İNSAN
HAKLARI İHLALLERİ, UYGUR ÖZERK BÖLGESİ VE ÇİN
 

Yorum No : 2019 / 79




AVİM


Çin’in Uygur
Türklerine yönelik politikalarına dair sızdırılan ve Çin makamlarına ait olduğu
iddia edilen 403 sayfalık bir belge, Uygur halkının maruz kaldığı baskıya
ilişkin tartışmaların alevlenmesine neden olmuştur.


Bilindiği gibi
Uygur Özerk Bölgesi, Tibet Özerk Bölgesi, Guang Xi Zhuang Zu Özerk Bölgesi,
Ning Xia Hui Zu Özerk Bölgesi ve İç Moğul Özerk Bölgesi ile Çin’in beş özerk
bölgesinden biridir. Jeopolitik açıdan önemli bir konuma sahip olan Uygur Özerk
Bölgesi yer altı kaynakları ve ulaşım güzergâhları açısından da dikkati çeken
bölgelerdendir. Bölgede, toplamda ticari olarak üretilebilir olan 122 çeşit
maden türü yer almaktadır. Buna ek olarak bölgede yeni doğal kaynakların keşfi
de devam etmektedir. Geçtiğimiz Ekim ayında bölgede 115 milyar metreküplük
doğal gaz keşfedilmiştir[1]. Ayrıca, bölge Çin’in küresel bir güç
olma hedefi doğrultusunda büyük önem atfettiği “Yeni İpek Yolu” olarak da
adlandırılan “Kuşak ve Yol Girişimi” bakımından da önemli bir geçiş noktasıdır.


Bölgenin
stratejik konumu tarih boyunca önem taşımıştır. 751 yılında Türk ve Arap
birlikleri ile Çin ordusu arasındaki Talas Savaşı ile çizilen sınır, daha sonra
Rusya ve Çin’in yayılma mücadelesinde dikkat çekmiştir. İkinci Dünya Savaşı
sonrasında 1949’ta Çin, Türkistan olarak da adlandırılan bu bölgenin tamamının
Rus hâkimiyetine geçmesini engellemek üzere Doğu Türkistan’ı egemenliği altına
almıştır. Çin işgalinden sonra bölgeye “Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi” ismi
verilmiştir.


Bölgenin resmi
adında “özerk” ifadesi yer almasına rağmen Uygurların kendilerini yönetme ve
temsil hakkı olmadığından bahsedilmektedir[2]. Bölgenin idaresinde tüm yetkiler
Çinlilere aittir. Özerk yönetim organlarında görevlendirilen etnik unsurların
siyasî, ekonomik ve askerî karar verme, denetleme yetkileri Çin Komünist
Partisi kontrolü altındadır. Bu durum da şüphesiz bölgedeki iç dinamikler
bakımından önemli bir etkendir.


Bölgenin bir
diğer özelliği de geçmişten bu yana nüfusun çoğunluğunu Müslüman-Türk
toplumunun oluşturmasıdır. Günümüzde bölgede meydana gelen çatışmaların
temelinde Çin’in genelinden farklılık arz eden bu demografik yapının etkili
olduğu söylenebilir. Nitekim özellikle 1949’tan sonra meydana gelen
ihtilaflarda Türk toplumunun Çinlileştirilmesine ve Müslümanlığın ortadan
kaldırılmasına yönelik izlenen politikaların etkisi gözlenmektedir. Ayrıca,
yıllar içerisinde Çin Hükümeti tarafından bölgede Müslüman Türk toplumunun
çoğunluk oluşunu değiştirecek bir demografik yapı oluşturmak amacıyla Çin’in
başka bölgelerinden göçler yaptırıldığı da bilinmektedir.


Esas itibariyle
Çin’in bölgede hâkimiyet kurduğu 1949 yılından itibaren bölge halkı ile Çin
yönetimi arasında çatışmalar yaşanmakta ve Çin’in çoğunluğu Müslüman Türk olan
bölge halkı üzerindeki baskıları gündemde yerini korumaktadır.


Çin’in
millileştirme ve aşırıcıkları giderme politikası çerçevesinde bu tarz
girişimlere hız kazandırdığı gözlenmektedir. Bu politikalara da en fazla maruz
kalan bölge Uygur Özerk Bölgesi olmaktadır. Özellikle 2009 ve 2014’te Uygur
Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de yaşanan olaylar ve bölgenin coğrafi olarak
Afganistan kaynaklı İslami aşırıcıklara yakın konumu, Çin hükümetinin buradaki
etkinliğini artıran ve daha bastırıcı politikalar izlemesine neden olan
etmenler olarak gösterilmektedir.


Bu bağlamda,
uluslararası kamuoyunda da bu konuya ilişkin farkındalığın ve Çin hükümetine
yönelik tepkilerin yıllar içinde artış kaydetmekte olduğu görülmektedir.
Tepkiler çeşitli mecralarda birçok ülke tarafından dile getirilmektedir.
Özellikle Türkiye, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler zaman
zaman Çin’in bu bölgede izlediği politikalara ilişkin rahatsızlıklarını
bildirmektedirler[3]. Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri
Dışişleri Bakanı Pompeo’nun da bir konuşma sırasında Uygur Özerk Bölgesi’ndeki
Çin’in uygulamalarını eleştirmesi bu kapsamda önemli bir gelişmedir[4].


Günümüzde artık
Çin’in Uygur Türklerine karşı insan haklarını ihlal ettiğine dair genel bir
anlayış bulunmaktadır. Her geçen gün de bu doğrultudaki kanaatleri
kuvvetlendiren yeni veriler bölgeden gelmektedir. Eğitim amaçlı ve
aşırıcılıkları gidermeye yönelik olduğu belirtilen tesisler ve bu tesislerde
belirli süre kalan ve sonra kaçmayı başararak yaşadıklarını anlatan kişilerin
ifadeleri Çin’in Uygur Türkleri’ne yönelik izlediği insan haklarını ihlal eden
politikalarını ortaya koymaktadır. Bu uygulamalar özellikle günümüzde birçok
uluslararası basın yayın organlarında da geniş yer bulmaktadır.


Çin’in Uygur
Türklerine yönelik uyguladığı baskıcı yöntemlerin son örneğini sızdırıldığı
iddia edilen 403 sayfalık belgedeki ifadeler teşkil etmektedir. 16 Kasım 2019
tarihinde New York Times’ta yayımlanan makaleye göre 403 sayfa olduğu iddia
edilen belgedeki ifadeler uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.


Söz konusu
belgelerde Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in devlet yetkilileri ile olan
görüşmeleri, görevlilere yönelik direktifler ve Sincan’daki Uygurların
izlenmesine ve kontrol edilmesine dair raporların bulunduğu iddia edilmektedir.
Ayrıca, Çin’in diğer bölgelerinde de İslam’ın kısıtlanmasına dair planlamaların
genişletilmesi ile ilgili detayların bulunduğu belirtilmektedir[5].


Belgelerde
özellikle aileleri alıkonulan çocuklara yetkililerin nasıl yaklaşmaları
gerektiğine dair ifadeler dikkati çekmektedir. Bu bağlamda sözkonusu iddia
edilen belgelere göre, Çin’in diğer bölgelerinde okula giden öğrencilerin
ailelerinin nerede olduğunu sorması halinde yetkililere onların “radikal İslam
virüsü”nden etkilendikleri, bu nedenle tedavi edilmeleri gerektiğini söylemesi
talimatı verilmektedir. Aynı zamanda, “hiçbir şekilde merhamet gösterilmemesi”
gibi ifadelere yer verilmektedir.


Öte yandan
Çin’in Birleşik Krallık Büyükelçisi Liu Xiaoming belgeleri sahte olarak
nitelendirmiştir. Çin, Uygur Türkleri’ne yönelik uygulamaları kendi
politikaları çerçevesinde gerekçelendirmeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda en
dikkati çeken savunma Uygur Türklerinin aşırılıktan uzaklaştırılması gereğidir.
Ayrıca Uygur Türkleri’nin tutulduğu kampların esasen meslek edindirme kampları
olduğundan bahsedilmektedir. Buna ek olarak Çin, uluslararası toplum tarafından
getirilen eleştirileri iç işlerine müdahale olarak yorumlamaktadır.


Çin’in
politikaları sebebiyle Uygur Türkleri’nin durumu her geçen gün daha da
kötüleşirken, Haziran ayından bu yana Hong Kong’ta meydana gelen olaylar Çin’in
insan hakları konusundaki sıkıntılarına ilişkin yeni bir örnek teşkil
etmektedir. Bu doğrultuda yeni bir küresel güç olma yolundaki Çin için Uygur
Özerk Bölgesi’nde ve Hong Kong’daki gelişmeler uluslararası camiada ülkenin
itibarını olumsuz etkileyen bir unsur teşkil etmektedir.


İddialara ve
yaşananlara rağmen uluslararası toplumun Çin ile ilişkilerini gözden
geçirmemesi Çin’in siyasi ve ekonomik gücü ile öneminin bir yansıması olarak
değerlendirilebilir. Zira, Çin yerine başka bir devlet Uygur Özerk Bölgesi ve
Hong Kong’taki olayların muhatabı olsaydı uluslararası toplum tarafından çok
daha ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalabilirdi.


Her ne kadar
Çin, günümüzde Uygur Özerk Bölgesi’ndeki insan hakları ihlalleri dolayısıyla
bir yaptırım ile karşılaşmamışsa da bu iddialar özellikle önemli bir güç
merkezi olan ülke için temel insan haklarına gösterilen saygı açısından olumsuz
sonuçlar doğurmaktadır. Ayrıca, uluslararası kamuoyunda bu konular özelinde Çin’e
karşı bir tutum benimsenmesine neden olmaktadır.


Türkiye,
“Kuşak-Yol İnisiyatifi”ne ve Asya’nın gelişmesine önem vermekte ve
desteklemektedir.  Ayrıca, kendi konumunu batının en doğusu, aynı zamanda
doğunun en batısı ve Avrasya’nın merkezi olarak değerlendiren bir ülke olan
Türkiye, Çin ile geliştirmeyi içtenlikle arzu ettiği ilişkilerin, kendi
köklerinin bulunduğu Uygurlara reva görülen ayrımcılıkla gölgelenmemesi, tam
tersine Türkiye-Çin ilişkilerinde bu köklü halkın iki ülke arasında bir
bağlantı oluşturmasını değerlendiren bir anlayış içindedir.   


Çin’e yönelik
eleştirilerin özellikle küresel güç dengelerinin Avrupa-Atlantik’ten
Asya-Pasifik bölgesine kayma tartışmaları esnasında gerçekleşmesi de dikkati
çeken bir başka noktadır. Bu bakımdan özellikle, üretim, nüfus, ekonomi,
ticaret ve teknoloji gibi alanlarda Avrupa-Atlantik bölgesine nazaran çok
önemli bir atılım yapmış olan Asya-Pasifik bölgesinin ve esas olarak Çin’in,
yukarıda bahsedilen insan hakları ihlalleri nedeniyle avantajlı konumunun zarar
görmemesi, engellenmemesi Avrasya’nın ve dünyanın yararına olacaktır.


Fotoğraf:
Çin Hükümeti’nin Uygur Özerk Bölgesi’ndeki yasaklarına ilişkin pano







[1] “Çin, 115 Milyar Metreküplük Doğal Gaz Keşfetti”, Dünya, 4 Ekim 2019, https://www.dunya.com/sektorler/enerji/cin-115-milyar-metrekupluk-dogal-gaz-kesfetti-haberi-454704


[2] “Doğu Türkistan Tarihinin Özeti ve Çin İşgali”, Mepanews, 23 Temmuz 2018, https://www.mepanews.com/dogu-turkistan-tarihinin-ozeti-ve-cin-isgali-8917h.htm


[3] “Türkiye’den Uygur Türkleri Açıklaması”, Anadolu Ajansı, 30 Ekim
2019, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/turkiyeden-uygur-turkleri-aciklamasi/1631076,


[4] “Pompeo’dan Çin’in Uygur Politikalarına Tepki”, Voice of America, 5 Kasım
2019,  https://www.amerikaninsesi.com/a/pompeo-dan-%C3%A7in-in-uygur-politikalar%C4%B1na-tepki/5153560.html


[5] Austin RAMZY – Chris BUCKLEY, “‘Absolutely No Mercy’:
Leaked Files Expose How China Organized Mass Detentions of Muslims”, The New York Times, 16
Kasım 2019,  https://www.nytimes.com/interactive/2019/11/16/world/asia/china-xinjiang-documents.html