Serhan Yücel : Osmanlı Devleti’nde
Gayrımüslim Okulları


21 Haziran 2016

Türk eğitim
tarihinin önemli kurumlarından olan yabancı okullar ve azınlık okulları, eğitim
öğretim hizmetlerinden çok, eğitim dışı eylemleri; uluslararası ilişkiler
ağları ve misyonerlik faaliyetleri ile gündeme gelmiştir. Gayrimüslim
okullarının, eğitimi araç olarak kullanan, siyasi faaliyetlere programlanmış
kurumlar olduğu iddia edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere
ait okullar, azınlık okulları ve yabancı okullar olmak üzere iki türlüdür.
Bunlardan Azınlık Okulları (Cemaat Mektepleri) Osmanlı Devleti’nin idaresi
altında yaşayan; aralarında dil, din, ırk farkı bulunan, özel anlaşmalarla
verilen haklardan yararlanan başta Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmak üzere
bazı grupların açtığı okullardır. Ecnebi Mektepler (yabancı okullar) kavramı
ise gayrimüslim toplulukların açtıkları ve sonradan yabancı devletler
tarafından himaye edilen okullarla doğrudan yabancı devletler tarafından açılan
okullar için kullanılmaktadır.


Toprak genişliği 22
milyon kilometre kareye kadar ulaşan Osmanlı Devleti, değişik kültürel grupları
kendi himayesi altına almıştı. Osmanlı egemenliğinde yaşayan bu grupların kendi
dinlerini, milli ve kültürel kimliklerini uzun süre koruyamaması ve asimile
olması beklenebilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalan bu
topluluklar hem dillerini, hem dinlerini, hem de kendi kültürlerini 600 yıla
yakın bir süre korumayı başarmıştı. Bu durum, Osmanlı Devletinin ihmalinin bir
sonucu değil, bilinçli olarak uyguladığı ve İslâm Hukuku’nda (Fıkıh) yer alan zimmi hukuktan
doğmaktaydı. Nitekim II. Mehmet İstanbul’u fethedince başta Rumlar olmak üzere
karşılaştığı topluluklara, Galata
Ahitnamesi
ile kendi mekteplerini, kiliselerini ve hastanelerini
istedikleri gibi idare etme hakkının yanında, dillerini konuşma ve
anadillerinde eğitim görebilme hakkını da vermişti. Bu tarihlerde devlet, Türk
ve İslam mekteplerinin programlarıyla ilgilenmediği gibi azınlık okullarına ve
uyguladığı programlara da karışmamıştı.


Nitekim Osmanlı
İmparatorluğunda Türk ve Müslüman okulları ve kurumları çoğunlukla devlet
tarafından değil zenginler ve hayırseverler tarafından yapılıp yönetiliyordu.
Benzer uygulama azınlık okulları için de geçerliydi. Nasıl ki her caminin yanı
başında bir mektep bulunuyorsa her kilisenin yanında da bir azınlık mektebi
bulunmaktaydı. Hatta Müslüman mekteplerinde eğitim hocalar tarafından yapıldığı
gibi azınlıklara ait okullarda da eğitim, papazların elinde bulunuyordu. Devlet
bu hakkı önce Rum cemaatine vermiş, daha sonra Ermeniler ve Museviler de bundan
yararlanmıştı. Kilise bünyesinde kurulan Ruhban Okulu niteliğindeki küçük
çaptaki bu birimler, zamanla yaygınlaşmaya başlamış, giderek çehreleri değişerek
birer örgün eğitim-öğretim kurumu olma yolunda ilerlemişlerdi.


Osmanlı Devleti’nin,
güçlü olduğu dönemlerde azınlıklara ait eğitim birimlerini tehdit olarak
görmemesi ve hatta teşkilatlanmalarına izin vermesi, yabancı devletleri
cesaretlendirmişti. Çünkü yabancı devletler, Osmanlı sınırları içerisinde
yaşayan azınlıkları kendi hâkimiyeti altına alarak, azınlıkların faydalandığı
haklardan faydalanmak istiyorlardı. Nitekim sonraki aşamada azınlık okulları
birçok hakkın sahibi olacak ve yabancı devletlere ait kurumlar da bu durumdan
fazlasıyla faydalanacaktı. Böylelikle de Osmanlı Devletini etki altına almak
için aradıkları fırsatı bu şekilde elde etmiş olacaklardı. Bahsi geçen hedefler
doğrultusunda harekete geçen yabancı devletler, ilk iş olarak kendilerine yakın
gördükleri azınlık grubunu seçti. Seçilen azınlığın, himaye altına alınmasının
en kolay yolu da maddî yardımlardı. Bu düşünceyle yabancı devletler,
belirledikleri azınlık grubunun okullarına karşılıksız olarak para, eğitim
malzemesi ve öğretmen gibi destekte bulunuyordu. Öte yandan azınlıklar da,
himaye altına girmek için çok istekli davranmaya başlamıştı. Çünkü yabancı
devlet-azınlık ilişkisi yabancı devletler kadar azınlıklara da fayda
sağlıyordu. Azınlıklar, okul masraflarından kurtulmanın ve eğitim kalitesini
arttırmanın yanında yabancı devletlerin tüccarlarına tanınan kapitülasyonlardan
yararlanarak rahatlıkla alışveriş imkânına ve gümrük indirimlerine kavuşmuştu.
Ayrıca Osmanlı Devletinin denetiminden de kurtulmuşlardı.


Böylece azınlık okulları,
yabancı devletlerin etkisi altına girmiş, maddî ve manevî yardımlar sayesinde
sayılarını artırmaya başlamıştı. Okul sayısının artmasının birçok sonucu vardı.
Bunlardan en önemlisi de himayesinde olduğu devletin siyaseti doğrultusunda,
Osmanlı Devleti’nin aleyhine çalışmaya başlamalarıdır. Bu gelişmeler sonucu,
azınlık okulları dışında yabancı devletlerin sahneye çıkmasıyla, elçilik
okullarını da aşan bir “yabancı okul” kavramı doğdu. Bunda Fransız ihtilalinin
yaydığı milliyetçilik akımı ve yabancı devletlerin propagandaları etkili
olmuştu. Verilen tüm imtiyazların suiistimal edilmesiyle sağlanan serbestinin
esnekliği ile önceleri çeşitli şekillerde azınlık okullarına nüfuz eden Fransa,
İtalya, Amerika, Bulgaristan ve İngiltere gibi devletler, hukuki düzenleme
olmadan ve denetimden de uzak biçimde kendi eğitim ve öğretim kurumlarını
açmaya başladılar.


III. Selim döneminde
başlayan ve II. Mahmud döneminde devam eden reformlar, her alanda olduğu gibi
eğitim alanında da etkili olmuş ve yenilikler Abdülmecit’in tahta çıkmasından
sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla somutlaşmıştı. Gerçi 1839’da ilan olunan
Tanzimat Fermanı’nda, azınlık okul ve müesseselerine dair herhangi bir ibare
bulunmamaktaydı. Ancak azınlıklar, kanun karşısında eşitlik ve kanunun üstünlüğü
vurgusu yapılan bu fermanın ilanıyla Türklerle bir bakıma eşit hale gelmişti.


Tanzimat Fermanı’ndan
sonra gayrimüslimlere yönelik diğer bir hukuki düzenleme 1856 Islahat Fermanı
ile gerçekleşmiştir. Ferman gayrimüslimlere okul açma ve geliştirme izni verirken,
aynı zamanda Osmanlı uyruğu olan herkesin, devlet okullarının
yönetmeliklerindeki koşulları yerine getirmek şartıyla askeri ve mülki
mekteplere kabul edilmesini de karara bağlamıştı. Ancak Osmanlı içindeki
azınlıklar, çocuklarını devlet okullarına gönderebilme hakkına sahipken,
yabancı ve misyoner okullarına göndermeyi tercih etmişlerdir.


Diğer taraftan yabancı
devletler, kendilerini bağlayıcı bir nizamname olmadığı için Osmanlı
topraklarında rahatlıkla okul açabilmişlerdir. Gerçi 1869 yılında çıkarılan
Maarif Nizamnamesinin 129. maddesine göre yabancı okulların ruhsatsız çalışması
mümkün değildi. Ancak buna rağmen birçok okul ruhsatsız olarak faaliyetlerini
sürdürmüştür. Çünkü bazen Osmanlı Devletinin hoşgörüsü ve kayıtsızlığı, bazen
yabancı okulların prosedürleri uygulamaması, ruhsatın tehlikeye gireceği
durumlarda ise yabancı devletlerin devreye girmesi denetim zincirinin kopmasına
yol açmıştı. Kaldı ki, yabancı okulların teftişini veya programlarının Maarif
Nezaretince onaylanmasını istemek oldukça zordu. İstanbul’daki her yabancı
okul, kendi anavatanındaki okulların programlarını ve orada okutulan kitapları
aynen kabul eder, okutur ve buna Maarif Nezareti bir şey diyemezdi. Ayrıca
eğitim materyallerinin eksikliği hatta yokluğu, tercüme odalarının ihtiyacı
karşılayamaması, dini farklılıklar, ekonomik nedenler de denetime engel
faktörler olarak ortaya çıkmaktaydı. Buna karşı Osmanlı Hükümetinin almış
olduğu tedbir, Müslüman çocuklarının yabancı okullara devamlarını yasaklama
kararından ibaret olmuştur. Ruhsatsız çalışan bu okulların Maarif
Salnamelerinde eğitim kurumları arasında yer alması, Osmanlı Devleti’nin bu
okullara göz yumduğunu göstermektedir.


Yabancı okullar, on
dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar himayesi altında oldukları devlet isimleriyle
değil, bağlı bulundukları mezhebe göre sınıflandırılmıştı ve ilk sırada Katolik
okulları gelmekteydi. Protestanlar sonradan bu işe başlamışlardı. Mezheplere
dayalı bu okullar, bir süre sonra himayesi altında bulunduğu ülkelerin ismiyle
anılmaya başlanmış, bilahare Osmanlı topraklarında okul açan ülkelerin sayısı
giderek artmıştı. Sırp, Bulgar, Rus, Avusturya Macaristan hatta İran bile
Osmanlı topraklarında okul açmıştı.


Ticaret yapabilme
izninden yola çıkarak eğitim-öğretim kurumları açmaya kadar birçok hakka sahip
olan yabancı devletler, önce azınlıkları akabinde de Osmanlı Devleti’ni etki
altına almak istemişlerdi. Böylece yer altı ve yer üstü zenginliklerinden
yararlanılabileceği düşünülmüştü. Ayrıca okulların, siyasi amaç ve çıkarlara
uygun coğrafyalarda ve sayıca çok olmasını amaçlamışlardı. Bu nedenle yasal
boşluklardan faydalanarak, Osmanlı Devletinin birçok bölgesinde -gerek olmasa
da- kendi okullarını açma yoluna gittiler. Mesela Bulgar okulunun Bulgar
halkından kimsenin bulunmadığı yerde açılması, Kudüs’te İngiliz Protestan
halktan 232 kişi olmasına rağmen yedi okul açılması gibi çalışmalar, okul
açmada asıl amacın siyasi faaliyet olduğunun açık bir göstergesiydi. 1904
yılına gelindiğinde sadece Fransızların Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren
878 okulu bulunmaktaydı. Bu sayıya Amerikan, İngiliz, Avusturya, İtalyan, Rus
ve Alman okulları da eklendiğinde kaçak çalışanlar hariç iki bine yakın yabancı
okul mevcuttu. Okulların programlarında, kendi dinleri ve dilleri, tarih,
coğrafya, aritmetik, geometri, fizik ve tabii bilimler, müzik, yabancı dil gibi
dersler yer alıyordu.


Yabancı okullardaki bu
çoğalma ve yayılmanın bir başka sebebi de, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde
Osmanlı eğitim-öğretim kurumlarının ihtiyaca cevap veremez duruma gelmesidir.
Devletin çeşitli kurumlarının hantallaşması yanında, özellikle eğitimli olmayan
kişilerin öğretmenlik mesleğine liyakatsiz başlatılması, Rumeli’deki yenilgiler
sonrası büyük kentlerde özellikle de İstanbul’da nüfus yoğunluğu ve savaştan
kaçan sivil halkın medreselerde iskân edilmesi, yabancı okullardaki eğitim
sisteminin yararlarının geç anlaşılması gibi birçok faktör bu gelişmeyi
hızlandırmıştı. Aslında medreselerin yanı sıra, sıbyan mektepleri ve diğer
derecelerde birçok okul da ihtiyacı karşılayacak durumda değildi. Bu nedenle
okullarını güçlü ve etkin kılan yabancı devletler eğitimi bir gerekçe, okulları
da imkân olarak kullanmışlardır. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti
topraklarında 106 bin ilkokul öğrencisinin 30 bini Müslüman okullarda, geri kalan
76 bini ise gayrimüslim okullarda öğretim görmekteydi. Bu 76 bin öğrencinin de
7 bini yabancı okullarda eğitim almaktaydı. Ortaöğretimde ise toplam 16 bin
öğrenci eğitimine devam ediyordu. Bunların 5 bini Müslüman, 11 bini ise
gayrimüslim okullarında eğitim alıyordu. 11 bin gayrimüslimin 8 bini yabancı
okullarda okumaktaydı. Anlaşıldığı üzere ilkokullarda azınlık okulları,
ortaöğretimde ise yabancı okullar revaçtaydı.


Osmanlı Devleti, kendi
kontrolü altında bir ‘özel öğretim’ imkânı sağlamak ve Müslüman olmayan
cemaatleri Osmanlı kimliği altında toplamak amacını gütmekteydi. Lakin Osmanlı
Devleti’ndeki “Müslüman okullar” günden güne önemini yitirdi; yabancı ve
azınlık okullarındaki eğitim kalitesinin daha iyi olması nedeniyle Müslüman
aileler çocuklarını bu okullara göndermek için yarışır hale geldi. Aslında
yabancı okullarla azınlık okullarında verilen eğitimin yararları yanında
Müslüman çocuklar için uygun olmayan içerik de mevcuttu. Özellikle II.
Abdülhamit devrinde gayrimüslimlere ait okullarda Türkçe önemsenmiyor,
öğrencinin dikkati, okulun bağlı olduğu ülkeye çevriliyordu. Mesela coğrafya
dersleri, okulun himayesinde bulunduğu devlete ait bilgilerle başlıyordu. Bunun
sonucunda öğrenciler yabancı bir ülkenin coğrafyasını öğreniyor, kendi
ülkelerine dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Ayrıca bu okullarda Türk çocukları,
Hıristiyan ibadet ve dualarını öğreniyor, dinî merasime iştirak
ettiriliyorlardı. Hatta cezaları affedilsin diye Salibi (haç, istavroz, çarmıh)
öptükleri bile oluyordu. Müslüman öğrencilerin velileri okuldaki bu olaylardan
haberdar oldukları halde hiçbir şikâyette bulunmuyorlardı. Aksine Müşir Fuat
Paşa 8 çocuğunu Kadıköy’deki Sen Jozef Kolejine gönderebilmek için bütün
ağırlığını koymak durumunda kalmıştı. (Daha sonraki yıllarda da Müslüman aileler
çocuklarını bu mekteplere göndermeye devam etmiştir. Nitekim Müslüman
öğrencilerin oranı 1890-1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1911’de yüzde 56’ya
yükselmiştir.)


Yirminci yüzyılın başında
durum daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yabancılar, okul açmak için
Osmanlı Hükümetine başvuruda bulunuyor, verilecek cevabı bile beklemeden kendi
okullarını açabiliyorlardı. Osmanlı Hükümeti kendi tebaası olan Ermeni, Rum ve
Bulgarlara bile okullar hususunda tam hükmedemiyordu. Yabancı devletler ise
kapitülasyonlara dayanarak arzularını fazlasıyla yaptırabiliyordu. Aksi halde
Osmanlı topraklarını işgal tehdidinde bulunmak dâhil her türlü adımı
atabiliyorlardı. Nitekim 1901 yılında yaşanan Midilli Olayından sonra Osmanlı
Devleti Fransa ile bir anlaşma imzalamak durumunda kalmıştı. Midilli Olayı,
hazineden çok yüksek miktarda alacağı olan Lorando ve Tubini isimli
Fransızların alacaklarını tahsil edememesi üzerine Fransız hükümetinin devreye
girmesi ve Fransa donanmasının Midilli’ye çıkmasına kadar devam eden olaylar
zinciridir. Osmanlı Devleti Midilli’yi kurtarabilmek için Fransa’nın tüm
isteklerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Meclis-i Vükela’nın kararı, padişahın
onayı ile 19 Kasım 1901 tarihinde Osmanlı Hükümeti, Fransa tabiiyeti veya
himayesi altındaki okulların hukuki varlıklarını tanımayı taahhüt ediyordu.


Osmanlı Hükümeti, yabancı
okullarla ilgili verilen imtiyazları tek taraflı bir ihsan olarak değerlendirse
de, bu devletler, yapılan anlaşmalara dayanarak durumu tabii bir hak
saymışlardır. Osmanlı-Fransız Anlaşmasıyla Fransa, yeni bir imtiyaz elde
etmemişti. Osmanlı Hükümeti sadece yürürlükteki anlaşmaları ve kapitülasyonları
tanıdığını kabul etmişti. Ancak bu anlaşma o zamana kadar Osmanlı Hükümetince
görmezden gelinen veya inkâr edilen mevcuttaki anlaşmaların koşullarının hayata
geçirildiği bir anlaşma olmuştur. Osmanlı Devleti ise yabancı devletleri
ürkütmemek ve bir olaya meydan vermemek için çok hassas davranmak zorunda
kalmıştı. İşin daha da vahim hale getiren, hiçbir Avrupa hükümetinin,
Fransa’nın bu örneği görülmemiş hareketini kınamaması ve Osmanlı Devleti’ne
yardımcı olmayı da siyaseten uygun bulmamasıydı. Çünkü ileride kendileri için
de anlaşmazlıkları aynı yönteme başvurarak çözme yolu açılmıştı. Zira bu
anlaşma diğer devletlere emsal teşkil etmiş ve onlar da bu haklardan
faydalanmışlardır.


İkinci Meşrutiyetin
ilanıyla birlikte yabancı okul sorunu yeniden gündeme gelmiş ve mecliste Türk
ve Rum mebusları arasında bu konuda hararetli tartışmalar yaşanmıştır. Ancak,
hükümetle gayrimüslimler arasında yıllardır devam edegelen bu sorun, İkinci
Meşrutiyet döneminde de çözülemedi. 1913 yılında kabul edilen bir Muvakkat
Kanunla özel okulların teftişi, öğretmenlerin atanma ve göreve başlamaları,
yabancı öğretmenlerin çalışma izin ve belgelerine dair basit kurallar kondu.
Osmanlı Devleti’nin, yabancı okullar konusunda istediği kanunu çıkarması ve
uygulamaya başlaması ancak 1915 yılında mümkün olacaktı. 1914’te Osmanlı
Devletinin savaşa girmesi üzerine ülkede örfi ve askeri bir idare kuruldu.
Osmanlı Devleti, savaştığı devletlerin okullarına, eğitim ve sağlık hizmeti
veren kurumlarına el koymuştu. Böylece İstanbul’da kalan yabancı okullar
müttefik devletlerle İtalya ve İran’a aitti. Özellikle 1914 ve 1915 yıllarında
İttihat ve Terakki hükümetleri yabancı okulların denetlenmesine ilişkin ciddi
tedbirler getirmişse de, Birinci Dünya Savaşı döneminde misyoner okulları da
dâhil yabancı okulların hemen tamamı kapandığından bu tedbirleri uygulamaya
gerek kalmamıştır.


Rumeli’nin kaybından
sonra Rumların ve Bulgarların çoğu Osmanlı sınırları dışında kalmış,
Anadolu’daki Ermeniler ise tehcire tabi tutulmuştu. İstanbul ve diğer
vilayetlerde bulunan azınlıklar ise bu durum karşısında seslerini çıkartmaz
olmuşlardı. Kapitülasyonların kaldırılması özel
okullar
ın dizayn edilebilmesi için tüm engellerin ortadan kalkması
anlamına geliyordu. İşte 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi de böyle
bir zamanda neşredilmiştir.


1915 Talimatnamesi,
Osmanlı Devletinin yabancı ve azınlık okullarının denetimi konusunda o tarihe
kadar yaptığı en kapsamlı düzenlemeydi. Bu talimatname ile yabancı devlet
okulları tamamen bir disiplin altına alınmaya çalışılmış ve yabancıların
yeniden okul açmaları oldukça zorlaştırılmıştı. Talimatnameden sonra yabancı
okulların birçoğu kapatıldı. (3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i
Tedrisat Kanununun, 1915 Talimatnamesinden esinlendiğini söylemek çok da yanlış
olmayacaktır.)


Birinci Dünya Savaşının
Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması üzerine yabancı devletler eğitim
haklarını yeniden elde etmek için harekete geçtiler. Okulların bir kısmı tekrar
faaliyete geçmekle birlikte önce Lozan Barış Antlaşması ve Tevhid-i Tedrisat
Kanunu, sonrasında da 1925, 1926, 1929 ve 1931 genelgeleri, Cumhuriyet
Türkiyesi’nde azınlık okullarıyla yabancı okullarının önemini kaybetmesine yol
açmıştır. Cumhuriyet yönetimi, farklı eğitim kurumlarından yetişen öğrencilerin
birlik ve beraberlikten uzaklaştığını, farklı kaynaklardan beslenerek mezun
olan öğrencilerin, eğitim gördüğü müesseseye ve misyona bağlılık duyduğunu
düşünmüştü. Bu ikili yapının ortadan kaldırılmasını ise eğitimde birliğin
sağlanması olarak görmüştü. Diğer taraftan kapitülasyonların kalkması yüzünden
yabancı devletlerin müdafaa ve himaye edememeleri, ilköğrenimini resmî
okullarda bitirmemiş olanların ortaöğrenime kabul edilmemeleri, mübadele ve
diğer sebeplerle azınlık nüfusunun azalması ve özellikle cumhuriyetle birlikte
Türk okullarının gerek bina yönünden, gerekse eğitim öğretim yönünden gelişimi
gibi birçok faktör yüzünden yabancı okullarla azınlık okullarının sayıları
azalmış ve yerlerini Türk okullarına bırakmışlardır.


Özetle 1869 Maarif-i
Umumiye Nizamnamesinin yayınlanması ve uygulanmasına kadar olan süreç
içerisinde Osmanlı Devleti’nin, azınlık okulları ve yabancı okullar üzerinde
hiçbir denetim ve yaptırımı olmamıştır. Bu okulların, büyük devletlerin Osmanlı
Devleti üzerinde nüfuz kurma ve parçalanması halinde de, belirli bölgeler
üzerinde hak iddia edebilme politikalarının önemli birer aracı olduğunu düşünen
Osmanlı Devleti, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile bu okulları denetim
altına alabilecek bir düzenleme yapmıştır. Ancak bu sefer de devletin
içerisinde bulunduğu durum bu düzenlemenin uygulamasını mümkün kılmamıştır.
Günden güne aleyhte faaliyetlerini artıran yabancı okullar ve azınlık okullarını
tam anlamıyla denetim altına almakta kararlı olan Osmanlı Devleti, Birinci
Dünya Savaşı’nın başında kapitülasyonları kaldırmış ve 1915 tarihli Mekâtib-i
Hususiye Talimatnamesi ile ülkedeki tüm yabancı okullarla azınlık okullarını
denetim altına almıştır. Okulların büyük bir kısmı da kapatılmıştır. Fakat
harbin kaybedilmesiyle yabancı okullarla azınlık okulları yeniden açılmış ve bu
okulların devlet tarafından istenmeyen faaliyetleri devam etmiştir. Azınlık
okullarıyla yabancı okullar, cumhuriyet sonrası önemini yitirmiş ve sayıları
giderek azalmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet