YILMAZ
ÖZDİL : TERMİK




Robert Kolej’den mezun oldu.


Oxford’tan diploma aldı.


Gazeteciydi.


Hayatını daktilo
tıkırdatarak, karikatür çizerek, dergi kapakları resimleyerek kazanıyordu.


Kurşuna dizilen asker
kaçaklarının dramını yazdı, vay sen misin yazan, vatan haini muamelesi
yaptılar, sürgün cezası verdiler.


Bodrum’a sürdüler.


Sayın devletimizin o
günkü kafasına göre, yeryüzü cenneti Bodrum, sürgün yeriydi!



Cezası bitti.


Bodrum’dan ayrılmadı.


Bodrum’un antik
çağlardaki adı olan Halikarnas’ı mahlas olarak benimsedi, Halikarnas Balıkçısı
oldu.


Artık sadece yazar
değildi, balıkçıydı, süngerciydi, bahçıvandı, rehberdi.


Çevresine fener gibi
ışık saçan kalemiyle, adeta, Ege ve Akdeniz medeniyetlerinin Diyojeniydi.


Hayat ustasıydı.


Mavi Yolculuk’un
babasıydı.


İnsanımızı, denizimizi,
duyguyla, mitolojiyle, şiirsel dille harmanladı.



Mavi Sürgün


Yaşasın Deniz


Aganta Burina Burinata


Anadolu Efsaneleri


Gülen Ada


Çiçeklerin Düğünü


Arşipel


Gündüzünü Kaybeden Kuş


Deniz Gurbetçileri…


Hangisini saysam bilmem
ki, birbirinden eşsiz romanlar, hikayeler, denemeler, hatta çocuk kitapları
yazdı.



Aldı okurlarını,
kelimelerin enginliğinde, oralara götürdü…







“Gök kadar beyaz denizin cam sessizliğinde, tepetakla dinelen çamların
akisleri, gönül dinlendirici oluyordu. Yatağan o suların üzerinden geçerken, o
ağaç akislerini yarım mil ötelere kadar halka halka titretirdi. Oralarda
dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan buhur ağacı ormanları vardır. Hafif
hafif amber kokarlar. Bir yaprak kalabalığı olan her ağaçtan, başka ağaca
sarmaşıklar kurarlar. Çiçeğin biri koptu mu, yere kelebek konmak üzere olduğu
sanılır. Buhur ağaçları ta kıyıda ayaklarını sedef yansımalı sularda yıkarlar.
Gördüklerim hâlâ gözlerimde yaşıyor.”



İşte hep böyle yazdı.


Anlattı.


Öğretti.


Sevdirdi.


“Çevre bilinci”
denilince, Türkiye’de hiç şüphesiz akla gelen ilk kişiydi.



Yukardaki örnekte de
görüldüğü üzere, küçücük teknesiyle dolaşır, doğayı, denizi, deniz insanlarını
küçücük teknesinde yazardı.


Tirhandildi.


Bodrum’a özgü, ahşap,
yelken ve kürekle yol alan, alt tarafı sekiz metre boyunda, kayıktan
halliceydi.



Adı, Yatağan’dı.



Mavi Sürgün’de bizzat
şunları yazmıştı…


“Ahiköy o zamanlar
nahiyeydi, şimdi kaymakamlık oldu.


Ben Bodrum’dayken
Yatağan adında kayığım vardı.


Ahiköy’ün ilk
kaymakamının karısı, Bodrumluymuş.


Yeni kurulan
kaymakamlığa bir ad takmak gerekince, oraya ‘Yatağan’ diye, benim kayığımın
adını vermişler.”



Evet…


Muğla’nın ilçesi
Yatağan’ın eski adı, Ahiköy’dü.


Bucaktı.


1944’te ilçe oldu.


Adı değiştirildi.


Yatağan yapıldı.



Mümbit topraklara sahip
olan bu bereketli, şirin ilçe, Halikarnas Balıkçısı’nın yöre insanlarına
mirasıydı.


Çevre bilinci demek,
Yatağan’dı.


Yatağan demek, çevre
bilinciydi.



Gel zaman git zaman,
deniz kenarında olmamasına rağmen, Bodrum, Marmaris, Datça, Fethiye, Köyceğiz,
Dalaman gibi, Muğla’nın şahane ilçelerinden biri olan Yatağan’a, termik santral
diktiler!



İnsanlarımız çırpındı,
etmeyin eylemeyin diye… Nafile.


Dinletemediler.


Filtresiz bacadan resmen
kanser fışkırıyordu.


Bitkiler öldü.


Toprak öldü.


Tarım bitti.


Mesleğe Yeni Asır’da
başladığım için, defalarca manşet yaptım, gözlerimle şahidim, kuşlar bile öldü,
kuşlar.


İnsanlar ölmeye başladı.


Bebeler sakat doğmaya
başladı.



(Yatağan 40 bin
nüfuslu avuçiçi kadar bir yer.


1.5 milyon ev
düşünün, hepsinin sobalı olduğunu düşünün.


Bu 1.5 milyon evin,
yaz kış demeden, gece gündüz demeden, 365 gün 24 saat aralıksız soba yaktığını
düşünün…


Yatağan termik
santralı, işte bu kadar kömür yakıyor.


Üstelik en kalitesiz
kömürü yakıyor.


O bacadan işte bu
kadar duman püskürtüyor.


Gözle görülmeyen
partiküller yüz kilometre çapında yayılıyor.


Zehirli atıksuların
nereye deşarj edildiğini anlatmıyorum bile.)



Santral açıldığında
Yatağan’da sadece iki eczane vardı.


Mantar gibi çoğaldı,
100’e yaklaştı.


Kişi başına düşen kanser
ilaçlarının satışında rekor kırıldı.


Kişi başına düşen avukat
sayısında da rekor kırıldı…


Çünkü, vatandaşların
santrala karşı, devlete karşı açtığı davaların haddi hesabı bilinmiyordu.


Bazen havayı dağıtan
rüzgar kesiliyor, zabıta araçları mahalleleri dolaşıyor, “camı çerçeveyi
kapatın, sokağa çıkmayın” diye anonslar yapıyordu, sokakta nefes almak bile bu
kadar kanserojendi.



Halikarnas Balıkçısı’nın
yadigarı olan, çevre bilincinin sembolü olan Yatağan’ı işte böyle
mahvetmişlerdi.



Mücadele mücadele
mücadele, neticede güç bela filtre takıldı.


Ama süs gibi
takmışlardı.


Kullanılmıyordu.


Devreye sokmuyorlardı.


Neden diye kurcalanınca,
nedeni anlaşıldı.


Akp iktidara gelmişti.


Termik santrallar
özelleştirme adı altında, satılacaktı.


E boşuna masraf yapmak
istemiyorlardı!


İnsanlar bunca zamandır
nasıl olsa ölüyordu, biraz daha ölmesinde sakınca yoktu!



2014 yılında, yandaş
işadamına verildi.



O yıl, elektrik piyasası
kanunu’na bir maddecik ekleyiverdiler…


Baca filtreleri için
2018’e kadar süre tanıdılar.


2018’e kadar insanları
kanser etmeye devam edebilirsiniz dediler.


İki yıl böyle devam
etti.


İki yıl sonra Anayasa
Mahkemesi bu maddeyi iptal etti.


Sayın Akp hükümetimiz
tekrar devreye girdi, yeni kanun çıkardı.


Baca filtreleri için
2019 sonuna kadar süre tanıdı!


Yani, hukuken
düzeltmedikleri gibi, süreyi bile uzattılar.


Anayasa Mahkemesi artık
uysal bir mahkemeydi, ses çıkarmadı.


2019’a geldik.


Bir ay sonra bu süre
dolacaktı.


Şak…


Sayın Akp hükümetimiz
tekrar devreye girdi.


Önceki gece Tbmm’de
kabul edilen torba kanun’un içine bir kanuncuk ilave ediverdi.


Baca filtreleri için
verdiği süreyi Aralık 2022’ye kadar uzattı!



2022’nin sonuna kadar
kanser etmeye devam edebilirsiniz, 2022 gelince hatırlatın, 2030’a kadar
uzatayım demek istedi!



Halikarnas Balıkçısı’nın
Yatağan’ı başta olmak üzere… Afşin Elbistan, Kardemir, Tunçbilek, Seyitömer,
Çan, Silopi, Soma, Kangal, Çatalağzı, Çayırhan, Yeniköy, Kemerköy, Orhaneli
termik santralları.



Bu arada, aman diyeyim,
özel otomobilinizde sigara içmeyin ha.


Sağlığınıza zararlı!