FACEBOOK  …. 
28.01.2017
          

BİR BOYABAT MASALI

Değerli arkadaşlarım, 

Yaklaşık 12 yıl kadar önce gönüllü arkadaşlarımızla
birlikte “Türkiye’de kitapsız, kütüphanesiz köy kalmayacak” hedefiyle
ve hiçbir kimseden para vb almadan, toplamadan Ulusal Köy Kütüphaneleri Projesi
adıyla bir proje gerçekleştirmiştik. Çok güzel işler başarmıştık. Günlerden bir
gün Sinop ili Boyabat ilçesinden bir destek talebi gelmişti. Bildiğiniz gibi
yurdumuzun bu yöresi en yoksul bölgelerimizden birisidir. Burada yapılanları
çevremize anlatabilmek için bir yazı yazmaya karar vermiştim.

Yazılanları okutabilmek için yazımı masal formatında
yazmaya karar vermiştim. Aşağıda bilgi ve dikkatinize sunduğum bu yazı o
zamanlar rahmetli Atilla İlhan anısına açılmış olan ve bugün faaliyetine son
verilmiş bulunan internet sitesinde yayınlamıştım. Bu yazı o günlerde Boyabat
ilçesindeki bütün elektrik direklerine yapıştırılmıştı. Bugün baktığımızda
Boyabat ilçesinde kütüphanesi olmayan tek bir köy bile kalmadı. Devam eden
satırlarda anlatılanlar gerçekte yaşanmış bir öyküdür. Umarım okurken
sıkılmazsınız.

BİR BOYABAT MASALI

Yıl 2006, Türkiye’de kitapsız, kütüphanesiz köy kalmasın diye
bir proje yürütüyoruz. Konudaki yer: Sinop ilimizin Boyabat ilçesi.  İlçede
Anadolu Meslek Liseleri açılmış. Ancak okulun kütüphanesinde tek bir kitap bile
yok. Laboratuvarı da tam takır. Günlerden bir gün okul müdüründen bize bir
e-ileti geldi ve bu durumdan haberdar olduk.  Sonrasında kısa sürede
beklenenin çok çok üstünde yardım gönderildi. Ben de ayrıca ve karınca
kararınca epeyce bir malzeme ve mesleki kitap gönderdim.

Bir ülkede “Boyabat” diye bir yer varmış.

Issız, çorak bir yermiş.

İnsanları fakir ve sıkıntı içindeymiş. 

Olanakları çok kısıtlıymış,

Günlerden bir gün, 

Bir öğretmen çıkagelmiş.

Demiş ki; 

“Ey milletim, Hadi harekete geçelim, Çalışalım, 

Kadere teslim olmayalım, 

Biz çok şeyler yapabiliriz”.

Ona kimseler inanmamış.

“Başkaları da uğraştı, beceremedi sen mi becereceksin? ”

Ama öğretmen ideallerine tutkun ve inançlı.

Yılmamış. 

Başlamışlar çalışmaya,

Bir şeyler de yapmışlar,

Kütüphane de yapmışlar.

Ama bakmışlar ki, okuyacak kitap yok.

Sağa gitmişler, Sola gitmişler,

Yok, yok, yok.

Kitap yok.

Sonra öğretmen kırlara çıkmış.

Ellerini gökyüzüne doğru açmış.

Ve demiş ki “Allah’ım sen yardım et, ne yapmalıyım? Bana söyle”

Yukarıdan hiç ses gelmemiş.

Sonra evine dönmüş.

Evde bir makine varmış.

Bununla sağa sola yazılar yazıp yollamaya başlamış.

Gene ses yok, çıt yok.

Yılmamış devam etmiş.

Bin tane yollamış.

On bin tane yollamış.

Yüz bin tane yollamış.

Gene ses yok, çıt yok.

Yılmamış.

İki yüz bin tane yollamış.

Yılmamış.

Üç yüz bin tane yollamış.

Yılmamış.

Dört yüz bin tane yollamış.

Gene ses yok, çıt yok.

Yılmamış.

Derken, beş yüz bin olmuş.

Derken, altı yüz bin olmuş.

Bir gece sabaha karşı, 

Gözleri artık yorgunluktan zor görür olduğunda

Bir bakmış, 

Karşısında beyaz saçlı, mavi gözlü bir dede.

Demiş, “Ey oğul niye üzülürsün?”

Öğretmen demiş ki ;

“Dede, nasıl üzülmeyeyim, 

O kadar uğraştık, 

Çorak toprakları işledik.

Ekin ektik. 

Ama su yok, Yağmur yok, 

Ürün olmuyor.”

Dede, “Ey oğul üzülme, bu kadar emek boşa gitmez”.

Bir bakmışlar. 

Gökyüzü bulutlarla dolmuş.

Hava kararmış.

Ve rahmet yağmaya başlamış.

Öğretmen şaşkın, sanki dili tutulmuş.

Ama zorlukla demiş ki;

“Dede, nasıl teşekkür edeceğimi, bilmiyorum”

Dede demiş ki;

“Ey oğul, sen istedin ben de verdim.

Ama, bundan sonra, 

Senin sorumlulukların daha ağır.

Artık sana daha büyük görevler düşüyor.”

Öğretmen dayanamamış, sormuş.

“Dedem, yağmur diye kıvrandık, 

Yağmur yağdı, 

Benim ne günahım var ki;

Daha büyük yüklerin var “ 

Diyorsun.

Dede demiş ki;

“Her şeyin bir bedeli vardır.

Sen istediğini aldın.

Ama benim de senden bir istediğim var.

Sen artık kendin için yaşayamazsın.

Halkın için yaşamalısın.

Bak şimdi ekinler yeşerecek,

Ürün olacak,

Bunları insanlara adil biçimde dağıtmalısın,

Sonraki seneyi de düşünüp tohumluk ayırmalısın,

Sen, bu kadar ekini nasıl toplayacağını da düşündün mü?”

Öğretmen demiş ki; “hayır”.

Dede, “ Ya, bak gördün mü,

İstemekle her şey bitmiyor.

İstemek kadar sonuçlandırmak da önemli”

Sormuş, “aletin, adavatın var mı?”

Öğretmen, “ Hayır yok, her yere başvurdum.

Nafile, bir şey elde edemedim”.

Dede demiş ki;

“Şimdi ben sana aletler de vereceğim.

Ama öyle hazıra konmak yok.

Sen bunları alacaksın,

Temizleyeceksin,

Onaracaksın, 

İnsanlarına kullanmasını öğreteceksin”.

Öğretmen, “Dede, ben bilmiyorum ki nasıl öğreteyim?”

Dede, “Ben sana bunların kullanılmasını öğretecek ustaları da
göndereceğim, 

Ama bir kerelik”.

Dede, “Yağmurlar yağdı, 

Ekinler ürün olacak. Fazla ürün olacak, belli. 

O zaman ne yapmayı düşünüyorsun?”

Öğretmen, “Dedem, etraftaki köyler de aç. Bir kısmını da onlara
dağıtırız”. 

Dede, “Sakın yalnızca kendinizi düşünmeyin, 

Etraf aç olursa ve de sadece siz yerseniz,

Sizin yedikleriniz de kursağınızda kalır. 

Bir daha da hiç yağmur yağmaz”.

Öğretmen, “Anladım dedem, anladım. Sosyal sorumluluk diyorsun sen”.

Dede, “Hayır, sadece sosyal sorumluluk değil, 

Karıncalar gibi ordular oluşturmalısınız, 

Ben her zaman yanınızda olamam diyorum”.

Öğretmen, “Dedem, ben kim, senin söylediklerini yapmak nire”

Dede, “Düşün hocam düşün, bulursun, 

Çare gönlünüzde, elinizde

Yeter ki, görmesini bilin”.

Öğretmen, “Bir dileğim daha olabilir mi?”.

Dede, “Peki söyle, bir şansın daha var”.

Öğretmen “Bugün karnımız doydu. 

Yarın ne olacak?

Bu insanlar işsiz, çaresiz.

Yarın gene aç kalacaklar”.

Dede, “Dedim ya, düşünün diye …

Gördün mü bak, 

Düşününce ne olup ne olmayacağını görmeye başlıyorsun. 

Peki bu son dileğin olsun. Onu da yapalım”.

Öğretmen, “Ne yapabiliriz ki?”.

Dede, “Onlara, yani işsiz ve çaresizlere mektep açalım.

İş öğretelim, 

Ekmek sahibi yapalım. Bir daha da aç kalmasınlar “. 

Öğretmen, “Dedem bunları meslek sahibi yapalım. 

İyi güzel de,buralar fakir, ot yok ocak yok, fabrika yok, sanayi yok.

Nerde çalışacaklar, meslek ne işe yarayacak?”

Dede, “Oğul derim ki, çare elinizde, beyninizde. 

Hala görmezsiniz. 

Siz de kendi fabrikanızı kurun o zaman.”

Öğretmen, “Dedem, niye dalga geçersin bizle.”

Dede “Oğul, dalga malga geçmem. 

Sen söylediğimi anlamazsın, hepsi bu.

Yabancılar gelir size parayla akıl satar. 

Siz aklınızı kullanmayı ya da satmayı düşünmezsiniz.

En değerli şey nedir bilir misin? 

Gönlünüz, yüreğiniz, beyninizdir. 

Sizde ondan bitmeyecek, tükenmeyecek kadar var.

Ama kullanmayı bilmezsiniz.

Derim ki, AKIL FABRİKASI kurun.”

Öğretmen, “Dedem, o dediğin ne ola, nasıl bir şey ola ki?”.

Dede, “Valla, oğul ben yaşlandım ismini tam da bilmem. 

Galiba, ona YAZILIM fabrikası mı ne diyorlar?”

Öğretmen donmuş, kalmış.

Düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş.

“Anladım dedem, anladım. 

Bundan sonra bu bayrak bende. 

Ben söz veriyorum. 

Bayrak hiç yere inmeyecek.” 

Öğretmen sormuş. 

“Dede, ismini bağışla lütfen”

Dede demiş ki; 

“Oğul, bana “MİLLİ IRGAT” derler “.

“Bana müsaade, beni bekleyen yerler var” demiş.

Ardından eklemiş, 

“Ha, bir de dilinize sahip çıkmayı unutmayın sakın!”

ve oradan ayrılmış.

Masal bu ya, masal böyle.

Kalın sağlıcakla










































E. YZB. GAZİ GÜDER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet