Onüçüncü
yüzyılda Nişâbur’da dünyaya gelip, daha sonra Anadolu’ya göç eden Hacı Bektaş,
Sulucakarahöyük’de (bugünkü Hacıbektaş) Hakk’a yürümüştür. Anadolu’ya gelen
Horasan erenlerinden sayılan Hacı Bektaş Velî şeyhinin dergâhında üç yıl hizmet
ettikten sonra, şeyhinden emânetleri ve icâzâtını alır. Şeyhinin; “Müjde olsun
ki Kutbu’l-aktâblık senindir; kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye dek bizimdi, bundan
sonra senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, âhirete gideriz. Var,
seni Rûm (Anadolu)’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rûm
abdallarına (Anadolu Abdalları) seni baş yaptık” demesi üzerine Hacı Bektaş,
Anadolu’ya gelmek için yola çıkar.


Hacı
Bektaş’ın Amasya, Kırşehir, Kayseri ve Sivas’dan Karacahöyük’e gelip yerleştiği
tarihçiler tarafından da kaydedilmiş bulunmaktadır. Mezarının Karacahöyük’te
(Hacıbektaş) olduğu bilinmektedir.


Öğrenimini
ve mânevî eğitimini Horasan dolaylarında, bir bakıma Yesevî okulu çevresinde
tamamladığı kabul edilen Hacı Bektaş, Moğolların saldırıları ve istilâları
üzerine muhtemelen kırk yaşlarında iken Anadolu’ya gelmiştir. Ahmed Yesevî’nin
halifelerinden Lokman Perende’nin yanında manevî eğitimini ikmâl etmiştir. Bu
yolla Yesevîliğe intisap etmiş olan Hacı Bektaş, kendisi gibi Anadolu’ya gelmiş
olan Horasan Erenlerinden biri olmuştur. Bu bakımdan Yesevîliği Anadolu’ya
getiren erenler arasında Hacı Bektaş’ın velâyet mertebesine yükselmiş ve “Hacı
Bektaş Velî” olarak anılan önemli bir mevkiye sâhip olduğu kabul edilmektedir.


Hacı
Bektaş’ın Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonra, çevresinde bir çok insanın
toplandığı ve onların eğitimi ile meşgul olduğu özellikle menkıbelerde yer alan
rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Nitekim Hacı Bektaş’ın hayâtı menkıbe ve
kerâmetleri, Bektaşîlerin “Velâyetnâme” adını verdikleri kitapta anlatılır.
Velâyetnâme, bektaşî geleneğinin nasıl kurulup geliştiğini, inanç ve ahlâk
esaslarının ne olduğunu, Hacı Bektaş’a dâir rivâyetleri, kerâmet hikâyelerini
anlatan destânî bir eserdir. Tarihî kaynak olarak ancak sıkı bir süzgeçten
geçirilerek yararlanılabilecek olan bu menkıbeler, tarihî olayları gerçek
yönleriyle karışık bir biçimde bir destan havasında anlattıkları için ciddî bir
tenkide ihtiyaç göstermektedirler.


Kaynakların
verdiği bilgilere göre, Hacı Bektaş, Osmanlı Devleti’nin askeri gücü olan
yeniçeri ocağının pîri sayılmıştır. Bektaşîlik de Osmanlı sınırlarının ulaştığı
her tarafa yayılmıştır. Mensupları, Hacı Bektaş’ı kerâmet sâhibi bir velî
olarak kabul ederler. Şiî-Bektaşî zümreleri dışındakiler de; genellikle, adını
saygı ile ve adının sonuna “velî” sıfatı getirerek anarlar. Asıl faâliyet alanı
Anadolu’da yerleşmiş olan Türkmenlerin arası olan Hacı Bektaş Velî ile
Bektaşîler, daha sonra yeniçeriler arasında ve devletin Avrupa topraklarında
bile değişik zümreler arasında taraftarlar bulmuşlardır.


Hacı
Bektaş şifâhî kültürümüzün temsilcisi olduğu kadar, aynı zamanda yazılı kültürümüze
de kaynaklık eden eserler bırakmıştır. Nitekim, Fuad Köprülü, “Anadolu’da
İslâmiyet” adlı makâlesinde Hacı Bektaş Velî’nin bir Fâtiha Tefsiri, bir
Makâlât’ı, bir de Farisî bir eseri olduğunu nakletmektedir.


Ancak,
daha sonra bu konuda çalışan araştırıcılar Hacı Bektaş’a âit başka eserlerin de
bulunduğunu tesbit etmişlerdir. “Kitâbu’l-Fevâ’id, Şathiyye, Hacı Bektaş’ın
Nasihatleri, Besmele Şerhi” ve diğerleri bunlardandır.


Hacı
Bektaş’ın inanç ilkelerini, fikirlerini açıklayan ve onun şahsiyetini tanımamıza
kaynaklık eden Makâlât’ın aslı arapça olduğu, ancak daha sonra Türkçeye
çevrildiği bilinmektedir. Velâyetnâme’de “Said Emre’nin Makâlât’ı Türkçe’ye
çevirdiği” bildirilmektedir. Oldukça zengin bir nüsha özelliğine sâhip olan bu
eserin manzum ve mensur birçok nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalardan yola
çıkarak Makâlât’ın edisyon kritikli neşrini yapan Prof. Dr. Esad Coşan’ın
yayınını esas alan Hüseyin Özbay bu eseri sâdeleştirmiştir.


Biz
de bu son sâdeleştirilmiş yayından yararlanarak Makâlât’a göre insan anlayışını
tesbit etmeye çalışacağız. Ayrıca, Makâlât’taki bilgilerden yola çıkarak XIII.
yüzyılda Anadolu’da kullanılan araç, gereç ve kıyâfetler ile toplum hayatı
hakkındaki kavramları ve müesseseleri tanımaya çalışacağız.


I. Makâlât’a Göre İnsan


Hacı
Bektaş Velî’nin hacimce en geniş ve muhtevası bakımından da çok önem arzeden
Makâlât’ı Türk-İslâm düşünce tarihi bakımından da üzerinde durulması gereken
önemli bir eserdir. Eser baştan sona dikkatle gözden geçirildiğinde insanın
manevî terbiyesinin nasıl mümkün olacağının yolunu gösterdiği görülür.


Nitekim
Hacı Bektaş Velî, Makâlât’ta “Şeriat”, “Tarikat”, “Marifet” ve “Hakikat”’ın
makamları üzerinde durur. İslâmiyetin inanç esaslarını Türkler’in
anlayabileceği bir biçimde yorumlar. Onun düşünceleri Kur’ân âyetleri ve Hz.
Muhammed’in hadisleri ile yoğrulmaktadır. Bunu yaparken insana, önce kendini
tanıması için kendi nefsinden, üzerinde yaşadığı ve tanıdığı dünyadan örnekler
verir.


1.    
İnsanın Yaratılışı


Makâlât’ın
onuncu bölümünde; “Bu bölüm Âdem’in sıfatını beyan eder” başlığı altında, “Biz
Âdem’in zürriyetinden yayıldık” denildikten sonra, Âdem’in yaratılış hikâyesine
yer verilmektedir. Âdem’in dünya coğrafyasının muhtelif toprağından
şekillendiği ifâde edildikten sonra nurla donandığı belirtilmektedir.
Kur’ân’daki yaratılışı anlatan âyetleri yorumlayarak Hz. Âdem’in canlanışı
hikâye edilmektedir. “Gör ki, Çalap insanları nice hilatlarda süsledi, nice
ululuk ve mertebelere eriştirdi, nice nur ile bezedi.”


Âdem’in
yaratılışından sonra Havva ile eş olması sonucunda bütün insanların bunlardan
çoğaldığı belirtilmektedir. Bu arada; Kur’ân âyetlerine dayanılarak insanın
yaratılış safhası ile bir insanın doğumdan önceki oluşumu da anlatılmaktadır.
İnsanın oluşumu tamamlandıktan sonra, “Çalap Tanrı, canla akılı da vererek, o
kulu” tamamlar. “Fakat burada üç mânâ var. Bu üç mânâ kimde varsa onun aklı
tamdır; kimde yoksa onun aklı yoktur ve de canı uyur. Bu üç mânâ kula ait bir
husûsiyettir. Bunlar, birincisi, kendini bilmek; ikincisi, huzurda olmak,
üçüncüsü de kabri mekân kılmaktır. Bu dediklerim devletli kişilere hastır. Bu
mânâda devlet; edeb, akıl ve güzel ahlâktır. Bu üç nesneye sâhip kimseler çok
talihli ve ulu kişilerdir”.


Bir
başka bölümde; can üç türlü ele alınmaktadır. “Birinci cana cismâni ruhtur
denir ki; teni diri kılar, diken battığını ve kıl çekildiğini duyar. İkinci
cana meâş rûhu, yaşama ruhu denir. Yer, içer; acıkır ve susar. Üçüncü cana
rûh-i reân (yürüyen, akan ruh) denir ki ten uyuyunca uyanır”.


Makâlât’a
göre insan toprak, su, ateş ve yelden (hava, rüzgâr) müteşekkil dört unsurdan
mürekkep olarak yaratılmıştır. Bu dört unsur, dört bölük insanla
karşılaştırılır:


“Birinci
bölük; âbidlerdir. Bunlar şeriat kavmidür ve asılları yeldendir. Yel hem şifâ
verici hem de kuvvettir; bu sebeple bunlar da gece gündüz Hakk’ın ibâdetinden
ayrılmazlar. Yel esmeyince ekinler samanından ayrılmaz, bütün âlem kokudan
helâk olurdu”.


“İkinci
bölük; zâhidlerdir. Bunların aslı ateştendir ve bunlar tarikat taifesidir. Bu
sebeple gece gündüz yanmaları, kendilerini yakmaları lâzımdır”.


“Üçüncü
bölük, âriflerdir. Bunların aslı sudandır ve bunlar marifet taifesidir. Su hem
kendisi temizdir, hem de temizleyicidir. Bu sebeple ârif de hem temiz olmalı,
hem de temizleyici”.


“Dördüncü
taife; muhîblerdir. Bunlar hakikat tâifesidir ve bunların aslı topraktandır.
Toprak teslimiyet ve rızâyı temsil eder. Bu yüzden muhib de teslimiyet ve rızâ
içinde olmalıdır”.


Aslında
bu dört unsur bütün insanlarda bulunur. Ancak, insan bunlardan biri ile öne
çıkar. Gördüğü terbiye sonucu yel gibi şifâ verici ve güçlü, ateş gibi yakıcı,
su gibi temiz ve de toprak gibi teslimiyetçi; alçak gönüllü olur. Sonunda;
“toprak toprağa, su suya, yel yele, ateş ateşe döner”.


Dört
dörtlük insandan; “dedikodu, dâvâ ve şüphe âbidlerindir. İbâdet, korku, ümit ve
“ilme’l- yakîn” zâhitlerindir. Fakat, tefekkür, sohbet, velâyet beklemek ve
“ayne’l-yakîn” âriflerin; münâcaat, müşâhede ve hakke’l-yakîn” muhîblerindir”.


“İnsan
vücudunda en yukarıda baş vardır. Can hazineleri de baştadır. Şimdi o; akıl,
ilham, idrak, sevişmek, aşk-ı didâr ve marifet de hazinelerdir ve başta
asılıdır…


“Baş
arşa benzer.Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer.


“Dünyada
güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır;
başkası uyanmaz.


“Yedi
kat gök var; ten de yedi kattır. İlki deri, sonra et, kan, damar, sinir, kemik
ve iliktir”. İnsanın varlığını tanımasına çok önem veren Hacı Bektaş, bunun
için; “ilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her
ne varsa kendinde bulmalıdır.” diye insanın kendisini nasıl tanıyacağının
yolunu gösterir. Burada çok önemli bir noktaya dikkat çeker:


“Şimdi
gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur”. Dünyada
bulut ve yağmuru, kaygıya ve gözyaşı ile yağmura benzetir. Dağları kemik
başlarına, ırmakları gözyaşına; köyleri tenlere, ağaçları parmaklara, otlarla
çalıları kıllara, kollara benzetir. Buna benzer insan organlarını dünyadaki
diğer varlıklarla da karşılaştıran Makâlât yazarı, böylece insanın kendini
tanıması için onun âşina olduğu örnekleri verir.


Makâlât
yazarı insan ömrünü; çocukluk çağı, erginlik çağı, yiğitlik çağı, orta yaşlılık
çağı ve yaşlılık çağı olmak üzere beş döneme ayırır.


2.    
Dünyada İnsanın Yeri


İnsanlar
hangi yaşta olurlarsa olsunlar, Tanrı’nın kendisine emrettiği buyruklarını
tutmak hususunda özen göstermelidirler. Zira, “insan olanlar kendilerini tez
ulu bileler”. Yani genç yaşta da olsalar kendilerini olgunlaşmış ve büyümüş
olarak kabul etmelidir. Zâten dünyada, “Gökle yer arasında birçok nesne vardır.
Fakat insandan ulusu yoktur”. Burada, bütün varlıklar arasından en şerefli ve
değerlisinin insan olduğu, bundan dolayı da diğerlerinden “ulu” kabul edildiği
anlatılmak istenmektedir.


3.    
İmân-Amel İlişkisi


“Şöyle
bilmek gerekir ki ârifler katında imân akıl üzeredir. Fakat herkesçe bilinen,
imânın dil ve gönül üzere olduğudur” diyen Makâlât yazarı, insanın yapıp
ettikleri ile imânın birbirinden ayrı olduğunu düşünmektedir. Nitekim; “Amel,
imân ayrıdır ve imân ibadettir. Değme ibâdet imâna ermez” diyerek hassas bir
noktayı işâret ediyor. Yapınan diğer ibâdetlerin “îmân” ibâdetinden üstün
olamayacağı belirtiliyor.


İmân
ve amel’in insanların olgunlaşmalarında önemli bir yeri olduğuna dikkati çeken
Hacı Bektaş’a göre bunun için de; imân’dan sonra; ilim öğrenmek, ibadet yapmak,
düşmana karşı gelmek, cenâbetten temizlenmek, helâl kazanmak ve fâizi haram
bilmek, nikâh kıymak, hayız ve loğusalıkta cinsi münâsebeti haram bilmek,
sünnet ve cemaat ehlinden olmak, şefkat sahibi olmak, temiz yemek ve giyinmek,
iyiliği emredip yaramaz işlerden sakındırmak sûretiyle insanlar şeriat makâmına
girerler denmektedir.


Daha
sonra tövbe etmenin gerekliliğinden söz eden Hacı Bektaş, hatâlardan vazgeçip
bunlardan dolayı Tanrı’dan özür dilemek üzere Pîr’den el almalıdır; “Her zaman
özür dilemek sizden; kabul etmek Tanrı’dandır”. Özrü, şükür kılmak, sabretmek,
ibâdet ve şehâdet takip etmelidir. Böylece tarikat makâmına girilir ve mürîd
olunur. Mutlak mürid; şeyhine niçin deyip delil getirmez ve bu anlamda
bağlandığı tarikatın şu makamlarına dikkat eder: Saç kesmek ve elbise
değiştirmek; nefs savaşında pişmek; hizmet etmek; havf yani korku içinde
bulunmak; ümit etmek; hırka, zenbil, makas, seccâde, tesbih, ibrat (iğne) ve
asâ sâhibi olmak; aşk, şevk, sefâ ve fakirlik…. Böylece tarikata giren bir
kimse olgunluk yolunda yol almaktadır.


Olgunluk
yolunda “marifet” i çok önemseyen Hacı Bektaş, marifetin makamlarını şöylece
sıralar: edep, korku, perhizkârlık, sabır ve kanaat, utanmak, cömertlik, ilim,
miskinlik, marifet ve kendini bilmek; “Kendi nefsini bilen Rabbini hakkıyla
bilir”.


Olgunluk
yolunda son durakta “hakikat”e ulaşmaktır. Bunun makamları da şunlardır: toprak
olmak, yetmiş iki milleti ayıplamamak, elinden geleni esirgememek, dünyada
yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır, mülk sâhibine yüzünü
sürüp yüz suyunu bulmak, sohbette hakikat sırlarını söylemek, seyr ü sülük,
sır, münâcaat, Çalap Tanrı’ya ulaşmak.


İnsanın
yetişmesi ve olgunlaşmasında sevgi, ümit ve korku bir arada, onun sevinmesinin
ve mutluluğunun yolunu açar. Yararlı iş yapmayı telkin eden Hacı Bektaş,
zararlı ve faydasız şeylerden sakınmayı da tavsiye etmekte, bu yolda sabrı,
utanmayı ve kanaati muhafaza etmek suretiyle insanın nefisle ve şeytanla
mücâdele yolunda güç kazanacağına inanmaktadır. Bunun için de; kibir, haset, cimrilik,
açgözlülük, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık gibi şeytanî işleri terk etmek
de bu insandan beklenmektedir. Günahta inat etmek, aç gözlülük, öfkelenmek,
şehvet, lânetlenmek, hayrat yaşamak ve minnet bilmemek gibi kötü fiiller de34
Hacı Bektaş’ın tasvip etmediği ve kendi olgun insan tipinde görmek istemediği
fillerdir.


Aslında
Makâlât baştan sona okunduğunda; dünya ve insan münâsebetinin ele alındığı
görülür. Öncelikle insanın kendini tanıması ve olgunlaşması için nelere dikkat
edilmesi gerektiği üzerinde durulur. Dünyanın geçiciliği vurgulanır. Bu
dünyanın varlıkları arasında müstesna bir yeri olan insanın, kendi konumunu iyi
değerlendirmesi için onun neler yapması, nelerden kaçınması gerektiğine dikkat
çekilir. Böylece Hacı Bektaş’ın hedef kitlesi olan insanları eğitmek sûretiyle
toplumda öncelikle kendisine, daha sonra da diğer insanlara yararlı bir insanı
topluma kazandırmayı hedeflediği söylenebilir.


Makâlât’ta
açık olarak ifâde edilmese de, baştan sona insana yönelik eğitici
tavsiyelerinde ve yönlendirilmelerinde, insanların olgunluğunun yavaş yavaş
olduğunu, hemen birden mükemmeliğe ulaşılamadığını, zamanla en olgun çağa
ulaşılabileceğini görmekteyiz.


II.
Makâlât’a Göre Toplum Hayatı


Makâlât
Müslümanların dinî eğitimini hedefleyen nazarî bir eser olduğu için kendi
dönemine dâir çok az bilgi ve anekdot ihtiva etmektedir. Yazar, satır
aralarında nazarî bilgiler arasında insanları tanımlayan ifâdelerinde belki
başta kendisi olmak üzere kendi çevresinde tanıdıkları tipleri düşünmüş
olabilir. Bu insanların meziyetleri, güzel davranış ve iyi işleri yanında,
çirkinlikleri, tasvip edilmeyen tutum ve davranışlarını da dikkate almış
olabilir. Ama, çok açık bir biçimde bunları belirtmediği için Makâlât’a göre
toplum hayatı hakkında pek az bilgiye ulaşabileceğiz.


Hacı Bektaş’ın
eserinde, insan biyolojisi ve anatomisi ile ilgili oldukça geniş bilgiye sâhip
olunduğunu görüyoruz. Birçok örneğinde yazar, insan anatomisi üzerinde
düşünmeye sevk eden ifâdelerinden, insanı, sâdece kendisine yetecek kadar
değil, daha da fazla inceliklerine vâkıf olarak tanıdığını ortaya koymaktadır.


İlme ve ilmî
araştırmaya çok önem veren Hacı Bektaş Velî, bu konuda nasıl bir yol tâkip
edileceğini şu ifâdeleri ile göstermektedir: “İlimle araştırmalı, izlemeli,
gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır”.


Ona göre,
“ilme yakın olan öğrenmekten mahrum kalmaz”. Bu anlamda dünyada öğrenilen
ilimlerden bazıları sayılmakta ve fıkıh, ferâiz, tefsir, hadis ve dil bilimleri
(sarf ve nahiv) ile Arap ve Fars ilmi, hakikat ilmi, belâgat ilmi yanında,
hendese ve astronomi (hikmet ve heyet) ilimlerini bilen âlimlerin varlığından
bahsedilmektedir. İlmin öneminden bahsetmekle birlikte âlimlere de değer
verilmesi gerektiği de belirtilmektedir. Çünkü âlimler, tıpkı çocuklarını dünya
belâlarından koruyan anne-babalar gibi, insanları âhiret belâsından korurlar.
Bundan dolayı âlimler, toplum içinde çok önemli bir görevi yerine
getirmektedirler.


1.     Toplumda
Sınıflar


Makâlât’ta
temel olarak insanlar iki sınıfa ayrılmaktadır; bunlardan biri avam, diğeri de
Havas’tır.


Makâlât
yazarı, avam tâifesini, işi gücü birbirini incitmek olarak tanımlamaktadır.
Avâmın özellikleri; “kibir ve hased (kıskançlık), cimrilik, düşmanlık, tamah,
öfke, gıybet, kahkaha (şamata) ve maskaralık ile bunlar gibi daha nice şeytan
fiili varsa, suyla yıkanıp nasıl arınacaksın?” sorusunda sıralanmaktadır.
Makâlât’ta sanki avamla uğraşılmamakta, hatta onlar yok farz edilmekte, buna
karşılık havâsa çok önem verilmektedir.


Havâsdan
maksadın da; daha önceki bölümde üzerinde durduğumuz; âbidler, zâhitler,
ârifler ve muhibler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunlara Erenler de
denilebilir; erenler marifet sâhibi olanlardır.


Bunlardan ayrı
âlimlerden bahsedilmekte ve âlimlerin; “müslümanları, âhiret belâsından cehennem
ateşinden ve sıkıntısından korurlar” ifâdesi ile tanımlanmaktadır.


Toplum içinde
âilenin yerine de dikkat çeken Hacı Bektaş Velî, anne ile babanın, “çocukları
dünya belâsından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntısından” koruduklarını ifâde
etmektedir.


Mecâzî
örnekler verilirken idarî ve askerî sınıflardan da söz edilmektedir: Sultan,
padişah ve beg (bey), nâib, subaşı, muhâfız, kapıcı, hazinedâr, bekçi ve
süvâri. Bunlardan pâdişah şöyle tanımlanmaktadır: “Dünyada başında tâcı,
boynunda gerdanlığı, üstünde hil’atı olan; fermanları, tahtları, memleketleri
ve halkları bulunan pâdişahlar var. Bu beyler, kimi adâletli, kimi de zâlim ve
birbirleriyle kavga eden kimseler olarak nitelendirilmektedir.


Nedense
Hassâki (haseki) diğerlerine göre daha çok zikredilmektedir. Hassâki’nin
pâdişahın emrinde olduğu şu ifâdelerden anlaşılmaktadır: “Bir pâdişah bir
“hassâki”sini (haseki) yollar ki gitsin, güzel bir yerde bir oda düzsün. Öyle
ki o pâdişah odayı görsün ve beğensin. Çünkü pâdişaha uygun odayı ancak
hassâkisi bilebilir”. Hassâkilerin birden fazla olduğunu, Ulu hassâkilerden söz
edilmiş olmasından anlamak mümkündür.


Ayrıca
zenginlerden bahsedilmesi de Anadolu’nun XIII. yüzyıldaki toplumunda ticârî
hayatla meşgul olanların varlığını bize gösteriyor. Nitekim, kalabalık
pazarlar, dükkanlar, kumaş ve mallarla terâziden söz edilmesi de ticârî hayatın
varlığına işarettir. Bu arada, çobanların varlığından da hayvancılıkla
uğraşıldığını anlıyoruz. Bu arada çeşitli hayvan adlarını sayarken merkep ve at
gibi ehlî hayvanlardan ve kurt gibi vahşî hayvanlardan örnekler veren yazar,
aynı zamanda yılkıdan da bahsetmektedir: “Yılkılar, dikene ilişmez, köy yolunu
bilirler, azmazlar” tanımlaması ile yılkıların özellikleri hakkında bilgi
sâhibi olmamıza yardımcı olmaktadır.


Ancak bu
sınıfların Hacı Bektaş’ın çevresinde bulunan sınıflar olduğunu söylemek
mümkündür. Tabii ki, esnaf ve çiftçi gibi meslek mensuplarından açık ifâdelerle
söz edilmemiş olması diğer işlerle uğraşanların bulunmadığı veya başka işler
yapılmadığı anlamına gelmez.


Nitekim “yel
esmeyince ekinler samanından ayrılmaz” ifâdesi harman yerinde tanenin samandan
ayrılması gibi işlerin yapıldığını, hatta şu ifâdelerden, sebze ve bostan
yetiştirildiğini de açıkça görmekteyiz: “Sizdeki o bostanların bekçisiz
olduklarını sanmayın. Biri bir bostan ekse (bahçe yapsa) önce etrafını çevirir,
sonra toprağı yumuşatır (sürer), çeşitli nimetleri eker. Ondan sonra döner,
biçer, savurur, ayrık otlarını ayırır, dışarı atar. Ondan sonra orta yere bir kuru,
sığır başı (korkuluk) diker. Yemişi tamam olunca (olgunlaşıp yenecek hâle
gelince) o korkuluğu bırakır, yemişi toplayıp dostları ve kardeşleriyle yer,
Tanrı’ya şükür ederler”.


2.     Zamanının
İnsanlarından Şikâyet


Hemen bütün
Orta Çağ yazarlarında görüldüğü gibi Hacı Bektaş da, zamanının insanlarını
eleştirmekten kendini alamamaktadır: “Siz haram ve helâl her ne bulursanız
giyinir, donanır; haksız yere nimetler yiyip beslenirsiniz” gibi ifâdeler bu
eleştirinin açık örneklerinden biridir. İşi gücü birbirini incitenlerin
varlığından söz edilmesi de zamanının insanlarının eleştirildiğine bir başka
örnektir. Nitekim yer yer dünyada şunlar da var diyerek verdiği örnekler,
olumsuzluklarını gösterdiği insanların kendi devrinde gördüğü, tutum ve
davranışlarını beğenmediği insanları eleştiri mâhiyeti arzetmektedir. Hatta
eleştiri oklarını daha da ileriye fırlatmakta; “değme kişileri, insan yerine
saymadık” diyerek, insanların bazılarını hayvanlardan daha aşağı gördüğünü
ifâde etmektedir. Çünkü şeytan, “sizi görmeğe gelir, orada, orta yerde dikilen
günâhınızı görür” diye de kendisini dinleyenler arasındaki günahkârları
eleştirir.


3.     Günlük Hayat,
Örf ve Âdetler


Makâlât
yazarının çağında insanların çeşitli meşgaleleri olduğunu, kiminin çiftlik,
hayvancılık ve çobanlık yaptıklarını, kiminin ilim elde etmekle meşgul
olduklarını bundan önceki sayfalarda gördük.


Bu arada
günlük yaşayışlarında kullandıkları eşyalarla araç ve gereçlerden bazı
örneklerin de eserde yer aldığını ifâde etmeden geçmek istemiyoruz. Meselâ,
örtüler, döşekler, kandiller kullanan bu insanların yerleşik hayat yaşadıkları
hususunda bilgi vermektedir. Hatta döşeklerin süslü olduğundan ve nakışlı
yaygılarını döşemiş olmalarından söz edilmesi de el sanatlarının mevcudiyetini
anlamamıza imkân vermektedir.


Giyeceklerinin
temizliğine de itina gösterdiklerini anladığımız bu insanların elbiselerine
misk sürmek suretiyle güzel kokmasını sağladıkları da anlaşılmaktadır. İhram
giymekten söz edilmesi de toplumda hacca gidip gelenlerin varlığını haber
vermektedir.


Temiz suları
kaba koyduklarını gördüğümüz XIII. yüzyıl Anadolu’sunda, içkileri de benzeri
kaplarda muhâfaza ettikleri ve temiz suları da kuyulardan temin ettikleri
anlaşılmaktadır. Çanak, asa, iğne gibi araç gereçlerin de kullanıldığı
Makâlât’ın satır aralarında verilen örneklerde görülmektedir.


Çeliği taşa
vurmak gibi meşguliyetler toplumun gelişmişliğinin örneğidir. Yoldan taşları
temizlemek gibi medenî insanlara yakışır işlerin XIII. yüzyıl Anadolu’sunda
görülmesi toplum yaşayışında dikkat edilen hususlardan biri olarak Makâlât’tan
öğrenmekteyiz.


Prof. Dr. Mehmet ŞEKER


Dokuz Eylül
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi / Türkiye