Prof. Dr. Selçuk DUMAN : TÜRKİYE-HİNDİSTAN İLİŞKİLERİ VE KRONİK
HATALARIMIZ


M.Ö önceki yüzyıllardan itibaren başlayan
Türk-Hint ilişkileri, M.Ö III. yüzyılda Navriye Hanedanlığının çökmesi ile
Hindistan’ın batısında İskit adını taşıyan Saka Türkleri adıyla siyasal bir
organizasyona dönüşmüştür.

M.S. 500 lerde ise, Orta Doğu Hunları da denilen Akhunların, Afganistan ve İran
ile birlikte Hindistan’a geçtikleri görülmektedir.

7. yüzyıldan 10. yüzyılın başlarına kadar Hindistan’ı yöneten hükümdarlar, Türk
ve Afganistan kabilelerine mensup ileri gelenlerden seçilmiştir. Bu dönemde
Türklerin Hindistan’da derin izler bıraktığı bilinmektedir.

1001 yılından itibaren Gazneli Türk Devleti 17 Hindistan seferi
gerçekleşmiştir. 963-1187 yılları arasında yaşayan Gazneliler; Sebüktegin ve
Sultan Mahmut Döneminde Hindistan içlerine kadar ilerlemişlerdir. Gurlu
Muhammed’in 1175’te başlattığı Hindistan seferini takiben 1192 yılında Delhi
Kalesi Aybeg tarafından alınmış, 1206 yılında Kutbettin Aybeg isimli Türk
komutan Kuzey Batı Hindistan’da Delhi Türk Sultanlığı’nı kurarak Hindistan’da
Türk idaresini başlatmış ve 1526 yılına kadarda aralıklarla idaresini
sürdürmüştür.

1290 yılından sonra ise yine bir Türk boyu olan Halaçlar(Akhunlardır)
Hindistan’da iktidara sahip olmuşlar ve Babür Şah’a kadar etkilerini devam
ettirmişlerdir. 1519 yılında başlayan Babür’ün Hindistan seferi sonrası1526
yılında, Hindistan’da Babür Hint Türk İmparatorluğu kurulmuş olup, Hindistan
siyasi tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Türkler, miladın başlarından itibaren kurmuş oldukları devletler ile
Hindistan’ın sosyal, siyasi ve dinsel katkıları olmuştur. Hindistan’da İdari
yapı ve hükümet sisteminin oluşmasında Türklerin katkısı büyüktür. Türkler,
Hindistan’a bir taraftan entelektüel birikimlerini getirirken diğer yandan
Türkçenin Hindistan’a girmesi ile “ordu” adı verilen yeni dil yaratılmıştır. Bu
neden ile Hindistan’da Türkçe ögelere rastlamak mümkündür. Ayrıca ticaret,
mimari, denizcilik ve güzel sanatlar alanında Hindistan’da Türk tesirinin
etkili olduğu görülmektedir.

​Türkiye-Hindistan İlişkileri ise Osmanlı Türk İmparatorluğu Döneminde Behmeni
Hanedanından III. Muhammed Şah’ın(1463-1482) Fatih Sultan Mehmet’e İstanbul’un
fethi dolayısı ile yazdığı tebrik yazısı ile başlamıştır. Siyasi ilişkiler ise,
Cucerat Hanedanı Hükümdarı II. Muzaffer Şah, Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği
bir mektupla başlatmıştır.

Osmanlı Türk İmparatorluğu; Hindistan’da ilk konsolosluklarını 1849 yılında
Kalküta ve Bombay’da açmıştır.

1857 yılında Müslümanlar ve Hindular birlikte emperyalizme karşı başlattıkları
ayaklanma, İngiltere tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış ve takiben
Hindistan İngiltere tarafından işgal edilmiştir. Bu duruma rağmen Hindistan’ın
Osmanlı Türk İmparatorluğuna ilgisi devam etmiştir. Örneğin 1897 yılında
Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun Yunanistan’ı yenmesi üzerine Bombay’da bütün
camiler aydınlatılmıştır.

1914 yılında başlayıp 1918 yılında sona eren Birinci Dünya Savaşı sırasında
Osmanlı Türk İmparatorluğu Almanya’nın liderliğindeki İttifak Devletleri
içerisinde yer alırken, Hindistan İngiltere’nin işgali altında olması dolayısı
ile İngiltere’nin liderlik ettiği İtilaf Devletleri Bloğu içerisinde
görülmektedir.

Birinci dünya savaşı döneminde Osmanlı Türk İmparatorluğu ile Hindistan
ilişkileri iki zeminde ele alınabilir: Birincisi, İttihad-ı İslam ve Cihad-ı
Ekber etrafında şekillenen Hindistan Müslümanlarını İngiltere’ye karşı
ayaklandırmak amacıyla İslami propaganda. İkincisi, bütün Hint halkına yönelik
yapılan antiemperyalist propaganda.

Ancak Osmanlı Türk İmparatorluğunun her iki yaklaşımının da Hindistan üzerinde
bir etkisi görülmemiştir. Çünkü Birinci Dünya savaşı sırasında Ağa Han,
Türkiye’nin savaşa ne İslamiyet’i korumak için nede bağımsızlığını korumak
adına girmediğini, Osmanlı Devleti ve benzeri güçlerin Almanya’nın saldırgan ve
emperyalist stratejileri uğruna kullanıldığını, bu nedenle Hindistan
Müslümanlarının devletin yanında olacağına vurgu yapmıştır.

Hindistan Birinci Dünya Savaşı Döneminde Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun yanında
yer almazken, Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı başlayan Türk Milli
Mücadelesi boyunca maddi ve manevi anlamda Türkiye’nin yanında yer almıştır.

Seçilmiş birkaç örnek vereyim.

Hindistan halkı tarafından 20 Ocak 1919 tarihinde Tımes gazetesine gönderilen
mektupta, Hindistan Milli Kongresi’nin Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve
ayrıştırılmaması üzerinde durduğu belirtilmiştir.

22 Mart 1919 tarihinde Daily Telgraph Gazetesi’nde, İngiltere’de bulunan Hintli
Müslüman liderlerin İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na sundukları muhtırada,
Türkiye’nin taksimine karşı çıkmış ve Türkiye’nin itibarının korunması üzerinde
durmuştur.

7 Ocak 1920 tarihinde Seyyid Emir Ali Tımes Gazetesinde bir yazı yayımlayarak
İstanbul’un Türklerin elinde kalması gerektiği ve bunun Avrupa içinde bir sınav
olacağını ifade etmiştir.

2 Mart 1920 tarihinde Muhammed Ali İngiliz yetkili Fisher ile yaptığı
görüşmede, Osmanlı hassasiyetleri dile getirilmiştir.

19 Nisan 1920 Delhi konferansı desteği ortaya çıkmış ve 28 Mayıs 1920 Bombay,
Sind, Cownpore, eyalet hilafet komitesi başkanları Türkler ile ilgili
hassasiyetlerini dile getirdiler.

Eylül 1920 tarihinde toplanan konferansta, Türk barışı ve Pencap zulümleri
konusunda tatmin edilmedikleri takdirde, İngiltere ile hiçbir şekilde işbirliği
yapmama kararı alınır.

19 Kasım 1920 tarihinde Milletler Cemiyetinde Ağahan ve Emir Ali’nin içinde
bulunduğu 23 kişi Sevr antlaşmasının düzeltilmesini istediler.

Mustafa Kemal Atatürk döneminde kurulan modern laik devlet fikri Hindistan’ı
etkilemiştir. Yine Mustafa Kemal Atatürk’ün dinamik şahsiyeti Hint
Müslümanlarının fikirlerine ışık tutmuştur.

30 Ağustos 1922 tarihinde Muhammet İkbal, Başkomutanlık Meydan Muharebesi
dolayısı ile yazdığı şiirinde zaferi alkışlamıştır. Diğer yandan Hindistan
Müslümanlarının milli mücadeleye yaklaşık 750 bin lira yardım yaptığı ifade
edilmektedir.


Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1923 yılında
kurulduktan sonra Hindistan’ın emperyalizme karşı mücadele ederek Türk Ulus
Devleti’nin kuran Atatürk’e karşı ilgi ve sevgisi hep var olmuştur.

Örneğin 26 Aralık 1930 tarihinde Bombay Chronicle Gazetesinde Mustafa Kemal,
Rauf Bey ve Halide Edip’le ilgili bir makale yayınlanmıştır. Bu makalede
Mustafa Kemal, Rauf Bey ve Halide Edip’n Türk tipinin birer örnekleri olduğu
üzerinde durulmuş, nitelikleri olarak mütevazı, nazik, barışçı, merhametli,
hata yapmamak için nefsine hakim olan, galeyana gelince sert, bükülmez, cesaret
mucizeleri yaratmaya muktedir ve akıllara hayret verecek derecede gözü pek olan
bir asker şeklinde tanımlamıştır.

Mustafa Kemal’i Türk askerlerine örnek olarak Gelibolu’da Türk askerinin önünde
kulağının dibinde mermiler vızıldar ve yanı başında obüsler patlarken, sakin
bir şekilde sigarasını içtiğini, cesaretli, sükûnetli, kararını verirken
sarsılmaz ve metanetli, kendi nazarında kendisini başkalarını sevmek ve onlara
hizmet etmek için yaratılmış olduğunu gören kısaca dünyanın kendisi için
yaratıldığını sanan bir kişi olarak tanımlanmıştır.

İkinci dünya Savaşının genelde Avrupa ve özelde ise İngiltere için ekonomik,
siyasi ve askeri anlamda ciddi kayıplara neden olmasının da etkisi ile
Hindistan 1947 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanmış ve 26 Ocak 1950
tarihinde ilan ettiği Anayasa ile bugünkü Hindistan Cumhuriyeti’ne dönüşmüş
ancak İngiliz Milletler Topluluğu’nun bir üyesi olarak kalmaya devam etmiştir.

Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasını takiben 2 Mart 1948 tarihinde Hindistan
Hükümeti Dewan Chaman Lall’i Türkiye’deki ilk Hindistan elçisi olarak atamış,
Türkiye’de Hindistan Büyükelçiliği’ni 8 Temmuz 1948 tarihinde faaliyete
geçirmiştir.

Ancak Türkiye’nin bu dönemde Batı Bloğu(NATO) içerisinde yer alması,
Hindistan’ın ise emperyalizmden çok çeken bir ülke olarak Bağlantısızlar Grubu
içerisinde bulunması ve Türkiye’nin Pakistan ile olan yakın ilişkisi dolayısı
ikili ilişkiler iki ülkenin bağımsız inisiyatifi ile gelişmediği için istenilen
seviyeye ulaşmamıştır.

Diğer yandan 18-24 Nisan 1955 tarihinde ise Endonezya’nın Bandung şehrinde
Bağlantısızlar Grubu toplantısı yapılmış ve bu toplantıya Türkiye Dışişleri
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu katılarak bir konuşma yapmıştır. Burada yaptığı
konuşmada, batı ve NATO ‘yu destekler ifadeler kullanırken, Hindistan Başbakanı
Nehru bu konuşmaya karşılık Türkiye ve NATO aleyhinde bir konuşma yapmış, hatta
NATO’yu sömürgecilikle suçlamıştır. Bu olay iki ülke arasındaki ilişkilerin
1958 yılına kadar gelişmemesinde etkili olmuştur.

Türkiye 1958 yılında ABD ile yaşadığı sorunlar nedeniyle alternatif politikalar
üretme zorunluluğu duymuş ve Türkiye Başbakanı Adnan Menderes 1 Mayıs 1958
tarihinde Hindistan’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyaret sırasında Hindistan
Cumhurbaşkanı ve Hindistan Başbakanı ile görüşen Menderes çok yakın bir ilgi
görmüştür. Hatta Hindistan Başbakanı Nehru, Başbakan Menderes’i havaalanına
kadar uğurlamıştır.

Bu ziyaret iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi ve çeşitlendirilmesi
için bir adım olmuş ve Hindistan Başbakanı Nehru’da 20 Mayıs 1960 tarihinde
Türkiye’yi ziyaret etmiştir.

Ayrıca 1965 yılında Hindistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Zakir Hüseyin Türkiye’yi
ziyaret ederek diplomatik ilişkilerin gelişmesi için girişimlerde bulunmuştur.
Diğer yandan 1966 yılında ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
Türkiye-Hindistan Dostluk Grubu kurulmuştur.

Türkiye-Hindistan ilişkilerinin bu olumlu süreci 1969 yılında Fas’ın Başkenti
Rabat’ta gerçekleştirilen İslam Konferansında yaşanan olaylar nedeniyle ciddi
anlamda yara almıştır. Şöyle ki bu konferansa katılmak isteyen Hindistan,
Pakistan’ın muhalefeti ve etkisi ile Türkiye ve Ürdün dışişleri bakanlarının
vermiş oldukları bir önerge ile Hindistan’ın bu konferansta yer almaması
istenmiştir. Bu gelişme iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun bir süre donmasına
neden olmuştur.

Türkiye’de 1983 yılında iktidara gelen Başbakan Turgut Özal çok yönlü bir dış
politika yürütmek adına 1986 yılında Hindistan’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyaret
ile birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden hareketlendiğini
görmekteyiz. 27 Mart 1986 tarihinde ise Türkiye Büyük millet Meclisi’nde
yeniden Türkiye-Hindistan Dostluk Grubu oluşturulmuştur.

Şubat 1989 tarihinde Hindistan’a Türkiye Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Türk
Dışişleri bakanı Mesut Yılmaz birlikte bir ziyaret gerçekleştirmişlerdir.

Bu ziyarete karşılık 1993 yılında Hindistan Cumhurbaşkanı Dr. Shankar Dayal
Sharma, Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaret sırasında konuk
Cumhurbaşkanının Atatürk’ü övücü sözleri dikkat çekmiştir. 1995 yılında
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Hindistan’ı ziyareti ile iki ülke ilişkileri
daha da gelişmiştir.

Türkiye ve Hindistan emperyalist saldırılardan ve radikal devlet dışı
örgütlerden en çok etkilenen iki ülkedir. Bu nedenle iki ülkenin ortak yanları
oldukça fazladır. İki ülkenin ilişkilerinin gelişmesinin temel noktası;
demokratik hukuk devleti kuralları çerçevesinde bağlantısız ve bağımsız bir
politika geliştirmelerinden geçmektedir. Her iki ülkede devlet dışı örgütler,
inanç temelli yaklaşımlar ve diğer ülkelerin etki alanından çıkarak karşılıklı
çıkarlar çerçevesinde ilişkiler geliştirmeleri durumunda kazançlı
çıkacaklardır.

Ancak Türkiye; Hindistan ilişkileri ile ilgili soğuk savaş dönemi
alışkanlıkları dolayısı ile gerekli özeni gösterememiş ve çok iyi ilişkiler
kurabileceğimiz Hindistan ile bağımlı politikalarımızın sonucu olarak gereksiz
gerilimler yaşanmıştır.

Son yıllarda ise siyasal iktidarın yaklaşımının bir sonucu olarak, Türkiye’nin
resmi olarak BM ve üçüncü ülkelerle yapılan görüşmelerde, kronikleşmiş Keşmir
sorunu üzerinden doğrudan Hindistan’ı suçlayıcı açıklamaları bu sorunun
çözümüne katkı sunmadığı gibi çok derin tarihi bağlarımız olan Hindistan ile
çok kolay kurulabilecek çok yönlü ilişkilerin kurulmasını engellemektedir.

Türkiye Modern, demokratik bir devlet olarak çıkarları üzerinden diplomatik
ilişkilerini geliştirmek durumundadır.

Ayrıca Türkiye; Hindistan, Pakistan ve Afganistan konusuna din temelli değil
milliyet temelli yeniden planlamaya gitmelidir.

Bu önerim bu coğrafyada Türkiye’nin daha etkin olmasını sağlayacaktır.


Prof.
Dr. Selçuk DUMAN