanmaktadır: “Fiyat kontrolü ve dağıtım
usulüne en fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda, Saraçoğlu Hükümeti’nin Ticaret
Bakanı Behçet Uz, İngiltere’nin dahi cüret edemeyeceği bir liberalizm
şampiyonluğu yapmış ve fiyatları serbest bırakmıştır. Bunun sonucu tabiatıyla,
fiyatların alabildiğine yükselmesi olmuştur…Fiyat kontrolünde ve çok elverişli
fiyatlarla tesis veya tespit edilen stoklar elden çıkmıştır. İaşe işleri ve
teşkilatı halk nazarında ve bizzat hükümet eliyle itibarsızlaştırılmış; tasfiye
cihetlerine gidilmiştir.”[42]

 

Teşkilatların
başarısızlığına uğramasında kontrol işinin gerektiği gibi yapılamaması da
etkili olmuştur. Bundan en çok orta halli ve fakir halk etkilenmiştir.
İstanbul, Ankara ve İzmir gibi üç büyük belediyenin iaşe maddelerinin
satılmasına müsaade ettikleri fiyatlar arasında da açık farklar vardır. Bu
durum iaşe maddelerinin fazla fiyatla satış yapılan piyasalara aktarılmasına
neden olmuş ve var olan sıkıntıları daha da arttırmıştır. Belediyeler arasında
bir birliğin sağlanması ise bütün savaş yılları boyunca mümkün olamamıştır. Bu
teşkilatların görevleri belediyelerden sonra Ticaret ve Dahiliye Vekaletlerine
bırakılmıştır. İstanbul, Ankara ve İzmir’de yalnız iaşe işleriyle meşgul olan
ikinci bir vali muavinliğinin oluşturulması kararlaştırılmış ve çeşitli maddelerin
dağıtımı, memurların, dar gelirlilerin durumları, dul ve yetimlerin evrakı, bu
ayrı teşkilata bırakılmıştır.[43]

 

Ekmek karneleri ise
dağıtma birlikleri aracılığıyla şehir halkına dağıtılarak bu karneler
karşılığında ekmek hesapları belediyeler tarafından karşılaştırılarak takip
edilmiştir. Bunda da suistimallerin yaşanması önlenememiştir. Bunun yanı sıra
Toprak Mahsulleri Ofisi, Petrol Ofisi ve Ticaret Ofisi, Ticaret Bakanlığı
denetiminde İaşe Müsteşarlığı’na bağlı olarak çalışmışlardır. Bu ofislerin
çalışmalarında da diğer teşkilatlarda olduğu gibi tedbirsizlik, teşkilatsızlık
ve suistimaller olmasına karşın; savaşın yarattığı zor koşullarda kendilerine
yüklenen zor görevleri pek çok olumsuzluklara rağmen yerine getirmeye
çalışmışlardır. İkinci Dünya Savaşı yılları içinde savaş ekonomisi uygulamaları
içinde yer alan önemli bir diğer kanun ise Varlık Vergisi Kanunu’dur.

 

Varlık Vergisi Kanunu
ve Uygulanması

 

II. Dünya Savaşı
yıllarında, 11 Kasım 1942-15 Mart 1944 tarihleri arasında ülkemizde uygulanmış
olan Varlık Vergisi basit bir vergi kanunu uygulaması değildir. Kökleri Osmanlı
Devleti’nin son yıllarında ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki iktidarında
(1912-1918) atılmış ve giderek bir devlet politikası halinde uygulanmış olan
“Türkleştirme” politikalarının bir parçasıdır. Burada “Türkleştirme”
politikalarından kasıt, konuşulan dilden okullarda öğretilecek tarihe, ticari
hayattan devlet kadrolarına kimin istihdam edileceğine kadar toplumsal hayatın
her boyutunda, Türk etnik kimliğini ve bunu benimseyen insan unsurunun tavizsiz
biçimde egemenliğini ve ağırlığını yerleştirme çabasıdır.[44]

 

Savaş koşullarının
Türkiye’yi ekonomik zorluklara uğratması askeri harcamaların artması, hammadde
sıkıntısının yaşanması karşısında hükümet olağanüstü tedbirlere başvurmak
zorunda kalmıştır. Aşırı fiyat artışları karşısında halkın ve ordunun iaşesini
karşılamak zorunda kalan hükümet, bu gelirleri Varlık Vergisi gibi olağanüstü
vergilerle karşılama yoluna gitti. Bu kanun zengin çiftçileri de kapsamı içine
almakla beraber, esas itibariyle ticaret ve sanayi burjuvazisine konmuştur.[45] Savaştan en büyük kârı iki grup
sağlamıştı; tarım fiyatlarının yükselmesinden muazzam kazanç sağlayan büyük
çiftçiler ve hem Türk ihracat maddelerinin yüksek değerini hem de zaruri ithal
mallarının korkunç kıtlığını istismar edecek mevkide olan İstanbul tüccar ve
komisyoncuları. Ülkedeki çiftçiler hemen tamamen Müslüman Türklerden ibaretti;
tacirler, tamamen olmamakla beraber geniş ölçüde üç azınlık topluluğuna
mensuptular, Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler.[46]

 

Şevket Süreyya Aydemir,
Varlık Vergisi Kanunu hakkındaki hükümet görüşünü şöyle açıklamaktadır: “Savaş
ve ihtikar dolayısıyla kazanılan fevkalade kazançları, kanunlarımızın
vergilendirmekte olduğu, bu sebeple bilhassa azınlıkların büyük servetler iktisab
ettikleri piyasada acele tedkikat yapılarak, kimlerin bu şekilde fevkalade
kazanç temin ettiğinin tespiti ile azınlıkların ayrı bir cetvelden
gösterilmesi” yoluna gidilmiştir. Hareketin bu görüşten başladığını belirten
Aydemir, verginin asıl yükünün İstanbul ve İzmir gibi iki şehrin üzerine
düştüğünü, bütün ülkede 114.368 mükellefin 465.384.820 lirayı on beş gün gibi
kısa bir sürede ödemeleriyle piyasadan toplu bir para çekilişi sağlanarak
bütçeye bir yıllık gelir hacminde bir kaynak sağlanmasının amaçlandığını
belirtmektedir. 465 milyon olarak hesaplanan verginin 317 milyonluk bir bölümü
İstanbul’a düşmekteydi, ancak bunun 221 milyon lirası tahsil edilmiştir.[47]

 

Varlık Vergisi Kanunu’nu
uygulayacak olanlar defterdarlıklardı. Vergi, büyük çiftçileri, tüccarları, iş
adamlarını, çok sayıda bina ve arsası olanları yükümlü olarak tutuyordu. İl ya
da kaza merkezlerinde, yörenin en büyük mülki amirinin başkanlığında kurulan
komisyonlar aracılığıyla kimin ne kadar vergi vereceği belirlenecekti.
Komisyonların aldıkları kararlar vergi dairelerinde, köylerde ise uygun
yerlerde ilan edilecek, gazete çıkan yerlerde de gazetelerde yayınlanacaktı.
Yükümlülerin vergilerini ödeyebilmeleri için 15 gün süre tanınmıştır. Verginin
ödenmemesi halinde ilk hafta %1, ikinci hafta %2 zam uygulanacaktı. Eğer bu
süre 1 ayı geçerse Tahsil-i Emval Kanunu hükümleri uygulanarak borçlarını
ödemeyen yükümlüler, borçlarının tamamını ödeyinceye kadar, ülkenin herhangi
bir yerinde bedensel durumuna göre askerlikle ilgisi olmayan genel hizmetlerde
ya da belediye hizmetlerinde çalıştırılacaklardı. Bedenen çalışanlara, verilen
ücretin yarısı borçlarından düşülecekti.[48]

 

Kanunun baş
uygulayıcılarından biri olan İstanbul Defterdarı Faik Ökte, bu vergiyi bir
“facia” ve “cumhuriyet mali tarihinin yüz kızartan bir sahifesi” olarak
nitelendirmektedir.[49] Verginin uygulanması konusunda
İzmir’deki Musevilerle yaptığımız görüşmelerde “verginin sadece savaş
yıllarında elde edilmiş aşırı kazançlara yönelik olmadığını, 1930’lu yılların
nefretine dayanan olayları siyasilerin maksimum seviyeye getirdiğini, verginin
servet vergisi olması nedeniyle, savaşın yaratmış olduğu ekonomik sıkıntı
içinde 15 gün gibi kısa bir sürede taşınmaz mallarını satamadıklarını, pek
çoğunun bu nedenle iflas ettiğini, yok pahasına elden çıkardıkları mallarını
alabilmek için İzmir dışından çoğu kişinin İzmir’e alıcı olarak geldiğini,
hatta o tarihlerde İzmir’de bu tür satımlardan dolayı mobilya fiyatlarında
aşırı bir düşme görüldüğünü” belirtmişlerdir.[50]

 

O dönemi yaşayan İzmirli
Museviler, Faik Ökte’nin belirttiği gibi “Varlık Vergisi’ni doğuran sebepler
arasında ırkçılığın da yer aldığı” görüşüne katılmamaktadırlar. Yahya Tezel ise
“hükümetin Varlık Vergisi’ni bilinçli olarak Rum, Ermeni ve Yahudi
işadamlarının gücünü kırmak, Türk-Müslüman tüccarların ülkenin dış
ticaretindeki ağırlığını attırmak için kullanıldığını böylece bu alanda
gayrimüslimlerin gücünün önemli ölçüde azaldığını belirtmektedir.[51] Doğan Avcıoğlu da “vergiyle dış
ticaretin Türk ellere geçmesi isteği ise, radikal tedbirlere cesaret
edilemeyip, uygulamada haksızlıklar yaratan bir vergiye gidildiği için, amacına
ulaşamamıştır. Unutmamak gerekir ki, Türk dış ticaretine hakim bulunan
azınlıklar, milletlerarası bir ticari şebekenin Türkiye deki ayaklarını temsil
etmektedir” demektedir.[52] Varlık Vergisi Kanunu olağanüstü
koşullarda ve belirli bamaçları gerçekleştirmek için uygulanmış olan bir
kanundur. Tek parti hükümetlerinin uyguladıkları iktisat politikalarının
konjoktürünün de etkisiyle tıkanması ve halkın dolaysız olarak etkilendiği sorunların
(enflasyon, karaborsa vb.) çözümlenememesi ile oluşan arayışın Varlık Vergisi
ile sonuçlanması, verginin içeriğinden çok sonuçlarının önem kazanmasına yol
açmıştır. Esas itibariyle azınlıklar açısından bir yıkım olan bu verginin kısa
bir zaman aralığında uygulanmasına karşın etkileri sonraki yıllara da yansıyan
bir dizi sonuç doğurmuştur. Özellikle genelde girişimcilerin özelde ise
gayrimüslim girişimcilerin yatırım eğilimlerini olumsuz yönde etkilemiş,
azınlıkların ülke dışına yatırım yapmasına ve göçüne yol açmıştır.[53]

 

Aralık 1943’te Roosevelt
ve Churchill ile buluşmak üzere İnönü’nün Kahire’ye gitmesinden hemen önce, son
sürgünler İstanbul’a getirilmiştir. 15 Mart 1945’te müttefiklerin Monte Cassino
üzerine nihai taarruza geçtikleri gün meclis, hâlâ tutuklu bulunan vergi
borçlularını salıveren ve ödenmemiş bütün vergi miktarlarını affeden bir kanunu
kabul etmiştir. Bu suretle Varlık Vergisi, sona ererken de vergilerini
ödeyenleri cezalandırmak ve herhangi bir şekilde bundan kaçınmayı becermiş
olanları da mükafatlandırmak gibi son uygunsuzluğunu tamamladı.[54]

 

Sonuç olarak Varlık
Vergisi, Türkiye siyasi tarihinde daima rahatsız edici bir konu olarak kalmış,
vergiyi ödeyemeyen mükelleflerin gönderildikleri Erzurum’un ilçesi olan Aşkale,
Türkiye siyasi tarihinin popüler deyimleri arasında yerini almıştır.[55] Savaş ekonomisi uygulamaları içinde
MKK ve Varlık Vergisi kadar olmasa bile önemli olan bir başka vergi türü Toprak
Mahsulleri Vergisidir.

 

Toprak Mahsulleri
Vergisi

 

Doğrudan köylüyü
ilgilendiren TMV, tıpkı VVK gibi savaş koşullarının getirdiği ağır ekonomik
sıkıntıların hafifletilmesi amacıyla çıkarılmış olağanüstü bir vergidir.
TMV’nin uygulama alanına girenler genelde ihtikar yapmak suretiyle
zenginleştiği varsayılan büyük çiftçilerdir. Varlık Vergisi, fiyat
artışlarından yararlanan ticaret burjuvazisini hedef aldıysa, TMV de tarım
ürünlerindeki artışlardan yararlananları hedef almıştır.[56] Tarım ürünlerini ve baklagilleri
vergilendirmeyi amaçlayan bu TMV kanun tasarısı 15 Mayıs 1943 tarih ve 6/1611
sayı ile TBMM’ye sunulmuş, üç mahsul yılı uygulandıktan sonra 23 Ocak 1946
tarih ve 4840 sayılı yasa ile 1946’dan itibaren kaldırılmıştır.[57] Kanunun gerekçesinden, ekonomik alanda
meydana gelen zorlukların tüm ulusa dengeli biçimde bölüştürülmesi için
“maliyet fiyatlarının birkaç misli derecesinde artan toprak mahsullerinden bir
vergi alınmasına gerek görüldüğü belirtilmektedir.[58] Tarım ürünlerini aynen ve nakdi olarak
vergilendirmeyi amaçlayan TMV, önce %8 olarak uygulanmış, sonradan oran %10’a
çıkarılmıştır. Bu vergi sonunda hükümet, 110-130 milyon TL. gelir
beklemekteydi. Vergi toprağı işletmeyenden değil, işleyip üreten köylüden
alınan bir vergiydi. Özellikle arazinin dar, üretimin sınırlı olduğu bölgelerde
geçim sıkıntısı çeken köylü çok zaman yasal olmayan yollara gitmekte, ürününü
çoğu zaman toprağa gömerek saklamaya çalışmıştır.[59]

 

Korkut Boratav, verginin
“bir çeşit köydeki Varlık Vergisi uygulamasına benzediğini” belirtmektedir.[60] Bu vergi de uygulamadan kaynaklanan
hatalar yüzünden, ölçme usulünün ve harman işlerinin dağınıklığı, geniş bir
memur kadrosunun masrafları ve tecrübesizlikleri nedenleriyle beklenen sonucu
vermediği için başarılı olamamıştır.[61] Hükümet 1.200.000 ton hububat elde
etmeyi düşünürken ancak 600.000 ton hububat tahsil edebilmiştir. Bunun üzerine
vergi üç mahsul yılı uygulandıktan sonra 23 Ocak 1946 tarih ve 4840 sayılı yasa
ile 1946 yılından itibaren kaldırılmıştır.

 

Sonuç

 

Savaş yılları boyunca
iki hükümet değişikliği geçiren Türkiye’de farklı iktisat politikalarının
denenmesi amaçlanmasına karşın, sonuç olarak her iki hükümetin de yoğun devlet
müdahalesi uyguladıkları görülmüştür. Refik Saydam Hükümeti’nin uyguladığı
iktisat politikaları mevcut bütçe imkanları ile ordunun ve kentli nüfusun iaşe
ihtiyacını karşılamak, dış ticaretin doğrudan devlet denetiminde yapılması ve
polisiye önlemleri de içeren fiyat sınırlaması şeklindeydi. Bu amaçla MKK kabul
edildi. Yine bu amaç doğrultusunda iç ve dış ticare-tin denetlenmesi için İç ve
Dış Ticaret Ofisi kuruldu. Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan İaşe
Müsteşarlığı ise, özel ticaret üzerindeki devlet denetiminin fiilen kurulmasını
amaçlıyordu. Bu düzenlemelere paralel olarak tarım ürünleri, piyasa
fiyatlarının altında ve devletin belirlediği fiyatlardan yine devletçe satın
alınıyor, pamuk, şeker gibi ürünler halka piyasa fiyatları üzerinden satılıyor,
böylece devlete kaynak transferi sağlanmış oluyordu. Buna karşılık halkın temel
gereksinimlerinden kömür ve buğday gibi ürünler devletin uyguladığı sübvansiyon
sayesinde halka maliyetlerinin altında bir fiyatla ulaşıyordu. Ayrıca ara
malların dağıtımı, devlet eliyle yapılıyor, özel sektörün kar marjı ise MKK
hükümlerine dayanılarak kontrol altında tutuluyordu.[62]

 

Savaş süresince, genel
olarak ekonominin içinde bulunduğu koşullar, bu tür etkenlerin zorlamasıyla
belirlenmiş oldu. İç piyasada mal hacminin daralması nedeniyle, fiyatlar
anormal ölçüde arttı. İstifçilik, karaborsacılık yaygınlaştı. Özellikle dış
ticaretle uğraşan tüccarlar büyük vurgunlar gerçekleştirdiler.[63]

 

Saraçoğlu Hükümeti
döneminde ise iç ve dış piyasalarda savaş kıtlıklarından doğan talep
artışlarının çiftçi ve sanayici için teşvik edici olabileceği savı
doğrultusunda kararlar alınmış, fiyatlar ve piyasa üzerindeki denetimler en aza
indirilerek üretim arttırılması amaçlanmıştır. Ancak fiyatların serbest
bırakılması, hemen ertesinde büyük fiyat artışlarına yol açmıştır. Ayrıca
istenen üretim artışı da gerçekleşmemiştir.[64] Bunun yanı sıra savaş ekonomisinin
uygulandığı bu zaman dilimi içerisinde yürürlüğe giren MKK, VVK ve TMV
kanunları sosyal ve ekonomik anlamda en çok dar gelirli kesimler üzerinde
yıpratıcı olmuştur. Temel ihtiyaç maddelerindeki yolsuzluklardan etkilenen
kentlerin ve kasabaların iaşesi önemli bir sorun oluştururken, illerde
valiliklerin denetiminde kurulan Fiyat Murakabe Komisyonları, İaşe Teşkilatları
ve İhtikarı Tetkik Komisyonları ile halkın sırtındaki yük bir ölçüde
kaldırılmaya çalışılmıştır. Ancak bu teşkilatların çalışmalarında görülen
örgütsüzlük ve çıkar sağlama hesapları, çalışmaları olumsuz yönde etkilemiştir.
Büyük kentler, barındırdıkları nüfus bakımından ekmek, şeker, kahve, yakacak,
giyecek ve ilaç sıkıntısını ve yokluklarını had safhada yaşamışlardır.
Fırınlarda saatlerce süren kuyruklar ve didişmelerden sonra alınabilen kimi
zaman mısır unu ile kimi zaman çavdar, saman ve arpa karışımı, buğdayı az
ekmeğe alışık bir süreç yaşandı. Bu süreçte beslenme yetersizliğinden,
pislikten, yoksulluktan kaynaklanan verem, tüberküloz, tifo, lekeli humma ve
sıtma gibi hastalıklarda önemli bir artış gözlenmektedir. Tüm ekonomik
sıkıntılara karşın İlber Ortaylı’nın da belirttiği gibi kitlevi açlık ve
ölümlerin rastlanmadığı Türkiye de başta bulunan hükümetin izlediği akılcı dış
politika sayesinde savaş dışı kalmayı başaracak, Türk halkının çok daha derin
acılar yaşaması engellenmiş olacaktır.

 

 Yrd. Doç. Dr. Günver GÜNEŞ

 

Adnan
Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 17 Sayfa: 615-622

 

Dipnotlar:

 

[1] Türk Ekonomisinin Elli
Yılı, İstanbul 1973, s. 54.

[2] Selim Deringil, Denge
Oyunu, İkinci Dünya Savaşında Türkiye’nin Dış Politikası, İstanbul 1994, s. 4-5.

[3] Edward Weisband, İkinci
Dünya Savaşında İnönü’nün Dış Politikası, (çeviren: M. A. Kayabal), İstanbul
1974, s. 9.

[4] Metin Ayışığı, “İkinci
Dünya Savaşında İstanbul’da İhtikar Meselesi”, II. Dünya Harbi ve Türkiye, VI.
Askeri Tarih Semineri Bildirileri I, (20-22 Ekim 1997 İstanbul), Genelkurmay
Basımevi, Ankara 1998, s. 234.

[5] Kemal Arı, “II. Dünya
Savaşı Yıllarında Türkiye’de Savaş Ekonomisi Uygulamaları ve Fiyatlar”, VI.
Tarih Semineri Bildirileri I, … s. 447.

[6] “Kurtuluş Savaşı’ndan
İkinci Dünya Savaşına kadar Türkiye’nin ekonomik gelişme süreci ikiye
ayrılabilir. Birinci devresi 1923-1930, ikinci devresi 1930-1939 devresidir.
Birinci devrede devlet ekonomiye fazla karışmadan özel sektör’ün kalkınma
görevini üstlenmesini bekledi. Bu başarılı olamayınca 1930’dan sonra doğrudan
devlet müdahalesine gidildi ve “devletçilik” yöntemi benimsendi. Ama her iki
yolla da (liberal ekonomi ve devletçilik) beklenilen sonuç alınamadı. ” Selim
Deringil, a.g.e., s. 18.

[7] Taner Timur, Türk
Devrimi ve Sonrası, Ankara 1993, s. 171.

[8] İlhan Tekeli-Selim
İlkin, “Savaşmayan Ülkenin Savaş Ekonomisi: Üretimden Tüketime Pamuklu Dokuma”,
X. Türk Tarih Kongresi, Ankara, (22-26 Eylül 1986) Kongreye Sunulan Bildiriler,
C. VI. TTK Basımevi, Ankara 1994, s. 3063.

[9] Seyfi Kurtbek, Harp ve
Ekonomi, İstanbul 1942, s. 13.

[10] Refii Şükrü Suvla,
Harpte Devlet Ekonomisi, Ankara 1940, s. 26-27. Harp ekonomisiyle ilgili olarak
ayrıca bkz. Dr. Fritz Neumark, Harp Ekonomisi, Başvekalet İstatistik Genel
Direktörlüğü, (çeviren: Sabri F. Ülgener), Ankara (Tarihsiz).

[11] Şevket Süreyya Aydemir,
İkinci Adam, C. II, 5. Basım, İstanbul 1985, s. 208.

[12] İlhan Tekeli-Selim
İlkin, a.g.e., s. 3064.

[13] İsmail Cem, Türkiye’de
Geri Kalmışlığın Tarihi, 12. Baskı, İstanbul 1995, s. 307.

[14] Dış ticaretteki bu
daralma bütün savaş yılları boyunca kendini hissettirdi. Savaş Türkiye’nin
ihracatında büyük bir azalmaya yolaçtı. İhracatın 1948 fiyatlarıyla hesaplanan
değeri 1938 yılında 724 milyon TL’den, 1944 yılında 277 milyon TL’ye düştü.
1948 fiyatlarına göre ihracatın GSYH’ya oranı 1929-1938 arasındaki 0.09
değerine karşın 1939-1946 döneminde 0.05’e indi. İhracat 1945 yılından sonra
yeniden genişlemeye başladıysa da, 1948 fiyatlarıyla ihracat değeri 1950
yılında bile 1938 yılındaki düzeyin altında kaldı. Sabit fiyatlarla ihracatın
GSYH’ya oranı 1947-1950 arasında 0.07 oldu. İthalat hacmi de savaş yıllarında
daha da daraldı. İthalatın 1948 fiyatlarıyla hesaplanan değeri 1938 yılında 850
milyon TL’dan 1941 yılında 257 milyon TL’ye indi. 1944 ve 1945 yıllarında 300
milyon kadardı. 1939-1946 döneminde ithalatı GSYH’ya oranı, 1948 fiyatlarına
göre 0. 05 idi. Bu oran 1930-1938 dönemindeki oranın yarısı ve 1924-1929
dönemindeki oranın ise dörtte biri kadardı. 1940’ların sonlarına doğru
Türkiye’nin ABD ile yoğun siyasi ve iktisadi ilişkilere girmesiyle birlikte
ithalat hacmi yeniden genişlemeye başladı. 1948 fiyatlarıyla ithalat değeri
1950 yılında 1938 yılı değerini aştı. İthalatın GSYH’ya oranı da 1950 yılında
0.10’a yükseldi. Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Dönemi İktisadi Tarihi, Tarih Vakfı
Yurt Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1994, s. 114-118.

[15] “1940’ların Türkiyesi
gibi yatırım malları üretemeyen bir ülkede, bu sınırlama özellikle önem
kazanmaktadır. Bu durumda bir malda ne denli büyük bir kıtlık olursa olsun
üretici güçleri geliştirerek üretimi arttırma olanağı kalmamaktadır. Ülke
varolan üretim düzeyine hapsolmaktadır.” İlhan Tekeli-Selim İlkin, a.g.m, s.
3064.

[16] Milli Korunma Kanunu’nun
çıkarılmasından önce savaş ekonomisi uygulamalarına yönelik olarak ilk kez 31
Mayıs 1939’da bir komisyon oluşturulmuştur. Bu komisyonun “savunma ekonomisi”
hakkında hazırladığı bir rapor ilgili komisyon tarafından önce İktisat
Vekaleti’ne sunulmuş, ardından dönemin Başbakanı Dr. Refik Saydam’a
sunulmuştur. Bu raporun hükümet tarafından değerlendirilmesinin ardından bu
konuda bir yasa taslağı hazırlanması için öneride bulunulmuş, önce parti
grubunda bir tasarı hazırlanmış, sonrada Başbakan başkanlığında kurulan bir
komisyonca yasa önerisi haline getirilerek 18 Ocak 1940 tarihinde TBMM’den
geçerek 3780 sayılı MKK adıyla yasalaştırılmıştır. Bkz. Metin Tire, II. Dünya
Savaşı’nda Milli Korunma Kanunu, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri Ve
İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir 1990, s. 19.

[17] Metin Tire, a.g.e., s.
30 MKK ve daha sonra kanunda yapılan değişiklikler için bkz. Düstur, 3. Tertip,
c. 21, İkinci basılış; Hüsnü Bengi, Milli Korunma Kanunu Ve Kararları, İstanbul
1943; Hüsnü Bengi, Milli Korunma Kanunu Ve Kararları, C. I, Ankara 1945.

[18] Cemil Koçak, Milli Şef
Dönemi (1938-1945), Ankara 1986, s. 249. Koçak ayrıca; Yasanın Saydam Hükümeti
döneminde üç yıl içinde tam üç kez değişikliğe uğramış olmasını yasanın acele
ile hazırlanmış olmasından ve ihtiyaca yanıt vermediği anlaşıldığından da yine
acele ile değiştirildiği biçiminde yorumlamaktadır. Değişen maddelerin yeniden
düzenlenmesi, mevcut değişikliklerin de acele ile yapılmasının ihtiyaçların
gözönüne alınmadığını ve uzun dönemli bir planlamanın ürünü olmadığını
belirtmektedir. A.g.e., s. 249.

[19] MKK’nın iktisadi ve mali
hükümleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Düstur, 3. Tertip, C. 21, İkinci
Basılış, s. 100-107.

[20] “Kanunun bu alandaki
maddeleri şöyledir: “Devlet, terk edilmiş, kullanılmayan veya tamamlanmamış
durumdaki işletmeleri, uygun bir taviz karşılığı işler hale getirebilir.
Sahiplerine kesinlikle gerekli olmayan makine ve tesisatı, yine sahiplerinin
işini aksatmamak şartıyla satın alıp bunları ihtiyacı olan kurumlara teslim
edebilir. Uygun gördüğü ticaret temsilcilerini, gerekli olan maddelerin
ithaline zorlayabilir. Ve bu kurumları denetleyebilir. Bu kurumlar ithal
edecekleri malları gerekli görülürse stok etmekle yükümlü tutulmuşlardır. Ancak
devlet, kurumların bundan göreceği zararı karşılamakla ve bunlara gerekli olan
döviz ve krediyi sağlamakla görevlidir. İhracı yasaklanan ürün ve malların iç
fiyatları düşerse hükümet üreticiyi doğacak zarara karşı koruyacaktır. Bunun
yanında devlet, belirlediği işletmelere kredi, malzeme, işçi, ve uzman da
sağlayacaktır.” Bkz. Doğan Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni, C. I, İstanbul 1987, s.
464; Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik, Ankara 1982, İkinci Baskı, s. 248.

[21] Metin Tire, a.g.tez, s.
36.

[22] Türk Ekonomisinin Elli
Yılı, İstanbul 1973, s. 54, Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C. II,
İstanbul 1967, s. 133.

[23] Müslime Şen, II. Dünya
Savaşı Yıllarında İzmir’in Sosyo-Ekonomik Hayatı, Dokuz Eylül Üniversitesi,
Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İzmir
1998, s. 146.

[24] MKK’nın cezai hükümleri
için bkz. Düstur, 3. Tertip, C. 21, s. 107-109.

[25] Metin Tire, a.g.tez, s.
68.

[26] Bu komisyonlar hakkında
yapılan önemli eleştiriler arasında komisyonların mahalli düşüncelerin etkisi
altında kalarak yanlış birtakım uygulamalar içine girmiş olduklarına basında
sıkça değinilmiştir. Örneğin savaş yıllarında en çok sıkıntısı çekilen
maddelerin başında zeytinyağı ve sabun gelmektedir. İzmir Fiyat Murakabe
Komisyonu 1941’de İzmirde satılacak yağlara 105 kuruş, sabuna ise 69 kuruş
fiyat tayin etmiştir. İstanbul Fiyat Murakabe Komisyonu ise zeytinyağına 122
kuruş fiyat tayin etmiştir. İzmir ve çevresi zeytin üretiminde önemli bir yerde
olmasına karşın, belirlenen bu fiyatlar çerçevesinde, tüccarın karını nerede
görürse malını oraya götürmesi, zeytinyağı ve sabunda olduğu gibi diğer bütün
gıda maddeleri ve temel ihtiyaç maddelerinde sıkıntılara ve yokluklara neden
olmuştur. Anadolu, 10 Ağustos 1941; Hakkı Ocakoğlu, “Fiyat Murakabesinde
Hatalarımız”, Yeni Asır, 18 Temmuz 1942.

[27] Müslime Şen, a.g.tez, s.
147.

[28] Bu konuda İzmir MKM
faaliyeti için bkz. Başbakanlık İstatistik Umum Müdürlüğü, İstatistik Yıllığı,
C. 15-16, s. 159-221.

[29] Cemil Koçak, a.g.e., s.
477

[30] Bunun en büyük etkisini
halk kitleleri yaşamıştır. En çok sıkıntısı çekilen temel tüketim maddeleri
olan ekmek, şeker, gazyağı ve yağda anormal fiyat artışları yaşanmıştır.
Savaşın başlangıcında (1939-1940) %10-15 oranında artan ekmek fiyatları,
1941-1943 yıllarında %200-300 oranında artmıştır. Örneğin İstanbul’da ekmek
fiyatları endeksi 1938’de 100 iken 1941’de 160.5’e, 1942’de 306.8’e, 1943’te
ise 453.3’e çıkmıştır. İzmirde aynı tarihlerde ekmek için belirlenen fiyatlar
(kilo üzerine kr ve santim) 1938’de 9.96, 1941’de 12.62, 1943’de 39.44, 1945’te
32.72 dir. Başbakanlık İstatistik Genel Müdürlüğü, Fiyat İstatistikleri,
1936-1947, Ankara 1948, s. 3-4, 8, 11, 13, 14. Tüm savaş yılları boyunca
karneye bağlanan temel tüketim maddelerindeki anormal fiyat artışlarını iller
bazında inceleyebilmek mümkündür. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki; “Türkiye
halkı bunlardan epeyce sıkıntı çekmiş ancak açlık çekmemiştir. Kitlevi açlık ve
ölümler, hatta münferit açlık vak’aları bile görülmemiştir. Bürokrasi ceberrud
bir yöntemle asayişi ve düzeni sağlamış, paniği önlemiş ve hatta Yunanistan
gibi açlık çeken ülkelere bile yardım edebilmiştir” İlber Ortaylı, “İkinci
Dünya Savaşında Şehirlerde Hayat”, VI. Askeri Tarih Semineri Bildirileri I.
İkinci Dünya Harbi Ve Türkiye (20-22 Ekim 1997-İstanbul), Ankara 1998, s. 425.

[31] Metin Tire, a.g.tez, s.
71.

[32] Birinci Dünya Savaşı
yıllarında yaşanan iaşe sorunu hakkında bkz. Zafer Toprak, “Cihan Harbi
Yıllarında İttihat Ve Terakkinin İaşe Politikası”, Boğaziçi Üniversitesi
Dergisi, sayı. 6, İstanbul 1978, s. 25.

[33] Şevket Pamuk, “İkinci
Dünya Savaşı Yıllarında İaşe Sorunu Ve Köylüler”, Tarih ve Toplum, C. 6, Sayı.
35, İstanbul Kasım 1986, s. 25.

[34] Bu işlerde görev alanlar
Mıntıka Ticaret Müdürü, Toprak Mahsulleri Ofisi Şube Müdürü, Ticaret Odası
Başkatibidir. FMK’da İaşe Teşkilatına bağlanmıştır. Anadolu 11 Eylül 1941, Ulus
11 Eylül 1941, Cumhuriyet 11 Eylül 1941.

[35] Cemil Koçak, a.g.e., s.
479; Ayrıca bkz. “Mühim Bir Kararname”, İzmir Ticaret Odası Mecmuası, 5 (Mayıs
1942), s. 3-4.

[36] Adnan Bilget, “Tevzi
İşlerinde Aksaklıklar Var,” Yeni Asır 3 Haziran1942; ’’Dağıtma İşleri Tetkik
Ediliyor”, Yeni Asır 7 Haziran 1942.

[37] “…çok sefer ihtikarı
önlemek için zecri tedbirler ve narh ile satın alınan (toplanan) zahire,
demiryollarının yetersizliğinden Anadolu da istasyonların açık silolarında
ziyan olmuştur. Bütün şehirlerin buğday ihtiyacı civar kasaba ve köylerden
zorunlu mübayaa ile karşılanmaya çalışılıyordu. Mesela 3. 8. 1942 tarihli
Dahiliye Vekili Dr. Fikri Tüzer’in imzasıyla yayınlanan bir telgrafta Trabzon’a
lüzumu kadar buğday verilmesi için Gümüşhane Valiliğine emir veriliyordu. O
dönemde savcılık yapan merhum Şinasi Akgönenç’in ifade ettiği gibi “bir çuval
buğday için köylüyü mahkemeye sevk ediyorduk, sonra o çuval dolusu tahıl orta
yerde çürüyordu.” Şehirlerde kıt bulunan şeker (o zaman Türkiye de üretimi
düşük), basma, Amerikan bezi, un ihtikar konusu olduveya bürokrasinin
örgütsüzlük ve tecrübesizliğinden dağıtımında problemler doğdu. Sanayisiz
Türkiye ye dışarıdan mal gelmez olmuştu. Limana gelen herhangi bir gemi (ya
sığınmıştır veya dört-beş yıl artık ısmarlayanla ilgisi kalmamış stok
getirmiştir) ithalatçıların ajanları tarafındantespit ediliyor, derhal mala
talip olunup kapatılıyor ve maalesef işe yarar bir malsa istifçilik
mekanizmasına devrediliyordu. Zira harp eden Avrupa’nın hiçbir şey ihraç edecek
hali yoktu; Her şey ordulara gidiyordu. ” İlber Ortaylı, a.g.m, s. 423.

[38] İstanbul, İzmir ve
Ankara İaşe Müdürlüğü kadrolarına 13 Nisan 1942’de tahsil edilen kadrolar
oldukça sınırlıdır. Tüm savaş yılları boyunca İstanbul için 13-20 kişi, Ankara
5-10, İzmir 10-20 memur görevlendirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık
Cumhuriyet Arşivi, Kararlar Dairesi Müdürlüğü, Karar Sayısı: 2/18256, 2/15894.

[39] Müslime Şen, a.g.tez, s.
150.

[40] Ek kadrolar hakkında T.
C Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Kararlar Dairesi Müdürlüğü, Karar Sayısı:
2/18256, 2/15894.

[41] Vilayetler İaşe
Teşkilatı Kaldırılıyor”, Anadolu, 24 Temmuz 1942.

[42] Doğan Avcıoğlu, a.g.e.,
s. 472-473.

[43] Ticaret, 2 Nisan 1943.

[44] Muhammed Güçlü, Varlık
Vergisi Kanununun Çıkarılması, Uygulanması, Kaldırılması ve Sonuçları, Ege
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir
1990; Ayhan Aktar, “Varlık Vergisi Sırasında Gayrimenkul Satışları, İstanbul Tapu
Kayıtlarının Analizi”, Toplumsal Tarih, sayı. 69 (Eylül 1999), s. 10.

[45] Taner Timur, a.g.e., s.
184; Edward Clark, “Türk Varlık Vergisine Yeniden Bakış”, Yapıt, Aralık
1984-ocak 1985, s. 29-43.

[46] Bernard Lewis, Modern
Türkiyenin Doğuşu, 2. Baskı Ankara 1984, s. 296.

[47] Şevket Süreyya Aydemir,
a.g.e., s. 233.

[48] Düstur, 3. Tertip, C.
XXIV, Ankara 1964, s. 7-10.

[49] Faik Ökte, Varlık
Vergisi Faciası, İstanbul 1951, s. 237. Faik Ökte verginin çıkarılma
gerekçeleriyle ilgili olarak ayrıca şunları ifade etmiştir. “…fiyatların
alabora oluşu istifçiliği doğurmuştur. Muhtekirlik almış yürümüştür. Bilhassa
ithalat işleri ise gayrımüslim azınlık tüccarların elinde olduğu için, asıl
muhtekirler bunların arasından sivrilmiş ve her tarafta birtakım şüpheli
milyonerler türemiştir. Devlet artan masrafları emisyon yoluyla karşılama
durumunda kalmıştır. Tedavüldeki para artıp gittikçe, enflasyon’un tesiri
genişlemiş, piyasada para çoğalmış ve bu paranın geri çevrilmesi zarureti hasıl
olmuştur. Bunun karşısında ya cebri bir istikraza gidilmek veya olağanüstü bir
vergi koymak gerekli olmuştur.”. Verginin çıkarılma gerekçesi ve farklı bir
değerlendirme için bkz. Rıdvan Akar, Varlık Vergisi, Tek Parti Rejiminde
Azınlık Karşıtı Politika Örneği, İstanbul 1992, s. 48-50.

[50] Müslime Şen, a.g.tez, s.
157. İzmir örneğiyle ilgili daha geniş bilgi için bkz. Muhammed Güçlü, Varlık
Vergisi Ve İzmir Uygulaması, Tarih İncelemeleri Dergisi, sayı: 8, İzmir 1993,
s. 157-182.

[51] Yahya Tezel, a.g.e., s.
166.

[52] Doğan Avcıoğlu, a.g.e.,
s. 477.

[53] Rıdvan Akar, a.g.e., s.
100-101.

[54] Bernard Lewis, a.g.e.,
s. 299.

[55] Rıfat N. Bali, “Çok
Partili Demokrasi Döneminde Varlık Vergisi Üzerine Tartışmalar. ”, Tarih Ve
Toplum, C. 28, Sayı: 165, (Eylül 1997), s. 47.

[56] Taner Timur, a.g.e., s.
188.

[57] Düstur, 3. Tertip, C.
XXIV, Ankara 19644, s. 420-428.

[58] Cemil Koçak, a.g.e., s.
373.

[59] Kemal Arı, a.g.m, s.
456-457.

[60] Korkut Boratav,
Türkiyede Devletçilik, Ankara 1982, s. 265.

[61] Kemal Turhan, “Toprak
Mahsulleri Vergisi”, Ayın Tarihi, 125 (1-30 Nisan 1944), s. 50.

[62] Rıdvan Akar, a.g.e., s.
25-26.

[63] Kemal Arı, a.g.m, s. 457.
























































































































































































































































































[64] Rıdvan Akar, a.g.e., s.
27.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış