ÖMER SAĞLAM : PEYGAMBERE
TAKVA DERSİ VEREN GAVSLAR !!!!


Müslümanlar
İslam Peygamberi’ni tanımıyorlar. Tanıyanlar da yanlış veya işlerine geldikleri
gibi tanıyorlar. Mesela Peygamberin çocukluğunda çobanlık yaptığını söyleyen
bir güruh vardır. Bu güruh, Hz. Peygamber’in çocukluğunda çobanlık yaptığını
söylemekle yetinmez, sanki kendisini koyun otlatırken oralarda görmüşlercesine,
Mekke’nin çeşitli yerlerinin fotoğrafını çekerek “Peygamber’in koyun otlattığı
yerler” diye kitaplarına basarlar! Üstelik de bu tür kitapları Diyanet yayını
olarak devlete yayınlatırlar!


Dolayısıyla;
İslam Dünyası, Hz. Muhammed’i çoban olarak nitelendirmekten vazgeçmedikçe,
Müslüman yöneticiler, halka sürü gözüyle bakmaktan asla vazgeçmezler. Çünkü
onlara göre; peygamberin bu konuda hadisi vardır! “Hepiniz çobansınız ve
hepiniz güttüğünüz sürüden sorumludur” demiştir. Ulema bu hadisi yorumlayarak
işi devlet yönetimine kadar vardırmış ve devlet başkanını çoban, yönetmiş
olduğu halkı da sürü olarak yorumlamıştır!


Günümüzde
iktidarın, muhalefet liderlerini “üç koyun güdememekle” suçlaması boşuna değildir.
Bu düşüncenin düşünsel bir temeli ve geçmişi vardır yani. Aynı düşünce Osmanlı
sultanlarında da vardır. Mesela hani şu hiç beğenmediğimiz Vahdettin bile
kendisini çoban, milleti ise sürü olarak görmüştür.


Milli
Mücadele’nin öncü isimlerinden Rauf Orbay’a Bahriye Nazırı sıfatıyla kendisiyle
yaptığı bir görüşmede şöyle demiştir Vahdettin: “Beyefendi, ortada bir millet
var, koyun sürüsü! İdaresi için bir çoban lâzım. O da benim!”

Rauf Bey devamla şunları söylüyor kitabında: “Maksadı buymuş anlaşıldı. Donmuş
kalmıştım. Hiç sesimi çıkarmadım. Zoraki bir hareketle sağ elimi kaldırarak bir
selam verip, yanından çıktım…”(1)



Dedik ya; Müslümanlar İslam Peygamberini ya hiç tanımıyorlar ya da yanlış veya
işlerine geldiği gibi tanıyorlar. Mesela din adına şarlatanlık yapanlara
bakılırsa; Peygamberin sırtındaki bir ben (tümör veya ur da olabilir) aslında
Nübüvvet Mührü imiş! Hatta üzerinde “Lâ ilâhe illallah, Muhammed’ür Rüsulullah”
şeklinde söylenen “Kelime-i Tevhid” yazdığını söyleyenler ve bu yalana inananlar
hiç de az değildir bu ülkede. Müslümanlar 1400 senedir işte bu türlü yalanlarla
uyutulmuştur ve hâlâ da uyutulmaktadırlar. Müslümanları güvercin yumurtası
büyüklüğündeki bir tümörle uyuturken, kendileri sadece deve kuşu yumurtalarını
değil, deve kuşlarını ve develeri de götürüyorlar. Üstelik havutlarıyla
birlikte!


Oysa gerçek
ulemanın dediğine göre; O’nun doğumundan itibaren, ileride peygamber olacağına
dair hiçbir iz, belirti, emare ve olağanüstü bir hal ve durum asla
görülmemiştir. Bu anlamda anlatılanların tamamı yalan ve uydurmadır. Eğer aksi
olsaydı, zamanın muktedirleri, ileride kendi menfaatlerini zedeleyecek ve
otoritelerini sarsacak böyle bir insanı mutlaka ortadan kaldırırlardı.
Peygamberliğini ilan ettiğinde ilk iş olarak kendisini öldürmeye kalkışmaları
da zaten bunu göstermektedir!


Ekseri İslam
Ulemasının belki de farkında olmadan Hz. Peygamber’e ve onun ümmetine yapmış
oldukları bir zulüm ve iftira da O’nun peygamberliğini Yahudilere ve
Hıristiyanlara doğrulatma arayışının içine girmiş olmalarıdır. Bu güruha göre;
Hz. Muhammed, çocukluğunda amcalarıyla Suriye’ye gittiğinde Busra kentinin
keşişi Bahira, O’nun beklenen son peygamber olduğunu anlamış, vahiy geldikten
sonra ise eşi Hatice’nin kuzeni Hıristiyan din adamı Varaka Bin Nevhel de yine
O’nun beklenen peygamber olduğunu itiraf etmiştir! İşin garibi, aynı güruh,
Rahip Bahira’nın ve Varaka Bin Nevhel’in Müslüman olup olmadıkları konusunda
hiçbir bilgi vermezler! Öyle ya özellikle O’nun peygamberliğini gören Varaka
Bin Nevhel’in, O’nun peygamberliğini tasdik ederek Müslüman olması gerekirdi
değil mi? Ancak bu konuda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır kaynaklarda.


Oysa bırakın
Hz. Muhammed’in peygamber olacağının doğumundan itibaren belli olduğunu anlatan
rivayetlerin yalan olduğunu, Peygamber olduktan sonra bile O’nun Peygamber
olduğunu gösteren hiçbir alamet ve emare yoktu. Öyle ki; yabancılar O’nun
bulunduğu ortama geldiklerinde kendisini tanıyamıyor ve sorarak ancak
öğrenebiliyorlardı. Hatta hicret esnasında Medine’ye ulaştıklarında Medineli
Müslümanlar, Peygamber diye Ebu Bekir’in etrafında toplanmışlardı. Tıpkı
fetihten sonra 2. Mehmed’in maiyetiyle birlikte şehre girdiğinde, Bizans
halkının, padişah zannederek Fatih’in hocası Akşemseddin’in (veya Molla
Gürani’nin) etrafında toplanmaları gibi!


Zira O,
ashabının arasında onlardan birisi gibi yaşadı; onlar gibi giyindi, onlar gibi
yedi, içti, oturdu, kalktı ve uyudu. Eşi Ayşe’nin elinden tutup Habeşli
Müslümanların tertiplediği eğlence yerine götürdü, hatta onu ortamı daha iyi
görebilmesi için omzuna aldı. Torunlarını omzuna alarak sıradan bir insan gibi
Medine sokaklarında ve Medine çarşısında dolaştı. Namaz kılarken üstüne çıkan
torunları, üzerinden ininceye kadar secdeyi uzattı. Kucağına aldığı
yakınlarından bir minik kızın, üzerine çiş yapması üzerine ev halkından su
isteyip kirlenen yeri temizledikten sonra küçük kızı sevmeye devam etti.


O’nun
Peygamber ve Devlet Başkanı olarak özel bir minderi, seccadesi, makam koltuğu,
makam odası ve özel kaftanı yoktu. Mescidini, hem bir ibadethane, hem okul, hem
meclis, hem de hükümet binası ve hatta (bir bölümünü) ev olarak kullandı. Bir
hurma kütüğünün üstüne çıkarak ashabına hitap etti, bir hasırın üstünde oturdu,
namaz kıldı ve uyudu. Meşhur bir rivayete göre; O’nun Peygamber olduğunu
öğrendikten sonra yanına gelen ve heyecanlanan bir yabancıya hitaben şöyle
demiştir : “Heyecanlanma; ben bir kral ve hükümdar değilim. Tıpkı sizler gibi
Kureyş’ten kuru ekmek (ya da kurutulmuş et) yiyen bir kadının oğluyum. Sizden
tek farkım bana peygamberlik verildi!”


Ev işlerinde
eşlerine yardım etti, onlara şaka yaptı, espriler yaptı, onları neşelendirdi,
hatta Ayşe ile koşu yarışı bile yaptılar. Peki, Hz. Peygamber’in bu hali,
günümüzde hangi Müslüman Devlet Başkanı’nda ya da hangi tarikat veya cemaat
liderinde, hangi şeyhte, hangi gavsta ve hangi Seyda’da var? Hiçbirisi
burnundan kıl aldırmaz tarikat lideri, şeyh ve gavs denilen madrabazların. Dün
en güzel atlara biniyorlardı, bugünse en lüks arabalara. Hemen hepsi köşk, yalı
ve dönümlerce arazi üzerinde kurulu malikânelerde oturuyorlar. Arkalarındaki
mürit gücünü kullanarak siyaset yapıyorlar, devlet yönetiminde etkili olmaya
çalışıyorlar. Geçmişte ve bugün olmak üzere; aralarında darbe yapmaya
kalkışanlar bile var!


Fıkraya göre;
bu madrabazlardan birisi camide, yukarıda bahsettiğimiz üzere Hz. Peygamber’in
eşleriyle ve aile fertleriyle olan ilişkilerini anlatan hatibi dinledikten
sonda kendi kendisine şöyle homurdanmış: “Biraz da ehli takva olmak lazım
canım!”


Yazımızın
burasında sözü Dr. Said Başer’e bırakıyoruz:



HANGİNİZ MUHAMMED?


”Önce üç
rivayet:


1- “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz
Muhammeddir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu.
‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. (Buhari; Kitabu’l-ilm, 57).

2- “Peygamberimiz bir gün sahabelere verdiği bir ziyafet sırasında, onlara
hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, Peygamberimizin
meclisine yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir?’ diye sordu. ‘Bu kavmin
efendisini arıyorum’ dedi. Allah’ın Resulü ‘Benim’ demedi. O sırada
sahabelerine su dağıtmakta olduğundan, atlıya şöyle cevap verdi: ‘Bir kavmin
efendisi, ona hizmet edendir!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463).

3- “Beni Amir heyetiyle Allah’ın Resulünün yanına gitmiştik. ‘Sen bizim
efendimizsin!’ diye hitap ettik. ‘Efendi, Allahtır!’ buyurdular. Biz:
‘Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!’ dedik. Bize:
‘Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi uçurmasın’
buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 5391).


Görüldüğü gibi ilk iki rivayette “dışarıdan gelen bir adam”, topluluğun içine
karışmış peygamberin kim olduğunu tanıyamıyor. “Hanginiz Muhammed?” veya “Sizin
efendiniz kim?” diye soruyor. Birincisinde “İşte şurada yaslanmış oturan beyaz
(yüzlü) adamdır”, ikincisinde de bizzat kendisi “Benim” demiyor da “Kavmine
hizmet edendir.” diyor. (o sırada su dağıtmaktadır). Üçüncü rivayette ise onu
tanıyan bir grup direk kendisine “Sen bizim efendimizin” diye hitap edince
“Efendi, Allah’tır!” diye cevap veriyor.

İçinde yaşadığı topluma karışıp gitmiş birisine “Hanginiz Muhammed?” diye
sormak durumunda kalıyorsanız, bilin ki o, derin bir ahlak ve karakter
sahibidir.

Rivayette geçen adam gibi ben de sorayım: Allah aşkına (söyleyin), günümüzün
şeyhleri, hocaları, liderleri burada gördüklerinize ve duyduklarınıza hiç
benziyor mu?

Rivayetteki adam gibi dışarıdan gelip, devenizi bağlayarak (arabanızı park
ederek) gidip bunlardan birinin yanına girseniz, “Hanginiz şeyhiniz?”,
“Hanginiz hocanız?” veya “Hanginiz lideriniz?” diye sorar mısınız, sormaya
gerek kalmadan hemen tanır mısınız?

Uygulanan protokolden, oturduğu yerden, giyiminden kuşamından,
çevresindekilerin ona davranışından, hal ve hareketlerinden hemen belli olur mu
olmaz mı? Topluluğun arasına karışmış, sıradan birisi ile karşılaşmak sanırım
hayal.

Siz hiç seçmenleri arasında fark edilmeyen bir lider gördünüz mü?

Siz hiç müridleri arasında fark edilmeyen bir şeyh gördünüz mü?

Siz hiç yoksulların arasına karışıp giden ve fark edilmek istemeyen bir zengin
gördünüz mü?

Ayette geçtiği gibi böylelerinin halkla (yoksullarla, müridleriyle,
seçmenleriyle, seyircileriyle, okurlarıyla, işçileriyle) eşit hale gelmekten,
onlardan birisi gibi olmaktan, onların içine karışıp tanınamaz hale gelmekten
ödleri kopar.

“Hanginiz Muhammed?”

Bu öyle bir soru ki, sorulduğu an, peygamberin
kürsüsünde oturarak elde edilmiş bütün kisveleri tiril tiril döker.

Bu öyle bir soru ki “ihram” ve “kefen” dışında adamda hiçbir şey bırakmaz, her
şeyini sıyırır döker. İnsanı yalnızca imanı ve yalnızca ameli ile baş başa
bırakır.

Bu öyle bir soru ki Allah, Kitap, Peygamber namına konuşan/onun kürsüsünde
oturan bütün rütbe, kisve, servet, şan ve şöhret sahiplerini eğer imanları
varsa utanç içinde bırakır.

Böyle öyle bir soru ki, sorulunca bütün kastlar yıkılır, hiyerarşiler yerle bir
olur.

Bu öyle bir soru ki, sorulunca mağrur rütbeler sökülür, kibirli kasıntılar
iflas eder.

Bu öyle bir soru ki efendi-kul ilişkileri ile örülmüş kerpiçten duvarları yer
ile yeksan eder.


Onun için “Hanginiz Muhammed?” sorusu üzerine ne kadar düşünsek azdır.”(2)


03.12.2019

Ömer Sağlam