Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Kitaplarda
Okuduklarımızı Unutuyorsak Hâlâ Neden Okumalıyız ?



A painting of Joseph Fielding Smith as a young
boy reading from the Book of Mormon



Madem
kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap
okumalıyız? 



***


Iowa eyaletinin
Ames kentinde yayınlanan yerel “Ames Daily Tribune” gazetesinin köşe
yazarı Rod
Riggs
, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı
yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak
ve şu şakayı yapacaktı;


‘’Tolstoy’un
Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap’’. 


Yönetmen Woody Allen’ın,
‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu
şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği
tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi. 


Bu şaka, bir hata
olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi.
Ama sorun bundan biraz daha derin.


Rusya’nın üç
aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş
bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen
ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek
okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in
‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir. 


Peki sadece ‘tuğla
kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu? 


Geçen yıl
okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda
okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz? 


Kişiden kişiye,
ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı
istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan,
sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz.


Okuduklarımızın
çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda
okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla
ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor.


Tıpkı, New
Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi… 


2013 Mayıs’ında
dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir
arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir
Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch… Aynı
günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten
sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya
koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında
tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil
3 yıl kadar önce… Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi
üzerine… 


Crouch bu
şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’
endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her
kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile
unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir:  


‘’Raflardaki
kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları,
bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor.
Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili
olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden
çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir
kataloğu haline gelmiş meğer…’’ 


İyi bir kitap
okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’
diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde
imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried
Sassoon
’ın şu tespiti yetişir;  


‘’İnsan olmanın
kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı
ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu
hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda,
her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar,
kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen
uzaklaşır.’’ 


Benzeri bir
sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un
yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz;


‘’Okuduğum
kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile
hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, o kitabın geri kalan her şeyi…’’


Aynı itirafında
Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin
biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de
öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin
kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’.


Romancı James Collins de New
York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı
istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği
bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti
Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama
pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş.


Yıllar sonra o
günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir… Kaldığı tatil
evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir
türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir. O da, sadece o kitabı değil
geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye
başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi
zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında
Collins.    


Bilgisayar bilimci
ve yazar Paul
Graham
 ise, blogundaki bir
yazısında, Villehardouin’in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih
klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması
istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor. 


İngiliz
yazar C.D.
Rose
 da Electric Literature’deki bir yazısında,
çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir
kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu
hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne
karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey
hatırlamıyor.  


Elbette bu
sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü
var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun ‘kehaneti’nde bulunan da olmuş.


Sokrates, genç
aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un
alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun,
‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus,
Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık
kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici
bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’. 


Sözlü geleneğin
sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için
aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin
‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih
boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek.


Tarih boyunca
bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa
aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen
hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir
türe dönüştük.  


İnternet ile
birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için
beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive
Thompson
gibi bunun yararlarına inananlar da var.


Thompson silikon
hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve
‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece
alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın
yükseldiğini hatırlatıyorlar. 


İnternetin genel
olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte
olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına
varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz: 


Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye
hala kitap okumalıyız? 


Hepimizin,
keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma
gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve
‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma
kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri
kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’
isteyen bir iş. 


Kitap okumak
elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en
öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir.
Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece
Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından
son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri
okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede
anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe
bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de). 


Sığ ve basit
okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir
öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış
olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu
gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen
hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla
kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan
çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir… 


İnsanda
başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik
olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri,
arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak
komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere,
yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında,
tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel
yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.


Son 200 yılda ne
oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı? 


Biyoetik
profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu
soruya bulduğu en önemli yanıt, ‘edebiyatın kitleselleşmesi’dir. 


Gazeteci Janan Ganesh de,
Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London
Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın
etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı
yazısında, buna dikkat çekiyor.


Bu aslında film
uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh,
romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği
‘’film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü
aktararak devam ediyor; ‘’Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne
hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin
iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz. 


18’nci yüzyılda
doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve
kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri
dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan
insanlara da empatiyi büyüttü.


Örneğin, kadın
erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin
aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi
şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne
dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul
edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal
çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri
mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu
itiraf edeceklerdi.  


İnsan
uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde
geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard
Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi
Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor.


Ona göre okumak
bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine
girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz.
Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla
yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o
oluyoruz. Farklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye
sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka
kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve
‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun
farkındalığına eriyoruz. 


Varoluşunu,
ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin,
üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve
hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli
aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize
düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir.   


İyi bir roman,
ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar
dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden
de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük
cehalettir. 


Kitap okumak
içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk
da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak
bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı,
kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın
bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi… 


Bir kitabı ikinci
kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim
yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle
klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur.
Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey
yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan
‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir
anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak
sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden
okuyandır’’. 


İyi bir kitap
bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar.
Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. Dot.com rüzgarında
büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin,
2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap
hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın
içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne
olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor. 


Peki ‘bilim’ ne diyor bu sorunumuza? 


Aslında bilim de
edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya
dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak
okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya
dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin
nedenlerinden biridir bu. 


İnsan beyni,
biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca,
beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp
aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz
her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder.
Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır.
Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen
sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz. 


James Collins,
büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey
hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki
uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını
yazıyor yazısında. 


Proust ve
Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır
Colllins’i…  


‘’Ben, senin, o
kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’
der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir
depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik
bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle
kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon
icra etmeye devam ederler. 


Collins, ‘’Yani,
okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu
diyorsun?’’ diye sorar. 


‘’Hepsi hala
orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’. 


Cemal Tunçdemir


Kaynak: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/kitaplarda-okuduklarimizi-unutuyorsak-hala-neden-okumaliyiz,21516


Matematiksel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış