H.
NİHAL ATSIZ


Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık,
sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili
konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir
hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna
elbet gidecekti.


Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden
önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan
Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya
çalışmıştır.


Peygamber hayatta oldukça kudretli ve
sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı
sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini
atar gibi olmuşlardır.


Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik
ve dayanışma bile ancak görünüşte idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet
kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile ve şahıs menfaatını her şeyden üstün
tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta son dereceyi bulan ahlâksızlıkları
Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini göstermiş, hatta onun sağlığında
bile akrabası ve damadı Ali ile, Peygamberin evdeşlerinden Ayşe hakkındaki
dedikodular büyük sarsıntılara yol açmıştı. Ayrılık ve bozgunculuk Peygamberin
ölümüyle ve ilk önce onun en yakın arkadaşları arasında başlamış devlet
başkanlığı ihtiraslarının doğurduğu kavgalar, Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına
yol açmış ve yirminci

yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm
dirim savaşı yapmışlardır.


Arapların devlet kurmaktaki
kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en kesin tanığı, peygamberden
sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin” (Ergin ve üstün
halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha hayatlarında Peygamber
tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer, Osman, Ali)
suikastlerle öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka hiçbir
devletin tarihinde gösterilemez.


Buna rağmen Arapların, iki büyük düşman
devletten Đran’ı ortadan kaldırıp Bizans’ın güney ülkelerini almalarında
olağanüstü hiçbir şey yoktur. Đran – Bizans arasında yüzyıllardır süren savaş
ikisini de yıpratmış, ayırıcı İran’ın doğudan Türkler eliyle yediği darbeler bu
devleti ölüm haline getirmişti. Yeni bir inanç ve ülkü ile çölden fırlayan
Araplar için kaybedilecek bir şey olmadığı gibi, ölürlerse Cennete gitmek,
kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici özellikler de iştahlarını
arttırıyordu.


Araplar, görünüşte büyük bir devlet kurmuş
olmalarına rağmen, doğuda İran ve İspanya’da Vizigot devleti gibi iki yorgun ve
bitkin devletten başka hiçbir devleti ortadan kaldıramamışlar ve rasladıkları
ilk ciddi kuvvet olan Franklar önünde durmaya mecbur kalmışlardır. (732)


Abbasilerin hakimiyeti tamamen nazari idi.
Halife olmaları dolayısıyla bütün Müslüman devletler sözde ona bağlı bulunuyor,
gerçekte ise halifelerin görevi güçle iktidara gelen şu veya bu hanedanın meşru
olduğunu tasdikten ibaret kalıyordu.


Onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde
Müslüman olan Türkler, İranlılar tarafından İslamiyeti ortadan kaldırmak için
hazırlanan büyük ihtilali suya düşürmekle, farkında olmadan bu dini
kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna
kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır.


Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam
Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a
yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.


***


Müslümanlığı tek başlarına birçok millete
karşı savunmalarından mıdır, yoksa manasını anlamadıkları Kur’ana kayıtsız
şartsız inanmaktan mıdır nedir Türkler islamiyeti, taassupla kabul eden tek
millet olmuştur. Müslüman ve Hırıstiyan Araplar arasında bir dayanışma olduğu
gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla
din savaşı yaptığı görülmemiştir. Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar
da Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı.


Türklere gelince iş değişmiştir. Onuncu
yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan
Karahanlılar’ın bu âdeti tarih boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak
Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem
milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin
gerçekleşmesine engel olmuştur.


Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini
müsamahaya bıraktığı günümüzde bile Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta
Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak kadar gözü dönmüş sözde aydın mütaassıplar
aramızda hiç de az değildir.


***


Bugünün medeni insanı için din, fertlerin
kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin
bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın
mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür.


İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini
olduğu halde Hıristiyan milletler yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan
vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir
etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların getirdiği gelenekler dinden daha
kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir şeydir.


Böyle olduğu halde bizdeki din mütaassıpları
bugün hâlâ İslam kardeşliği kurulabileceği kuruntusu içinde esrimiş
(sarhoşlaşmış) , kendi geçmişlerini, büyüklerini inkâr sapıklığına düşmüşlerdir.


Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası,
Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil
değildir. Mete, Atila, Çengiz, Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir.
Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî
adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek
dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir.


Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler
kurabilmişizdir. V.b…


Artık bu hezeyanlardan kurtulmanın, kendimize
dönmenin çağı gelmiştir. Ali-Muaviye kavgası, Hüseyin’in öldürülmesi bizim için
mesele bile değildir. Bu, Arapların iç işi, bizim için de yabancı tarihlerin
bin bir konusundan herhangi birisidir. Bizim için Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü
değil, Kür Şad’ın Çin’deki, Genç Osman’ın İstanbul’daki ve Osman Batur’un
Altaylardaki ölümü daha ilgi çekici, daha acıklı ve daha şanlıdır.


Bizim için Endülüs’ün düşmesi değil,
Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan ve Azerbaycan’ın kaybı meseledir. Mete, Atila,
Çengiz ve Hülegü yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramandır. Bunların
topyekün yaptıkları tahribat Halife Ömer’in İran ve Mısır’da yaptıkları yanında
hiç kalır. Çünkü bunlar karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan şehirleri
yıkıyorlardı. Ömer ise kâfir eseridir diye İran’ın medeniyet eserlerini
yıktırmış ve Koca İskenderiye Kütüphanesini yaktırmıştır.


Şaman dininde olan Hülegü Han ölürken
Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin
istemsi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin
indirilmesini istemiştir.


Bu muhteşem cevabı hangi Arap halifesi
verebilmiştir?


İslam birliği taraftarlarına göre Türkler,
Müslüman bir millet oldukları için müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam
olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır.
Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. Đslam adları denen adlar
Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandanberi Araplar
arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı
bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir
kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman
adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail,
İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla
ölçüştürülebilir mi?


Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslana’a,
Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan
Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar?


Araplarda yalnız şahısların değil, boyların
da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani
“İtoğullarıdır” Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”,
Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep
“tombul” demektir. Hele Türkler’in islamiyetten sonra büyük devlet
kurabildikleri iddiası ile sadece gülünçtür. Çin seddinden Avrupa ortasına
kadar uzanan büyük ve şanlı Kun Devleti yedi yüzyıl sürmüş; Çin’den Doğu ve
Batı Roma’dan haraç almıştır. Basit bir barbar topluluğu ne bu kadar uzun
yaşayabilir, ne de bu büyük ve medeni devletleri vergiye bağlıyabilirdi.


Kora’dan Kırım’a kadar iki asır süren ve adı
sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir
iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet
alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen
islami karakterde bir devlet olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz
Han Devletinden uzun boylu konuşmaya lüzum yok. Bu kadar sözden maksat, Türklerin
büyük devlet ve medeniyet kurmak için Müslüman olmaya ihtiyaçları
bulunmadığının tesbitidir.


Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık
sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.


İslam birliği taraftarlarının mesele haline
getirdikleri konulardan biri de selamlaşma işidir. Bunlar “günaydın”ı kabul
etmiyorlar. “Selamünaleyküm” diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir
bağ olduğunu ileri sürüyorlar.


Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma
ile olacaksa bütün Müslümanların Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak
icabıdır. Çünkü islamiyeti koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler
olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı
kalabalık, mutaassıp ve gözüpek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman
bırakmazdı. Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza
geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil
etmiştir.


Bunları bir tarafa bırakalım: Balkan
Savaşında topyekün ihanet eden Arnavutlar, Birinci Cihan Savaşında topyekün
ihanet eden Araplar Müslüman değil miydiler?


İngiliz casusu Lavrens’in altınlarını alınca,
Medine’yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar
Müslüman Araplar değil miydi? Bu Arapların başında Peygamber soyundan gelen
Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor
muydu? Bugünkü nesiller, tarih kitaplarında okumadıkları için bilmezler:
Birinci Cihan Savaşının sonunda Türk ordusu Suriye cephesinde bozulunca Türk esirlerini
öldürenler, altın yuttuklarını sanarak öldürdükleri ve bazen diri Türklerin
karnını deşenler hep bu din kardeşimiz Araplardı. Daha acıklısı da, İslam
halifesi olan Türk padişahına ihanet eden Şerif ailesinin fertleri Şam’a
girerken, bu Araplar, Türk tutsaklarını, Anadolu evlatlarını, koyun keser gibi
boğazlıyarak Peygamber soyundan gelen şeflerine kurban

etmişlerdi.


Bütün bu vahşet Arap Milliyetçiliği adına
yapılıyordu. Arapları kendilerinden asla farklı tutmayan, Peygamber soyudur
diye bilakis onlara üstün değer Türklere karşı bu cinayetler sırf kıral olmak
ihtirasıyla gözü dönen adamlar, İngiliz altınlarıyla satın alınmış
dindaşlarımız Araplar tarafından yapılıyordu.


Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı
umumileşmiştir. Arap milliyetçiliği, kendilerinden Filistini koparan Yahudilere
ve Araplar Yahudilerden dayak yerken kendilerine yardım etmeyen Türklere
düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur. Okullarında Türk düşmanlığı
aşılanmaktadır. Beş altı arap devleti birden bir avuç Yahudiye yenildiklerini
unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası peşindedirler.


Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof
emperyalizmi olan komünizm geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap
emperyalizmi olan Nurculuk gelmektedir. Türklük bakımından komünizmle
nurculuğun hiçbir farkı yoktur. Đkisi de Türk Milletini ve kültürünü yok etmek
için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık davasıdır. Bunun farkında olmayan
binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün kucağına kurtarıcı diye
atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman
Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır. Buna
rağmen hala İslam kardeşliği ve Đslam
birliği kuruntusu peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin
kasıtlı veya kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir.


Millet ve vatan haini olmak için mutlaka
askeri sırları çalarak para ile düşmana satmak icab etmez. Kendi milletinin
düşmanlarına hayranlık beslemek, onların davasını gütmek, kendi kültür ve
mazisini inkar etmek de hainliktir.


İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin
baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar
ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek
olan birlik İslam Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar
Türk Birliği olacaktır.



NİHÂL ATSIZ, Ötüken
Dergisi, 17 Nisan 1964, Sayı: 4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet