KAYNAK : http://tercumanihakikat.net


Hızır kimdir?
Hızır diye biri gerçekten var mıdır? Hızır ölümsüz müdür yoksa çoktan öldü mü?
Hızır peygamber mi yoksa melek mi? Kehf Suresi’nde söz edilen kişi gerçekten de
Hızır mı? Farklı kültürlerde Hızır inanışı…


Arapça
kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli olduğu kabul
edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır. Hadır
“yeşil, yeşilliği çok olan yer” mânasındaki ahdar ile eş anlamlıdır. Bu mânadan
hareketle hadır kelimesinin özel isimden ziyade lakap ve sıfat olarak kabul
edildiği söylenebilir. Nitekim bazı kaynaklarda Hızır’a bu ismin, kuru yerde
oturduğunda altından otların yeşerip dalgalanması (Buhârî, “Enbiyâ’”, 29),
cennet pınarından içtiği için bastığı her yerin yeşile bürünmesi (Makdisî, III,
78) sebebiyle verildiği kaydedilmektedir. Bazı şarkiyatçılar tarafından Hızır
kültünün arkasında bir takım ilkel dinlerde rastlanan bitki tanrısının
bulunduğu ifade edilmiştir. (Hasluck, I, 324)

Hızır isminin menşei hakkında, yukarıdaki iddialara ilâve olarak Ahd-i Atîk’te
yer alan “adı Filiz olan adam” (Zekarya, 6/12) inancının etkili olduğu da ileri
sürülmüştür (İA, V/1, s. 461). Şarkiyatçıların bir kısmına göre Hızır kelimesi
Arapça asıllı olmayıp Gılgamış destanında yer alan Gılgamış’ın atası Hasistra
veya Hasisatra’nın Arapçalaşmış şeklidir (Ocak, s. 61). Friedlaender’e göre ise
Hızır ismi İskender efsanesine benzeyen Glaukos (yeşil) masalı ile alâkalı olup
bu efsane Arapça’ya uyarlanırken “hadır” şeklinde tercüme edilmiştir (ERE, VII,
694).


Bazı İslâmî
kaynaklarda Hızır’ın asıl adı ve soyu hakkında bilgi verildiği görülmektedir.
Sıhhatleri tartışmalı olan rivayetlere göre Hızır, Hz. Âdem’in çocuklarından
Kābil’in oğlu Hazrûn veya Hz. Nûh’un oğlu Sâm’ın torunlarından Belyâ b. Melkân
yahut Hz. İshak’ın torunlarından Hazrûn b. Amâyîl’dir. Bunun yanında onun Hz.
Hârûn’un soyundan geldiği, isminin Hadır b. Âmiya veya Hadır b. Fir‘avn olduğu
yahut Kur’an’da adı geçen İlyâs veya Elyesa‘ın Hızır’ın kendisi olduğu öne
sürülür (Ebû Hâtim es-Sicistânî, s. 3; Makdisî, III, 77; İbn Kesîr, I, 295;
Diyarbekrî, I, 106). Bazı kaynaklarda ise annesinin Rum, babasının Fars olduğu
kaydedilir (İbn Kesîr, I, 299; Diyarbekrî, I, 106-107). İbn Kesîr, İslâmî
kaynaklarda Hızır’ın gerçek adı olarak gösterilen Belyâ b. Melkân’ın aslında
Kitâb-ı Mukaddes’teki İlya’dan bozma olduğunu belirtmiş (el-Bidâye, I, 299), bu
görüşe dayanan A. J. Wensinck ve A. Yaşar Ocak gibi araştırmacılar, Hızır’ın
asıl adının İlya’nın Arapçalaşmış şekli olan Belyâ olabileceğini ileri
sürmüşlerdir. Ancak başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere hadis, tefsir ve tarih
kitaplarında yer alan Hızır ve İlyâs tasvirlerine göre İlya ile İlyâs aynı,
Hızır ile İlyâs farklı kişilerdir; ayrıca bunların birlikte hareket ettiklerine
dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Buna göre halk kültüründeki
Hızır-İlyâs beraberliğini ifade eden Hıdrellez telakkisinin sağlam bir temele
dayanmadığı ortaya çıkar.


Kur’ân-ı
Kerîm’de adı geçmemekle birlikte müfessirler tarafından Hızır’a ait olduğu
kabul edilen Kehf sûresindeki kıssa özetle şöyledir: Hz. Mûsâ genç adamına iki
denizin birleştiği yere ulaşmaya karar verdiğini söyler, bunun üzerine
beraberce yola çıkarlar. İki denizin birleştiği yere varınca yanlarına
aldıkları kurutulmuş balığı bir kenarda unuturlar, balık da canlanarak denize
atlar. Bir müddet sonra Mûsâ genç adamına azığı getirmesini söyler; fakat genç
adam olup biteni hatırlayarak daha önce bunu Mûsâ’ya bildirmeyi unuttuğu için
üzüntüsünü dile getirir. Bunun üzerine Mûsâ aradıkları yerin orası olduğunu
söyler ve geriye dönerler. Burada kendisine Allah tarafından “rahmet ve ilim”
verilmiş olan sâlih bir kul ile karşılaşırlar. Mûsâ, sahip olduğu ilimden
kendisine de öğretmesi için onunla arkadaş olmak istediğini söyler; Kur’an’ın
adını bildirmediği bu kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu
beraberliğe sabredemeyeceğini belirtirse de Mûsâ’nın ısrarı üzerine, meydana
gelen olaylar hakkında açıklama yapmadıkça kendisine soru sormaması şartıyla
teklifi kabul eder. Mûsâ’nın bu şarta uyacağına dair söz vermesi üzerine
yolculuğa başlarlar. Bu zat önce bindikleri gemiyi deler, arkasından bir çocuğu
öldürür, daha sonra da uğradıkları bir kasabanın halkı kendilerini misafir
etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Bu üç olayın her
birinde Mûsâ arkadaşına davranışının sebebini sorar; arkadaşı da, “Ben sana
benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?” diye uyarıda bulunur. Mûsâ
özür dileyip yolculuğa devam etmelerini ister. Sâlih kul, birinci ve ikinci
olaylardan sonra Mûsâ’nın ricasını kabul ederse de üçüncü olayda ayrılma
vaktinin geldiğini söyler; bu arada söz konusu hadiselerle ilgili olarak
davranışlarının sebeplerini de anlatır ve bunları Allah’ın emriyle yaptığını
söyler (el-Kehf 18/60-82). Bu kıssadaki üç kişiden sadece Mûsâ’nın adı
zikredilirken diğer iki kişiden biri “genç adam” (fetâ), diğeri de ilâhî rahmet
ve ilme mazhar olmuş “Allah’ın kulu” diye anılır.


HADİSLERDE
HIZIR


Hızır konusu
başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’in
hadis kitaplarının çeşitli bölümlerinde geçmekte, bunlarda Kehf sûresindeki
bilgiler tekrar edildiği gibi başka bilgiler de verilmektedir. Sûrede yer alan
kıssanın tefsiri mahiyetindeki rivayetlerin birinde kaydedildiğine göre Saîd b.
Cübeyr İbn Abbas’a, Nevf el-Bikâlî’nin Hızır kıssasında sözü edilen Mûsâ’nın
İsrâiloğulları’na gönderilen Mûsâ b. İmrân olmayıp başka bir Mûsâ olduğunu
iddia ettiğini söylemiş, İbn Abbas da, “Allah’ın düşmanı yalan söylüyor”
diyerek Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’den gelen Mûsâ merkezli uzunca
rivayeti nakletmiştir (Müsned, V, 117-119; Buhârî, “’İlim”, 44; “Enbiyâ’”, 27;
“Tefsîr”, 18/3; Müslim, “Feżâ’il”, 170-173; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1).


Aynı konuyla
ilgili ikinci rivayette kaydedildiğine göre İbn Abbas’ın bir sorusu üzerine
Übey b. Kâ‘b, buradaki Mûsâ’nın İsrâiloğulları’na gönderilen Mûsâ olduğunu
ifade eden hadisi nakletmiştir (Müsned, V, 116-117, 122; Buhârî, “’İlim”, 16,
19; “Enbiyâ’”, 27; “Tevĥîd”, 31; Müslim, “Feżâ’il”, 174). Her iki rivayette de
belirtildiği üzere Hz. Mûsâ, İsrâiloğulları’na hitap ederken kendisine
insanların en bilgilisinin kim olduğunun sorulması üzerine “benim” diye cevap
verip mutlak ilmin nezd-i ilâhîde olduğunu hatırlatmadığı için Allah tarafından
kınanmış ve kendisinden daha bilgili birinin bulunduğu söylenmiştir.


Ebû
Hüreyre’nin naklettiği başka bir hadiste Hızır’a bu adın verilmesinin sebebi,
“Kuru yerde oturduğunda altında otlar yeşerip dalgalanır” (Buhârî, “Enbiyâ’”,
27; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1) şeklinde açıklanmıştır. Bu rivayet Ahd-i
Atîk’teki, “İşte adı Filiz olan adam ve o durduğu yerden filizlenecek”
(Zekarya, 6/12) ifadesini hatırlatmaktadır. Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen,
râvilerinden birinin zayıf sayıldığı bir hadiste Hızır’ın Firavunlar döneminde
Mısır’da yaşayan İsrâiloğulları’ndan bir genç olduğu, bir rahipten hak dini
öğrenip benimsediği fakat bunu gizli tuttuğu, nihayet boşadığı bir hanımın bu
sırrı ifşa etmesi üzerine kaçıp bir adaya sığındığı bildirilir (İbn Mâce,
“Fiten”, 23).


Güvenilir
hadis kaynaklarında yer alan Hızır’la ilgili haberlerin, ana hatlarıyla
Kur’ân-ı Kerîm’deki çerçeveyi korumakla birlikte yer yer orada bulunmayan veya
müphem olan bazı ayrıntılar içerdiği de görülmektedir. Nitekim Kur’an’da Hz.
Mûsâ’nın Hızır’ın varlığından nasıl haberdar olduğu beyan edilmezken hadislerde
bunun Mûsâ’ya yöneltilen bir soru üzerine Allah tarafından kendisine
bildirildiği ifade edilmektedir. Ayrıca yine hadislerde Kur’an’da adı geçen
Mûsâ’nın, Yahudilerin iddia ettiği gibi Mûsâ b. Mîşâ değil Mûsâ b. İmrân,
yanındaki gencin Yûşa‘ b. Nûn, ilâhî ilim ve rahmete mazhar kılınan sâlih
kişinin de Hızır olduğu açıklanmakta ve Hızır İsrâiloğulları’nın eşrafından
biri olarak tanıtılmaktadır. Bu haberler içinde, Kur’an’daki bilgilere aykırı
bir husus mevcut olmadığı gibi Hızır’ı tarihte yaşamış sâlih bir kişi
konumundan çıkarıp onun varlığını günümüze kadar devam ettiren olağan üstü bir
şahsiyet olduğuna dair bilgiler de bulunmamaktadır. Buhârî’nin Abdullah b.
Abbas’ın görüşü olarak yer verdiği bir rivayette (“Tefsîr”, 18/4) buluşma
yerindeki kayanın dibinde “hayat” denilen bir su kaynağı bulunduğu,
damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu sudan
birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmekte, Tirmizî’de ise (“Tefsîr”, 19/1)
bazı insanların böyle iddia ettiği belirtilmektedir.


Müteahhir
hadis kaynaklarıyla tarih ve tasavvuf kitaplarında Hızır’ın mitolojik bir
kişiliğe büründürülerek tarihte uzun süre yaşayanlardan olduğu, kıyamete kadar
da yaşamaya devam edeceği şeklinde bilgiler yer almaktadır. Bazı hadisçilerle
tarihçilerin kaydettiği rivayetlere göre Hızır’ın Deccâl’i yalanlaması için
ömrünün uzatıldığı (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 431), Deccâl’in karşısına çıkacak
kişinin Hızır olacağı (Nevevî, XVIII, 72), Hz. Peygamber döneminde hayatta
olduğu ve Peygamber’in elçisi olarak Enes’in kendisiyle görüştüğü (Beyhakī, V,
423), Resûlullah vefat ettiği zaman gelip Ehl-i beyt’e tâziyette bulunduğu (İbn
Kesîr, I, 141), Ömer b. Abdülazîz ile İbrâhim b. Edhem, Bişr el-Hâfî, Ma‘rûf-i
Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mutasavvıflar tarafından
görüldüğü, Hızır’ın denizlerde, İlyâs’ın karada yaşadığı, sık sık bir araya
geldikleri (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 432), Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil ile her
yıl arefe günü Arafat’ta buluştukları haber verilmiştir. Bunlardan bir kısmı,
Hızır’ın dünyanın sonuna kadar yaşamasını Hz. Âdem’in bir vasiyetine ve duasına
(a.g.e., I, 431), bir kısmı da onun âb-ı hayâttan içmesine (Taberî, Târîħ, I,
220) bağlamaktadır. Hızır’ın uzun ömürlü olduğunu söyleyenler ise onun Hz. Mûsâ
zamanında, Hz. Muhammed’in nübüvvetinden önce veya ölümünden sonraki ilk yüzyıl
içinde vefat ettiğini ileri sürerler.


HIZIR’IN
ÖLDÜĞÜNE DAİR TARTIŞMALAR


Başta Buhârî,
İbrâhim el-Harbî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Muhammed
Abdürraûf el-Münâvî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî olmak üzere birçok
hadis ve tefsir âlimi Hızır’ın hayatta olmadığını söylemiş; onun yaşadığına
dair nakledilen haberler İbnü’l-Cevzî, Ali el-Kārî, Muhammed Dervîş el-Hût gibi
hadis tenkitçileri tarafından reddedilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye de
Hızır’ın hayatına dair nakledilmiş rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu ifade
etmiştir (el-Menârü’l-münîf, s. 67). Hızır’ın hayatta olmadığını ileri sürenler
onun öldüğüne dair Kur’an’a, sünnete ve akla dayanan çeşitli deliller
zikretmişlerdir. Kur’an’ın, Muhammed’den önce birçok peygamberin gelip
geçtiğini ve hiçbirine ebedî hayat verilmediğini (Âl-i İmrân 3/144; el-Enbiyâ
21/34), her nefsin ölümü tadacağını (Âl-i İmrân 3/185; el-Enbiyâ 21/35;
el-Ankebût 29/57) bildiren âyetleri ve Hz. Peygamber’in vefatına yakın günlerde
söylediği, “Yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz”
(Buhârî, “’İlim”, 41; Müslim, “Feżâ’ilü’ś-śaĥâbe”, 219) sözünü delil
getirmektedirler. İbn Kayyim ayrıca, bu konuda muhakkık ulemânın icmâının
bulunduğunu söyleyerek onun yaşadığına ilişkin haberlerin doğru olmadığını
değişik aklî delillerle ispat etmeye çalışmaktadır (el-Menârü’l-münîf, s.
73-76). Son devir âlimlerinden Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî ve Kâmil Miras gibi
müellifler de Hızır’ın her insan gibi öldüğü kanaatindedirler.


Hızır’ın henüz
hayatta olduğunu, fakat zamanı gelince öleceğini kabul eden az sayıda âlim bu
durumun Kur’an ve Sünnet’e ters düşmediğini ileri sürerse de görüşlerinin
yukarıda kaydedilen âyetlerle bağdaştırılması çok zor görünmektedir. Hızır’ın
hayatta oluşunun hikmetini anlamak ve ona atfedilen fonksiyonları açıklamak da
kolay değildir. Çünkü Allah çeşitli âyetlerde kâinatı kendisinin yaratıp
yönettiğini beyan etmekte, ayrıca yönetimini kendisinin koyduğu kanunlara
bağladığını haber vermektedir (meselâ bk. Fâtır 35/39-45). .


HIZIR
PEYGAMBER Mİ MELEK Mİ


İslâm âlimleri
Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri
sürmüşlerdir. Onun nebî olduğunu söyleyenler Allah tarafından kendisine rahmet
ve ilim verilmiş olmasını (el-Kehf 18/65), kıssada anlatılan işleri
kendiliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını (el-Kehf 18/82), vahiy ile
yönlendirilmesini, sahip olduğu bilgiler dolayısıyla Mûsâ’dan üstün bir konumda
tanıtılmasını delil gösterirler. Hızır’ın velî olduğunu kabul edenler ise ona
verilen bilginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler.
İbn Teymiyye, Hızır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini
söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hızır’ın Mûsâ’nın şeriatının
dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Mûsâ tarafından
onaylanmasından anlaşılmaktadır. Ayrıca Hızır’ın nebî kabul edilmesi durumunda
Mûsâ’nın ümmetinden olmadığını, dolayısıyla onun şeriatına uymakla yükümlü
bulunmadığını da söylemek gerekir (Risâle fî ‘ilmi’l-bâŧın ve’ž-žâhir, s. 250).
Hızır’ın melek olduğu iddiası (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 429) pek taraftar
bulmamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve
hadis âlimlerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.


FARKLI
KÜLTÜRLERDE HIZIR TELAKKİSİ


Hızır
telakkisi Nusayrîler başta olmak üzere aşırı Şiîler (Gāliyye), Yezîdîler ve
Dürzîler arasında önemli bir yere sahiptir. Kur’an ve sahih hadis kitaplarında
anlatılan hususlara zamanla birçok hurafe ve mitolojik unsurun eklendiği, bunun
sonucunda birbiriyle ve İslâm inancıyla çelişkili yorumların ortaya çıktığı
görülmektedir. Bu yeni unsurların genişleyen İslâm coğrafyasında yerli
kültürlerden kaynaklandığı, meselâ Yahudilik’teki Elijah ve Hıristiyanlık’taki
Saint George (Circîs) inançlarının halk kültürünün oluşmasında etkili olduğu
söylenebilir. Bazı şarkiyatçıların Hızır kıssasına kaynak teşkil ettiğini
ileri sürdükleri destan ve efsaneler şunlardır:


a) Gılgamış
Destanı:
İlk örneği milâttan önce IV. binlere ait Sumer metinlerine kadar çıkan
Gılgamış destanının Akkad, Babilonya, Hitit ve Hurrî dillerinde varyantları vardır.
Destandan anlaşıldığına göre Mezopotamya’da güçlü bir kral olan Gılgamış ilâhî
menşeli Engidu ile arkadaş olur. Arkadaşının ölümü üzerine onu yeniden hayata
döndürmeye çalışan Gılgamış, insanı ebedî hayata kavuşturan bir ot bulunduğunu
öğrenir. Bu otun yerini bilen tek kişi,“nehirlerin birleştiği yer”de oturan ve
ebedî hayat süren Utnapiştim adlı kişidir. Gılgamış uzun ve maceralı bir
yolculuktan sonra onu bulur ve otun yerini öğrenir; ancak otu bulursa da bir
yılan otu kapar ve kaybolur. A. J. Wensinck, Gılgamış destanındaki Utnapiştim
ile Hızır arasında bir ilişki kurar. Utnapiştim, Sumerler’in hikmet tanrısı
Ea’nın muahhar bir tipidir. O sonsuz hayatın sırrını bilir, sularda yaşar ve
ihtiyacı olan herkese yardım eder (ERE, XII, 356; ER, V, 107).


b) İskender
Efsanesi:
Milâdî 300 yıllarında yazıya geçirilen bu efsaneye göre İskender insana
ebedî hayat bahşeden bir çeşme olduğunu öğrenir, bunu bulmak için ordusuyla
yola çıkar. Yolda çeşitli olaylar sebebiyle askerlerinden ayrılmak zorunda
kalır. Yanında sadece aşçısı Andreas vardır. Aşçı yemek hazırlamak için bir
çeşmeye gider ve orada azıkları olan tuzlu balığı yıkamak ister, fakat balık
suya değer değmez canlanır ve suyun içine atlayıp kaybolur. Bu suyun aradıkları
hayat çeşmesi olduğunu anlayan aşçı ondan içer. Aşçının durumu anlatması
üzerine İskender çeşmeyi arar, bulamayınca da öfkelenerek Andreas’ı denize
atar. Aşçı bir deniz cini olur ve ebedî hayata kavuşur. Israel Friedlaender bu
hikâyedeki aşçı Andreas’ı Hızır’a benzetir. İskender efsanesinin İslâmî
kaynaklardaki mevcut metinlerinde İskender-i Zülkarneyn’in yanında bulunan kişi
Hızır’dır (bk. ÂB-ı HAYÂT).


c) Yahudi
Efsanesi:
Başlangıcı eskiye gitse de XI. yüzyılda yazıya geçirilen bu hikâyenin
kahramanı aslında Ahd-i Atîk’te bir peygamber olarak gösterilen İlya’dır.
Tevrat’ta bulunmayan hikâyeye göre İlya, haham Yeşua ben Levi ile bir müddet
arkadaşlık eder. Yolculukları esnasında İlya bazı tuhaf işler yapar, Yeşua’nın
bunlara canı sıkılır. Olup bitenlerin mahiyetini anlamayan Yeşua İlya’dan sebeplerini
sorar; İlya da bunları ilâhî takdirle yaptığını söyler ve sebeplerini anlatır.


d) İlyada
Efsanesi:
Bu üç efsanenin yanında Grek mitolojisindeki Glaukos (İlyada) hikâyesi de
Hızır kıssasıyla irtibatlandırılmaktadır. Bu hikâyeye göre Glaukos, mitolojik
kahraman Sispus’un kurduğu Ephyra’nın (Korint) kralıdır. Bir rivayete göre
ölümsüzlük pınarından içmiş ve ölümsüz olmuştur. Friedlaender, efsane Arapça’ya
uyarlanırken “yeşil” anlamına gelen Glaukos kelimesinin “Hadır” olarak tercüme
edildiğini söyler. Şarkiyatçılara göre kıssadaki Mûsâ kısmen Gılgamış’ı ve
İskender’i, kısmen de Yeşua ben Levi’yi; Hızır ise Utnapiştim’i, Andreas’ı veya
İlya’yı temsil etmektedir. Kur’an’daki kıssa ile aralarında bazı benzerlikler
bulunan bu üç efsaneden Kur’an’da yer alan kıssaya en az benzeyen Gılgamış
destanıdır. Utnapiştim’in şahsiyeti İslâmî kaynaklardaki Hızır’ı andırabilir,
ancak ne âyetlerde ne de sahih hadislerde Hızır’ın ebedî hayata mazhar olduğuna
dair en küçük bir ima bile yoktur; yani halk inançlarındaki Hızır’la
Kur’an’daki kıssada anılan “sâlih kul” arasında bir münasebet mevcut değildir.


LİTERATÜRDE
HIZIR


Hızır hakkında
bilgi veren kaynakların başında Kur’an tefsirleri ve hadis şerhleri
gelmektedir. Rivayeti esas alan müfessirlerden bazıları sadece sahih hadisleri
nakletmekle yetinirken bazıları da İsrâiliyat olarak nitelendirilebilecek
haberleri ve mahallî telakkileri de zikretmiştir. Bu tür tefsirlerin başında
Taberî’nin Câmi’u’l-beyân’ı gelmektedir. Taberî, ilgili rivayetleri ve
telakkileri sıralarken Hızır’ın halen yaşamakta olduğuna dair herhangi bir
nakil veya beyanda bulunmaz (Câmi’u’l-beyân, XV, 276-288; XVI, 2-7). Âyetleri
rivayet ve dirayet yoluyla tefsir etmeyi amaçlayan Şevkânî ise birçok hadis ve
habere yer verdikten sonra bunlardan isabetsiz veya zayıf gördüklerini
eleştirmektedir (Fetĥu’l-ķadîr, III, 297-306). Dirayet tefsirlerinde konuyla
ilgili rivayetlere tenkitçi bir bakışla yaklaşıldığı ve İsrâiliyat türü
haberlerin ayıklandığı görülür. Meselâ Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb’da
geniş yer verdiği Hızır hakkındaki rivayetleri sıralamakla yetinmeyip aynı
zamanda bunları tenkit etmiştir (bk. XI, 142-162). Şehâbeddin el-Âlûsî de
Rûĥu’l-me’ânî’de (XV, 310-342; XVI, 2-24) bütün rivayetleri zikrettikten sonra
bunları ayıklayıp, aralarında tercihler yapmaktadır. Hızır konusundaki çeşitli
görüşleri Hak Dini Kur’an Dili’nde (IV, 3256-3261) kaydeden Elmalılı Muhammed
Hamdi, sûfiyye telakkisinin muhaddislerce sahih görülmeyen bazı haberlere
dayandığını belirtmekte, zâhirî hayat açısından bakıldığında Hızır’ın
yaşamadığını söyleyenlere ait görüşün daha güçlü olduğunda şüphe bulunmadığını
ifade etmektedir. İşârî tefsir metoduna göre yazılmış Muhyiddin
İbnü’l-Arabî’nin Raĥmetün mine’r-raĥmân ve İsmail Hakkı Bursevî’nin
Rûĥu’l-beyân adlı eserlerinde kıssadaki olay ve kişiler zâhirî mânalarının
yanında sembollerle de yorumlanmaktadır. Meselâ balığın canlanması, müridin
kalbinin tasavvufî yolda hareketlenmesi şeklinde yorumlanmış, bu kıssa ile
tasavvuftaki “makām-ı Hızır”a, onun erkân ve âdâbına işaret edildiği ileri
sürülmüştür. Bu eserlerde hadis âlimlerinin zayıf, hatta mevzû kabul ettiği
rivayetlere de yer verilmiştir (Muhyiddin İbnü’l-Arabî, III, 18-30; İsmail
Hakkı Bursevî, V, 262-289).


Hadis
şârihlerinden Nevevî, İbn Hacer el-Askalânî ve Bedreddin el-Aynî Hızır konusuna
genişçe yer veren müelliflerin başında gelir (Nevevî, XV, 135-147). İbn Hacer,
hem Śaĥîĥ-i Buħârî şerhinde (Fetĥu’l-bârî, XIII, 181-186; XVIII, 6-24) hem
el-İśâbe’de Hızır’dan bahseder ve bilhassa ikinci eserde konuyu müstakil
başlıklar altında ele alır (I, 429-452). Kendisi Hızır’ın yaşamadığı görüşüne
temayül gösterdiğini söylemekteyse de Hızır’ın hayatta olduğuna dair nakillerin
de bir yekün teşkil ettiğini ve onun öldüğünü kabul edenlerin ileri sürdükleri
delillerin te’vile müsait olduğunu belirtmektedir (ez-Zehrü’n-nađır, s. 82-83).
Yine bir Buhârî şârihi olan Bedreddin el-Aynî de aynı mahiyette açıklamalar
yapar (‘Umdetü’l-ķārî, XIII, 34-38; XV, 288-298). Hızır’la ilgili rivayetler
zayıf ve mevzû hadisleri konu edinen hadis literatüründe de önemli bir yer
tutmaktadır. Bunlara örnek olarak İbnü’l-Cevzî’nin el-Mevżû’ât’ı (I, 195-200),
İbn Kayyim el-Cevziyye’nin el-Menârü’l-münîf’i (s. 67-76), Süyûtî’nin
el-Le’âli’l-maśnû’a’sı (I, 164 vd.) ve Ali el-Kārî’nin Mevżû’ât’ı (s. 112)
zikredilebilir.


Hızır konusu
tarihe ve edebiyata dair eserlerde de önemli bir yer işgal eder. Taberî’nin
Târîħu’l-ümem ve’l-mülûk’ü (I, 220-226), Sa‘lebî’nin ‘Arâ’isü’l-mecâlis’i (s.
217-231), İbn Kesîr’in el-Bidâye ve’n-nihâye’si (I, 295-299) ve Diyarbekrî’nin
Târîħu’l-ħamîs’i (I, 106-107) bu tür eserlerdendir. Destan, Hızırnâme,
menâkıbnâme, hikâye, masal ve efsane türü eserlerde de Hızır teması geniş yer
tutar (Ocak, s. 38-42).


Hızır’la
ilgili bazı müstakil eserler de kaleme alınmış olup bunların bir kısmının
yalnız adı bilinmektedir. Mevcudiyeti tesbit edilebilenlerin belli başlıları
şunlardır: Dâvûd-i Kayserî, Taĥķīķu mâ’i’l-ĥayât ve keşfü esrâri’ž-žulümât
(Hızır’ın şeriat getirmemiş bir nebî olduğu ve cismanî bedenle bu dünyada
yaşamadığı belirtilen eserin bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde
mevcuttur, nr. 2687/2; bk. DİA, IX, 35); İbn Hacer el-Askalânî,
ez-Zehrü’n-nađır fî nebe’i’l-Ħađır (el-İśâbe’de yer alan Hızır’la ilgili
bölümün Mecdî es-Seyyid İbrâhim tarafından neşredilmiş şeklidir [Kahire, ts.];
Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî, el-Mîzânü’l-Ħađıriyye


TASAVVUF VE
HALK İNANIŞLARINDA HIZIR


Kur’ân-ı
Kerîm’de anlatılan Hızır kıssası başlangıcından beri en çok tasavvuf
çevrelerini ilgilendirmiştir. Bunun sebebi, kıssanın âdeta tasavvufun iki ana
ilkesi olan irşadı ve ilm-i ledünnü temsil etmiş olmasıdır. Zira kıssada
Allah’ın, kendisine Hz. Mûsâ’nın bilemediği bir ilim (ilm-i ledün) verdiği kul
(Hızır) Hz. Mûsâ’ya kılavuzluk (irşad) etmektedir. Kıssa bundan dolayı daha IX.
yüzyıldan itibaren tasavvuf çevrelerinde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve buna
tasavvufun ruhuna uygun bir yorum getirilmiştir. Bu yorumda Hızır mürşidi, Hz.
Mûsâ müridi temsil etmektedir. Hızır’ın abdalların reisi olarak en yüksek
mürşid mevkiine oturtulması tasavvufun gelişiminde önemli bir dönüm noktası
teşkil etmiş, birçok sûfî Hızır tarafından irşad edildiğini ve onunla görüşüp
sohbet ettiğini söylemiştir.


Mutasavvıflar
genellikle Hızır’ın velî olduğunu kabul etmişler, onu melek veya peygamber
olarak tanıtan rivayetleri muteber saymamışlardır. Hızır’ın hayatta bulunduğunu
söyleyen mutasavvıflar pek çok sûfî ve velînin hatta sıradan kişilerin onu
gördüklerine, kendisinden öğüt ve dua aldıklarına, bazı durumlarda Hızır’ın
onlara yol gösterdiğine, yardımcı olduğuna, ism-i a‘zamı öğrettiğine dair
birçok menkıbe rivayet ederler. Bunların en meşhuru İbrâhim b. Edhem’in sahrada
Hızır’ı gördüğünü, onun uyarısıyla zühd yoluna girdiğini ve kendisinden ism-i
a‘zamı öğrendiğini anlatan menkıbedir (Sülemî, s. 31, 34). Aynı şekilde İbrâhim
el-Havvâs da Hızır’ı Sînâ çölünde görmüş ve kendisinden bilgi almıştır (Ebû
Nuaym, IX, 187; İbn Hacer, I, 446). Yine Bâyezîd-i Bistâmî’nin Hızır’la
birlikte yürüdüğü, Bişr el-Hâfî, Feth el-Mevsılî ve Ma‘rûf-i Kerhî’nin Hızır’ı
gördükleri, Hakîm et-Tirmizî’ye Hızır’ın yol gösterdiği anlatılır. Hızır’ı
görme ve ondan öğüt alma olayına sonraki mutasavvıflarda daha sık rastlanır.
Serrâc, ledün ilminin kaynağı olarak gördüğü Hızır’ın Hz. Ali ile görüştüğünü
kaydeder (el-Lüma’, s. 179). Kuşeyrî çeşitli vesilelerle Hızır konusuna temas ederek
onun bir velî olduğunu belirtir (er-Risâle, s. 475). Hücvîrî ise ondan Hızır
peygamber diye söz eder (Keşfü’l-mahcûb, s. 257). Gazzâlî de Hızır’la ilgili
menkıbeler nakletmiştir (İĥyâ’, IV, 245, 257, 345).


Muhtemelen ilk
defa İbnü’l-Arabî, Hızır’la bir kere görüştüğünü ve ondan hırka giydiğini ifade
ederek Hızır’la tasavvuf kültüründe önemli bir yere sahip bulunan hırka
konusunu irtibatlandırmış oldu. Bâdisî ve İbnü’z-Zeyyât et-Tâdelî gibi Kuzey
Afrikalı tasavvufî tabakat yazarları velîleri anlatmaya Hızır’la
başlamışlardır. Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin doğacağını Hızır’ın önceden haber
verdiği (Reşehât Tercümesi, s. 29), aynı sûfînin zikr-i hafîyi Hızır’dan
öğrendiği ve Hâcegân silsilesinin “hâce” unvanıyla anılan Hızır’la başladığı
kabul edilir. Hızır inancı Yesevîlik’te ve dolayısıyla Türkistan tasavvufunda
da önemlidir. İnanışa göre Ahmed Yesevî’nin babası Şeyh İbrâhim 10.000
müridiyle birlikte Hızır’a arkadaş olmuştu. Yine Şeyh İbrâhim’in, halifesi olan
Şeyh Mûsâ’nın kızıyla evlenmesine de Hızır delâlet etmişti. Bizzat Ahmed Yesevî
Hızır’la görüşür ve irşadlarından faydalanırdı. Hatta tarikatında önemli bir
yer tutan “zikr-i erre”yi ona Hızır telkin etmişti. Yesevîlik’teki tarikat
asâsı da Hızır’dan kalmadır. Süleyman Ata hikemî şiirler söyleme yeteneğini
Hızır’ın duası sayesinde kazanmış (Köprülü, s. 32, 37, 74, 89), Aziz Mahmud
Hüdâyî Celvetiyye’deki Hızır kıyamı (nısf-ı kıyâm) zikrini Hızır’dan almıştı.


Bektaşîlik’te
on iki posttan biri olan mihmandarlık postunun sahibinin Hızır olduğuna
inanılır (Ahmed Rifat, s. 281; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 168).
Hızır bazan Hz. Ali’nin adı olarak da kullanılır. “Mihman Ali’dir” sözünde bu
noktaya işaret vardır. Ahzâb kitaplarında kaydedilen bazı önemli hizb ve
virdlerin de Hızır tarafından öğretildiği kabul edilir. Bu örneklerde olduğu
gibi mutasavvıflar tasavvuf ve tarikatlarda büyük önem verilen hırka, zikir ve
tarikat esasları gibi hususları kendilerine Hızır’ın telkin ettiğine
inanmışlardır. Tasavvufa Hızır aracılığıyla giren zümreye Hızıriyye denir.
Kuzey Afrikalı sûfî Abdülazîz ed-Debbâğ’a da (ö. 1132/1720) Hızıriyye adıyla
bir tarikat nisbet edilmiştir (Nebhânî, II, 73; Harîrîzâde, I, vr. 332b).


Hızır inancı
zamanla mehdî inancıyla da irtibatlandırılmış, İbnü’l-Arabî, kıyamet yaklaşıp
mehdî zuhur edince Hızır’ın ona şahitlik edeceğini ileri sürmüştür (Bursevî,
III, 498). Yine İbnü’l-Arabî ve onun takipçileri bazan Hızır’la İlyâs’ı
sembolik bir şekilde yorumlayıp, “Hızır bast, İlyâs kabz haline işaret eder”
demişlerdir. Hızır’a bastın izâfe edilmesi onun bünyesindeki kuvvetlerin madde
âlemine yayılmış olmasından, İlyâs’a kabzın nisbet edilmesi de onun
kuvvetlerinin mânevî âleme yükselip orada büzülmüş olmasındandır (Kâşânî, s.
160). Öte yandan Kehf sûresindeki (18/60) “iki denizin birleştiği yer” ifadesinde
söz konusu olan iki denizle zâhir ve bâtın ilimlerinin kastedildiğini, Hz.
Mûsâ’nın zâhir ilmini (şeriat), Hızır’ın ise bâtın ilmini (ilm-i ledün) temsil
ettiğini ileri sürenler olmuştur (Demîrî, I, 245).


İbnü’l-Arabî’nin
Abdürrezzâk el-Kâşânî, Dâvûd-i Kayserî, Sadreddin Konevî gibi bazı takipçileri,
Hızır’ı kıyamete kadar yaşayacak bir şahıs olarak kabul eden inancın kesin
olmadığını, Hızır’ı gördüğünü söyleyen kişinin gerçekte karşısında canlanan
kendine ait bir vasfı gördüğünü düşünmüşlerdir. Buna göre aslında o kişinin
gördüğü şey kendi ruhunun bir tezahürü veya Rûhulkudüs’tür (Kâşânî, s. 160;
İsmail Hakkı Bursevî, III, 499; Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-hak, s. 198). Ölümsüzlük
hüviyeti verilen Hızır gerçek ve bağımsız bir varlık olmayıp onu gören kişinin
halidir. Bu sebeple onu görme ve onunla temas etme mânevî âlemde cereyan eder.
Hızır’ın ruhanî ve semavî bir varlık (melek) olduğuna inananların görüşü de bu
yorumu desteklemektedir. Hızır’la ilgili hikâyelerin uydurma olduğunu söyleyen
İbn Teymiyye, Şiîlik’teki mehdî anlayışı ile Hızır arasındaki benzerliğe dikkat
çekmiştir (Mecmû’u fetâvâ, XXVII, 103).


Mutasavvıflar
ve tarikat ehli, bir müridin şeyhi huzurunda uyması gereken temel kuralların
Mûsâ-Hızır kıssasında mevcut olduğuna inanmıştır. Bunların en önemlisi şeyhin
huzurunda susmak, kalben bile olsa itirazdan sakınmak, onun ledün ilmini
bildiğini kabul etmek, şeriata aykırı gibi görünen bazı sözleri ve davranışları
karşısında bile şeyhi hakkında şüpheye düşmemek ve ona kayıtsız şartsız teslim
olmaktır (İsmail Hakkı Bursevî, III, 502; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır,
s. 82-98).

Hızır’ın Hz. Mûsâ ile olan arkadaşlığı tasavvufta birçok meselenin merkezini
oluşturmuş, bu kıssanın çevresi menkıbe, mesel ve fikirlerle örülmüştür. Bütün
bunlar, zamanla tasavvuf zümrelerini de aşarak geniş ölçüde müslüman halk
tarafından benimsenmiştir. Bu tür menkıbe ve inançlara göre Allah’a kulluk
etmek, nefsin isteklerine boyun eğmemek ve ilâhî rahmete mazhar olmak onun
başlıca özellikleridir. Birkaç defa evlenmiş, birçok çocuğu olmuştur. Fakat
daha sonra evlenmemeyi tercih ettiğinden şu anda bekârdır. Hızır genellikle ak
sakallı, nûrânî yüzlü, uzun boylu, merhametli, cana yakın ve tatlı dilli bir
kimse şeklinde tarif edilmiştir. Bazan da yoksul, üstü başı dağınık, elbisesi
kirli; kendisi hasta, zayıf, âciz, hatta zaman zaman nefret edilecek kadar
çirkin biri gibi görünür ve insanları dener; böyle perişan bir kişiliğe
bürünerek sadaka ve yardım isteyebilir. “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır
bil” sözü bu inancın eseridir. Bu durumda ona yardım edenlere dua edince
bunların malları ve servetleri bereketlenir, sağlıklı bir hayat yaşarlar; onu
aşağılayıp bedduasını alanlar ise perişan olurlar. Hızır ism-i a‘zamı ve
çeşitli duaları bilmekte olup bu duaları ondan öğrenebilenler her istediklerine
nâil olurlar. Hızır âb-ı hayâtı bulmuş, bu sudan içmiş ve ölümsüzlüğün sırrına
ermiştir. Darda kalan insanların imdadına yetişerek onları sıkıntıdan kurtarır.
“Hızır gibi imdada yetişmek”, “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” gibi deyimler
bu inançla ilgilidir. Hızır’ın hastalara şifa verdiğine de inanılır. Ayrıca
kimya ilmine vâkıftır ve defineler hakkında bilgisi vardır.


Kaynaklarda
Hızır’ın denizde, İlyâs’ın karada bunalan kişilerin imdadına yetiştiği ileri
sürülürse de vuku bulduğu söylenen olaylarda karada darda kalanların imdadına
da hep Hızır’ın yetiştiği görülür, İlyâs’tan pek söz edilmez. Hızır’a
“Hıdrellez” denilen mayıs ayının altıncı gününde rastlanacağına inanılır. Hızır
ile İlyâs her sene bir defa bu günde buluşurlar. Bu gün halk Hızır’ı görmek
için genellikle bir yerde toplanır, baharın yeşilliğinde ona rastlayacağına
inanır. Onun için bu güne Hıdrellez, Hızır’ın görüldüğüne inanılan bu yerlere
de “hıdırlık” adı verilir (bk. HIDRELLEZ). Bütün İslâm âleminde olduğu gibi Anadolu’da
da hıdırlık ve Hızır adını alan pek çok cami, tekke, ziyaret yeri, türbe,
mezarlık, dağ, mesire yeri, akarsu ve köy vardır. Hızır’ın uğradığına inanılan
bazı şehir, kale ve cami kapılarına “Hızır kapısı” denilir (Ocak, İslâm-Türk
İnançlarında Hızır, s. 125; İA, V/1, s. 463-469; Dihhudâ, XII, 607). “Makam”
adı verilen bu kutsal yerlerin Hızır veya Hızır-İlyâs’la ilgili, başta Kur’ân-ı
Kerîm’deki kıssanın cereyan ettiğine inanılan yerler olmak üzere kültü meydana
getiren çeşitli inanç unsurlarıyla alâkalı bulunduğu görülür. Meselâ Hızır’ın
içtiği âb-ı hayâtı temsil eden su kaynakları yahut göller, muhtelif kişilere
göründüğü, onlarla konuştuğu mekânlar veya İlyâs’la buluştuğu mevkiler bu
makamları teşkil eder. Buralar saygı ile ve çeşitli usullerle, kurbanlar
kesilerek, dualar okunarak ziyaret edilen, dileklerde bulunulan yerlerdir. Bu
hususta yapılan incelemeler, bu yerlerin birçoğunun İslâm fetihlerinden önce,
müslüman halk inançlarında da Circîs (Cercîs, Curcîs) peygamber diye geçen
Saint George’un (Aziz Georgios, Hagios Georgios, Aya Yorgi) makamları olarak
takdis edildiğini göstermektedir (Ocak, TTK Belleten, LV/214 [1991], s.
661-674).


Hızır’ın
müslüman halk inançlarındaki fonksiyonlarının ve bu portresinin,
Hıristiyanlığın ve özellikle Doğu Hıristiyanlığı’nın vazgeçilmez büyüklerinden
Aziz Georgios ile olan benzerliği, eskiden beri hem müslümanların (meselâ bk.
Makrîzî, I, 152) hem de müslüman ülkelere seyahat eden Batılılar’ın dikkatini
çekmiştir. Bilhassa Batılı seyyahlar ve gözlemcilerin Hızır-İlyâs menkıbelerini
dinledikten sonra bunun kendi Saint George’larından başka biri olmadığını ileri
sürmeleri (meselâ bk. Busbecq, s. 76-78; Rycaut, s. 139; Dernschwam, s. 203),
bu iki şahsiyet arasında bazı bölgelerde (meselâ Suriye, Irak, Mısır ve Anadolu’da)
bir özdeşleştirmenin meydana geldiğini göstermektedir. Bunun, adı geçen
bölgelerin fethinden sonra buralara yerleşen müslüman halk ile gayri müslim
ahali arasında kendiliğinden oluşan bir kültür alış verişi sonucu gerçekleştiği
söylenebilir.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet