Prof. Dr.
İrfan Kaya Ülger : Trump Döneminde ABD -
AB İlişkileri


Gündem




26 Mayıs 2020


Batı Avrupa’daki bütünleşme hareketinin düşünsel
kökenleri Ortaçağa kadar uzanmaktadır. Yüzyıllar boyunca din adamları,
filozoflar ve yöneticiler tarafından Avrupa kıtasında yaşayan halkların
arasında birlik kurulması görüşü savunulmuş, bu durumun çatışmaları sona
erdireceği ve bütünleşmeye yol açacağı ifade edilmiştir. Ütopik karakter
taşıyan bu kategori düşüncelerin uygulamaya aktarılması ise ancak İkinci Dünya
Savaşı sonrasında mümkün olmuştur. Almanya sorununa çözüm arayışları
çerçevesinde gündeme gelen Batılı devletlerin işgal bölgelerinin
birleştirilmesi düşüncesine Fransa başlangıçta sert biçimde muhalefet etmişti.
Ne var ki, ABD’nin de baskıları neticesinde egemenlik hakları sınırlandırılan
Federal Almanya’nın varlığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Alman devletinin
kurulmasından sonra da bir örgüt kanalıyla bu devlet üzerindeki sınırlamaların
kurumsallaşması düşüncesi gündeme gelmiş ve Schuman Planı ortaya atılmıştır.
Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatının (AKÇT) kurulması ve örgütlenmesinde
görünmeyen el ise ABD desteği olmuştur. ABD, Batı Avrupa devletleri arasındaki
ihtilafların geride bırakılması ve tehditlere karşı işbirliği yapılması
görüşünü savunmuştur. Bu durum esasen Yüzdeler Anlaşması olarak da bilinen
mutabakatın doğal sonucudur. 1945 Şubat ayında toplanan Yalta konferansında
müttefikler, savaş sonrasında Avrupa’nın doğu bölümünün SSCB ve Batı Avrupa’nın
da ABD etki alanı ve Yugoslavya coğrafyasının da tampon bölge olması konusunda
görüş birliği sağlamışlardı.

Marshall Planı ve Truman doktrini, Yalta mutabakatını bir adım daha ileri
taşımıştır. ABD, savaş sonrasında Avrupalı devletleri kendi aralarındaki
anlaşmazlıkları ikinci plana atma ve SSCB’ye karşı bir araya gelme konusunda
teşvik etmiştir. 1949 yılında kurulan askeri işbirliği örgütü NATO ve aynı yıl
kurulan siyasi işbirliği örgütü olan Avrupa Konseyi esasen bu bakış açısının
ürünüdür. Marshall Yardımlarının dağıtımını organize etmek amacıyla 1946
yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OEEC) da 1960 yılında
adını değiştirmiş, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) haline
gelmiştir. Avrupa merkezli ekonomik/siyasal bütünleşme hareketi olan AB’nin de
bir başka perspektiften ABD projesi olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır.
Zira ABD o tarihte açık veya örtülü biçimde Avrupa devletlerini Sovyet
yayılmasına karşı işbirliği yapmaya teşvik etmiştir.

Bu çalışma esas itibariyle Trump yönetimi döneminde Transatlantik ilişkileri,
taraflar arasında işbirliği ve çatışma alanlarını analiz etme amacı
taşımaktadır. İlk bölümde ABD –Avrupa ilişkilerinin tarihsel arka planı ele
alınacak, Avrupa bütünleşmesine ABD’nin sağladığı katkı ve ikili ilişkilerdeki
önemli dönüm noktaları üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde ABD Büyük
Stratejisinde Avrupa’nın yeri incelenecektir. Üçüncü bölümde ise ABD’nin
küresel politikasına yön veren büyük strateji de dikkate alınarak, Trump
yönetiminin Avrupa’ya yönelik dış politikasının teorik ve pratik boyutları ele
incelenecektir. Özellikle savunma ve ticaret alanlarında belirgin hale gelen
görüş ayrılıkları ve anlaşmazlık ana hatlarıyla ortaya konulacak ve gelecekte
nasıl bir seyir takip edeceğine ilişkin projeksiyon yapılacaktır.


1. ABD- AB İlişkilerinin Arkaplanı ve Temel Sorunlar


ABD’nin eski Dünya olarak bilinen coğrafyaya ilgisi
kuruluş dönemine kadar gitmektedir. 1898 ABD-İspanya savaşından sonra bir dünya
gücü haline gelen ABD, Amerikan kıtası dışındaki coğrafyalara da ilgi
duymuştur. Bununla birlikte ABD’nin eski dünya coğrafyasındaki gelişmelere
müdahil olması ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulamaya konulmuştur. 6
Aralık 1941’de Pearl Harbour baskını ile savaşa dahil olan ABD’nin askerleri
1944’deki Normandiya çıkarması ile de Avrupa topraklarına adım atmıştır.
Savaşın ardından ABD, bir yandan Avrupa kıtasında altyapının yeniden çalışır hale
getirilmesi için mali destek sağlamış, öte yandan da Avrupa kıtasında SSCB
etkisini sınırlandırmak amacıyla devletleri askeri ve siyasi işbirliğine
yönlendirmiş ve birçok projenin öncülüğünü yapmıştır.

İkinci Dünya Savaşının ardından Avrupa kıtasının saldırıdan korunması ve
kalkındırılması için desteklediği projelerden ilki, SSCB yayılmasını önleme
amacıyla oluşturulan ortak savunma teşkilatı NATO olmuştur (Warren,
2010:11-12). Bu örgütün temelleri, İngiltere ile Fransa arasında 1947 yılında
Dunkirk Antlaşmasına kadar gitmektedir. İki devlet, birbirlerine karşı bir
üçüncü devletin saldırısı söz konusu olduğu takdirde garanti vermişlerdir. Bu
oluşum, bir yıl sonra Brüksel Antlaşması teşkilatına dönüşmüş, ardından da 1949
yılında NATO’nun kurulmasına zemin teşkil etmiştir. NATO, esas itibariyle
Avrupa’ya konvansiyonel ve nükleer bir saldırı yapılmasını önlemek amacıyla
kurulmuştur (Lute and Burns, 2019). Washington Antlaşması ile kurulan NATO,
SSCB’yi çevreleme politikasının ilk halkası olmuş, NATO’yu Bağdat Paktı ve
SEATO gibi ittifaklar zinciri takip etmiştir. ABD’nin Moskova büyükelçisi
George F. Kennan tarafından 1946 yılında kurgulanan çevreleme politikası,
sonraki zamanlarda ABD’nin Avrupa’ya yönelik politikasının zeminini teşkil
etmiştir (Charountaki, 2014).

1950’li yıllarda ABD yönetimleri Avrupa bütünleşmesini desteklemişlerdir.
Özellikle Fransa ile Almanya arasında uzlaşma sağlanması, Avrupa ülkelerine
altyapı yatırımları için mali yardım verilmesi ve NATO kanalıyla sağlanan
güvenlik desteği Avrupa bütünleşmesi için uygun atmosfer yaratmıştır. ABD ve
Avrupalı ülkeler, NATO şemsiyesi altında Varşova Paktı ve SSCB’ye karşı
işbirliğine gitmişlerdir. Söz konusu işbirliği, Soğuk Savaş döneminde ABD
patronajı altında devam etmiştir. Doğu Batı geriliminin yerini yumuşamaya
bıraktığı yıllarda Batı ittifakı içerisinde bir başka ifadeyle söylemek
gerekirse Avrupa ülkeleri ile ABD arasında zaman zaman ortaya çıkan görüş
ayrılıkları fazla derinleşmeden ve esas itibariyle de ABD tercihleri temelinde
çözüme kavuşturulmuştur. ABD kendisini Avrupa üzerinde himaye kuran, hür
dünyayı komünizmden ve Sovyet yayılmasından kurtaran bir koruyucu olarak
görmüştür.

1989 Berlin duvarının yıkılmasından sonra Transatlantik ilişkilerde görüş
ayrılıkları ortaya çıkmaya başlamıştır. ABD’nin çeşitli kararları ve
uygulamaları, Avrupalı müttefikleri tarafından tartışmaya açılmış ve
eleştirilmiştir. Bununla birlikte iki taraf arasında işbirliği ve ortaklığa
dayanan mekanizma varlığını korumuş ve aksamadan işlevini sürdürmüştür.
Tarafların mutabakat sağladıkları hususların başında Avrupa güvenliğinin Soğuk
Savaş sonrasında bile ABD korumasına bağımlı olduğu düşüncesi yatmaktadır.
NATO’da Fransa’nın öncülüğünde başlayan ABD hegemonyasına karşı Avrupa’nın
gücünü ortaya koyma girişimi, var olan mekanizmada çok fazla bir değişiklik
yaratmamıştır. Öte yandan Avrupa bütünleşmesinin güvenlik ve savunma
alanlarında ilerleme kaydettiği 1990’lı yıllarda Ortak Dış ve Güvenlik
Politikası içerisinde yeni açılımlar yapılmış ve İngiltere ile Fransa arasında
1998 yılında sağlanan konsensüs çerçevesinde Avrupa Güvenlik ve Savunma
Politikası (AGSP) adı altında yeni bir askeri yapılanma oluşturulmuştur.
AGSP’nin gelecekte AB’nin savunma gücüne dönüşmesi ifadesine yer verilmiş
olmasına mukabil, bu proje adeta ölü doğmuştur. Zira AGSP çerçevesinde AB
ülkelerinin askeri işbirliği, konvansiyonel ordu oluşturma amacı
taşımamaktadır. İlave olarak AB ülkelerin tamamı AGSP faaliyetlerine iştirak
etmemektedir. İrlanda, Avusturya, İsveç ve Finlandiya gibi tarafsız ülkeler,
AB’nin sivil bir güç olması görüşünü savunmaktadır. Öte yandan, AGSP kapsamında
yürütülen askeri faaliyetlerin sınırları da esas itibariyle barış gücü
operasyonlarına AB şemsiyesi altında katkı sağlamakla sınırlı kalmıştır.
Dolayısıyla çok dar bir alanda faaliyet göstermek amacıyla kurulan AGSP’nin
NATO’ya rakip olma yahut yerini alabilme ihtimali bulunmamaktadır. Bir diğer
husus, AGSP şemsiyesi altında yürütülen faaliyetler de NATO altyapısı ve
muhabere imkânları kullanılarak yürütülmektedir. (Federal Ministry of Defence,
2009). Ayrıca bir başka dikkat çeken gösterge de AB’nin 28 ülkesinin 22’sinin
NATO üyesi olmasıdır.

Avrupa bütünleşmesinin başlangıçta 6 olan üye sayısı, 2013 yılında
Hırvatistan’ın katılımı ile 28’e yükselmiştir. AB’nin sağladığı ilerleme iki
boyutta devam etmiş, bir yanda işbirliği alanlarında sağlanan ilerlemelerle
bütünleşme derinleşirken, öte yandan da üye sayısı artmıştır. AET ülkeleri
arasında 1968 yılında gümrük birliği kurulmuş, 1992 sonunda ise dört özgürlüğün
sağlandığı ortak pazar aşamasına ulaşılmıştır. Derinleşmenin bir sonraki adımı
Maastricht kriterlerini yerine getiren ülkeler arasında 2002 yılından
itirabaren daha ileri bir bütünleşme seviyesi olan ekonomik ve parasal birlik
düzeyi olmuş, Euro bölgesine katılan AB ülkeleri ulusal paraları yerine Euro
kullanmaya başlamışlardır. AB’de gerçekleşen tüm bu ilerleme ve genişlemelerin
görünmeyen yüzü, ABD ve NATO’nun Avrupa güvenliğine sağladıkları katkı
olmuştur. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse ABD, Avrupa bütünleşmesinin perde
gerisindeki görünmez eli olarak varlığını hep korumuştur.

AB ve ABD arasındaki ilişkinin dikkat çeken iki boyutu bulunmaktadır. Bunlardan
ilki, NATO koruması ve ABD patronajı altında savunma ve güvenlik alanında
İkinci Dünya Savaşından günümüze varlığını koruyan işbirliği ve ortaklık
ilişkisidir. İkincisi ise taraflar arasındaki ticaret ve yatırım hacminin
yıldan yıla genişlemesidir. Gerçekten de geçmişten günümüze ABD ve AB
birbirlerinin önde gelen ticaret ortaklarıdırlar. 2017 yılı itibariyle iki taraf
arasındaki mal ve hizmet ticareti hacmi, 1.1 trilyon dolar seviyesine
ulaşmıştır (Akhdar, 2018). Yabancı sermaye yatırımları bakımından durum daha da
ileri seviyededir. Avrupa ülkelerinde ABD kökenli yabancı sermayenin
yatırımlarının büyüklüğü 3.2 trilyon dolar, ABD’deki AB kökenli yabancı
yatırımlar ise 2.3 trilyon dolar seviyesindedir. AB ülkelerinde bulunan ABD
yatırımları toplamı, Asya ülkelerinin üç katından daha fazladır. ABD ve AB
ekonomilerinin toplamı, global gayri safi milli hasılanın (GSMH) yarısına
eşittir ve bir başka perspektiften bu rakam dünyadaki tüm ticari faaliyetlerin
üçte birini oluşturmaktadır.

Birbirlerine bu kadar bağımlı olan ABD ile AB arasında ekonomik ilişkilerin
daha da canlandırılması için 2007 yılında Transatlantik Ekonomi Konseyi
kurulmuştur. Konseyin çalışmaları sonucunda 2013 yılında ABD ile AB arasında
Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) görüşmeleri başlamıştır. 15
tur devam eden müzakerelerin ardından 2016 yılında görüşmeler askıya
alınmıştır. Beyan edilen gerekçe, tarım, kamu ihaleleri ve yatırımların
korunması konularındaki taraflar arasında görüş ayrılıklarının bulunduğudur.
Öte yandan resmi açıklamalarda müzakerelerin sona ermediği ve ara verildiği
iddia edilmiştir. AB Komisyonu açıklamasında TTIP müzakerelerinin dondurulduğu
görüşü savunulurken, ABD yönetimi anlaşmazlık noktaları üzerinde çalıştıklarını
bildirmiştir (Culture Action Europe, 2016). Her iki tarafta da müzakereleri
sürdürme iradesini ortaya koymuş olsa da, 2017 yılı Ocak ayında Trump’un ABD Başkanlığı
koltuğuna oturması bu yöndeki ümitleri azaltmıştır. “ABD’yi yeniden büyük
devlet yapma” ve “Önce Amerika” sloganlarını biteviye tekrarlayan Trump
yönetimi, eski taahhütleri ile bağdaşmayan beyan ve uygulamalar yapmış ve bu
kapsamda AB ile ticari ilişkileri engelleyecek adımlar atmaktan da
kaçınmamıştır.

Trump yönetimi Mart 2018’de “ulusal güvenlik gerekçesiyle” çelik ve aliminyum
ithalatına sırasıyla % 25 ve % 10 oranında vergi koymuştur. Bu karar, AB
tarafından tepki ile karşılanmış ve yapılanların DTÖ kuralları ile uyumlu
olmadığı görüşü ileri sürülmüştür. Buna tepki olarak da AB, ABD’den ithal
edilen ürünlerin tarifelerini arttırmıştır. Soruna çözüm bulmak amacıyla belli
aralıklarla yürütülen çalışmalar sonucunda Başkan Trump ile AB Komisyonu Başkanı
Juncker 2018 Haziran ayında bir araya gelmişlerdir. Ancak bu görüşmeden somut
bir netice ortaya çıkmamıştır. Başkan Trump, Avrupa kökenli otomotiv ürünleri
ithalatına % 25 oranında vergi getirme çağrısı yapmış ayrıca ABD’nin DTÖ’den
çekilebileceği tehdidinde bulunmuştur (Chatham House, 2019).


2. ABD Büyük Stratejisinde Avrupa’nın Yeri


AB’nin kuruluşundan itibaren genel olarak stratejik
bakış açısına sahip olduğunu ortaya koyan örnekler çok sayıdadır. İlk yıllarda
“beyaz adamın yükü”, “kutsal görev” ve bazen de “Sosyal Darwinizm”
kavramlarıyla ile yayılma ve genişlemeyi öngören düşünceler meşrulaştırılmaya
çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ulaşmak istediği hedefleri
Büyük Strateji olarak tanımlamıştır. Bu kavram, bir devletin güvenliğini
sağlamak ve güvenlik dışı hedeflere ulaşmak için takip edilen, gerektiğinde
silahlı kuvvetlerin de seferber edilebileceği siyasal tercihlerdir. Brans’a
göre, ABD’nin İkinci Dünya Savaşından sonraki stratejisi küresel siyasal
sistemi yönlendirme amacı taşımaktadır (Brans, 2015). Paul Kennedy ise Büyük
Stratejiyi “ulusun uzun vadeli çıkarlarını korumak ve takviye etmek için
yöneticilerin askeri ve askeri olmayan kaynakları harekete geçirdiği ülkü”
şeklinde tanımlamaktadır. Kennedy’ye göre, büyük ülkü için askeri kaynakların
kullanımı başarı şansını arttıracaktır. Bununla birlikte diplomasi ve kamuoyu
desteği de hayati ehemmiyet taşımaktadır (Kennedy, 1991).

ABD’nin yıldan yıla yenilenen Büyük Stratejisinde temel hedefler olarak ulusal
çıkarların korunması, liberalizmin desteklenmesi, uluslararası siyasal sistemin
korunması ve yönlendirilmesi sayılmıştır. Daha ayrıntılı olarak incelendiğinde
ABD’nin temel hedefleri olarak şu dört ilkeye vurgu yapılmıştır: ABD’nin askeri
bakımdan en güçlü olması ve gücünü koruması; müttefiklerin güvence altına
alınması; diğer ülkeleri ABD’nin oluşturduğu örgütlere ve pazara dahil etme
amacı taşıması ve son olarak da nükleer silahların yayılmasının önlenmesi
(Hogan, 1984:287-310).

Soğuk Savaş, yumuşama, iki kutuplu sistemin dağılması ve 11 Eylül sonrasında
bile, Büyük Stratejinin temel ilkelerinden bir sapma yaşanmamıştır.
Uluslararası siyasal sistemdeki gelişmeler dikkate alınarak Büyük Strateji
güncellenmekte ve ABD dış politikasını yönlendirmektedir. Ancak 2017 Ocak
ayında Donald Trump’un ABD Başkanlığı görevini üstlenmesi ile birlikte birçok
alanda farklı görüşler dile getirilmiş ve yönetimin yeni uygulamaları dikkat
çekmiştir. Bunların başında da ABD’nin Avrupa’ya geleneksel olarak takip ettiği
politikadan sapma gelmektedir. Başkan Trump ile birlikte ABD’nin Avrupa
politikası farklılaşmış ve radikal değişiklik işaretleri vermeye başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşından beri ABD’nin Avrupa’ya yönelik politikası esas olarak
Avrupa güvenliği ve istikrarı ile ABD’nin çıkarları arasında paralellik
bulunduğu yaklaşımına dayanmaktadır. Buna göre, Avrupa kıtasında ABD gücünün
varlığı, hem bölgesel istikrara hem de Amerikan çıkarlarına hizmet etmektedir.
Kıtanın tek bir gücün kontrolü altına girmesi bugüne kadar önlenmiş, önce
Naziler ve ardından da SSCB’ye karşı Avrupa savunulmuştur. ABD Soğuk Savaşın
sona erdiği dönemde bile Avrupa’da ve Avrupa’nın bir parçası olan Balkanlarda
siyasal istikrarı korumaya özen göstermiştir (Kennedy, 1995). Nitekim Eski
Yugoslavya’da iç savaşa son veren Dayton Antlaşması ABD’nin müdahalesi
sonucunda 1995 yılında imzalanmıştır. Benzer şekilde Sırbistan yönetiminin
Kosova’da Arnavutlara karşı uyguladığı “etnik temizlik” politikasının
tetikleyeceği siyasal istikrasızlık ve çatışmalar, 1999 yılında ABD öncülüğünde
NATO müdahalesi ile önlenebilmiştir.

ABD aynı zamanda Avrupa’yı bir ortak olarak görmektedir. NATO’nun 1990’lı
yılların sonunda Vişegrad ülkelerinden başlayarak Balkanlara doğru genişlemesi,
hem Avrupa güvenlik şemsiyesinin genişlemesini simgelemiş, hem de Batı
değerleri olan demokrasi ve insan haklarının bölgede yayılmasını sağlamıştır.
Bush Yönetimi döneminde Avrupa ile ABD arasında Körfez Savaşından kaynaklanan
görüş ayrılıkları Obama döneminde kismen telafi edilmiştir (Bozo, 2016).
Taraflar, kimi alanlardaki görüş ayrılıklarına rağmen, ortak değerlere,
Transatlantik ilişkilerin korunması ve geliştirilmesi ile liberal uluslararası
düzene bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.

Trump döneminde ise ABD’nin Avrupa kıtasında bakışında ekonomik milliyetçiliğin
belirgin biçimde öne çıktığı gözlemlenmiştir. Zengin bir işadamı olan Trump’un
Başkan seçilmeden çok önceden ABD’nin Avrupa ve Uzakdoğu’ya yaptığı yardımları
eleştirmiştir. Trump, 2 Eylül 1987 tarihinde New York Times ve Washington Post
gazetelerine 100 bin dolar ödeyerek tam sayfa ilan vermiştir. “Amerikan
halkının dikkatine” başlığı altında yayınlanan ilanlarda Trump, ABD’nin on
yıllar boyunca Japonya ve Avrupalı müttefiklerine avantaj sağlamak için
çalıştığını, Basra Körfezinden dünya piyasalarına petrolün intikalinin ABD
bakımından marjinal önem taşıdığı ve bundan esas yarar sağlayanların petrole
bağımlı Avrupalı ülkeler olduğunu öne sürmüştür: “Biz onların çıkarlarını
korumak için insan kayıpları ve milyarlarca dolar harcıyoruz. Peki bu
harcamaların karşılığını bu devletler bize ödüyorlar mı? Ödemiyorlar. Tüm dünya
kendilerinin olmayan gemileri koruyan, ihtiyacı olmadığı petrolün güvenliği
için çalışan ABD’li siyasetçilere gülmektedir.” (Ben-Meir, 2015).

Heritege Foundation tarafından yayınlanan bir analizde, Avrupa’nın ABD
bakımından önemini koruduğu dünyanın en tehlikeli ve çatışma potansiyeli en
yüksek bölgesi olduğu görüşü savunulmuştur. Rapora göre, Atlantik Okyanusunun
doğusundan Ortadoğu’ya, Kafkaslara ve Kuzey Buz Denizine kadar uzanan
coğrafyada siyasal ve ekonomik istikrarın korunması hayati ehemmiyet
taşımaktadır. Bu coğrafyada devletler ve bölgeler arası çatışmaların, mikro
milliyetçiliğin, doğal kaynaklar üzerindeki tahakküm mücadelesi, aşırı dini
eğilimler, nükleer silahların yayılması ve dondurulmuş çatışmalar barış ve
istikrarı tehdit etme potansiyeli taşımaktadır. Bu sebeple Avrupa kıtasında
bulunan Amerikan üsleri bir yönüyle kriz bölgelerine müdahalede hayati
ehemmiyet taşımakta, öte yandan da ABD’nin bölge üzerindeki hükümranlığını
simgelemektedir (Heritage Foundation, 2019).


3. Trump Döneminde ABD –AB İlişkileri

Trump’un 2017 Ocak ayında Başkan koltuğuna oturmasıyla birlikte Transatlantik
ilişkilerde bir ara dönem başlamış, bir başka ifadeyle İkinci Dünya Savaşı
sonrasında kurulan ilişki düzeni tartışmaya açılmıştır. Trump öncesinde
işbaşına gelen tüm ABD liderleri dış politika tercihlerini belirlerken Büyük
Stratejiye uygun biçimde ABD’nin ekonomi ve güvenliğine en iyi hizmet
edebilecek seçenekleri dikkate almaya itina göstermişlerdir. Eski başkanların
yaptığı tercihler genel olarak uluslararası taahhütler temelinde
gerçekleşmiştir. Trump döneminde ise ABD yönetiminin temel bakış açısı önceki
dönemlerdeki yükümlülükleri dikkate almama şeklindedir. Bir başka ifadeyle yeni
dönemde Beyaz Saray karar alırken ortaklıklar, ticaret anlaşmaları, gelenekler
ve çoğu kez de ahlaki değerlere aykırı biçimde hareket etmekte, ABD çıkarlarına
öncelik vermektedir. Jentleson bu durumu şu şekilde izah etmektedir: Amerikan
ulusal çıkarlarının ne olduğu 4 P kuralına göre belirlenmektedir. Bunlar güç
(power), barış (peace), refah (prosperity) ve temel ilkeler (prenciples) olarak
sıralanmaktadır. Trump, işbaşına geldikten sonra bu ilkelerden sadece güce
vurgu yapmış, kararlarını tek taraflı olarak almaktan, önceki zamanlardaki
taahhütlere aykırı hareket etmekten kaçınmamıştır (Jethleson: 2014:8).

Trump yönetimi döneminde en sık başvurulan dış politika yöntemi, ABD
kararlarını diğerlerine empoze etmek ve ortaklarını aşağılamak olmuştur. “Önce
Amerika” adlı politikasıyla Trump açık veya örtülü biçimde şu görüşü ifade
etmektedir: Uluslararası hukuk ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ilkeleri ne olursa
olsun, ABD ekonomik çıkarlarının her şeyin üstündedir. Esasında Trump’un
başkanlık kampanyalarında sürekli biçimde tekrarladığı “Amerika’yı yeniden
büyük yapma” ve ABD’ye öncelik verme söylemleri, Transatlantik ilişkilerin
ikinci planda kalacağının işaretini vermişti. İşbaşına geldikten sonra Trump’un
güvenlik, savunma, Batı değerleri ve ekonomik ilişkilerde ortaya koyduğu tutum Avrupa
ile ilişkilerde kırılma yaratmış, bu durumdan da en fazla Batının hasımları
olan Rusya ve Çin fayda sağlamıştır.

Trump’dan önceki ABD Başkanı Obama, 2016 yılında Almanya’nın Hannover kentinde
yaptığı konuşmada Transatlantik ilişkiler konusunda şu görüşleri ifade
etmiştir: “Avrupa’nın güvenliğini ve refahını kendimizden farklı görmüyoruz.
Biz kendimizi sizden ayırmıyoruz. Çünkü sadece ekonomimiz değil aynı zamanda
kültürümüz ve halklarımız da birbirine entegre olmuştur. Güçlü ve birleşik bir
Avrupa dünya için gereklidir. Çünkü birleşik Avrupa uluslararası düzen için
hayati ehemmiyet taşımaktadır. Avrupa’nın normları ve kuralları tüm dünyada
barış ve istikrar için yol göstermeye devam etmektedir” (White House, 2016).

Trump, sadece Transatlantik ilişkilerde sıkıntı yaratmakla kalmamış, BM, NAFTA,
AB ve NATO gibi uluslararası örgütleri ve çok taraflı ticaret düzenini de
tartışmaya açmıştır. Bu örgütlerin dağılması veya ABD’nin bu örgütlerden
çekilmesini çeşitli platformlarda dile getirmiştir. Trump’un ortaya koyduğu
politikanın kişisel mi, yoksa kurumsal mı olduğu da tartışmaya açıktır. Zira
ABD ile AB arasında uyum ve işbirliği, Soğuk Savaşın ardından tedricen
farklılaşmaya başlamıştı. Bu durumu gösteren örneklerin başında ABD ve AB’nin
1990’lı yıllardaki Balkan savaşlarında ve 2003 Irak müdahalesinde
birbirlerinden farklı politika takip etmeleri gelmektedir. Berlin duvarının
yıkılması ve SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’de güçlenen eğilim, Avrupa
işlerine daha az karışma ve NATO’ya daha az maddi katkı sağlama düşüncesi
olmuştur. Bununla birlikte ABD’de yapılan bir kamuoyu araştırmasına
katılanların çoğunluğu Avrupa’ya yönelik NATO taahhütlerinin devam etmesi
şeklinde görüş beyan etmiştir (University of Maryland, 2019).


Tablo-1 : Avrupa’daki NATO Ülkelerinin Savunma
Harcamalarının GSMP’ya Oranı


Kaynak: Heritage Foundation (2019), The 2020 Index of
US Military Strength, Washington.

Obama’nın başkanlık yılları Transatlantik ilişkilerin yeniden canlanması dönemi
olarak kabul edilmektedir. Trump döneminde ise ikili ilişkilerde görüş
ayrılıkları derinleşmiştir. Trump, 2017 Mayıs ayında yapılan NATO toplantısında
Avrupalı ortaklarını eleştirmiş ve onları savunma harcamalarını arttırmaya
çağırmıştır. ABD’nin milli gelirinin % 3.2’sini savunmaya ayırdığını AB ülkelerinin
çoğunluğunda ise rakamın % 2 seviyesine ulaşamadığını ifade etmiştir. Trump
ayrıca NATO’yu “terör tehdidini ciddiye almamakla” suçlamıştır. (NPR, 2017)
Trump’un AB ülkelerine bakış açısı birçok konuşmasına yansımıştır. Trump,
Transatlantik ittifakına ancak kendi çıkarlarına hizmet ettiği taktirde itina
göstereceğini, geleneklere ve ortak hassasiyetlere önem vermeyeceğini ima
etmiştir.

Trump yönetiminin uluslararası siyasal sisteme bakışı da sorunludur. Ulusal
Güvenlik Danışmanı John Boulton bir konuşmasında şu görüşleri savunmuştur: “BM
diye bir şey yok. Uluslararası toplumda geçerli olan tek şey gerçek gücün kimde
olduğudur. Bu güç ABD’nin elindedir ve Amerikan hükümeti de ulusal çıkarlarına
göre hareket edecektir” (The Guardian, 2018).

Eski ABD Büyükelçisi Antony Gardner, Trump’un Avrupa politikasını “tarihi bir
hata” olarak değerlendirmiştir. CNBC kanalına açıklama yapan büyükelçi, “60
yıldan beri Demokrat olsun, Cumhuriyetçi olsun tüm Amerikan yönetimleri Avrupa
bütünleşmesini desteklemişlerdir. Temel düşünce, Avrupa için iyi olan ABD için
de iyidir olmuştur. Trump yönetimi ise AB’yi hasım olarak değerlendirmektedir”
(CNBC, 2019)

Trump’un barış ilkesine hiç ehemmiyet vermediğini gösteren örneklerden ilki,
ABD’nin 9 Mayıs 2017’de İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesidir.
Trump, Obama döneminde yapılan anlaşmanın İran’ın nükleer güç haline gelmesine
engel teşkil etmeyeceğini iddia etmiş ve tarihin en kötü anlaşması olarak
nitelendirmiştir (New York Times, 2018). Trump’un bu tutumuna AB’nin önde gelen
ülkeleri karşı çıkmışlardır. İngiltere, Fransa ve Almanya, İran ile yapılan
nükleer anlaşmanın uluslararası güvenliğe katkı sağladığı görüşünü savunmuş ve
ABD yönetimi tarafından İran için öngörülen ambargoya katılmamışlardır. AB’nin
önde gelen ülkeleri tarafından yapılan açıklamada “İran, anlaşma hükümlerine
bağlı kaldıkça biz de bağlı kalmaya devam edeceğiz” ifadesi kullanılmıştır.
(Politico, 2019).

ABD ile AB arasında kırılma yaratan bir diğer sorun da Ortadoğu Barış süreci
veya Arap İsrail çatışması olmuştur. Trump, işbaşına geldikten kısa bir süre
sonra ABD hükümeti büyükelçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımıştır. Trump’un bu
kararı ABD’de Evanjelik Hıristiyanlar ve Yahudi lobisinden ciddi destek
görmüştür. AB liderleri ise kararın barış sürecine katkı sağlamayacağını ifade
etmişlerdir (Kaya, 2018:12). Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul eden
kararın uluslararası hukuka aykırı olduğu, Türkiye’nin ve İslam İşbirliği
Teşkilatının girişimleri ile 21 Aralık 2017’de BM Genel Kurulunda müzakere
edilmiş, 9 üyenin olumsuz oyuna karşılık 128 üyenin olumlu oyu ile kabul
edilmiştir. Oylamada 35 ülke de çekimser kalmıştır (DW, 2018). Avrupalı
devletlerin dışında Rusya ve Çin de, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasına karşı
oy kullanmışlardır. ABD yönetimi ile AB arasındaki Ortadoğu konusundaki görüş
ayrılığı bununla sınırlı kalmamıştır. ABD yönetimi daha sonra yaptığı
açıklamalarda 1967 savaşından beri İsrail işgali altında bulunan Golan
Tepelerinin ilhak edilmesini tanıdığını duyurmuştur. Trump yönetiminin son skandalı
ise Batı Yakasındaki Yahudi yerleşim birimlerinin savunulması olmuştur.
Sıralanan tüm bu konularda AB ülkelerinin tutumu ise 1980’de AT Dışişleri
Bakanlarının kabul ettiği Venedik Deklarasyonundan bugüne istikrarlı bir seyir
takip takip etmiştir. AB tarafı, İsrail Filistin anlaşmazlığının çözümünde
BM’nin 242 sayılı kararının esas alınması görüşünü savunmaya devam etmektedir.

Transatlantik ilişkilerdeki güvenlik sorununun giderek derinleşmekte olduğu
15-17 Şubat 2019’da yapılan Münih Güvenlik Konferansında açık biçimde ortaya
çıkmıştır. Toplantıda ABD ile AB arasındaki ilişkilerin yeni dönemde nasıl bir
seyir takip edeceği tartışılmıştır. Toplantıda Merkel başta olmak üzere Avrupa
tarafı, daha ihtiyatlı bir tutum içerisinde olmayı tercih ederken, Trump’un AB
ülkelerini yükümlülüklerini yerine getirmemekle itham etmesi ve aşağılaması
dikkat çekmiştir. Toplantı hakkında yapılan bir değerlendirmede, ABD ve AB
arasındaki görüş ayrılıklarının derinleştiği ve “Önce Amerika” politikasının
“Yalnız Amerika”ya dönüştüğü ileri sürülmüştür (Sloat, 2019).

Transatlantik ilişkilerin üzerinde pek durulmayan boyutu da AB’nin değişen
konjonktüre uygun alternatifler üretmekte başarısız olmasıdır. Zira objektif
olmak gerekirse, Transatlantik ilişkilere yönelik gerçek tehdit, ABD’nin global
stratejisindeki değişiklikten kaynaklanmamaktadır. Her devletin dış
politikasında belli dönemlerde az yahut çok değişiklikler yaşanmasını olağan
kabul etmek gerekmektedir. Sorun bir başka perspektiften AB ülkelerinin
dünyadaki değişikliklere uyum sağlayacak esnek politika üretememelerinden
kaynaklanmaktadır. AB ülkeleri on yıllar boyunca Avrupa üzerindeki ABD
tahakkümüne karşı bir alternatif oluşturamamışlardır. Bütünleşmede sağlanan
ilerleme ABD bağımlılığını ortadan kaldırmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ile Avrupa hükümetleri arasında savunma ve
güvenlik alanlarında tesis edilen dayanışma, Soğuk Savaş dönemi boyunca devam
etmiştir. Berlin duvarının yıkılmasından 30 yıl sonra Soğuk Savaş dönemi
ittifaklarının aynı şekilde varlığını sürdürmesini beklemek ikili ilişkilerde
sıkıntı yaratmıştır. Avrupa hükümetlerinin gerçekle yüzleşmeleri ve Soğuk Savaş
dönemindeki yaklaşım tarzlarında değişiklik yapmaları gerekmekte iken bu
yapılmamış, 2020’li yıllarda Avrupa güvenliğinin ABD koruması altında devam
etmesi beklentisi irrasyonel şekilde varlığını korumuştur. Tarafların
çıkarlarının zaman içerisinde farklılaşması, özel ilişkilerin devam etmesi
yönündeki beklentileri temelsiz kılmaktadır. Bu aşamada Avrupa hükümetleri ve
aydınlarının alternatif üretememeleri veya bütünleşme seviyelerinde sağlanan
ilerlemeye rağmen ABD bağımlılığını kıramamalarını bir eksiklik olarak kabul
etmek gerekmektedir. Bu noktada Avrupa’nın daha yaratıcı bir vizyona ihtiyacı
bulunmaktadır.

Avrupa ile ABD arasında son 70 yılda bir çok konuda çatışma ve gerilim
yaşanmıştır. Ancak bunların hiçbirisinde ikili ilişkilerin temel kurumlarına
karşı ABD yönetimleri tarafından düşmanca bir tutum ortaya konulmamıştır. Trump
yönetiminin söylem ve uygulamaları, sadece Avrupa bakımından değil, ABD’nin
ilişki içerisinde olduğu diğer aktörlere karşı da farklılık göstermektedir. ABD
dış politikasındaki savrulmanın tek başına Trump veya Cumhuriyetçi Parti’den
kaynaklanıp kaynaklanmadığı belirsizliğini korumaktadır. Daha güçlü ihtimal,
ABD sisteminin karar vericileri tarafından kapsamlı bir strateji değişikliği
yapıldığı ve bunun da Trump tarafından uygulamaya aktarıldığıdır. Nedenleri ne
olursa olsun, Trump döneminde ortaya konulan ABD politikalarının tanımlanması
ehemmiyet taşımaktadır. Finlandiya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü tarafından
yapılan bir değerlendirmede Trump dönemindeki uygulamaların ABD dış politika
geleneklerinden hangisine uyarlık taşıdığı ele alınmıştır. Trump’un kendine
özgü (sui generis) bir ABD Başkanı olduğuna vurgu yapılan değerlendirmede
ABD’nin dış politika gelenekleri liberalizm, yeni muhafazakârlık, realizm ve
yeni yalnızcılık politikası (neoisolationism) olarak sıralanmıştır. Başkan
Trump’un söylem ve eylemlerinin dış politika ekollerinden hiç birisine tek
başına uyarlık taşımadığı, bununla birlikte her gelenekten kismî işaretler
içerdiği öne sürülmüştür (Sinkkonen, 2018).

En güçlü ihtimallerden biri de ABD’nin ortaya koyduğu uygulamaların gücü esas
kabul eden, hukuk ve taahhütleri ikinci planda tutan klasik realizm teorisine
uyarlık taşımaktadır. Bu noktada spesifik olarak ABD ve Avrupa ilişkilerinde
yaşanan problemleri, büyük stratejide yaşanan değişimin yansımaları olarak
okumak gerekecektir. Bir başka perspektiften Trump sonrası dönemde düzelme
yaşanacağı beklentisiyle günümüzdeki sıkıntılı süreci bir ara dönem (fetret
devri) olarak değerlendirmek de mümkündür.


Sonuç

Transatlantik İlişkilerin 70 yıllık tarihinde bugüne kadar Avrupa
devletlerinden ve ABD’den kaynaklanan birçok anlaşmazlık yaşanmıştır. Ancak
bunlardan hiç biri Trump yönetimi döneminde olduğu kadar ikili ilişkileri
temelden sarsıcı boyutta olmamış ve kırılma yaratmamıştır. AB’nin tarihsel
gelişimi, genişleme ve derinleşme yoluyla sağladığı ilerlemelerin perde
gerisinde ABD ve NATO’nun sağlandığı güvenlik garantileri bulunmaktadır. Bir
başka şekilde ifade etmek gerekirse ABD’nin güvenlik garantileri ABD
bütünleşmesine uygun ortam yaratmıştır. Trump döneminde bu temelin tartışmaya
açılması veya yeni parametrelere göre tanımlanması, ikili ilişkilerde kırılma
yaratmıştır. Transatlantik ilişkilerin ekonomik boyutunu takviye edecek TRIP
müzakereleri askıya alınmış ve ABD’nin Avrupa’dan ithal edilen bazı mallar için
ilave vergiler koyması, ticari ilişkilerde de durgunluk yaratmıştır.

Trump’un Avrupa karşıtı söylemleri NATO ittifakını da olumsuz yönde etkilemiş,
AB içerisinde güvenlik ve savunma boyutunu güçlendirme yönünde arayış
başlamıştır. Atlantik’in iki yakası arasındaki görüş ayrılıkları ve çatışma,
ayrıca küresel sorunların ortak çözüm bulmayı da negatif yönde etkilemiştir.
İki taraf arasındaki ayrışmanın Trump iktidarı ile sınırlı olup olmadığı netlik
kazanmazken, ABD’nin AB ve öteki aktörlere karşı izlediği politikada görülen
radikal değişiklikler Büyük Stratejisinde değişim olduğu görüşünü güçlendirmektedir.
Trump’ın izlediği dış politikanın devletler hukuku ve beynelmilel taahhütlere
aykırılıklar içermesi nedeniyle klasik realizme dönüş olduğunu söylemek de
mümkündür.

Trump yönetimindeki ABD ile Avrupa arasında ticaret, savunma ve güvenlik konularına
ilave olarak uluslararası barış konusunda da ayrışma yaşanmıştır. Trump
işbaşına geldikten sonra İran ile yapılan Nükleer Anlaşmadan tek taraflı
çekilmiş, Ortadoğu’nun kadim anlaşmazlığı olan Arap İsrail çatışmasında ise
Yahudi lobisi ve Evanjelik mezhebinin beklentilerine uygun olarak İsrail’i
desteklemiştir. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması, Batı Yakasındaki
Yahudi yerleşim birimleri ve Golan tepelerinin İsrail tarafından ilhak
edilmesine olumlu yaklaşımı AB tarafından eleştirilmiş, Trump yönetiminin
politikalarının uluslararası barışa hizmet etmediği ifade edilmiştir. ABD dış
politikasındaki değişim ve Transatlantik ilişkilerdeki ayrışmanın kapsamlı bir
strateji değişikliğinin yansıması olup olmadığı zaman içerisinde netleşecektir.


Özet

Trump Dönemi ABD –AB İlişkileri

Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER (Kocaeli Üniversitesi- Uluslararası İlişkiler
Bölümü)

Batı Avrupa’daki iktisadi /siyasi bütünleşme hareketinin düşünsel kökenleri
Ortaçağa kadar gitmektedir. İlk adımı olarak her ne kadar İkinci Dünya Savaşı
sonunda işgal altındaki Almanya’nın statü arayışı çerçevesinde kurulan Avrupa
Kömür Çelik Teşkilatı olarak kabul edilse de perde gerisindeki yönlendirme de
dikkat çekmektedir. Gerçekten de 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ABD, bir yandan
Marshall yardımları ile ekonomik işbirliğini, öte yandan SSCB yayılmasını
sınırlandırma amacıyla NATO’nun kurulmasını teşvik etmiş ve yaratılan güvenlik
ortamı Avrupa bütünleşmesine uygun zemin teşkil etmiştir. Günümüzde AB’yi
tanımlarken barış projesi, bölgesel bütünleşme hareketi, supranasyonal
örgütlenme gibi ifadeler kullanılmaktadır. En az bunlar kadar geçerli bir başka
tanım da, Avrupa bütünleşmesinin aslında bir ABD projesi olduğudur. Bu
çalışmada, ABD Avrupa Birliği ilişkilerindeki Trump döneminde yaşanan temel
sorunlar incelenmiştir.

Çalışmanın ilk bölümünde Transatlantik ilişkilerin tarihsel gelişimi analiz
edilecektir. Marshall Yardımlarından başlayarak ikili ilişkilere damga vuran
işbirliği ve dayanışma Soğuk Savaş ve Yumuşama döneminde sorunsuz bir şekilde
yürümüştür. Bununla birlikte Soğuk Savaşın ardından görüş ayrılıkları
derinleşmeye başlamıştır. İkinci bölümde, ABD Büyük Stratejisinde Avrupa’nın
yerinin ne olduğu sorusuna cevap aranmıştır. Her hükümet döneminde güncellenen
ABD Büyük Stratejisinin temel dayanaklarından biri de Transatlantik
işbirliğidir. Trump işbaşına gelinceye kadar ABD yönetimleri Avrupa ile yakın
işbirliği ve diyalog içerisinde olmaya itina göstermişlerdir. İki taraf
arasındaki ticaret hacmi yıldan yıla artmıştır. Tarafların yekdiğerinde bulunan
yabancı sermaye yatırımları da dev boyutlara ulaşmıştır. ABD ile AB arasında
ticareti daha da canlandıracak olan Transatlantik müzakereleri 2013 yılında
başlamış ve ancak sonuçlandırılmadan 2016 yılında dondurulmuştur.

Çalışmanın üçüncü bölümünde tüm bu tarihsel gelişmeler dikkate alınarak Trump
döneminde ikili ilişkilerde yaşanan kırılma incelenmiştir. ABD ile AB
arasındaki anlaşmazlık, hem savuma ve güvenlik alanlarında, hem iktisadi
ilişkilerde Trump yönetimi ile birlikte derinleşmiştir. ABD, NATO’nun Avrupalı
ülkelerinden savunma harcamalarının arttırılmasını talep ederken, öte yandan da
ABD’nin uluslararası taahhütlere bağlı kalmayacağı ve ABD çıkarlarına öncelik
vereceğini duyurmuştur. Trump, bunun dışında uluslararası barış ve güvenlik bakımından
da radikal değişiklikler yapmıştır. İran ile yapılan nükleer anlaşma
feshedilmiş, Arap İsrail çatışmasında İsrail yanlısı uygulamalara ağırlık
verilmiştir. AB, Trump’un politikalarının uluslararası barış ve güvenliğe katkı
sağlamayacağını açıklamıştır. ABD ile AB arasındaki kırılmanın Trump sonrasında
aşılıp aşılmayacağı bilinememektedir. Bununla birlikte dikkat çeken husus,
AB’nin 70 yıl geçmiş olmasına rağmen Transatlantik ilişkiler için bir
alternatif ortaya koyamamasıdır. Uluslararası siyasal sistemdeki değişimin hem
ABD’yi hem de AB’yi derin biçimde etkilediği ve gelecekte de etkileyeceği bir
vakıadır. Yeni meydan okumalar ve yeni fırsatlar Transatlantik ilişkilerin
gelecekte yeniden tanımlanmasını zorunlu kılacaktır.


KAYNAKLAR


Akhtar, İlias (2018), U.S.-EU Trade and Investment
Ties: Magnitude and Scope, https://fas.org/sgp/crs/row/IF10930.pdf
(Erişim: 1 Kasım 2019)

Ben-Meir, Ilan Bed (2015), That Time Trump Spent Nearly $100,000 On An Ad
Criticizing U.S. Foreign Policy In 1987, https://www.buzzfeednews.com/article/ilanbenmeir/that-time-trump-spent-nearly-100000-on-an-ad-criticizing-us,
(Erişim: 25 Ekim 2019).

Bozo, Federica (2016), A History of the Iraq Crisis: France, United States and
Iraq (1991-2003), Wodrow Wilson Center Press, Washington.

Brans, Hall (2015), American Grand Strategy, Lessons from the Cold War, Foreign
Policy Reseach Institute, New York.

Charountaki, Marianna (2014, “US Foreign Policy in Theory and Practice: from
Soviet era Containment to the Era of the Arab Uprising(s)” Journal of
International Relations and Foreign Policy, Vol. 2, No. 2, pp. 123-145.

Chatham House (2019), US–EU Trade Relations in the Trump Era: Which Way
Forward?, https://www.chathamhouse.org/sites/default/files/publications/research/2019-03-07-US-EUTradeRelations.pdf
(Erişim : 11 Kasım 2019).

CNBC (2019),” Trump is making a ‘historical mistake’ with the EU, former US
ambassador says” https://www.cnbc.com/2019/11/12/trump-making-a-historical-mistake-with-eu-former-us-diplomat-says.html
(Erişim 30 Ekim 2019).

Culture Action Europe (2016), A Little Guide Through TTIP negotiations,
Brussels.

DW (2018), UN Votes 128-9 to Reject US Decision on Jerusalem, https://www.dw.com/en/un-votes-128-9-to-reject-us-decision-on-jerusalem/a-41892757
(Erişim: 2 Kasım 2019)

Federal Ministry of Defence (2009), European Security and Defence Policy,
Federal Foreign Office Publication, Berlin.

Heritage Foundation (2019), The 2020 Index of US Military Strength, Washington.

Hogan, Michael J, (1984) “Revival and Reform: America’s Twentieth –Century
Search for a New International Order”, Diplomatic History, Vol.8, No.4, pp.
287-310.

Jentleson, Bruce W (2014), American Foreign Policy: The Dynamics of Choice inn
the 21th Centuy, New York and London, WW Notron Company.

Kaya, Taylan Özgür (2018), “Trump-Avrupa Birliği ve İsrail-Filistin
Uyuşmazlığı”, ORSAM Raporu, No: 219, Ankara

Kennedy, Paul (1995), “Grand Strategy in War and Peace: Towards a Broader
Definition”, in Grand Strategy in War and Peace, ed, Paul Kennedy , Yale
University Press.

Lute, Douglas & Burns, Nicholas (2019), NATO at Seventy- An Alliance in
Crisis, Harvard Kennedy School, Belfer Center Report.

New York Times (2018), Rewrite Iran Deal? Europeans Offer a Different Solution:
A New Chapter, https://www.nytimes.com/2018/02/26/us/politics/trump-europe-iran-deal.html?auth=linked-facebook
(Erişim 1 Kasım 2019)

NPR (2017), In NATO Speech, Trump Scolds Leaders But Doesn’t Recommit To
Defense Pledge, https://www.npr.org/sections/thetwo-way/2017/05/25/530040756/in-nato-speech-trump-scolds-leaders-but-doesnt-recommit-to-defense-pledge,
(Erişim. 20 Ekim 2019)

Politico (2019), European Powers Say They Will Stick With Iran Nuclear Deal, https://www.politico.eu/article/iran-europe-nuclear-united-states/
(Erişim: 1 Kasım 2019).

Sinkkonen, Ville (2018), Contextualizing the “Trump Doctrine”: Realism,
Transactionalism and the Civilized Agenda, FIIA Analiysis, Finnish Institute of
International Affairs, Helsinki.

Sloat, Amanda (2019), Dispatch from Munich: The Trans-Atlantic Rift Persists
Amid Weaknesses on Both Sides, https://www.brookings.edu/blog/order-from-chaos/2019/02/18/dispatch-from-munich-the-trans-atlantic-rift-persists-amid-weaknesses-on-both-sides/
(Erişim: 2 Kasım 2019)

The Guardian (2018), “Who is John Bolton, Trump’s new national security
adviser?” https://www.theguardian.com/us-news/2018/mar/22/who-is-john-bolton-trump-national-security-adviser
(Erişim 18 Ekim 2019)

University of Maryland (2019), Americans on NATO- A Survey of Voters
Nationwide, Program for Public Consultation, Baltimore.

Warren, Patrick T (2010), Alliance History and the Future NATO: What the Last
500 Years of Alliance Behavior Tells Us about NATO’s Path Forward, 21st Century
Defence Initiative Policy Paper, Brookings .

White House (2016), Remarks by President Obama at Hannover Messe Trade Show
Opening, https://obamawhitehouse.archives.gov/the-press-office/2016/04/25/remarks-president-obama-address-people-europe
(Erişim. 15 Ekim 2019).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet