Süleyman Çelik : Yeni Müfredat, Ortaçağ ve 2600 Yıl Önce Yaşamış Thales !..

ÖZET: “Ege çevresi tarihin her döneminde sık sık depremlerin yaşandığı bir
bölgedir. Antik Yunanlılar deprem oluşturmaması için, Deprem ve Denizler Tanrısı
Poseidon’a dualar eder, yakarır, kurbanlar keserdi. 2600 yıl kadar önce
yaşamış, Miletli bilgin Thales düşündü: “Tanrılar ve tanrıçalar bizim baba ve
analarımız. Analar ve babalar çocuklarını öldürür mü? Deprem oluşmasının başka
bir nedeni olmalı!..” Bu düşünceyle, “depremlerin oluşumu ile ilgili akla
dayalı bir varsayım (hipotez) ortaya attı ve varsayımını tartışmaya açtı. Bu
şekilde doğal olayların doğaüstü güçlere başvurmaksızın açıklanabileceği
anlaşıldı. Thales’in varsayımı tartışılmaya başlandıktan sonra deney ya da gözlemlerle
sınanarak binlerce varsayım türetildi ve sonunda günümüzün modern deprem kuramı
oluştu ve eleştirel tartışmalar, bilimin doğası gereği hala sürmektedir. Bazı yobazlar,
bu yaz Bodrum ve çevresinde yaşanan depremleri, kadınların mini etek ve bikini
giymeleri nedeniyle Allah’ın cezalandırmasına bağladılar! Geçmişte oy için
yobazların sırtını sıvazlayan politikacılar, böyle densizler için “meczup”
diyerek milletin gazını alırlardı. Bu kez de “meczup” deyip geçiştirmek istedik
ama bir de baktık ki artık milliliği kalmamış Eğitim Bakanlığı, hazırladığı yeni
müfredatta aynı görüşleri işlemiş. Öyle görülüyor ki bu müfredat ile ülkemiz
Thales öncesine, yani 2600 yıl geriye götürülmek isteniyor!..”

Tek tanrılı dinler ortaya çıkmadan
önce, insanlar çok tanrıya inanırlardı. Her doğal olayın bir tanrısı veya tanrıçası
vardı ve insanlar doğal olayların olmaması ya da istedikleri gibi olması için
ilgili tanrıya/ tanrıçaya dua eder, kurbanlar keser, tapınırlardı.

Antik Yunanlılar da çok tanrıya
inanırlardı. Tanrılar Tanrısı Zeus’un kardeşi olan Deprem ve Denizler Tanrısı Poseidon,
Yunanlıların hem denizci olmaları hem de Ege’de sık sık deprem meydana gelmesi
nedeniyle çok önemli tanrılardan biriydi. İnançlarına göre Poseidon kızdığında
denizlerde büyük dalgalar oluşturur, gemileri batırır; depremler oluşturur,
insanların evlerini başlarına yıkar, kitlesel ölümlere neden olurdu. Bu nedenle
denizciler/ balıkçılar denize açılmadan önce denizin dalgasız olması ve tüm
insanlar, deprem oluşturmaması için Poseidon’un sunağında kurbanlar keser,
tapınır, dualar eder, yakarırlardı.

2600 yıl kadar önce yaşamış Thales
(MÖ 625-545), günümüzde Söke ovasında bulunan antik iyon kentlerinden Miletli
bir filozof ve bilgin. Zamanın önemli bilim merkezlerinden Mısır ve Babil’de felsefe,
matematik ve astronomi eğitimi aldıktan sonra bilimsel etkinliklerini kentinde
sürdürdü.

Aktif fay hatlarının yoğun olması
nedeniyle, günümüzde olduğu gibi, o zamanda Ege’de sık sık depremler olmakta,
evler yıkılmakta, insanlar ölmektedir. Thales, “biz Yüce Poseidon’a ve diğer tanrı ve tanrıçalarımıza saygıda kusur
etmiyor, ibadetlerimizi aksatmıyor, kurbanlarımızı kesiyor, tüm
yükümlülüklerimizi yerine getiriyor, kulluk görevimizi yapıyoruz. Ancak gene de
depremler oluyor ve günahsız bebekler bile ölüyor. Tanrılar ve tanrıçalar bizim
babamız/ anamız değil mi? Babalar ve analar hiç çocuklarını öldürür mü? Bu işin
başka bir nedeni olmalı!..”
diye düşünür. Bu düşünceyle depremlerin nedeni
ile ilgili, akla dayalı bir varsayım (hipotez) ortaya atar ve bu varsayımını
tartışmaya açar. İşte bilimsel ya da diğer deyimle eleştirel akılcı düşüncenin
bu şekilde başladığı kabul edilir.

Buna göre bilimsel düşünce, milyonlarca yıldır dünyada herkes kabul ediyor, inanıyor bile olsa mevcut
fikirlerin/ görüşlerin/ inançların doğruluğundan kuşku duymak ve sorgulamaktır.
Her olayın bir nedeni olduğundan hareketle, doğal olayların nedenlerini
açıklamak için eleştiri ve tartışmaya açık varsayımlar oluşturmak; genel kabul
görmeyenleri ya da deney ve gözlemlerle sınanarak gerçeklerle bağdaşmadığı
saptananları düzeltmek veya yeni varsayımlar türetmek ve böylece “neden-sonuç”
ilişkisini çözümlemektir.

Thales’in varsayımı öğrencileri Anaksimandros, Anaksimenes ve Ksenofenes tarafından eleştirilir ve kabul
edilmez, yeni varsayımlar türetilir. Bu şekilde Milet’te bilimsel düşünceyi
esas alan bir okul doğar. Buna Milet Okulu veya o bölgenin adıyla İyonya Okulu;
Thales ve öğrencilerine de Doğa Felsefecileri denir.
 Okulun felsefesi, “evren doğaldır. Doğada olup
bitenler dinsel mitolojilere ve doğa üstü güçlere başvurmaksızın anlaşılabilir
ve açıklanabilir.” Bu görüşten hareketle bilimler gelişmiş ve insan doğaya
egemen olmuştur.

Görüldüğü
gibi bilimsel düşünce bu topraklarda, Anadolu’da doğmuş; yalnız deprembilim
değil, matematik, mekanik, tıp, tarih ve diğer bilimler de gelişmiştir. Pers
istilası nedeniyle, bilim adamlarının adalara ve Yunanistan’a kaçması sonucu Avrupa’ya
taşınmıştır. Bu dönemde yaşamış olan, yukarıda adlarını yazdıklarımın dışında,
Platon, Aristo, Hipokrat, Herodot, Pisagor, Öklid, Arşimet gibi diğer bazı
bilim adamlarının adlarını da okul kitaplarından anımsayabiliriz. Bu kültür
üzerinden Roma İmparatorluğu ve Greko- Romen Uygarlığı yükselmiştir.

Roma
İmparatorluğu çökmeye başlayınca, açlıkla boğuşan halkın hoşnutsuzluğunu
gidermek için yöneticiler dini kullanmaya karar verdiler. Yeni yeni yayılmaya
başlayan Hıristiyanlığı
, imparatorluğun resmi dini
yaptılar ve Kilise egemen güç oldu.

Kilise’ye
göre, “fani olan bu dünyadaki yaşamımız
öteki dünya için bir sınavdır
.”
papazların,
halka dogmaları
kabul ettirebilmeleri
için özgür düşünceyi/ eleştirel aklı yasaklamaları gerekiyordu.

Her şey kutsal kitaplarda vardır veya
buradan türetilebilir. Hıristiyanların, putperestlerin veya dinsizlerin
bilgisine / bilimine gereksinimleri yoktur
.
Paskalya gününü saptayabilecek kadar bilim bize yeterlidir

denilerek bilim ve akıl karşıtlığı başladı. Aziz Ambroise, “doğanın niteliği ve durumu üzerinde
tartışmak gerçek yaşamda, yani öteki dünyada ne işimize yarar?”
diyerek
bilimi dışlarken, Aziz Augustine, “akıl
insanı inanmaktan alıkoyan bir tuzaktır. Aklı bırakıp imana sarıldığım için
esenliğe erdim”
sözleriyle akıl karşıtlığı yapıyordu. “Bize kutsal kitaplar (Tevrat ve İncil) yeter” denilerek blim ve
felsefeye dair kitaplar yakıldı ya da manastırların depolarına atıldı. Böylece akıl
köreltildi, bilimin ışığı söndü ve Avrupa Ortaçağ karanlığına gömüldü…

Avrupa
Ortaçağ karanlığında yaşarken bilimin ışığı, İslam aleminden dünyayı aydınlatmaya
başladı. Fetihlerle büyüyen ve özellikle ticaret yollarının ele geçirilmesiyle
zenginleşen Abbasiler döneminde aydın halifeler, egemen oldukları topraklardaki
antik uygarlıklar ve özellikle Yunan bilim ve felsefesinden etkilendiler.
Bağdat’ta Halife El-Memun’un yaptırdığı Beyt ül-Hikme’de (Felsefe Evi ya da
Enstitüsü), 900’den fazla kitap Yunanca’dan Arapça’ya çevrildi. Endülüs’te de
benzer bilim merkezleri kuruldu. Buralardan yetişen Arap, İranlı ve Türk
Müslüman bilim adamları, özgün buluşlarıyla evrensel bilime önemli katkılar
sağladılar. Bu bilim adamları arasında Farabi, İbni Sina, Ömer Hayyam, İbni
Rüşt, El Harezmi, El Razi, İbn-ül Heysem gibi isimleri sayabiliriz. Örneğin İbn
ül- Heysem, optik biliminin kurucusu kabul edilir; El Harezmi Cebir’i
bulmuştur.

Haçlı
seferleri ve Moğol istilası ile Abbasiler çöküşe geçince Halifeler, geçim
sıkıntısı içine giren halkın hoşnutsuzluğunu gidermek için din istismarına
başladılar, bilimi ve bilim adamlarını dışladılar. Mollalar, halifeler
tarafından el üstünde tutuldukları için, geçmişte bilim adamlarını kıskanırdı.
Şimdi artık sıra onlara gelmişti. Halkı bilim adamlarına karşı kışkırtmaya ve bilim
karşıtı söylemlere başladılar.

Mollaların
söylemleri, Avrupa’yı Ortaçağ karanlığına götüren Hıristiyan azizlerin
söylemlerine benzemektedir. Örneğin, onlar “paskalya
gününü saptayacak kadar bilim yeterlidir
” derken İmam Ahmet İbni Hanbel, “Peygaberin tartışmadığı bir şey üzerinde
tartışmak yanlıştır”
demişti. Mollalardan İbrahim İbni Musa, “yalnızca dini uygulama için yararlı olacak
bilimler üzerinde durulmaya değerdir
” diyordu.

İslam
dünyasının bugünkü duruma gelmesinde özellikle İmam Gazali’nin büyük rolü
vardır. Gazali “Platon ve Aristo gibi
onların yandaşları olan Farabi, İbni Sina, El Razi vd. de kafiridir. Neden-
sonuç ilişkisi yoktur. Tüm olaylar/ olgular Allah’ın takdiridir
” diyerek,
bugün Bilim Tarihi’nde İslam’ın yüz akı olarak yer alan bilim adamlarına karşı
halkı kışkırttı ve o zamana kadar kuramlaşmış tüm fizik yasalarını yok saydı.
Aziz Augustine gibi akla savaş açtı. Matematik yanında, satranç gibi zeka
oyunlarını da “aklı güçlendirdikleri için” haram ilan etti. Eleştirel özgür
düşünceye karşı çıktı ve bu amaçla “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabını yazdı.
Keskin zekası, etkileyici konuşma yeteneği ve güçlü kalemiyle cahil halkı
yanına aldı.

Bu
arada Avrupa’dan Haçlı seferleri ile gelen askerler ile İpek Yolu’nu kullanan
tüccarlar arasında İslam dünyasından etkilenen ve kendi cahilliklerinin
ayırdına varanlar olmuş; bunlar cehaletlerini gidermek için Batı’da
üniversitelerin kurulmasına öncülük etmişler, İslam ülkelerinden getirdikleri kitapları
Latince’ye çevirtmeye başlamışlardı.

İslam
Uygarlığının son bilim adamlarından Endülüslü İbni Rüşt, Gazali’nin görüşlerini
eleştiren “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” adlı kitabı yazdı. Ancak ne yazık ki Müslümanlar,
İbni Rüşt’ün kitaplarını yaktılar, Gazali’nin yanında yer aldılar. Böylece İslam
Dünyasının Ortaçağı başlarken Latince’ye çevrilmiş İbni Rüşt ve diğer Müslüman
bilginlerin kitaplarını okuyan Avrupalılar uyanmaya başladılar; kendi
deyimleriyle yeniden doğdular (Rönesans). Ardından Reform, Bilimsel ve
Aydınlanma devrimleri süreçlerinden geçerek sanayi toplumu oldular, Avrupa
Uygarlığını yarattılar. Müslümanlar ise bir süre daha, 400 yıl kadar süren
parlak döneminin kalıtları ile idare ettikten sonra iyice karanlığa gömüldüler
ve orada yaşamayı sürdürüyorlar!..

Günümüzde
TRT dahil bazı kanallarda sık sık karşımıza çıkan fesli, cübbeli, sarıklı,
türbanlı vs. ya da tersine çok şık giyimli/ çağdaş görünümlü tarikat/ cemaat
sözcülerini dinleyince, İmam Gazali’yi dinliyor gibi oluyor, insan. Bu tipler, ABD’nin
güdümüne girdikten sonra, Atatürk Türkiye’sinin Müslüman Dünyasına kötü (!)
örnek olmasından korkan emperyalistlerin kurdurduğu vakıf ve derneklerde
yetişmeye başladılar. Aslında oy için onların sırtını sıvazlayan yöneticiler,
eskiden bunlara “meczup” diyerek kamuoyunu yatıştırmaya çalışırlardı.
Şimdilerde artık saraylarda ağırlanıyorlar, komutanlar ayaklarına giderek
şefaatlerine sığınıyor…

Bu
yaz Ege’de yaşanan depremleri, bikini ve mini eteğe bağlayan bu adamları, gene
meczup deyip geçiştirecektik ama bu görüşlerin, artık milli olmayan, Eğitim
Bakanlığı’ınca benimsenip Müfredat’a alındığını gördük. 

Üniversiteler
dahil, okullar medreseleştirilmeye başlanınca, Osmanlı’da çağdaş okullaşmanın
başlangıcını esas alarak “1773 öncesine
mi gidiyoruz?”
diye düşünmeye başlamıştık. Ama öyle görülüyor ki daha da
geriye, Thales öncesine yani 2600 yıl geriye doğru gidiyoruz!..














































































Eğitim
Bakanı yeni müfredatı “çağdaş” olarak nitelemiş. Sayın Bakan, bunun çağdaşlıkla
ilgisi yok ama Thales’i görmezden gelirsek “ortaçağdaş” diyebilirsiniz.
  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet