Kuran-ı Kerim Tahrif Edilmemiştir Ama…


Yazan  Prof.
Dr. Nusret Çam




17 Mayıs 2020


Şurası bir gerçek ki insanlık tarihi var olalı beri
sosyal davranışlara, medeniyetlerin kurulmasına, yıkılmasına, fikir
hareketlerinin doğmasına, kitlesel hareketlere, hatta bilimsel düşüncenin
mahiyetine ve savaşlara yön veren etkenlerden biri de dinin bizzat kendisi veya
ona karşı tavırlardır.


Dinin bu fonksiyonunu, onların mukaddes kitapları, din
adamları ve kutsal değerleri ile inananların bunları uygulama kaliteleri
belirler. Bu durum vahye dayalı Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için daha da
belirgindir. Böyle bir vaziyet karşısında sıralamada birinci konumda yer alan
kutsal kitapların ne kadar Allah kelâmı olduğunu ve bunların günümüze kadar ne
ölçüde bozulmadan geldiğini bilmek büyük önem arz edecektir. Konuya bir
Müslüman olarak değil de tarafsız bir bilim adamı gözüyle baksak bile
İslamiyet’in bu alanda diğerleri ile mukayese kabul edilmeyecek kadar önde
olduğu görülecektir. Zira Müslümanlar, bugün elimizde bulunan Kuranın Hz.
Muhammed’e vahyedilen kitabın aynısı olduğuna iftiharla inandıkları halde
Yahudiler ve Hristiyanlar kendi mukaddes kitaplarının sonradan oluşturulduğunu
beyan etmekten çekinmezler. Başka bir deyişle hiç olmazsa inananları açısından
diğer iki dinin kutsal kitapları büyük ölçüde veya belli bir oranda insan
elinin ürünü olduğu halde, Kuran, doğrudan doğruya Allah kelâmıdır. Noktasız ve
harekesiz harflerin bazı okunuş farkları (yedi kıraat) bütün uzmanların
bildirdiğine göre, onun vahiy eseri olma özelliğine halel getirecek mahiyette
değildir. Bu durum karşısında Kuran’ın yaklaşık bin beş yüz yıldan beri aslî
hüviyetini aynen koruması (ve sonsuza dek de muhafaza edecek olması)
suretiyle,Allah’ın “Bu kitabı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz” (Hicr,
9) şeklindeki vaadi de gerçekleşmiş olmaktadır[1].


Kuran’ın değişmez Allah kelamı olması gerçeği
karşısında tahlilci düşünceye sahip kimselerin aklına şu tür bir soru
gelebilir: “Madem İslam’ın kutsal kitabı olan Kuran, doğrudan doğruya Allah
tarafından gönderilmiştir ve değiştirilmemiştir, öyleyse Müslümanların bilhassa
günümüzdeki olumsuzluklarının ve diğer dinler ve medeniyetler karşısındaki
perişanlığının sorumlusu Tanrı mıdır?”Böyle bir soruya cevap verebilmek için,
İslam’ın hak din, Kuran’ın da mazbut bir İlahî kelâm olduğunu söylemek kâfi
değildir. Zira meselenin bir de bu kitapların ne derecede doğru anlaşılıp
anlatıldığı yönü vardır. Diğer bir mesele de insanların bu kitaplarda yer alan
hükümleri uygulama iradesi ve becerisindeki samimiyeti ve başarısıdır. Bu son
mevzu, “kötülük meselesi” ile birlikte felsefeciler ve kelamcıla rtarafından
uzun uzadıya tartışılan bir konudur. Bundan dolayı biz burada Kuran’ın
kendisini “insanların anlaması için gönderilmiş”, “hiçbir çelişkinin
bulunmadığı”, “açık ve net” bir kitap olarak nitelemesine rağmen, Müslümanların
onu ne ölçüde anladıkları hususu üzerinde duracağız.


Konuya başlarken Tanrı’nın avukatlığını yapmaya ve
Müslümanların bilhassa günümüzde uygarlık ve fazilet yarışında bekleneni
verememelerine bahane uydurmanın ahlaksızlıktan ve zavallılıktan başka bir şey
olmadığını belirtmek gerekir. Zaten Tanrı’nın da bizim savunmamıza ihtiyacı
yoktur. Ne yazık ki neredeyse bütün dünya Müslümanları uğradıkları her türlü musibetin
ve yenilginin sorumluluğunu “dış güçlere”, “şer odaklarına”, “habis
günahkârlara” ve kadere yüklemekte pek mahirdirler. Bununla birlikte, dinle
ilgili en hayati meselelerde bile yapılacak tespitler ve değerlendirmeler, hür
düşüncenin ve bilimsel yöntemlerin eseri olmak zorundadır.


Kuran’ın, hadislerin ve İslâm tarihinin dikkatli
şekilde incelenmesi halinde, şeklen tahrif edilmemekle birlikte bilerek veya
bilmeyerekyapılan zihnî ve amelî faaliyetler sonucunda Kutsal Kitabımızın
tesirinin Müslümanların hayatında en aza indirildiği anlaşılacaktır. Yoksa
doğrudan doğruya Allah kelamı olan ve üstelik günümüze kadar hiç değişmemiş
olan bir kitabın mensuplarının yüzlerce yıldan beri medeniyete en ufak bir
katkılarının bulunmamasını ve bilhassa asrımızdaki perişan vaziyetlerini nasıl
izah edeceğiz? Özellikle İslam dinine ideolojik bir saplantıyla bakan
kimselerin yaptığı gibi “Müslümanların halinde ne var, asıl onlar kendi
hallerine baksınlar
” demek ve İslâm medeniyetinin yaklaşık bin yıl önceki
parlak sayfalarını tekrar tekrar övünç kaynağı olarak cilalamak aklı başında
düşünen hiçbir kimseyi tatmin etmeye yetmeyecektir. Müslümanların böyle bir
soruya onurlu bir şekilde cevap verebilmeleri için her şeyden evvel, dinlerinin
adı olan “İslâm”ın kelime anlamına uygun olarak kendilerinin barışsever ve
uygarlık âbidesi, ülkelerinin ise refah, güzellik ve huzur cenneti olması
gerekir. Kendi dindaşlarının zulmünden kaçarak, yardım dilerken dahi tekfir
ettikleri Hristiyan ülkelerine sığınan kimselerin yapması gereken ilk iş,
muarızlarından önce kendilerini sorgulamaktır.


Allah-insan-evren ilişkilerini düzenleyen uygarlık
projesinin anayasası olarak gönderilen Kuranıkerim’in bireylerin ve toplumların
hayatında etkisiz kalmasının sebeplerini “Bedevilik İle Uygarlık Ayrımında
Hangi İslâm?
” isimli kitabımızda kısmen ele almıştık[2].
Bu yazımızda konuyu daha farklı boyutları ile işlemeye çalışacağız.Fakat
mevzuya girmeden önce “tahrif” kelimesinin anlamına göz atmak gerekir. Arapça
bu kelime ve türevleri “bunamak, birisine bunaklık nispet etmek, saçmalamak,
aklını bozmak, saçma söz, bâtıl itikat, efsane, mitoloji” demektir.
Dolayısıyla, bir kitabın tahrif edilmesini, “onun asıl anlamını ve mesajını
tanınmaz hale getirerek bâtıl ve değersiz kılmaktır” diye tanımlayabiliriz.


Bir kutsal kitabın tahrif edilmesi onda yer alan
kelimelerin, ibarelerin, ayetlerin ve surelerin çıkarılması, yerlerinin
değiştirilmesi veya ona dışarıdan yabancı ve aykırı unsurların eklenmesi
suretiyle kitabın anlamının tanınmayacak hale getirilmesidir. Bu, o kutsal
kitabın şekilsel yönden tahrifidir. Böyle bir tahrifat Kuran için elbette söz
konusu değildir. Fakat Müslümanların Kuran’da var zannederek inanıp amel
ettikleri pek çok şeyin Kuran’da olmadığı ve hatta onun ruhuna ve mesajına
taban tabana zıt olduğu da bir gerçektir. Kuran’ın anlamı konusunda çeşitli
yöntemlerle bilerek veya bilmeyerek yapılan bu faaliyetlere “şekilsel tahrifat”
olmasa da “anlamsal tahrifat” gözüyle bakabiliriz. Bunların neler olduğu ayrı
bir çalışmayı gerektirecek kadar uzun ve çetin bir mevzudur. Bu yüzden biz bu
konuda değil, en az onun kadar mühim olan,Müslümanların bu noktaya nasıl
geldiği hususunda yoğunlaşacağız.


  • Kuran’ın anlamının ve mesajının boşa çıkarılmasının sebeplerinin
    başında M. 800’lü yıllarda hadis külliyatının oluşması üzerine, Allah
    kelâmınıngeri plana itilmesi Peygamberin emrine uygun olarak onun kendi
    sözlerinin,Kuran’a karışmaması için sağlığında ve daha sonraki yaklaşık
    bir buçuk asır boyunca hadisler yazıya geçirilmemiştir.Fakat ondan sonra
    birden bire pek çok hadis toplama faaliyeti başlamış ve bunun sonucunda
    bildiğimiz hadis külliyatı oluşmuştur. Bu kitaplardaki sözlerin Peygambere
    ait olduğu yolundaki kuvvetli inanç ve peygamberin ise kendiliğinden
    hiçbir şey söylemeyeceği yönündeki sarsılmaz iman sonunda hadisler olarak
    kabul edilen ne kadar söz varsa ayetler gibi kabul görüp hayata
    geçirilmeye başlanmıştır. Üstelik bu hadis kitaplarını, Kuran’ın aksine
    abdestsiz okuyup ele almak mümkündü. Ayrıca hadisler konularına göre
    tasnif edildiği için bir konu hakkında aranılan bilgilere toplu olarak
    ulaşmak Mushafa göre daha kolaydır. Daha da önemlisi, Müslümanlar arasında
    “Kuranı herkes anlayamaz” düşüncesi yaygınlaşırken, hadislerin anlaşılması
    hususundaböyle bir iddia hiç gündeme gelmemiştir.


Bütün bunlar Müslüman vaizlerin ve fıkıhçıların
Kuran’a daha mesafeli dururken hadis kitaplarıyla daha yakından ilgi kurması ve
vaazlarını hep bu hadisler üzerine bina etme neticesini doğurmuştur. Aynı
şekilde ilmihal yazarları için de geçerlidir. Böylelikle zaman içinde
hadislerde geçen sözler, Kuranın yerini almış ve Müslümanların yaşantılarını
ayetlerden ziyade belirlerolmuştur. Bunun en önemli işaretlerinden biri de
“Kuran’a göre Müslümanlık” türünden kitaplar kaleme alınmadığı halde
“Hadislerle Müslümanlık” adı altında cilt cilt kitapların yazılmış olmasıdır.


Aslına bakılırsa hadisleri anlamak ve sadece bunlardan
hüküm çıkarmak Kuran’ı anlamaktan daha zordur ve daha dikkat ve emek isteyen
bir meseledir. Çünkü Kuran’daki sure ve ayet sayısı kesin şekilde bellidir.
Oysa hadis adı altında mütalaa edilen sözlerin sayısı 28.000 ile 100.000
arasında değişmektedir. Bu rakamı çok daha artıranlar da vardır[3].
Üstelik âyetlerin sıhhat, yani güvenilir, zayıf, uydurma olma problemleri
yoktur. Oysa bir hadisi bir konuda delil olarak kullanacağımız zaman önce onun
sahih, yani Peygamber sözü olup olmama durumunu bilmek gerekir. Bu ise çoğu
zaman fevkalâde tartışmalı bir konudur. Doğrusunu söylemek gerekirse peygamber
sözü olup olmadığı tartışma konusu olmayan çok az hadis vardır. Tam bir
uzmanlık gerektiren bu konu, hadis usulünün en problemli tarafını teşkil eder.
Üstelik âyetlerin ve surelerin nüzul sebebi olduğu gibi hadislerin de söyleniş
sebebi vardır. Yani bir bakıma bazı hadisler anlık ve bireysel olaylar için
söylenmiştir. Fakat Peygamberin çoğu zaman belli bir olaya veya duruma mahsus
ya da kişiye özel olarak söylediği bu sözler umuma teşmil edilerek bunlardan
hüküm çıkarılmıştır. Hâl böyleyken, İslâm dünyasında hadis kültürü, büyük
ölçüde Kuran’ın yerine geçmiştir[4].


Elbette Peygamber dinî konularda vahye aykırı bir söz
söylememiş ve icraat yapmamıştır. Ama onun resul olma özelliğinden başka
herhangi bir beşer, eş, idareci ve Arap kültürünün takipçisi olma gibi vahyin
dışında kalan sıfatları ve kimliği de vardır. Ve hadislerin büyük bir kısmı bu
ikinci grupta yer alan bireysel düşüncelerinin, anlayışlarının, bilgilerinin ve
hatta zevklerinin gereği olarak söylenmiş sözlerdir. İşte sorun burada
başlamaktadır. Zira hemen hemen bütün Müslümanlar hadis kitaplarında yer alan
bütün sözleri, onun peygamberlik sıfatı ile söylenmiş mukaddes kelamlar ve
bizim için de kesin olarak bağlayıcılığına inanılan kurallar olarak kabul
etmektedirler.


Hadisler elbette Kuran’dan sonra ikinci derecede
önemli kaynaktır. Çünküsahih hadislerin Kuran’ı tefsir ettiği doğrudur. Fakat
tartışmalı olan ve Peygamberimizin vefatından iki-iki buçuk asır sonra
toplanmaya başlayan hadislerin, sağlamlığından hiç şüphe edilmeyen âyetlerin
yerini alması ve Allah kelamının hükmünükaldırabileceği şeklindeki bir görüşü
doğru bulmak da akıl,mantık ve vicdanla bağdaşmaz. Hele, “Buhari ve Müslim’in
hadis kitapları olmazsa din çöker” sözü kadar İslâm’ı ve Kuran’ı yaralayan bir
söz olamaz. Bu durumda bu kitaplar derleninceye kadarki sürede, yani ilk 200-250
sene boyunca dini çökmüş mü kabul edeceğiz? Ya da her şeye rağmen İslâm kültürü
açısından büyük işler başarmış olmaları sebebiyle teşekkür borçlu olduğumuz bu
hadis âlimleri hiç olmasaydı ve peygamberimizden hiçbir hadis günümüze
ulaşmamış olsaydı ve sadece Kuran’la amel etmiş olsaydık, yeryüzünde
Müslümanlık bitmiş mi olacaktı?[5]


  • Kuranın hiç anlaşılmamak veya yanlış anlaşılmak suretiyle hükmünün
    atıl kalmasının diğer bir sebebi de akılcılığın yerini nakilciliğin almasıdır.
    Allah’ın Kuran’da onlarca kez düşünmeyi ve aklı kullanmayı emir, tavsiye
    ve teşvik ettiği halde Müslümanların buna yanaşmamasını çeşitli sebeplere
    bağlamak mümkündür. Bunların başında insan aklının Kuranî ve ilahî
    hakikatleri anlamadaki yetersizliği iddiası gelir. Allah’ın zatı,
    yaratılışın başlangıcı ve ölümden sonraki hayat gibi konular aklın en zor
    sınavları olmakla beraber, nakilcilikte yani ayetler ve olaylar üzerinde
    hiç düşünmeden olduğu gibi kabullenip nakletmekle ve aklı kötülemekle
    insanlığın kazanacağı bir şey de yoktur. Nitekim bu anlayışın en bildik
    temsilcileri olan Selefî-Hanbeli-Vahhabi zihniyetin en büyük eseri, İslamiyet
    öncesindeki Arap bedevi-cahiliye zihniyetini günümüze aynen taşımaktan ve
    İslâm’ı, siyaset arenasında heba etmekten başka bir şey olmamıştır.


Nakilciliğin, Kuranî akılcılığın yerini almasının
diğer bir sebebi de zihin tembelliğidir.  Esasen itaate dayalı bir toplum
yapısında ve kültürde aklı kullanmak büyük cesaret ve emek isteyen bir iştir.
Hâlbuki kendisine söyleneni aynen kabul ve nakletmek,onları zındıklık ve küfür
damgası yemek riskinden kurtardığı gibi, rahat bir hayatı ve pek çok imkânı beraberinde
getirebilir.


Kutsal Kitabımızı anlamada aklı değil de nakli esas
alan kimseler Kuranı düşünerek, araştırarak ve meseleleri sorgulayarak
okuduğumuz takdirde imanımızınzarar görmesinden korkmaktadırlar. Onlar
bilmiyorlar mı ki insanı yaratan Allah, insandan daha üstündür, akıllıdır, daha
güçlüdür, daha özgüven sahibidir. Kuran’a biraz âşina olan herkes Allah’ın,
insanların her fırsatta düşünmelerini, sorgulamalarını istemekte ve onlardan
eğer güçleri yetiyorsa başta Kuran olmak üzere O’nun eseri olan varlıklara
benzer bir nesne yaratmalarını talep etmektedir. Şurası bir hakikat kiyeryüzünde
aklın sınırlarını zorlayan tanrı tanımaz filozofları görebilirsiniz, ama hiçbir
şekilde kendisine tapılmasını isteyen, hatta aşırı saygı gösterilmesini
bekleyen bir filozofa rastlayamazsınız.Tarih boyunca ilahlık iddiasına girip
insanların kendilerine tapmasını bekleyen kimselerin, her zaman için kibri ve
hırsı aklını aşmış olan idarecilerve din adına ahkâm kesen muhterisler
zorbalararasından çıktığını görürüz.


Kuranıkerim’de yer alan bazı ayetler, onu asıl
mesajından ve maksadından uzaklaştıracak kimselerin din adamları olduğuna dair
bazı ipuçları vermektedir. Söz konusu ayetlerşöyledir:


Kendilerine Tevrat yükletilip, sonra bunu
taşımayanların hali


koca koca kitaplar taşıyan bir eşeğin hâli
gibidir aynen.


Allah’ın âyetlerini yalan sayan bu kavmin


hikâyesi ne kötüdür gerçekten.


Allah, zâlimler güruhuna hidâyet etmez
cidden
(62. Cuma, 5),


Ey iman edenler, doğrusu, birçoğu hahamların
ve rahiplerin,


insanların mallarını haksız şekilde yerler


ve Allah yolundan engellerler(9.
Tevbe, 34),


  • Kuran’ı herkes anlayamaz düşünceside Müslümanların onun anlamını
    kavramaktan uzak kalmasına sebep olmuştur. İslâm’ın kutsal kitabı
    kendisini hiçbir çelişkinin bulunmadığı açık ve net kitap olarak takdim
    eder. Bu durum özellikle iman, ahlâk ve ibadet konularında kendini daha
    iyi belli eder.Fıkha ve muamelata dair ayetlerin anlaşılması da kolaydır.
    Fakat buradaki asıl sorun, mesela şahitlikte iki kadının bir erkek şahit
    yerine geçmesi örneğinde olduğu gibi kadını geri plana iten bazı ayetlerin
    hükmünün, Kuranın indiği toplumun o zamanki algısı ile alâkalı olup
    olmaması meselesidir. Son zamanlardaki İlahiyatçılar, buna benzer
    hükümleri evrensel olmaktan ziyade o devrin kültürel yapısı bağlamında
    anlama temayülündedir.


Böyle bir varsayım, onu anladığına inanılan seçkin bir
zümrenin doğmasına yol açmıştır. Okuma yazmanın zaten kısıtlı olduğu bir
ortamda bu tür kimseler kendilerinde olağanüstü güçlerin vehmedildiği bir aracı
sınıfın türemesi anlamına gelmektedir. Bu ise Kuranın birçok ayette kınadığı ve
dini tahrif ettiğini bildirdiği Hristiyanlıktaki ruhban sınıfından başka bir
şey değildir. Dolayısıyla, İslam’da da önce Müslümanlarla Kuran, daha sonra da
Tanrı arasında, adı konulmamış bir ruhban sınıfı zuhur etmiştir. Bu zümre
Hristiyanlıktaki kadar kurumsal ve etkili olmasalar dahi, İslâm dinini aracısız
halis iman, güzel ahlâk ve uygarlık merkezli ekseninden uzaklaştırmada önemli
etkenlerden biri olmuştur.


  • Müslümanlar başından beri Kuran’ı yüzünden okumayı ve hafızlığa büyük
    önem vermişlerdir. Zira Peygamberimiz bütün hayatı boyunca Kuran okumayı
    ve ezberlemeyi teşvik edici beyanlarda bulunmuştur. Kâğıdın neredeyse
    bulunmadığı, okuryazar sayısının ise çok az olduğu bir devirde Kuran’ın
    gelecek kuşaklara tam ve doğru bir şekilde ulaştırılabilmesi ve
    unutulmaması için onun ezberlenmesi ve devamlı tekrar edilmesi bir
    zaruretti. Bu, gerçekten de takdir ve teşvik edilmesi gereken bir
    yöntemdir. Nitekim kutsal kitabımız, bu uygulama sayesinde bizlere hiç
    değişmeden ilk günkü tazeliğiyle ulaşabilmiştir.


Peygamberin bu yöntemi uygulamadaki asıl maksadı
elbette onun lafzının yüceltilmesi değil, muhtevasının dillerden gönüllere
ulaşması ve oradan da güzel ve kalıcı davranışlar haline gelmesiydi. Kuran’ın
şiirsel ve armonik estetiği insanları cezbetti; güzel sesli hâfızların dilinden
bu nağmeler insanlara ruh sükûnu, heyecan, huşu verdi. Ne var ki daha sonraki
zamanlarda bu hikmet unutulup onun yerini ruhsuz dudak hareketleri ve yapmacık
teğanniler aldı. Allah kelâmı yüzyıllar boyunca ticaret metaı olarak da
kullanıldı. Günümüzde daha da ileri gidilerek televizyonların ramazan
programlarında yarışma adı altında siyasetin kapitalizmle izdivacının eseri
olarak şov, reyting ve kazanç kapısı haline getirildi. Peygamberimizin
uygulamasında Kuran okumak güzel ahlakı ve tefekkürü elde etmek için bir vasıta
ve yöntem iken muhtevadan yoksun medreseler ve Kuran kursları sayesinde başlı
başına bir gaye ve ticarethane haline dönüştürüldü. Aynı durum çoğu kere
evlerdeki, camilerdeki ve mezarlardaki okumalar için de geçerlidir.


Bu sözlerimizin maksadını ve muradını tam olarak
anlamayan bir kısım okuyucularımız  “Kuran’ın yüzünden devamlı şekilde
okunup ezberlenmesinde ne sakınca olabilir?” şeklinde bir soru sorabilirler.
Her şey makul ölçüde olmak kaydıyla elbette güzel ve faydalıdır. Fakat Kuran’ı
ömür boyunca hep yüzünden veya ezbere okumanın, ilkokulda öğretilen çarpım
cetvelinin, ortaokullarda, liselerde ve hatta üniversitelerin matematik
bölümlerinde tek sınav sorusu olmasından ne farkı var ve bu yöntemin insan
gelişmesine katkısı ne olabilir? Bütün İslâm ülkelerindeki Kuran anlayışı hemen
hemen böyledir ve meselenin en can alıcı noktası budur. Buna şunları da ilave
edebiliriz:


Düşünmeden, tefekkür etmeden ve olayların hikmetini
araştırıp sorgulamadan yapılan okumalar ne kadar çok olursa olsun insanın ve
toplumun gelişmesine herhangi bir katkı sağlayamazlar. Bilinenin tekrarı ise
günümüzde ancak bilgi hamallığı olarak değerlendirilmektedir.


Diğer taraftan ezbercilik muhakemenin, düşünmenin,
itiraz etmenin ve keşfetmenin düşmanıdır. Bilmeyerek de olsa Kuran buna alet
edilmemelidir. Çünkü devamlı ezberlemeye alışan beyin, zamanla diğer öğrenme
vasıtalarının körelmesine sebep olur ve her şeyi kalıpsal görerek zihnin
tembelleşmesine yol açar. Elbette Kuran üzerine ihtisas yapanların Kuran’ın
tamamını ezberlemesi evladır, güzeldir ve hatta şarttır. Ve yine namaz kılmak
için belli duaları biraz fazlasıyla öğrenmek de her müminin zevkli görevi olmalıdır.
Ama her yıl yüzbinlerce gencin anlamını dahi bilmeden, üstelik zihnin diğer
işlevlerini körelterek bunu kendisine iş edinmesinin dine ve medeniyete ne
kadar katkısının olduğunu da sorgulamak gerekir.[6]


Kuranıkerim’i yüzünden veya ezberden okumayı ritüel
haline getirmenin Kuran’ın bizzat kendisi açısından başka bir sakıncası
da özün yerini şeklin ve şekilciliğin almasıdır. Bu ise Kuran’ın
vahyediliş hikmetinin buharlaşması demektir. İslam ülkelerindeki ahlak
zafiyetinin ve geriliğin en büyük sorumlusu böyle yanlış bir zihniyettir. Yunus
Emre ile birlikte Kuran’ı en iyi anladığına inandığımız şâir olan Mehmet
Âkif’in şu şiiri bu durumu gayet veciz şekilde dile getirmektedir:


İbret olmaz bize her gün okuruz ezber de


Yoksa hiç mana aranmaz mı bu âyetlerde


Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan Kuran’ın


Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın


*** 


Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına


Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına


*** 


İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin


Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.


Bütün bunlara bir de ona abdestsiz dokunulamayacağı,
okunulamayacağı, hatta böyle yapınca “çarpılacağımıza” dair inanışlar
eklenince, Müslümanlar Kuran’dan tamamen kopmuş oldu.


Kuran-ı Kerim hakkındaki yanlışlarımızdan bir tanesi
de Kuran’da sözü edilen“âyet”lerin sadece Cebrail vasıtasıyla gönderilen
vahiyden ibaret olduğunu zannetmektir. Oysa kutsal kitabımızın çeşitli
yerlerinde işaret edildiği üzere, göklerde ve yerde cereyan eden tabiat
kanunları, olayları ve insan fıtratı da bizim için birer âyet hükmündedir. Yani
sünnetullah denilen tabiat kanunları ve insan doğası da aynen Kuran âyetleri gibi
inanılması, üzerinde düşünülmesi ve araştırılması gereken değişmez temel
ilkeler ve kanunlardır[7].
Bu cihetle, Kuran’da arıya, karıncaya vahyedildiğinin bildirilmesi örneklerinde
olduğu gibi bunlar da birer vahiydir. Söz konusu Kuranî delillerden bazıları
şöyledir:


  1. Bakara 164:


Şüphesiz yaratılmasında göklerin ve yerin,


birbiri ardınca gelmesinde gece ile
gündüzlerin;


insanlara faydalı şeylerle denizde yüzen
gemilerde; 


Allah’ın gönderdiği yağmurla ölü toprağın
diriltilmesinde;


yeryüzünde türlü türlü canlı yaratılmasında;


yeli ve ikisi arasında göğün ve yerin


emre hazır bulutları savurmasında


elbet nice âyetler vardır akıl sahipleri
için.


  1. Âl-i İmran:


190) Yaratılışında göklerin ve yerin


ve birbiri ardınca gelişinde gündüzün,
gecenin


birçok açık âyetler vardır gerçekten


aklıselimsahibi kimseler için.


“Ayet”leri ister “Kuran’daki kelamlar”, ister
“tabiatın ve insanın fizyolojik ve ruhsal işleyişini belirleyen kurallar ve
mekanizma” şeklinde anlayalım, bunları yok farz etmenin ve karşı gelmenin
cezası da şiddetlidir. Birincinin cezası dinî kanunları, ikincinin cezası ise
dünyayı inkâr ve ifsat etme üzerinden tahakkuk edecek, fakat sonuç aynı
olacaktır. Peki, böyle bir düşünce ve inanç zafiyeti, İslâm dininin aslında bir
medeniyet projesi olması gerçeği karşısında bir tahrif değil midir?


İslâm medrese sisteminde okuma ve ezberleme geleneği
sadece Kuran’la da sınırlı kalmamış, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf ve hatta
felsefeye de sirayet etmiştir.Bu sistemde en iyi öğrenci, üstatları tarafından
her aşama ve alan için belirlenen birkaç kitabı okuyup bunları olduğu gibi
nakleden öğrencidir. En büyük âlim de bunları ileriki yıllarda hıfzında tutup
iyi kullanabilen ve yazıya geçirebilen kimsedir. Alışılmadık, aykırı soru soran
kimselere zındık gözüyle bakılmıştır. Yaklaşık olarak 750 ile 1200’lü yıllar
haricinde kalan geniş tarih diliminde bu aşağı yukarı hep böyle olmuştur.
Fatih’in ölümüyle medreselerin tasfiye edilmeye başlandığı dönem arasındaki çok
uzun devre ise bu sistemin en karanlık çağıdır.


  • Kuranıkerim’in yüzünden okunması alışkanlığı ve bu Allah kelâmının
    herkesin anlayamayacağı şeklindeki sabit fikir, Müslümanların sorgulama
    yeteneklerinin felç olmasına yol açmıştır.Böyle bir durumda Kuran’ın
    anlaşılması da sekteye uğramıştır. Kuran’da geçen olayları ve incelikleri
    sorgulamamanın diğer bir sebebi de hata yapmak ve günaha girmek
    korkusudur. Üstelik bu hataların gözden düşmek, makamdan olmak, sürgün ve
    idam gibi çok ağır faturası bile olabilirdi. Onun için, akla değil denakle
    dayalı rivayet tefsirleri ve fetvalar hep revaçta olmuştur. Bu tür
    tefsirlerde İsrailiyat yani Tevrat kaynaklı bilgiler ve rivayetler önemli
    yer tutar. Bununla beraber dirayet tefsiri dediğimiz aklı ve mantığı öne
    alan tefsirler de mevcuttur. Fakat ister rivayet, ister dirayet, hangi tür
    olursa olsun, sonradan yazılanların, büyük ölçüde önceki yazılanların
    tekrarı olduğu görülecektir. Aynı durum sadece tefsir için değil, diğer
    alanlar için de geçerlidir.
  • İslâm dininin âhiret merkezli bir din, insanların da sadece ritüeller
    için yaratılmış varlıklar olduğu düşüncesi Kuran’ın anlaşılmasındaki en
    büyük engellerden biridir. Oysa Kuran’a göre insan melekler gibi görevi,
    yeteneği, iradesi ve sorumluluğu kısıtlı bir varlık olmayıp, yeryüzünü
    idare etmekle görevli çok yönlü, çok donanımlı ve aynı oranda sorumluluğu
    ağır olan halife, yani vekildir. Diğer bir deyişle insanın yaratılıp
    dünyaya gönderilmesindeki maksat insanların kendisiyle, Yaratıcısıyla,
    birbiriyle ve tabiatla huzur, barış, esenlik ve güzellik içinde yaşayacağı
    uygarlıklar yaratmasıdır. Böyle olunca, dinin asıl amacı bu dünyadır, ve
    âhiret hayatı cenneti ve cehennemiyle gaye değil, sonuçtur. Meseleye bu
    açıdan bakmayan kimselerin Kuran ayetlerini anlamaları mümkün olamaz.
  • Kuran âyetlerini diğer ayetlerin ve aklın ışığı altında değil de kendi
    zihnimizdeki kalıplara göre yorumlamak da Kuran’ın anlam olarak tahrif
    edilmesinin diğer bir sebebidir. Bunda en başta o zamanki Arap toplum
    yapısının, hayat tarzının, adetlerinin ve geleneklerinin büyük payı
    vardır. Özellikle kadın, kölelik ve cariye konularında bu etki çok
    açıktır. Zaten hadis külliyatının bir kısmı da bu zihnin ürünü olarak
    zuhur etmiştir. Ayrıca mezhep ve ideoloji bağnazlığını da Kuranın
    anlaşılmasındaki engeller arasında saymak gerekir.
  • Derin fikirleri, büyük şahsiyetleri, evrenin sırlarını ve girift
    meseleleri anlamak için nasıl büyük beyinlere ihtiyaç varsa Kuran’ı
    anlamak ve yorumlamak için de akılcı, hür düşünceli, çok yönlü, şiir
    zevkine sahip, sanatkâr ruhlu, korkusuz, maddiyata, şan ve şöhrete değer
    vermeyen din âlimlerine ihtiyaç vardır. Sadece Arapça ve tefsir ilmi
    bilmekle tefsir yapılamaz. Eğer öyle olsaydı, en büyük şairlerin edebiyat
    tarihçileri arasından çıkması gerekirdi. Mesleği baytarlık olduğu halde
    Kuranıkerim’i en iyi anlayanlardan birisinin Mehmet Akif olmasının sebebi
    onun bu özellikleridir. Yine aynı niteliklere Elmalılı Hamdi Yazır’ında
    sahip olması, onu en çok okunan ve sevilen müfessir konumuna getirmiştir.
    Çünkü böyle kimseler alışılmış izahların dışına çıkabilme, kimsenin
    görmediğini görebilme, edebî sanatları fark edip çözümleme ve vardığı
    sonuçları korkusuzca söyleme yeteneğine ve ahlâkına sahip gerçek
    bilginlerdir. Gazzali’den sonra içtihat kapısının kapandığını söylemek
    suretiyle kendi beyninin kapılarını kapatan ve zamanla birlikte algılarını
    da donduran kimselerden bırakın din âlimi olmayı, vasat bir mümin bile
    olamaz. Kuran ve din üzerine bu kadar çalışma yapılmış olmasına rağmen
    ortada yürek ferahlatan, Müslümanlara ve insanlığa umut veren devrim
    yaratacak eserlerin verilmemesinin sebebi bu vasıflara sahip ilahiyatçıların
    sayısının çok az olmasıdır.
  • Kuranıkerim’in doğru anlaşılmasının önündeki engellerden bir tanesi de
    siyasi iktidarı ellerinde bulunduran kimselerin aykırı görüşlere ve kendi
    nüfuzlarına halel getirecek fikirlere tahammülsüzlükleridir. Bunun en
    bilinen örnekleri istenilen fetvayı vermemeleri üzerine Hanefi ve Hanbeli
    mezheplerinin kurucuları olan Ebu Hanife ile Ahmet bin Hanbel’in Emeviler
    ve Abbasiler zamanında başlarına gelenlerdir. Esasen hür düşüncenin
    olmadığı yerde nefretten başka hiçbir şeyin gelişmesi mümkün değildir.


Sonuç olarak, Müslümanların Kuran ile ilgili anlama ve
anlamlandırma yanlışları o kadar fazla ve o kadar büyüktür ki bunlar, neredeyse
ancak Yahudiler ve Hristiyanlarınki ile karşılaştırılabilir vaziyettedir. Bunun
tek çözümü, Kuranıkerim’in; İslâm kelimesinin kök anlamına uygun olarak
aklıselim sahibi, huzur ve güven dolu bir bakış açısına sahip ihlas ve ilim
sahibi kimseler tarafından daha iyi anlaşılıp anlatılmasıdır.


[1] Allah’ın,
Kuranıkerim’i koruyacağını taahhüt etmesi “Allah diğer kutsal kitapların
korumasını da üzerine almış mıydı?” “Almamışsa bunun sebebi nedir?”, “Allah’ın
diğer kitapların korunmasını kendi uhdesine almayıp sadece Kuranı kıyamete
kadar korumasının hikmeti ne olabilir?” gibi soruları da beraberinde
getirecektir. Fakat bu soruların cevabı bu makalenin konusu olmadığı için
bunları genç araştırmacıların dikkatine sunarak  şimdilik böyle bir durum
tespitiyle yetineceğiz.


[2]Nusret Çam,Bedevilik
İle Uygarlık Ayrımında Hangi İslâm?,
Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2018, s.
89-107.


[3]Genel kabule
göre en makbul altı tane hadis kitabı vardır. Bazı hadis âlimleri bu sayıya üç
tane daha ekleme taraftarıdır. Hadislerin sayısı sahih ve tekrar olup olmama,
durumlarına göre değişmekte olup tekrarsız 28.000, tekrarlarıyla birlikte
100.000 civarındadır.


[4]Nusret Çam, a.
g. e., s. 95-97.


[5]Nusret Çam, a.
g. e., s. 97.


[6]Nusret Çam, a.
g. e., s. 100.


[7]Nusret Çam, a.
g. e., s. 101.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet