Prof. Dr. İrfan
Kaya ÜLGER : Türkiye’nin Ege Denizinde
Tek Taraflı Münhasır Ekonomik Bölge İlan Etmesinin Kapısı Aralandı


27 Haziran 2020


Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi ve hukuki
anlaşmazlıkların sayısı bir düzineye yakın. Bunlardan Batı Trakya’da Yaşayan
Türk Azınlığın Statüsü, Fener Rum Patrikhanesi ve Kıbrıs Sorunu dışında
kalanlar genel olarak Ege denizi ile ilgili anlaşmazlıklardır. Başlıklar
halinde sıralamak gerekirse en başta karasuları ve kıta sahanlığı sorunu
gelmekte, bunları hava sahası, FIR hattı, Ege adalarının silahsızlandırılması
ve son olarak da egemenliği belirsiz olan adacık ve kayacıklar sorunu takip
etmektedir.

Ege denizindeki anlaşmazlık konularında Türkiye’nin resmi görüşü, sorunların
tek başına ele almak yerine Türk –Yunan ilişkilerindeki genel genel
perspektifin dikkate alınması suretiyle ve hakça ilkelere göre çözüme
kavuşturulması ve müzakere yönteminin esas olmasıdır. Buna karşılık Yunanistan,
Ege denizindeki anlaşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanına taşınması ve 1982
tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde çözümlenmesi görüşünü
savunmaktadır.

Ege denizindeki anlaşmazlıkları daha da içinden çıkılmaz hale getiren hususlar
da var kuşkusuz. Sorunların Türkiye- AB ilişkileri ile ilişkilendirilmesi
bunlardan biri. Bir diğeri Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf
olmamasıdır. Türkiye, üçüncü deniz hukuku faaliyetlerine etkin biçimde
katılmış, ulusal çıkarları temelinde sözleşmeyi imzalamamış ve taraf
olmamıştır. Buna rağmen Türkiye’nin ihtilafların Uluslararası Adalet Divanına
gitmesini isteme veya buna taraf olma hakkı bulunmaktadır. Bir diğer husus da,
AB adaylık sürecinde Türkiye’nin Ege denizindeki anlaşmazlıkların Uluslararası
Adalet Divanına taşınmasını, adaylığın ön koşulu yapan AB zirve kararını kabul
etmesi, buna karşılık söz konusu karar mucibince Yunanistan’ın sorunu mahkemeye
taşımaktan çekinmesidir. Bu konuyu daha açık biçimde ortaya koymak için
Türkiye-AB ilişkilerinin son dönemine mercek tutmak gerekmektedir. AB Komisyonu
tarafından 1997 yılında yayınlanan Gündem -2000 raporunda Türkiye’ye karşı
ayrımcılık yapılmış, Varşova Paktı, SSCB ve Eski Yugoslavya kökenli ülkeler
AB’ye aday ilan edilirken Türkiye dışlanmıştı. Aynı yılın Aralık ayında
toplanan Devlet ve Hükümet Başkanları Lüksemburg zirvesinde söz konusu Gündem
2000 raporu, olduğu gibi onaylanınca, Türkiye bu duruma tepki gösterdi. Dönemin
başbakanı Mesut Yılmaz, AB ile ilişkilerin dondurulduğunu açıkladı. Türkiye’nin
bu tepkisi tepkisi son derece haklı gerekçelere dayanıyordu. Çünkü 1990’lı
yıllar boyunca AB yetkilileri tarafından çeşitli platformlarda yapılan
açıklamalarla ısrarla üzerinde durulan husus tüm başvuru yapan devletlere eşit
muamele uygulama yapılacağı, Türkiye’ye karşı ayrımcı tutum izlenmeyeceği
şeklindeydi. Lüksemburg zirvesinden üç yıl sonra, 1999 yılı Aralık ayında
toplanan Helsinki zirvesinde Türkiye AB’ye aday ilan edildi. Bu zirvede AB,
önceden yaptığı tüm taahhütlere rağmen Türkiye’nin adaylığını koşullara
bağladı. AB zirvesi kararında Türkiye için öne sürülen koşullar, Kıbrıs
Sorununda BM arabuluculuğu altında yürütülen müzakerelere güçlü destek verme,
Ege denizindeki anlaşmazlıklar hakkında da ikili müzakerelerle netice
alınmadığı taktirde 5 yıl sonra Uluslararası Adalet Divanı önüne taşınmasını
kabul etme şeklindedir.

Helsinki zirvesi kararlarına uygun olarak Türkiye, Kıbrıs sorununda çözüm
çabalarına güçlü destek vermiş ve eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından
hazırlanan. Annan Planı, Türkiye’nin de desteği ile KKTC’de onaylanmıştır. Söz
konusu plan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından reddedildiği için uygulamaya
girmemiştir. Öte yandan, 2004 yılı sonu itibariyle Ege Denizinde Türkiye ile
Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklarda da bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bu
durumda Helsinki zirvesi sonuç bildirgesine göre, Ege denizindeki ihtilafların
Uluslararası Adalet Divanına taşınması gerekiyordu. Ancak Yunanistan hükümeti
bu noktada Türkiye’ye karşı yürüttüğü geleneksel dış politika paradigmasını
değiştirdi ve anlaşmazlık Uluslararası Adalet Divanına götürmek için bir
girişimde bulunmadı. Yunanistan’ın yaptığı değerlendirmeye göre, Ege
denizindeki anlaşmazlıklar uluslararası yargıya taşınırsa bu durum Türkiye’nin
Batı bağlantısının kopması ile sonuçlanacaktı. Batı ile köprüleri atan yeni
Türkiye’nin yönetimi ya askerler, ya aşırı milliyetçiler yahut da İslamcıların
kontrolü altına girecekti. Bu alternatiflerden her biri Yunanistan’ın ulusal
çıkarları bakımından büyük tehlike anlamına geliyordu. Paradigma değişikliğinin
etkisiyle Yunanistan hükümeti, Türkiye ile olan Ege denizindeki ihtilafları
Uluslararası Adalet Divanına taşımadığı gibi, Türkiye’nin adaylık ve müzakere
sürecine de engel çıkarmamış ve hatta Rum Kesiminin Türkiye’nin müzakereler
başlamasını engelleme girişimlerini engellemişti. Bu tarihsel arka plan
bilgisinin ardından bu analizde Ege denizinde Türkiye ile Yunanistan arasında
temel anlaşmazlık konularının başında gelen karasuları ve kıta sahanlığı
üzerinde durulacak ve ardından Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmesi seçeneği
gündeme getirilecektir.

Türkiye ile Yunanistan arasında Karasuları ve Kıta Sahanlığı Anlaşmazlığı

Ege denizinde kadim anlaşmazlık konularının başında gelen karasuları, teknik
olarak sahildar bir devletin deniz içerisinde münhasır egemenlik
kullanabileceği deniz alanı, toprak altı ve üzerindeki hava sahası anlamına
gelmektedir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, devletlerin 12 mile kadar
karasuları ilan etme hakları bulunmaktadır. Ege denizinde halen karasuları
genişliği, hem Yunanistan, hem de Türkiye bakımından 6 mildir. 1990’lı yılların
ortasında Yunanistan hükümeti karasularını 12 mile çıkarmak için girişim
başlatmış, ancak Türkiye’nin bunu savaş sebebi (casus belli) sayacağını ifade
etmesinin ardından geri adım atmıştır. Karasularının 12 mile çıkarılması
halinde Ege denizi, tamamen Türkiye’ye kapanmakta, adalar arasındaki açık deniz
alanları Yunanistan karasuları haline gelmektedir. Bir başka ifadeyle
karasularının 12 mile çıkarılması halinde Ege denizi bir Yunanistan iç suları,
bir başka ifadeyle Yunan görül haline gelmektedir.

Kıta Sahanlığı kavramı ise 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesinde sahildar
ülkenin deniz altındaki uzantısı olarak tanımlanmaktadır. Sözleşmeye göre, kıta
sahanlığı, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz
mili mesafeye kadar olan bölgede kara ülkesinin doğal uzantısı olan denizaltı
alanlarını deniz yatağı ve toprak altını içermektedir. Kıta sahanlığı dış
sınırının 200 deniz milinden öteye uzanması halinde ise maksimum uzunluk 350
deniz mili olabilmektedir. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi göre sahildar devletin
kıta sahanlığı üzerindeki hakları kendiliğinden vardır (ipso facto) ve ilan
edilmesine bağlı olmadan başlangıçtan beri (ab initio) sahildar devlet için hak
doğurmaktadır. Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan, adaların da kıta sahanlığı
bulunduğu iddiasını öne sürmüştür. Türkiye ise Uluslararası Adalet Divanı
içtihatlarını da dikkate alarak adaların kıta sahanlığına sahip olduğu görüşünü
kabul etmemekte, sadece devletin tüm ülkesinin adalardan oluşması halinde
(takımada rejimi) adaların kıta sahanlığının hukuki bakımdan kabul
edilebilirliği görüşünü savunmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın resmi görüşüne
göre, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı sınırlandırmasında ana
karalar esas alınmalıdır.


Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı

İlk kez 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile gündeme gelen Münhasır
Ekonomik Bölge kavramı esas itibariyle kıta sahanlığını da içermektedir.
Münhasır ekonomik bölge, karasularının ölçülmeye başlandığı esas çizgiden
itibaren 200 deniz mili genişliğindeki deniz alanlarında sahildar devletin
deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki canlı ve canlı olmayan varlıklar
üzerinde ekonomik haklarını içermektedir. Kıta sahanlığı kendiliğinden var
kabul edilirken, Münhasır Ekonomik Bölge için ilan edilme koşulu getirilmiştir.
Münhasır Ekonomik Bölgenin ilan edilmesi ve coğrafi koordinatlarının
belirlenerek, Birleşmiş Milletler teşkilatına bildirilmesi gerekmektedir.
Münhasır Ekonomik Bölge, yan yana veya karşı karşıya olan devletler arasında
yapılan deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması yoluyla veya tek taraflı
olarak ilan edilebilmektedir. Sözleşmeye göre, bir devletin Münhasır Ekonomik
Bölgesi üzerinde egemenlik hakkı vardır ve bu bölgede başka devletlerin boru ve
kablo döşeme kategorisindeki faaliyetleri izne tabiidir.

Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74’ncü maddesine göre Münhasır Ekonomik Bölge ilanı
anlaşma yapmak suretiyle kazanılmaktadır. Bununla birlikte 75’inci madde
hükümlerine göre, sahildar devlet harita yayınlayarak ve coğrafi koordinatları
belirleyerek de kendi başına Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilme hakkına
sahiptir.

Türkiye, Ege Denizinde Münhasır Ekonomik Bölge İlan Edebilir mi?

Türkiye ile Libya hükümeti arasında 27 Kasım 2019’da Libya’da BM tarafından
tanınan Libya hükümeti ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması
imzalandı. Anlaşma metni, coğrafi sınırlar ve koordinatlar BM’ye gönderildi ve
ardından anlaşma yürürlüğe girdi. Böylece Türkiye, KKTC ile 2011 yılında
imzalanan deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının ardından benzer
kategoride yeni bir anlaşma imzalamış oldu. Türkiye’yi Antalya körfezine
hapseden 41 bin km2 genişliğindeki Sevilla haritası sınırlamaları ortadan
kalktı. Akdeniz üzerindeki Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge alanının 186 bin
km2 olduğu kamuoyuna coğrafi koordinatları verilmek suretiyle açıklandı.

Önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasi konjonktüre göre Türkiye’nin Akdeniz’de
sahildar devletlerle yeni Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları imzalaması
ihtimal dahilindedir. Siyasi ilişkilerin seyrine bağlı olarak Mısır ve İsrail
ile benzer kategoride anlaşma yapılması mümkün gözükmektedir. Bununla birlikte
yeni anlaşma yapılamaması Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki mevcut Münhasır
Ekonomik Bölge sınırlarından geriye gitme anlamına gelmemektedir. Peki Türkiye,
Ege denizinde tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi?

1958 sayılı BM Deniz Hukuku Sözleşmesinin 75’nci maddesi devletlerin tek
taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmelerine imkân vermektedir. Ege
denizinde Türkiye ve Yunanistan ana karaları esas alınmak suretiyle Türkiye’nin
tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi teorik olarak mümkün
gözükmektedir. Zira bu durum devletin egemenlik hakkının bir doğal sonucudur.
İkinci olarak Yunanistan hükümeti, adaların kıta sahanlığı olduğunu iddia etmiş
olsa dahi, bunu pratikte uygulamamıştır. Nitekim 9 Haziran 2020’de Yunanistan
ile İtalya arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma
Anlaşmasında ana karalar esas alınmış, İyon denizinde Yunanistan hakimiyeti
altında bulunan adaların Münhasır Ekonomik Bölge hakları ileri sürülmemiştir.
Bu durum zımnî olarak Yunanistan’ın adaların kıta sahanlığı ve münhasır
ekonomik bölge haklarının bulunmadığını kabul etmesi anlamına gelmektedir.

İyonya denizindeki Yunanistan adaları kuzeyden güneye doğru Korfu, Paksu,
Lefke, Eteka, Kefalonya, Zante ve Çuha olarak sıralanmaktadır. Yunanistan ile
İtalya arasında yapılan anlaşmada İyonya adalarının da Münhasır Ekononomik
Bölge hakkına sahip olduğu ileri sürülmemiştir. Dolayısıyla Yunanistan’ın Ege
denizinde Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü adaların kıta sahanlığı /Münhasır
Ekonomik Bölge hakkı bulunduğu iddiası çökmüştür. Yunanistan bu iddiaların
temelsiz olduğunu bizzat kendisi yaptığı anlaşma ise tescil etmiştir.

Peki bu durumda Türkiye, Ege denizinde tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik
Bölge ilan edebilir mi?

Teorik olarak Türkiye’nin böyle bir hakkı bulunmaktadır. Deniz Hukuku
Sözleşmesi hükümlerine dayanarak Türkiye’nin Ege denizinde tek taraflı Münhasır
Ekonomik Bölge ilan etmesi mümkün gözükmektedir. Bu şekilde yapılacak bir
deklarasyonun Batı dünyasında, NATO ve AB çevrelerinde büyük tepki
toplayacağını tahmin etmek için de kahin olmaya gerek yoktur. Yunanistan’ın
İtalya ile yapmış olduğu Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması,
Türkiye’nin böyle bir seçeneği kullanmasının kapısını aralamıştır.
Yunanistan’ın bugüne kadar savunduğu adaların ana kara dışında kıta sahanlığı
ve münhasır ekonomik bölgeleri bulunduğu iddiaları tamamen mesnetsiz kalmıştır.
Bu koşullarda Türk hükümetinin konjonktüre bağlı olarak Ege denizinde Yunan
adalarının varlığını dikkate almaksızın ana karanın esas alınması temelinde tek
taraflı münhasır ekonomik bölge ilan etmesi güçlü bir alternatif olarak ortaya
çıkmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet