SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

SİYASET BİLİMİ & DIŞ POLİTİKA & SİYASİ PARTİLER & ULUSLARARASI İLİŞKİLER

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER

SİYASET BİLİMİ & DIŞ POLİTİKA & SİYASİ PARTİLER & ULUSLARARASI İLİŞKİLER
Bu haber 30 Ağustos 2020 - 0:00 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş

Mehmet ASAL : YUNAN
VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER


Haziran 2020


Rumlar ile
Türkler arasında son 2 asırdır büyük bir husumet olduğu gerçektir.


Günümüzde iki
ülke arasındaki ilişkileri incelenirken, göze çarpan önemli noktalardan birini;


“Ortak bir tarihsel geçmişi paylaşmalarına karşın, bu geçmişin
bıraktığı izlerin hiç de olumlu yanlarıyla ilişkilere yansımadığı, dolayısıyla,
iki ülke ulusçuluğunun sürekli bir çatışma içerisinde bulunduğu gerçeği”
oluşturmaktadır.


Gönül ister ki;
iki komşu ülke halkları birbirleriyle saygı çerçevesinde ilişkiler geliştirilip
pastayı hakkaniyete uygun şekilde paylaşsınlar. Tabii ki sadece halkların bunu
istemesi yetmez. Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık
Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını
dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan
ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırmalıdırlar.


Sadece “Rakı” Kadehini “Uzzo” Kadehi ile tokuşturup “Şerefe” ,
“Eviva” demek le hiçbir şeyi çözemeyiz.


Türkiye ve
Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesi için gereken çabaların başarı
şansını önemli oranda etkileyen faktör bunların taraf ülke halklarınca ne
ölçüde kabul gördüğüdür.


Yunanlar;
kendilerini, eski Hellen uygarlığının torunları ve varisleri olduğuna
inandırmış ve bu yolda devamlı olarak Batılı Devletlerin kandırmalarıyla
yoğurulmuşlardır. Bu noktada itiraf etmemiz gerekir ki, gelmiş geçmiş Türk
hükümetlerinin ihmalkarlığı ve bazı devlet adamlarının düşünmeden ve bilmeden
verdikleri beyanatlar ve uygulamaları, Yunan ulusunda bu duyguları daha da
kuvvetlendirmiş ve Türklerin de bunu kabul ettiği veya kolayca kabul
ettirilebileceği izlenimini uyandırmıştır.


 Aslında uzun
yıllar aynı topraklar üzerinde yaşamış, birbiriyle ticari ilişkilere girmiş,
gen yapıları, olaylara yaklaşımları, pek çok örf ve adetleri, fıkraları
birbirine benzeyen, mutfakları uyumlu ve komşu olarak geçinmeleri her ikisi
için de çok yararlı olan bu iki millet ne olmuştur ki bu kadar birbirine kin
duyar hale gelmiştir?


Öncelikle
unutmamak gerekir ki her iki ülke de Rönesans ve Reformlardan çıkarımlarını
alamamışlardır. Her iki ülke de Sanayii Devrimlerinin yakınına bile
yaklaşamamıştır. Hele hele Yunanistan. Özellikle Avrupa Birliğine katıldıktan
sonra tam bir rehavete kapılmıştır.


Yunanistan
Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı düşünce akımlarından (Özgürlük, Eşitlik,
Kardeşlik) etkilenerek 1830 lar da bağımsızlığını elde etmiştir. Yunanistan’da
din, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin büyük bir komünyonu içinde olan Yunan Ortodoks
Kilisesi’nin hakimiyeti altındadır. Diğer nedenler bir kenara bırakılsa bile en
azından dindaşı ve mezhepdaşı olan Ortodoks Rusya’dan büyük teşvik ve destek
görmesi kaçınılmazdır. İşin acı tarafı, aynı desteği İngiltere ve Fransa’dan da
görmüştür.


Şurası
muhakkaktır ki Rusya, İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın parçalanması için
elinden gelen her şeyi yapmış, Yunanları ve ellerine fırsat geçtiğinde tüm
azınlıkları sürekli teşvik ve tahrik etmişlerdir.


1915 Ermeni tehcirinin baş sorumlusu aynı Rusya değil midir?


Osmanlıyı
istedikleri gibi paylaşamayacaklarını anlayınca hiç olmazsa bana müzahir olan
birilerinin eline geçsin diyerek 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ı Anadolu’ya
çıkartan Emperyalist, sömürgeci İngiltere değil midir?


Her Türk genci şunu hiçbir zaman aklından çıkartmamalıdır;
İngiltere ‘de, Fransa’da, Rusya’da, ABD’de hiçbir zaman güçlü ve istikrarlı bir
Türkiye istemezler. Dolayısıyla Türkiye’ye karşı girişilen uluslararası her
olumsuzluğun her entrikanın arkasında bu 4 ülke ve onların da teşvik edip
tahrik ettiği ülkeler vardır ve bundan sonra da olacaktır.ABD bu işi 15 Temmuz
2016’ya kadar gizlice ve sinsice yürütmüştür.


Bunlar bir
paranoya değil, tarihi gerçeklerdir.


Osmanlı
Devleti’nin egemenliği altında oldukça uzun bir süre birlikte yaşamış
olmalarına karşın, her iki ulusun birbirlerine karşı yaklaşımları, süreç
içerisinde, bu 3 ülkenin büyük destek ve teşvikiyle, iş birliği ve karşılıklı
çıkarların paylaşılması yerine düşmanlığa yönelen bir gelişme çizgisi
izlemiştir.


1830’dan
itibaren, Osmanlı Devleti’nden kopmasına karşın, Yunanistan’ın, Osmanlı
sınırları içerisinde kalan diğer etnik/dinsel topluluklarla ve bu arada,
Rumlarla olan bağlantıları devam etmiştir.


Ortodoks Kilisesi’nin İstanbul’da ve Osmanlı Devleti’nin güvencesi
altında bulunmasının yanı sıra, Fener Rumlarının bu ülkenin siyasi, ticari ve
ekonomik yaşamında da etkin bir konumda bulunması, Yunanistan’ı uzun süre,
Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşamayı sürdüren Rumlarla ilişkilerini
korumaya yöneltmiştir.


1453 yılında
İstanbul’un alınması ile birlikte, giderek büyüyen Osmanlı toprakları üzerinde
yaşayan Müslüman olmayan halkları bir arada tutmak için, bu halklara dinsel
konumları ön plana çıkarılarak bazı azınlık haklarının tanınması gerekmiştir.


Osmanlı Devleti’ni oluşturan esas unsurların İslamiyet’i
benimsemiş olması, bu niteliklerinden dolayı egemenlikleri altındaki topraklar
üzerinde yaşayan halklar arasında Müslüman olan ve olmayan ayrımının kesin bir
şekilde yapılmasını gerektirmiştir.


Osmanlı
Devleti’nin tüm azınlıklara dinsel yönlerini ön plana çıkararak, kimi
ayrıcalıklar tanımış olması ve Kilise yönetiminin almış olduğu kararların
Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanması, Osmanlı Devleti’nin
Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmeye başlamasına olanak tanırken,
aynı zamanda Kiliselerin de etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki etkinliğini,
saygınlığını artırmasına yardımcı olmuştur.


Özellikle
Ortodoks Fener Kilisesi’nin etkinliği giderek artmış, Kilise, azınlıklar
açısından dinsel olduğu kadar belki de daha fazla, siyasal lider durumuna
gelmiştir. Ortodoks Fener Kilisesi’nin yetki ve haklarının genişlemesi,
bunların Osmanlı Devleti tarafından garanti altına alınmış olması, bir yandan
Kilise’nin etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki denetimini güçlendirirken, diğer
yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak üzere azınlıkların Kilise ile iş
birliğine yöneltmiştir.


Bu durum Osmanlı
Devleti sınırları içerisinde yaşayan, özellikle Fener Rumlarının, Osmanlı
ekonomisi ve siyasi yaşamında önemli görevler üstlenmelerine ve ayrıcalıklara
sahip olmalarına yol açmıştır.


18. yüzyıl içerisinde Osmanlı Devleti’nin bir gerileme süreci
içerisine girmiş olması, 1789 Fransız Devriminin etkileriyle birleşince Avrupa
topraklarından hızla geri dönüş yaşanmaya başlamıştır.


 Osmanlı
Devleti’nin Avrupa’ya açılan kapısı Balkanlar, ulus bilincinin etkilemiş olduğu
ilk bölgeler olmuştur. Osmanlı merkezi yönetimi karşısında belirgin bir
ekonomik ve yönetimsel serbesti kazanmış bulunan bölge halkları, bir yandan bu
özelliklerini kullanarak diğer yandan da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan atılmasında
çıkarları açısından beklentileri bulunan İngiltere, Fransa ve Rusya gibi
güçlerden destek sağlayarak Osmanlı yönetimine karşı ulusal ayaklanma
başlatmışlardır.


Yunanların ulusal
uyanışı ise, bir yandan Ortodoks Kilisesi’nin etkisi ile ve eski Yunan kültürünün
etkilerinin izlendiği bölgeler üzerinde Bizans İmparatorluğunun yeniden
canlandırılması ülküsü üzerine kurulu olarak gelişirken, diğer yandan da
Fransız Devrimi’nin ideolojik çatısına dayandırılmaya çalışılmıştır.


“Osmanlıların
1715’te Mora Yarımadasını fethetmeleri ve böylece Yunanların yaşadıkları
bölgelerin tümünü Osmanlı bayrağı altında toplamaları çok önemli bir sonuç
yaratmıştır. Helenizm’in, yani tüm Yunanların siyasal birliği ilk kez
kurulmuştur. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında uyanmaya başlayan Yunan
bilinci işte bu siyasal birlik altında gelişmiştir.


Siyasal ve
ekonomik karmaşadan kurtulan Yunan gemiciler Yakındoğu’nun en önemli tüccarları
haline gelmiştir. Bozulan Osmanlı toprak düzeni ve siyasal yapısının yanında
Yunan köylüsünün de ezilmesinin yarattığı tepkiden ve 1763’ten başlayarak
Balkanlarda başkaldırma tohumları eken Rus ajanlarının yaptığı etkiden çok daha
ötede, 1821’de patlak verecek olan Yunan bağımsızlık savaşında, bu ekonomik
gelişme ve yarattığı yeni sınıf en belirleyici rolü oynamıştır.”


Balkanlarda ulus
bilincinin yaygınlaşmaya başlaması ve bunun Yunan ulusunun bağımsızlık
mücadelesinde gündeme gelmesi, bölgesel üstünlük arayışı içerisinde olan Fransa
ve İngiltere’nin yanı sıra, Avrupa’dan ve Balkanlardan Osmanlı egemenliğini
silmeyi amaçlayan Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerde de kendini
göstermiştir.


Özellikle
Osmanlı-Rus çatışmasının, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında önemli rol
oynadığı söylenebilir; Osmanlı Devleti’nin yenilmesi ve Edirne Antlaşması’nı
imzalamak zorunda kalmasıyla, Yunanistan, bağımsızlığını kazanabilmiştir.


Yunanlar;
1400’lerden başlayıp 1800’lere gelinceye kadar Osmanlı Egemenliği altında
yaşayan bir ulus olduklarından geri kalmışlıklarında, Reformları
yakalayamamalarında hep Osmanlı’yı ve İslam anlayışını suçlamışlardır ve
halende suçlamaktadırlar.


Batı ve Rusya; bir bakıma haklı yönleri de olan bu yaklaşımı
sürekli olarak kullanmak suretiyle Yunanistan’ın Türk düşmanlığı duyguları ve
hislerini sürekli körüklemiştir.


Netice de Yunanistan’ın varoluşunun ve ayakta kalışının tek
dayanağı “TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI” haline gelmiştir.


Bağımsızlığını
ilan ettiği günden bu yana başta Türkiye olmak üzere neredeyse tüm komşularıyla
sorunları bulunmaktadır. 1981 yılında dönemin Avrupa Topluluğu’na üye olan
Yunanistan, bu ülkede yaşayan ve hatırı sayılır bir nüfusa sahip bulunan, Batı
Trakya Türkleri başta olmak üzere Çamerya Arnavutları, Ulahlar ve Makedonları
azınlık olarak tanımamakta da ısrar etmektedir. Yunanistan, bu azınlık
gruplarının hiç birini kabul etmemekte ve Türk azınlık dışındakileri Grek
saymaktadır.


Batı Trakya Türk
azınlığını ise dini azınlık olarak kabul eden Yunanistan, azınlık haklarına
riayet etmediği için uluslararası mahkemelerde defalarca hüküm giymiş bir
ülkedir. Yunanistan’ın Arnavutluk’la Epir meselesi, Makedonya ile isim
anlaşmazlığı devam etmektedir.


Aslında AB’nin de
almaktan pişmanlık duyduğu, birçok sahte ve sözde projelerle birliği sabote
etmiş, kaynaklarını sömürmüş ve tüm bunlara rağmen iki defa ekonomik çöküntünün
ve yok olmanın eşiğinden Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kurtarılmış,
batının şımarık çocuğudur Yunanistan.


Yunan tanımlaması
günümüzde bizler tarafından kullanılırken, Batı onları Grekler olarak
tanımlamaktadır fakat Yunanca Yunanistan ya da Yunan ya da Yunanca
tanımlamaları Hellen sözcüğünden türetilmiştir.


“Yunan”
tanımlamasının kökeni, “iyon” isminden gelir. Kısaca bahsetmek
gerekirse; “İyon”
bir mit kahramanıdır. İyon, Teselya’dan kovulup Peloponnnesos’a yerleşen
“Ksuthos”un oğludur.


Lidyalılar MÖ VI.
yüzyılda Pers egemenliğine Farsçanın etkisiyle birlikte İyonya’nın Farsçadaki
karşılığı olan “Yauna” sözcüğünden bütün Helenler için
istisnasız
‘Yunan”
tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır, ardından
Perslerin egemenliği altındaki bütün doğu halkları ve Araplar da bu ismi
benimsemişler ve ‘Yunan” tanımlaması doğuda yaygınlık kazanmıştır.


Yunanlılara
genellikle “Grek”
diyen Batılılar, bu adı “Antik Yunanlıları” anlatmak için
kullanırlar. “Grek
Uygarlığı”
, “Grek Mitolojisi”, “Greece”,
“Greko-Romen”,
“Grekomani
(Yunan adetlerini taklit etme tutkusu)”
gibi deyimler buna
birer örnektir.


Sözlük anlamı
bakımından Grek, “Hırsız, hilekar” demektir. Mecazi
anlamda “fripon, escroc (hilekar, dolandırıcı)” şeklindedir. Fransızca
Larousse’da da aynı anlam yazılıdır. Bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II.
Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan hükümetinin başvurusu üzerine “Grek”
kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla
Yunanlılar, “Hellen” sıfatını kendilerine daha layık görmektedirler.


Yunanların
Mottosu ve yaşam gerekçesi “Megali Idea” Büyük ideal diyebileceğimiz İstanbul
ve Anadolu’nun Yunan Egemenliğine geçmesidir. Buna son dönem de Kıbrıs da
eklenmiştir.


Şimdi bana “Husumet
hükümetler arasında halklar arasında bir sorun yok”
deyip son
gittiğiniz Rodos, Midilli, Sakız ya da Taşoz gezinizdeki Yunan Lokantalarından
ya da oradaki Rumların dostane davranışlarından örnekler vermeye
çalışabilirsiniz. Ama kazın ayağı gerçekte öyle değildir.


Türklerin Yunanlar ile ilgili düşmanlığı ve nefreti 3 yıllık
1919-1922 dönemiyle sınırlıyken Yunanların nefret ve düşmanlığı 400 yıllık bir
döneme atfedilir. Bu nedenle de bir Yunan’ın bir Türk’e nazaran çok daha fazla
haset ve düşmanlık beslemesi daha kolay anlaşılabilir.


Türk tarih
kitaplarında Kurtuluş savaşı anlatılırken, Yunan mezaliminden bahsedilir. En
fazla “Yunan Askeri Türk kadınlarına Tecavüz etmişlerdir” denir


Yunan Edebiyat ve
Tarih Kitaplarında ise;


İlkokul Çocukları
İçin Antoloji: Türklerin, Yunanların ebedi düşmanı olduğu işlenir. ‘‘Gözlerim
beni bir Türk’ün öptüğünü görmektense, kanımla toprak kızıla boyansın… Ben
kitap falan istemem. Ben Türklerle savaşmak istiyorum. Onları sapanımla vurup
silahlarını alacağım.’’
Aynı kitapta Türkler için: ‘‘Bu
imansızlar adaleti böyle sanıyor… Köpekler.
’’


İlkokul 5. Sınıf
Yunanca Grameri: ‘‘Türkler, Yunan kadınların memelerini keserek topların ağzına
koydular. Türklerin eline geçmektense, Yunan kadınlar topluca intihar
ettiler.’’
Gibi ipe sapa gelmez, akla mantığa sığmaz cümleler
yer alır.


Bu tarz eğitimle
yıllarca büyüyen ve büyütülen Yunan, istese de dost olamaz sizinle. Kendimizi
kandırmayalım. Durduk yerde de düşman olmayalım ama!


20 yıla yakın
Süre Özel Okullarda İşletme Müdürlüğü yaptım. Tarih Dersindeki savaşlar ve işgal
dışındaki konuları yazan, hele hele onların yaptığı gibi Türkleri Köpek diye
aşağılayan bir şeyi asla görmedim, asla duymadım. Zaten öyle bir şey yazılması
mümkün de olamaz.


Aramızdaki bir
grup fanatiği bir kenara koyarsak, bizler ne kadar olgun, kâmil, büyük bir
cihan imparatorluğun soyundan geldiğinin bilinciyle onlara yaklaşır isek de
Yunanlar tam tersine devamlı öfke ve nefret doludur Türklere karşı.


Oysa, o
kıyılarımızın dibinde bulunan, yakın bir süre öncesine kadar Türk toprağı olan
ve böğrümüze hançer gibi saplanan adaları ayakta tutan, ekonomisini yaşatan
gene de biz Türkleriz. Birçoğumuz bu yazıdaki gerçekleri bile bile aslında
Türkiye’ye ait olduğu halde tarihin her döneminde kazık yediğimiz Fransa,
İngiltere ve Rusya’nın Türk düşmanlığı nedeniyle elimizden çıkmış, aslında bize
ait olan sözde bu Yunan adalarına gider, dünyanın parasını döker ve her an
gözümüzü oyabilecek bu devlete para akıtıp yaşatırız.


Bundan üç sene
önce (2017) Atina’ya bir görev nedeniyle gittiğimizde daha önce Burgaz Adasında
beraber olduğumuz ve sonradan Yunanistan’a göç eden F…. İsimli Bayan Rum
arkadaşımızın beraber yaşadığı Rum erkek arkadaşını İstanbul’a davet ettim.
Bana;


      
–      İstanbul ne zaman Konstantinapol olur ancak o
zaman gelirim
dedi. Üstelik te bir akşam yemeğinde ve sözde son
derece dost bir ortamda idik.


2000’li yıllara
kadar Yunan çocuklarının her sabah okulda derslere başlamadan önce okudukları
antlarının içinde, “Yeryüzünde tek Türk kalmayıncaya kadar” diye
sözde Türkleri aşağılayan bir deyiş kısmı vardı.


Halen Askere
alınan Yunan Gençlerine koşu talimlerinde ve öncesinde Türkler için ağıza
alınmayacak sözler ve küfürler içeren marşlar söyletilir. Bunun videoları da
ortalıkta dolaşır durur.


2007 yılında
Yunanistan Özel Kuvvetlerinde Türkiye aleyhtarı marşların eğitim ve tatbikatlar
sırasında okundukları ortaya çıkmıştı.


Yunan Özel
kuvvetlerine ait internette yer alan görüntülerde,


“Çelik kılıçla hangi Türkü buldularsa başını uçurdular,
Palikarya’lar Ayasofya yolunda öldüler. Ayasofya’dan Hilal’i çıkaracağım,
yerine de Haç’ı takacağım. Tanrı sadece o zaman, İstanbul’u aydınlatacak. Yunan
milli marşı her yanda yankılanacak”


cümleleri yer
alıyor.


Sizler Mustafa
Kemal’in 1922 Eylül ayı başında, Büyük Taarruz sırasında esir aldığı Yunan
Komutanı General Trikopis’in Mustafa Kemal (Atatürk) kendisine;


    
–        Komutan benden bir isteğiniz var
mı?
Dediğinde


    
–        Lütfen karıma ve Kızıma söyleyin,
beni merak etmesinler. Hayattayım.
Dediğini ve Türk Ordusu ölüm
kalım savaşı verirken Trikopis’in eşinin ve kızının İstanbul Büyükada’da bir
konakta yaşadıklarını biliyor muydunuz?


Tabii burada,
sözde Mustafa Kemal’i ülkeyi kurtarmak üzere gönderen Padişah Vahdettin’in
hıyanetinin boyutu kadar, bizim halkımızın, kocası kendi askerlerini yok etmeye
çalışırken bile bir düşman Generalin eşine ve kızına, üstelik te kendi
ülkesinde bile dokunmayışının asaleti yatar.


Buraya kadar okuduktan
sonra; “Aslında
halklarımız arasında bizleri ayıran hiçbir şey yok, halklar birbirlerine karşı
düşmanlık beslemiyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerimizdir, çünkü bu
işlerine geliyor.”
Sözlerini hala çok doğru kabul edebiliyor
musunuz?


Elbette ki öncelikle
bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerdir, Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi
Yunanistan’ı teşvik ve tahrik edip sonrasında da her iki ülkeye silah satan
emperyalistlerdir; çünkü bu düşmanlık daha fazla silah satmalarını ve ceplerini
doldurmalarını sağlar! Çünkü bu düşmanlık bizlerin kalkınmasını önler, halkın
refahına ayrılacak payın silahlanmaya ve dolayısıyla da bu emperyalistlerin
kasasına gitmesine ve onların halkının refahına yarar.


Bugünkü 10,5
milyon nüfuslu, Megali Idea fikirleri ile dolu Yunan için;


“Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir
dönemde Hellen topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin
ulusal istekleri yerine getirilmiş olamaz. Böylece Hellen dış politikasının
temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesidir. Ne var
ki Helenizm’in sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini
sınırlandırmak güçtür. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak
fikri gelişmeye başlamıştır. Bu, Yunanistan’ın uzun yıllar dış politikasına
egemen olacak olan ‘Megali İdea’ dedikleri görüştür.”


Yunanistan’ın,
özellikle İngiltere’nin etkisinde kalarak Anadolu’ya karşı girişmiş olduğu
işgal hareketi, bir yandan bu ülkenin “Megali İdea” olarak
adlandırılan geleneksel dış politika amacını gerçekleştirebilecek önemli bir
fırsat olarak sunulurken, İngiltere ve Yunanistan’ın ortak bir çıkar etrafında
birleşmiş olmasında en önemli öğe, İngiltere’nin bölgedeki stratejik
çıkarlarını korurken kendi insan kaynaklarını ve gücünü riske atmamış olması
noktasında toplanmıştır. İngiltere, bölgedeki çıkarlarının sağlama alınması ve
korunması için Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırmasına destek verirken bu ülkenin
insan gücünden ve stratejik olanaklarından da yararlanmak istemiştir.


Yunanlar 15 Mayıs
1919 da İzmir’e çıkışları ve aradan geçen 39 ay sürece yaptıkları mezalimi,
işgali, tecavüzleri hiç hatırlamayıp, 30 Ağustos- 9 Eylül sürecindeki 10 günlük
mağlubiyet ve Anadolu’dan atılmalarını “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırırlar. Onlara
göre şimdi buna bir de “Kıbrıs Felaketi” eklenmiştir.


LİNK : https://www.greek-genocide.net/index.php/overview/perpetrators/123-mustafa-kemal-atatuerk-1881-1938
WEB sitesine girerseniz bizlerin ve Atatürk’ün Anadolu’da Rumlara uyguladıkları
Soykırımı bulursunuz. Tabii bu ifadeyi gülmeniz için kullandım.


 Ancak İngiltere’nin gözden kaçırmış olduğu önemli bir faktör
ve Türk ulusal kurtuluş savaşının başarı şansını artıran bir etken, Anadolu’da
Yunanistan’a karşı duyulan köklü tepkinin tam olarak algılanamamış olmasıdır.


Dönemin
gerçekleri göz önünde bulundurulursa, Anadolu insanı, topraklarının İngilizler
tarafından işgal edilmesine ve İngiltere mandaterlerinde yaşamaya bir ölçüde
hazırdır; öylesine ki, bu dönem Osmanlı yazarlarından pek çok kişi, Anadolu’nun
parçalanmamasını, İngiltere veya ABD’nin mandaterliğinde bırakılmasına ilişkin
görüşleri savunabilmiştir. Bu yaklaşım, etkinliğini ulusal kurtuluş savaşının örgütlenmesi
sırasında da göstermiş ve ulusal önderler uzun uğraşlar sonunda bu
yaklaşımların üstesinden gelerek bağımsız bir Türkiye’nin kurulması için
gereken yapılaşmayı oluşturabilmişlerdir.


 İngiltere,
Fransa, Rusya, ABD vb.gibi ülkeler neden ikili meselelerde Türkiye’yi değil de
hep Yunanistan’ı desteklerler? Çünkü;


  • Hepsi Hristiyandır,
  • Rusya Hristiyan olduğu gibi Yunanlar ile aynı mezhepten yani
    Ortadokstur,
  • Hiçbiri güçlü bir Türk ve Müslüman ülke istemezler,
  • Bazılarının Devlet Yöneticileri veya eşleri Yunan, Rum
    asıllıdır


           
o İngiliz Kraliçesi II: Elizabeth 1952’den beri tahttadır ve eşi Philip
(Edinburg Dükü)    Yunanistan ve Danimarka Prensidir.


           
o ABD Başkanın Kennedy’nin dul eşi, 1994 yılına kadar yaşamış olan
 Jacqueline Kennedy , Yunan milyarder Onassis ile evlenmiştir.


           
o ABD Parlamentosunda hem Senatörler hem de Temsilciler Meclisi üyeleri
arasında 15’e yakın Rum asıllı Senatör ve Temsilci üyeler vardır. Örnek; Rum
asıllı Bob Menendez, Gus Michael Bilirakis, John Sarbanes, Olympia Snowe gibi,


  • Senato ile Temsilciler Meclisi üyelerinin büyük çoğunluğu “Helenist”
    tir.


Bu sevgi, eski
Yunan’dan süregelen bir hayranlıktır. Megali İdea’nın mimari Rigas Ferreos, 19.
Yüzyıl başlarında Lord Bayron’u etkileyerek büyük bir Helensever yapmış ve bu
kişiyi kullanarak Helenseverlik ya da Yunan hayranlığı ile Dünya Ortodoks
nüfusunun büyük çoğunluğu bulunan Rusya’nın Ortodoks liderliğini ele geçirmesini
önlemeye çalışmıştır.


Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması, Türk ve Yunan ulusçuluğunun
karşı karşıya geldiği ve düşmanlık duygularının kökleşmesine neden olan önemli
bir olay olarak değerlendirilebilir.


Yunanistan’ın işgal hareketine destek veren Anadolu’daki Rum ve
Ermeni toplulukları ile Türk halkı arasında yıllardır sürmekte olan dostluk ve
dayanışma da bu suretle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.


Bağımsızlık
savaşlarının uluslar-halklar arasında yaratmış olduğu karşılıklı düşmanlık
burada da kendini göstermiştir. Bu bağlamda, Türkler için Yunanlar birlikte
yaşadıkları halklara ve devlete “ihanet” etmiştir. Yunanlar için ise, “bu savaş 400
yıl süren bir esaretten, yabancı egemenliğinden kurtuluş, sömürüye başkaldırı

olmuştur.


13 Eylül 1928
tarihinde İsmet İnönü’nün Malatya’da söylediği gibi;


“Hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal bağımsızlıklarını
birbirlerine karşı vermiş oldukları savaşlar sonucunda elde ettiklerinden,
diğer tarafı egemenliklerinin olası düşmanı olarak görmüş ve bu durumu, daha
henüz ulusal egemenliğin tam olarak yerleşip benimsenmemiş olduğu bir yapılaşma
içerisinde devlet eliyle halka benimsetmeye çalışmışlardır.”


Böylesi bir tarih
bilinciyle yetişen insanlar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların
nitelikleri ne olursa olsun karşı tarafa sürekli bir kuşku ile baktıklarından
sorunların niteliklerini tam olarak değerlendirememekte ve önyargılarla, bağnaz
bir ulusçulukla tek taraflı bir çözüm yoluna ulaşmaya çalışmakta, dolayısıyla,
ulusçuluk anlayışı yeniden sahneye çıkmaktadır.


Ama yine de Türkler bu sendromu çok daha kolay atlatmışlardır.
Bunun nedeni de bir Cihan İmparatorluğu kurmuş ve yıllarca hükmetmiş olan bir
ulusun genlerini taşımaları ve tarih boyunca hiçbir zaman esaret altında
yaşamamış olmalarıdır.


Yunanistan’ın
Anadolu üzerindeki beklentilerinin tartışıldığı 1915 yılında Başbakan Venizelos
ve Albay Metaksas arasında geçen görüşmelerde; Metaksas’ın dile getirmiş olduğu
görüşlerde 1922’de Yunanların Anadolu’da uğrayacağı hezimeti çok önceden görmüş
olduğunu göstermektedir.


Yunan General,
Kurmay Başkanı Kostantinos Pallis, Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması ve
yenilgiyle karşılaşmasını değerlendirirken şu sonuca dikkatleri çekmektedir; “…1922
Anadolu hezimeti; Yunan milleti için, 1453’te İstanbul’un zaptı ve Bizans İmparatorluğu’nun
çöküşünden daha büyük felaketler getiren bir olay olmuştur. 1453 Türk zaferi,
Rumları tarihin başlangıcından beri oturup yerleştikleri Avrupa ve Asya
kesimlerinden söküp atmamıştı. Müslüman fatihler, Rumların 19. Yüzyılda
Avrupa’da milliyetçilik şuurunun yeniden uyanışından sonra kısmen bu
boyunduruktan kurtulup bağımsızlıklarına kavuşana kadar, bu bölgelerde bir
‘tebaa’ olarak yaşamalarına izin vermişlerdi.


 Rumlar, asırlardır Anadolu’da ve Doğu Trakya’da
yerleştikleri yerlerden sökülüp, bir daha geri gelmemek üzere Ege’nin öteki
yanına atılmışlardı.”


Şayet 1919-20 Venizelos siyaseti başarıya ulaşacak olsaydı,
Yunanistan; Rum, Türk, Slav, Arnavut, Ermeni ve Levantenlerden oluşan melez bir
nüfusla, bir nevi Neo-Bizans İmparatorluğu haline gelecekti. Bereket versin bu
siyaset başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye ve diğer komşu memleketlerdeki
Rumların anayurda akışı ve buna mukabil Yunanistan’daki Türk ve Bulgar’ları
kendi memleketlerine gidişi sayesinde homojen bir Helen Devleti’nin doğuşu mümkün
oldu. Öyle ki, geçmiş tarihinde Yunanistan, hiçbir zaman bu derece homojen ve
sadece Rumlardan ibaret olmamıştı.”


Mantıksal açıdan,
Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların giderilmesi her iki ülkenin de
ulusal çıkarları açısından olumlu bir girişim olarak nitelendirilebilecekken,
sorunun duygusal yönünün ağır basması ve her iki ülke arasında derin bir
güvensizliğin yaşanmakta oluşu, sorunların adil, kalıcı bir dostluk ve iş
birliği sağlayacak şekilde çözümlenmesini güçleştirmektedir.


İki ülke arasındaki
güvensizliğin, uzlaşmazlığın sürmesinde tek etken olduğunu söylemek mümkün
değildir. Gerçekte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki güvensizliğin giderilmiş
olduğu bir ortam içerisinde dahi bu uzlaşmazlıklardan söz edilebilir. Bu durum,
özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasındaki pek çok soruna yataklık eden Ege
Denizi’nin konumundan kaynaklanmaktadır.


12 Mil meselesi
ya da daha doğru bir ifade ile 6 milin üzeri: Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş
bir çatışma alanıdır.


Türkiye ve
Yunanistan arasında yaşanan karasuları sorununun temelinde; Lozan Barış
Antlaşması ile Ege Denizi’nde tesis edilen dengenin zaman içerinde Yunanistan
lehine bozulması yatmaktadır. Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak Lozan
sırasında 3 mil olduğu kabul edilen karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır. O
dönem de Türk-Yunan ilişkilerine hâkim olan olumlu hava nedeniyle Türkiye, bu
karara itiraz etmemiştir.


 Türkiye de
1964 yılında Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın
adaları silahlandırması sonrasında karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır.


Bu aslında çok
büyük bir hatadır. Ege’de karasularının 3 milin üzerine asla çıkarılmaması, bu
durumda açık deniz alanlarından çok büyük oranda Yunanistan’ın yararlanacağı
belli iken, bu kararı alan Yönetimin ve bunu öneren resmi sorumluların çok iyi
sorgulanması gerekir.


Ege de Yunanistan’a bırakılan adaların karasuyu yoktur, olamaz konu başlıklı
makalemi okumanızı öneririm.(Bu makaleyi DENİZCİLK
Başlığı altındaki bölümde bulabilirsiniz
)


1974 Kıbrıs Barış
Harekatı’ndan sonra Yunanistan Ege Denizi’nde açık deniz alanı olarak kabul
edilen alanların büyük bir kısmını kendi egemenliğine almak için, karasularını
12 deniz miline çıkarma girişiminde bulunmuştur.


 Türkiye 15
Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi (casus belli)
sayacağını dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yazılan
bir mektup ile Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bildirmiştir.


Zaman içerisinde
soğuyan mesele; 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi
(BMDHS)’nin kıyıdaş ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı
vermesi ile tekrar gündeme geldi. Yunanistan, 1995 yılında Türkiye’nin taraf
olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koydu.


 Yunan
Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir
zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu
ilan etti.


Yunanistan’ın Ege
Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarması ile Ege Denizi’nin %40’ını
oluşturan Yunan karasuları büyüklüğü %70’e yükselecek, açık deniz alanının
büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir. Nihayetinde Türkiye’ye Ege Denizi’nin
%10’undan daha az bir alan kalacaktır.


Türkiye zorlayıcı
diplomasi kapsamında; Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne
geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM)
bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile,
Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun
savaş sebebi
sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan
gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini

beyan etti.


1997 yılında
olası bir Türk-Yunan çatışmasının engellenmesi tansiyonun düşürülmesi
maksadıyla, ABD’nin girişimiyle Madrid’de yapılan NATO Zirvesi öncesinde her
iki taraf bir mutabakat metni imzaladı. Bu metne göre taraflar, barış, güvenlik
ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, birbirlerinin egemenliklerine
saygı gösterilmesi, anlaşmazlıkların, ortak rızaya dayanarak, kuvvet kullanımı
ve tehdit olmadan, barışçıl yollardan çözülmesi konularında mutabık kaldılar.


AB ile
ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olarak Türkiye’nin çağrısı üzerine 2002
yılında Yunanistan ile ikili görüşmeler süreci başladı. Bugüne kadar yapılan
toplam 60 görüşmede somut bir ilerleme kaydedilemedi.


‘Türkiye hep tepki veren ülke konumunda kaldı’


Karasuları
sorunu, Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanı olarak yerini
muhafaza ederken, Yunanistan sürekli talepkâr, tehditkâr ve Ege’yi kendi
çıkarları için şekillendirmek isterken Türkiye hiçbir zaman Proaktif olamamış,
her seferinde Yunan talepleri ve istekleri karşısında savunma ya da cevap veren
ülke pozisyonunda olmuştur.


Yunanistan 1936
yılından itibaren istikrarlı bir şekilde devlet politikası ile karasularını
genişletirken, Türkiye devamlı tepki veren ülke konumunda kaldı. Türkiye’nin
tepkisini yönlendiren ana etken Kıbrıs meselesi nedeniyle iki ülke
ilişkilerinde yaşanan gerginlik oldu.


“Yunanistan, Türkiye’nin maruz bırakıldığı izolasyondan
faydalanmaktadır.”


Doğu Akdeniz’de
İsrail, Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan arasında AB’nin de teşvikiyle oluşan
koalisyon Türkiye’yi yalnızlığa itmiştir. Yunanistan, Türkiye’nin Doğu
Akdeniz’de yaşadığı izolasyondan istifade ederek 12 mil konusunu tekrar gündeme
getirmiş, daha sonra Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının
belirlenmesinde Türkiye’nin görüşlerini dikkate almayacağını ifade etmiştir.


Yunanistan, dış
politikasının tarihi seyrinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’yi hem Ege’de hem
de Doğu Akdeniz’de çift cepheli bir gerginliğe zorlayarak inisiyatifi elinde
tutmak istemekte, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de zorlayıcı bir dış
politika sürükleyerek dengesini bozmaya çalışmaktadır. Böylece Türkiye’yi dünya
nezdinde uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan mütecaviz ülke konumuna
sokmak istemektedir.


Çünkü Yunanistan;
karasularını
12 mile kadar çıkarma hakkının kendisine BM’nin verdiğini, Türkiye’nin casus
belli kararı ile uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydığını söylemekte, bu
konuda AB başta olmak üzere uluslararası toplumunun desteğini beklemektedir.


Yunanistan zamanlaması ve hedefleri doğru belirlenmiş politik
manevralar ile Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmakta, uluslararası kamuoyunun
tepkisini ölçmektedir.


Türkiye açısından
ise 12 mil sorununun ele alınışı daha çok iç politikaya yöneliktir.


Denizdeki
sorunlara ilave olarak; Yunanistan 40 yıldan bu yana özellikle Türkiye’ye
tehdit teşkil eden teröristleri himaye etmekte, onları 3 ayrı kampta
yetiştirmektedir.


1990’lı yıllarda
Türkiye’’nin sert çıkışları sonucunda Abdullah Öcalan”ın Suriye’den
çıkarılması sürecinde PKK Terörist başı Abdullah Öcalan’ı sığınacak ülke ararken
himayesine almış, sıkışınca da onu Kenya’ya kaçırtmış, orada da
Büyükelçiliğinde saklayabilecek kadar pervasızlaşabilmiştir. Yunan Büyükelçisi
Kostulas daha sonra Kenya tarafından sınır dışı edilmiştir.


Pangalos; Atina’ya gizlice sokulan terörist örgüt lideri Öcalan’ı
kurtarmak için Kenya’ya göndermiş, Nairobi’deki Yunanistan Büyükelçiliği’ne ait
konutta 12 gün ağırlanmasını sağlamıştır. Terörist başı yakalanınca, Başbakan
Simitis çaresiz kalarak sözde kendinden habersiz işler çevirdiği gerekçesiyle görevden
almıştır. Daha sonra Kültür Bakanlığı’na atanan Pangalos, insan hakları
konusunda Türk politikasını “Hitler’in izlediği politikalar” olarak
tanımlayınca, Başbakan Simitis tarafından ikinci kez görevden alınmıştı.


Yunan Binbaşı
Kalenderidis ise; Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasının ardından onu güvenli bir
yere yerleştirme operasyonu için Yunan Gizli Servisi’nden aldığı talimatları
uyguladığını, bu operasyon yüzünden Yunan hükümetiyle ters düştüğünü ve çeşitli
suçlamalara da maruz kaldığını açıklamaktadır. Öcalan’ın Kenya’da biten
yolculuğunun ardından Yunanistan’da yargılanan Binbaşı Kalenderidis bilahare
Yunan ordusundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Başarılı bir Yunan diplomatı olan
Kostulas, Nairobi’den ayrılırken Kalenderidis’e şöyle demişti: “Ben, Yunan
Büyükelçisi görevinden bir hırsız gibi ayrılıyor. Böyle bir kaderi ne ben ne de
vatanımız hak etmedi.”


 3 Temmuz
1997”de Kırıkkale Mühimmat Fabrikası”nda 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın
ve patlamanın PKK ile bağlantılı ve sabotaj şüphesiyle kovuşturulduğunda,
sürülen izin Kalenderidis”e kadar uzandığı görülmüştür.


15 Temmuz Darbe
girişimi sonrasında da FETÖ üyelerine yataklık yapan Yunanistan’da DHKP/C üyesi
Şadi Naci Özpolat’ın Türkiye’ye iadesine ret kararı çıkarken helikopterle
Yunanistan’a kaçan FETÖ teröristlerini himaye etmiştir.


 Fanatik
Yunan milliyetçisi olarak bilinen Kalenderidis casusluk suçundan Türkiye’de
yargılanmış ancak siyasi bir kararla Yunanistan’a iade edilmiştir.


Yunanistan’daki
PKK kadrolarıyla sıkı bir irtibat içinde olduğunu da Kalenderidis”in kendisi
açıklamıştır.


Abdullah Öcalan
Yunanistan ile iş birliği yaparken şu açıklamayı da yapmıştır;


“Gittiğimiz yol, aynı zamanda, onlarca yıldır Türk
saldırılarına uğrayan Kıbrıs, Yunanistan gibi komşu ülkeler için bir fırsattır.
Çünkü, Kürtlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla, Türkiye binlerce yıldır
Anadolu ve tüm bölgedeki egemenliğinin stratejik temelini kaybetmiş oluyor.
PKK’nın devrimi, Türkiye ve Türklerin rolünü sınırlıyor ve yeni stratejik
koşullar oluşturuyor.”


Yunanistan aynen
Suriye ve Libya gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde
barındıran, bunlarla iş birliği yapan terörist bir devlettir.


Yunanistan ile
yaşanacak olası bir kriz Türkiye’nin ekseninin Batı’dan Avrasya Bloğuna
kaydırılması için öncelikle Rusya için bir fırsat olarak görülmektedir.


Yunanistan ile
Türkiye arasında 200 yıldan bu yana yaşanan sorunlar, aşağıda özet bir tablo
halinde sunulmuştur.


Bu tablo
incelendiğinde kolayca görülecektir ki;


“Yunanistan her durumda sorun çıkartan, sorun yaratan ülke,
Türkiye ise pek çoğunda hiç sesini çıkarmamış, çıkaramamış ve pasif kalan
ülkedir. Türkiye bu olaylar sonucu Maddi anlamda hiçbir kazanç sağlayamazken
Yunanistan sürekli olarak kara, deniz ve hava sahalarını genişletmiş,
Türkiye’nin tüm düşmanları ile dostluk kurmayı kendi milli görüş ve ülküsü
haline getirmiş ve bunu pervasızca uygulamıştır. Megali İdea Yunanistan’ın
ezeli ve ebedi hayalidir.


15 Temmuz akşamı,
Türkiye’de ki kargaşadan ve muhtemelen çıkmasını bekledikleri iç savaştan yararlanarak
Kıbrıs’ta karşı bir harekât yapıp Kuzey Kıbrıs Topraklarını eline geçirmediği
için pişmanlık duyan açıklamalar yapan Rum iktidar partisi DİSİ’nin bir
milletvekili aynen şu beyanatta bulundu; “42 yılda elimize geçen bir fırsatı
kullanamadık. Yazıklar olsun”. ‘Biz saldırsaydık Kuzey’e, Beşparmak
Dağları’ndan Türk askerlerinin tamamını Girne’de denize dökerdik”.


15 Temmuz askeri
darbe girişimi haberini alan Güney Kıbrıs’ın askeri anlamda teyakkuz durumuna
geçmiş, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı ve 1974 Kıbrıs Barış
Harekâtı ile 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi arasında bağ kurduğu
belirtilen açıklama yapmıştır.


Aşağıdaki tabloda
Türkiye için tasvibi mümkün olmayan tek olay, 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır.
Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana gelmiştir.
Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör
saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu.
Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da
toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve
Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.


Aslında bu olayda
bile başlangıçta yine bir Rum ve EOKA Tehdidi olmasına rağmen Türkiye’de
yaşanan olayları tasvip etmek ve onaylamak mümkün değildir.


 

















TARİH

OLAY

YUNANİSTANIN
YAPTIĞI

TÜRKİYENİN
YAPTIĞI

1830

YUNANİSTAN’IN
BAĞIMSIZLIK İLANI

Rusya’nın
kışkırtma ve tahriki, İngiltere ve Fransa’nın arkasında durması sonucu
Yunanistan Bağımsızlığını ilan etmiştir.

Osmanlı,
Ruslara karşı kaybettiği savaş nedeniyle buna razı olmak zorunda kalmıştır.

15 MAYIS 1919

YUNANLARIN
İZMİRE ÇIKIŞI VE ANADOLUNUN İŞGALİNE BAŞLAMASI

I.nci Cihan
Savaşında taraf olmadığı halde İngiltere ve Fransa’nın ittirmesi ile
Anadolu’yu işgale kalkmıştır.

Kurtuluş Savaşı

Osmanlı
Hükümeti tamamen sessiz kalmış, Mustafa Kemal (Atatürk) Samsun’a çıkarak
Millî Mücadeleyi başlatmıştır.

1930

YUNANİSTAN’IN
FIR HATTI İLANI

FIR hattını 10
mil ilan etti.

Hiçbir şey.

1936

YUNANİSTAN’IN
KARA SULARINI 6 MİLE ÇIKARMASI

Yunanistan
Türkiye’ye danışma gereği duymadan tek taraflı bir uygulama ile Karasularını
6 mil ilan etti.

Hiçbir şey.

1955

6-7 EYLÜL
OLAYLARI

İstanbul’da
yaşayan gayrimüslimlere saldırıların düzenlendiği olaydır. Selanik’te ki
Atatürk’ün evine bomba atıldığı iddiaları ile başlamış, daha sonra bir Türk
Konsolosluk görevlisi patlamayı kendisinin yaptığını itiraf etmiştir

Olaylar,
Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana geldi. Grivas
önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör
saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu.
Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak
üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış
işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.

 

1974

KIBRIS HAREKATI

Makarios’un
Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Darbe yapması

Türkiye
Garantör Sıfatıyla adaya çıkmıştır.

1976

HORA KRİZİ

1974’teki
Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Yunanistan bir araştırma gemisini Ege’ye
gönderince,

Türkiye de buna
karşılık araştırma gemisi Hora’yı Ege’ye göndereceğini açıkladı.
Yunanistan’ın “engelleriz” tehditlerine rağmen Hora, 12’si mürettebat 42
kişiyle birlikte 30 Temmuz 1976’da Ege sularına yöneldi. 7 Ağustos’ta
Yunanistan Türkiye’ye “kıta sahanlığını ihlal etmek”le suçlayarak nota
verirken, Türkiye iki gün sonra bir başka notayla “Yunanistan’ın kıta
sahanlığının tanınmadığı”nı açıkladı.

1987

İKİNCİ HORA
KRİZİ

Yunanistan 28
Mart 1987 günü Ege Denizinde petrol aramalarına başlayacağını ilan etti.
Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’nun “Yunan kıta sahanlığına girmesi
halinde Türk gemisine sözle değil fiille karşılık verileceği” açıkladı.

Hora bu kez
savaş gemileri eşliğinde tekrar Ege Denizine açıldı.

28 Mart’ta günü
sabah saatlerinde Hora’dan “sismik çalışmalar başladı” mesajı gelmesinden
kısa süre sonra Yunanistan’ın Ege’deki çalışmaları durdurduğunu açıklaması,
iki ülke arasında yaşanan gerginliği muhtemel bir savaşa dönüşmeden bitirdi.

1980 DEN BUGÜNE
KADAR SÜREKLİ

YUNANİSTANÎN 3
AYRI KAMPTA TÜRKİYE İLE SAVAŞAN DHKP C MİLİTANLARINA EV SAHİPLİĞİ YAPMASI,
ASALA TERÖRİSTLERİNİ VE MLKP TERÖRİSTLERİNİ EĞİTMESİ, PKK TERÖRİSTLERİNİ
YETİŞTİRİP SURİYE’YE GÖNDERMESİ (1994 ve sonrası)

BURADA
TERÖRİSTLER SİLAH, BOMBA VE SUİKAST EĞİTİMİ ALIYOR.

1- Lavrion
kampı: Atina’ya 100 km mesafede. ASALA ve MLKP için de zamanında kullanılmış.

2- Kinesa
kampı: Atina’ya 1 saat mesafede. Ege denizi sahilinde, tek katlı, bahçeli, 4
oda 1 salon şeklinde hücre evleri var

3- Dileysi
kampı: Oropo kasabasına bağlı. Sahile 250 mt uzaklıkta. Kampta 3 katlı bir
bina ve 3 oda 1 salon şeklinde hücre evleri bulunuyor.

Ara sıra
kınamak dışında HİÇBİR ŞEY

1995

KARASULARI 12
MİL İLAN ÇIKIŞI

Yunan
Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir
zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu
ilan etti.

Yunanistan’ın
Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995
tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin
ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin
ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere
tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.

1996

KARDAK KRİZİ

Ocak 1996’da
Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya
oturması sonucu, Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım
teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı kayalıkların Türk
karasularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden
kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı

Yunanistan
çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile
birlikte Kardak adasının doğusundaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan
Marşını okudu.

27 Ocak’ta Türk
gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun
üzerine Yunanistan Ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden
abluka altına aldı. Türk SAT Timleri Batı Kardak Kayalıklarına ulaştı.
Adadaki Yunan bayrağı Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk
bayrağı dikildi. Daha sonra her iki taraf ta bayraklarını indirdi ve adalar
boşaltıldı.

1999

PKK
TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN YUNANİSTAN TARAFINDAN HİMAYE EDİLMESİ

Yunanistan önce
ülkesinde sonra da Kenya Büyükelçiliğinde terörist Başı Abdullah Öcalan’ı
saklamaya ve korumaya çalışmıştır.

Türk MİT
Teşkilatı Kenya’ya giderek Abdullah Öcalan’ı teslim almış ve Türkiye’ye
getirmiştir.

2016

15 TEMMUZ DARBE
GIRIŞİMİ

 

16 Temmuz 2016
sabahı, darbe girişimi başarısız olunca, 11308 kuyruk numaralı S-70 Sikorski
helikopteriyle Yunanistan’a kaçan Binbaşı pilotlar Ahmet Güzel ve Gençay
Böyük, Yüzbaşı pilotlar Abdullah Yetik, Feridun Çoban, Uğur Uçan ve Süleyman
Özkaynakçı, Astsubay teknisyenler Bilal Kurugül ve Mesut Fırat adlı
darbeciler Yunan makamlarınca korunmaya alınmış ve Türkiye’ye teslim
edilmemiştir.

Türkiye
Düşmanlığının en bariz örneğini oluşturan bu Yunan tercihi karşısında, Türk
Hükümeti her zaman olduğu gibi ABD, İngiltere ve Fransa’dan destek ve ilgi
görememiştir.

Türkiye her
zaman olduğu gibi yine bir şey yapamamıştır.


Türkler, Attilla’yı
cengâverlikle, kahramanlıkla özdeşleştirirken; Batılı toplumların çoğu gibi
Rumlar ise vahşetle
, barbarlıkla bir tutar ve
Türklere Attilla derler.


Türkiye ile
Yunanistan liderleri ne zaman ve nerede masaya otururlarsa otursunlar,
sonrasında Yunanlıların kendi aralarında yaptığı bir espri vardır:


‘‘Attila, yine
Attilalığını gösterdi
.’’


Yani, Türkleri
görüşmelerde hep Barbar görürler, hep şahin görürler.


1987 senesinde
MARPOL (Denizlerin Gemilerden Kirlenmesini Önleme Uluslararası sözleşmesi) için
ülkemizi temsilen Atina’ya gitmiştim. İlk günkü görüşmelerde konu egemenlik
alanları ve dolayısıyla karasularına gelince Yunan Delegasyonu ile aramızda
ciddi bir tartışma oldu. Ertesi gün çıkan Yunan Gazetelerinde “Attila yine
Atina’da”
yazıyordu. Yani biz Barbarlar Atina’daydık.


Yunanistan
Türkiye’yi ve Türkleri her zaman en büyük düşman görür.


“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur diyerek tüm Türk düşmanlarını
kucaklar ve kışkırtırlar”


Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık
Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını
dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan
ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırtmalıdırlar.


Hükümetlerinin
200 yıllık bu düşmanlık politikasından herhangi bir ferdin etkilenmemesi mümkün
müdür sizce?


Eğer mümkün diyorsanız LÜTFEN BU YAZIYI BİR KERE DAHA OKUYUN.


Esen kalın

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER