DERİN DEVLET & İSTİHBARAT SERVİSLERİ


Nefilimler,
Atlantis, Derin Dünya Devleti




Şaban Recai Öztürk


sabanreco@gmail.com


http://srecaio.blogspot.com.tr




Yeni Dünya Düzeni, Tek
Dünya Devleti, Tek Dünya Dini, Derin Dünya Devleti ya da tek bir sözcükle,
“küreselleşme” artık günlük yaşamımıza girdi, kaçınılması olanaksız görünüyor.
Bunun yanında küresel paranoya, küresel şizofreni, küresel düşünce ve kişilik bozukluğu
kavramları ile karşılaşıyoruz. 




Derin Dünya Devleti ve
örgütlerinin içyüzleri, amaçları ve tehlikeleri hakkında binlerce kitap ve
makale yazılmış, küreselleşmenin gerçekleri hakkında yüzlerce konferans
verilmiştir. Bu bilgilendirmelerden bir özet çıkaralım.




Derin Dünya Devleti ve
onunla ilgili örgütler gizli güçler halindedir. Kendilerini ortaya koymaz,
gizlerler. Bazen de tersini yaparak, olduklarından daha güçlü görünmeye
çalışırlar. Parayı kayıtsız şartsız onlar yönetir. ABD’deki Merkez Bankası’ndan
tutun, diğer devletlerin merkez bankalarına kadar tüm temel bankaların kilit
noktalarını onlar kontrol eder. Iskonto oranlarını, para teminini, altın
stoklarını ve altın fiyatlarını, borsaları onlar ellerinde tutar. Dünyada
akmakta olan tüm kara para bu örgütlerin kontrolündedir. En büyük 500 şirket
onların yönetimindedir. Devletlerin siyasetini el altından yönlendirirler.
Savaşlar, bölgesel çatışmalar onların eseridir. Dünyayı dinlemek ve yönetmek
için teknolojik oyuncaklar onlara aittir: Uydular, internet, fiber optik
sistemler, cep telefonu, bilgisayar, şans oyunları, televizyon, uyuşturucular.
Bu oyuncakların beyinleri olan yazılımlarını da kontrol etmeye çok yakındırlar.




Doğrudur, yüz yıl önceye
göre, bilim ve teknoloji yanında olaylar da çok hızlı gelişiyor, insanlık büyük
bir dönemeçten geçiyor. O zaman “Nereye gidiyoruz?” sorusunu sormak gerek. Buna
cevap aramaya “Tek Dünya Devleti” konusunun tarih öncesine ve yazılı tarih
dönemine bakarak başlayalım.




Notlarımın arasında
ilginç bir teori var.  Sanırım, konunun
çok eski çağlardaki fiziksel boyutunu açıklamak için bir basamak oluşturuyor.




Yakın Doğu tarihi ve
arkeolojisi uzmanı Zecharia Sitchin, “Kozmik Tohum” ve “12. Gezegen” adlı
kitaplarında Tevrat’ta da yer alan, uzaydan gelen üstün uygarlık mensubu
yaratıklarla ilgili ilginç bilgilere yer verir. Yahudi asıllı Sitchin, Tevrat,
Sami ve Avrupa dilleri, modern ve eski İbrani dili konularında eğitim almış,
Londra Üniversitesi´nden mezun, Sümer dilini anlayan ve okuyan nadir bilim
adamlarından biridir. Sümer tabletlerindeki efsanelere dayanan teorisine kısaca
bakalım.




M.Ö. 480.000-430.000
arasında dünya ikinci buz çağını yaşamaktadır. Aynı dönemde, 3.600 yılda bir
Mars ve Jüpiter arasından geçen, çok gelişmiş bir uygarlığa sahip Nibiru
(Babilce Marduk) gezegeninin atmosferi bozulmaya başlamıştır.




Gezegende yaşayan
Anunnakilere göre, dünyadaki altın madenleri bozulan atmosferlerini
kurtarabilecektir. Dünyaya gelip, Basra’da Birinci İstasyonlarını
kuruyorlar.  M.Ö. 400.000’de
Mezopotamya’da uçuş kontrol merkezi, metalürji merkezi kuruluyor. Uzay
gemilerine altın transferi başlamıştır. Altın arayışını Güney Afrika’ya da
kaydırıyorlar.




Burada, çok gelişmiş bu
uygarlığın, madenleri birbirine dönüştüremediğini anlıyorum. Dünya tarihindeki
okültist simyacıların bu konudaki gayretlerinin de sonuç vermediğini
hatırlıyorum.




Sümer “Gözcülerin ülkesi”
demekti. Bu üstün yaratıklar Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlardı.
İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlardı. Eski
Mısır’da adları, “Neter” idi. Bütün eski kültürlerde ve mitlerde
başrol onlarındı.


M.Ö. 300.000’lerde
madenlerde çalışmayı reddeden Anunnakiler isyan ediyor. Bunun üzerine, dünyada
yaşayan “insanımsılar” genetik işlemle insanlara dönüştürülüyor. İlkel işçi,
ilk insan yaratılıyor ve çoğaltmaya başlıyorlar. Bu kısır insanları doğuran
Anunnaki dişileri de yıllar sonra başkaldırınca, insan soyunun üreme yeteneği
geliştiriliyor.




Kutsal kitaplardaki “edep
yerlerini bilmeyen” “kısır” Adem ve Havva’nın yaradılışının efsanelerdeki yeri böyle.
Sonra Şeytan tarafından aldatılıyorlar ve yasak ağacın meyvasından yiyerek
“edep yerlerini” görüp utanıyorlar. Tanrı da onları cennetten kovuyor.




Burada “Evrim” ve
“Yaradılış” kuramlarının birleştiği görülüyor. Bilim notlarıma bakıyorum. M.Ö.
1,8 milyon yıllarında modern insanın ataları, Homo Erectus’lar (Dik durabilen
insan) kendi barınaklarını inşa edebiliyorlardı. Homo Erectus’un Afrika’dan
kuzeye uzun göçü insanlığın ilk ve en önemli göçüydü. Günümüzden yaklaşık 1,6
milyon yıl önce başlayan bu göç, kuzeye Anadolu üzerinden ulaşmıştı. Gürcistan
‘da bulunan Homo Erektus kafatası yaklaşık 1,7 milyon yıl önceye tarihleniyor.
M.Ö. 1,5 milyon yıllarında insanoğlunun atası gelişmiş Australopithecus
görülüyor. Sonra uzun bir zaman geçiyor ve M.Ö. 250.000’lerde ilk Homo
Sapiens’ler diğer kıtalara yayılıyor.




Sitchin’e göre, M.Ö.
100.000’de bazı Anunnaki erkekleri dünya kadınlarıyla ilişkiye giriyor ve yarı
üstün melez insanlar doğuyor. Anunnakiler Sümer ve Babil tanrıları olmuştur.
Melez yarı üstün insanlar da yarı tanrılar olarak mitolojilerdeki yerlerini
alıyor.




Bilim notlarıma tekrar
bakıyorum. M.Ö. 100.000’de Neandertal İnsan var. Neandertal DNA’sı tüm modern
insanlarınkinden çok farklıydı, bu farklı dizilimler modern insan
topluluklarında bulunmuyordu. Neandertallerin 30.000 yıl önce DNA’larıyla
birlikte yok oldukları sanılıyor. Sadece Orta Doğu’daki CroMagnon adam hayatta
kalmıştı.




Sitchin’e göre, Büyük
Tufan M.Ö. 12.632-11.000 arasında bir yerdedir. Mardukluların önderi Enlil bunu
kullanarak insan soyunu yok edecektir. Ama dünyadaki Anunnakilerin lideri olan
kardeşi Enki buna karşı çıkar ve bir yarı tanrı olan melez insanı (Utnapishtim
veya Nuh Peygamber) uyarır. Seçilmiş bazı insanları da içine alacak bir gemi
yapacaktır. İzleyen dokuz bin yıl bazı Anunnakiler kurtulan insan soyunu yeni
bir uygarlık yaratmaları için korur ve kollar. Her 3.600 yılda bir dünyayı
ziyaretleri devam eder. 




Sitchin böyle olduğunu
ileri sürüyor. Benzer izleri Mısır ve Eski Yunan mitolojilerinde de görüyoruz.
Mısır’ı, belirsiz bir dönemde “tanrılar” yönetmişti, sonra
“Gözcüler-Neterler, normal insanlara göre çok uzun yaşayan, ülkeyi
binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar, Üstün Yaratıklar yönetimi aldı. En
son Osiris’in oğlu Horus zamanında, MÖ 3200-3100’de, yönetim insanlara
devredildi. Neterler geri plana çekildi ve izleri silindi.




Bu tarih, Hindistan İndus
vadisindeki HARAPPA uygarlığının başladığı tarihti. Maya takvimine göre de “son
dünya çağının başı” idi. Yahudi takviminin başlangıcının M.Ö. 3760-61 yılları
olduğunu da hatırlıyorum.




Hint-Tibet mitlerinde
“uzay üstü uzay”a çıkıp zaman yolculuğu yapan “dhurakhapalam”a, “vaidor”; UFO
benzeri uçan disklere de “vimana” denilmekteydi. Vaidorlar Turan Dağı’ndan,
vimanalar Tor Dağı’ndan inip, çıkıyorlardı.




Bu izlere Tevrat’ta ve
Kur’an’da da rastlıyoruz.  Tevrat Genesis
(Yaradılış) bölümünde Tufan’dan önce insanoğullarının kızlarıyla evlenen
Nefilimlerden söz eder: 




Yar.6: 1 Yeryüzünde
insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.


Yar.6: 2 İlahi varlıklar
insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.


Yar.6: 3 RAB, “Ruhum
insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın
ömrü yüz yirmi yıl olacak.”


Yar.6: 4 İlahi
varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha
sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.




Andolsun, ilk nesilleri
yok ettikten sonra -düşünüp ibret alsınlar diye- insanların kalp gözünü açan
deliller ve bir hidayet rehberi, bir rahmet olarak Kitab’ı verdik. (Kur’an,
Kasas, 43. Ayet)




Yurtlarında gezip
dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici
olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? (Kur’an,
Secde, 26. Ayet)




Biz onlardan önce,
kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp
kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var? (Kur’an, Kaf, 36. Ayet)




Onlardan önce nice
nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve
iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından
nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve
arkalarından başka bir nesil var ettik. (Kur’an, Enam, 6. Ayet)




Hud, 116. Ayet, İsra, 17.
Ayet, Meryem, 74. Ayet, Mü’minun 27 ve 41. Ayetler, Hakka 1-5. Ayetler de
benzer konuları işler.




Burak Özdemir’in Levhi
Mahfuz adlı kitabına göre, Arapça Kur’an’da iki ayrı insandan söz edilir. “Nas”
Ademoğullarıdır, duygu insanıdır. “İnsi” ise insanlardan üstün, duygusuz, akıl
insanıdır.




Araştırmacı yazar Serhat
Ahmet TAN Kur’an’ın Kehf Suresinde geçen Yecüc ve Mecüc’lerin Marduk’tan
gelenler olduğunu söylemektedir.




Gülhaç metinlerinde de
ilginç bir öykü anlatılır: Havva’nın Elohim Samael’den oğlu Kabil (Cain) Havva’nın
Adem’den oğlu Habil’i (Abel) öldürünce, Adem’den ikinci oğlu Şit (Seth) doğdu.
Kabil’in soyu Dul Kadının oğullarını, Şit’in soyu İnsanoğullarını meydana
getirdi.




Buna çok benzeyen
öykülere, Antik Orta Doğu’yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski
İnka ve Maya folklorunda da rastlanmıştı.




Toparlarsak… 




Sitchin’e göre, Eski
Dünya’nın ilk uygarlıkları “Gözcüler” adı verilen üstün yaratıklara
dayanıyordu. Belirsiz bir başlangıç döneminden sonra bizzat “Tanrılar veya
Gözcüler” tarafından yönetilen ülkeler, bir ara dönemde “yarı üstün” melez
insanlarca yönetilmişti. Diğer kaynaklara göre de, melezler daha sonra da
krallığı insanlığa devretmişti. Üstün yaratıkların insanlara aktardıkları
“kromozomları, genleri, DNA’ları” dünyada kalmıştı.




Bu genetik mirasa sahip
olan “özel insanlar” kutsal kitaplarda ve tarihte izler bırakarak günümüze
kadar ulaşmış mıydı? Bunların izlerini bulabilir miyiz?




Önce başka bir yaklaşıma
bakalım. James Churchward Pasifik Okyanusu’nda 70 bin yıl önce, üzerinde ileri
bir uygarlığın bulunduğu MU kıtası hakkında bir tez ortaya atmıştı. Hareket
noktası, Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan,
çok eski bir dilde yazılmış Naakal Tabletleri idi. Bu tabletleri bir Tibet
rahibinin yardımıyla okuyabilmişti. 
Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven’in
Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştı. Mexico Müzesi’nde
bulunan, 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2.600 tablet,
Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde 15 bin yıl önce yazılmıştı.




Çoğu gizli örgütün,
Masonların ve bağımsız araştırmacıların sahiplendikleri iddiaya göre, MU Kıtası
insanları bizden çok daha gelişmiş olan dünyadaki ilk uygarlıktı. Bir doğa
olayı yüzünden 12 bin yıl önce kıta yaklaşık 64 milyon nüfusuyla birlikte
batmış, felaketten kurtulanlar Çin, Orta Asya, Tibet, Hindistan, Atlantis,
Kuzey ve Güney Amerika’ya giderek bu uygarlıkların kökenini oluşturmuşlardı.
MU’da tek tanrılı bir din bulunuyordu. Dininin öğretimini Naakaller adı verilen
rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretileri vardı.
Atlantis’teki din de MU’nun tek tanrılı diniydi. Diğer kıtalarda kolonilere
sahiplerdi. Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, bugün
kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler MU’lularda
olağan yetenekler olarak mevcuttu.




Anavatan dışındaki en
büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan
Uygur İmparatorluğu’ydu. Avrupa içlerine kadar uzanan Uygur imparatorluğu iki büyük
doğal afetle darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin
de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardı. Churchward Uygurların
torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltleri, Baskları ve İskitleri
sayar.




Buraya bir parantez
açıyorum. Haluk Tarcan’ın Türkistan’lı tarihçi Kazım Mirşan’a dayanarak yazdığı
“Ön Türk Uygarlığı” kitabında da ilginç bilgiler var. Uygur adını kullanmıyor
ama M.Ö. 14.000-12.000 arasında Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan “Ön Türk
Devletleri Konfederasyonu” olduğunu ileri sürüyor. M.Ö. 80.000’lere tarihlenen
Semerkant mağarasını, M.Ö. 30.000’lerde kayalara kazınan resimleri ve yazıları,
dikili taşları, çeşitli damgaları ve bu güne aktarılan kilim desenleri gibi
kanıtları kullanıyor. Sonuç malum. Batı kaynaklı olmadığı için ülkemizde dahi
kabul görmüyor.
 

Churchward’a devam
ediyorum. Ona göre Osiris MU kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış,
Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir. Öğretisi sonradan “Osiris
dini” adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirilmişti.




ABD’de “uyuyan peygamber”
lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in akaşik okumalarına göre, Atlantis gibi MU
kıtasının da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den Şeytani Yol
mensuplarının, nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden
yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.




Akaşik kayıtlar teosoflar
tarafından kullanılan bir terimdir. Hiçbir hareket ve olayın yok olmayıp Akaşa
denilen süptil cevhere kaydolduğu iddia ediliyor. Hayal ürünü olabilir. Belki
de doğrudur. Bu günkü sanal ortamda, milyarlarca insan tarafından “Bulut”lara
yüklenen bilgilere benzeyebilir. Kur’an’da her şeyin kaydedildiği Levh-i
Mahfuz’dan söz edilir.




Gökte ve yerde gâib
(gizli) hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) olmasın.
(Neml 75. Ayet)




Churchward’ın teorisine
göre de, yazılı tarih öncesinden gelen bazı “üstün insanlar”dan geri kalanlar
normal insanların arasına yayılmışlardı. 




Genelde bu iddiaların
herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır.
MU dinine, kolonilerine ve MU kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar fazla
kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur. Bir varsayım olmaktan öteye
gidememiştir.




Bu iki örnek “üstün veya
özel insanlar” olayının fiziksel boyutunu açıklamaya çalışıyor. Araştırmacı
yazar Ergün Candan da olayın metafizik ve parapsikolojik boyutunu ekliyor.
Tanrı ile başlayan sürecin düşüşe geçtiğini söylüyor. Ruhların ilk hareketini,
Büyük Devre’nin başlangıcı izliyor. 
Sonra Galaktik Irk (Yılanoğulları, Tanrıoğulları) dönemi başlıyor. Altın
Çağ, Mu Uygarlığı ve Atlantis Uygarlığı ile devam ediyor. Sonra, dünyada ünlü
Tufan yaşanıyor. “Galaktik insanlar”dan arta kalanlar diğer kıtalara göç
ediyor. Demir Çağı’na giriliyor ve bildiğimiz yazılı tarih dönemi başlıyor. 20.
Yüzyıl sonlarında dünyanın fiziksel ve ruhsal düşüşü sona eriyor. Çıkış
başlıyor.  Demir Çağı da geride
bırakılıyor ve 21. Yüzyılda manevi ve ruhsal kıyametin (uyanışın) yaşanacağı
söyleniyor. Sembolik dini eğitim bitecek ve arkasından yeni bir “Tufan”
gelecektir. Daha sonra Altın Çağ tekrar başlayacaktır. Tanrısallaşmış ruhlar
Tanrı’ya dönecektir.




Galaktik Irk “üstün
insanlar” iken, yeryüzü insanı da çeşitli gezegenlerdeki ruhi varlıkların
gelişim süreçlerini doldurabilmeleri için gerekli bedenleri sağlıyor. Tüm
varoluş “Evrensel İdare Mekanizması” ve ona bağlı “Ruhsal İdare Mekanizması”
tarafından yönetiliyor
 

Burada Yahudilerin
kendilerinin “özel insanlar” olduğunu ileri sürdüklerini hatırlıyorum.
Ayrıntılara bakalım. Önce Tevrat:




Yar.17: 1,2: Avram doksan
dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, “Ben Her Şeye Gücü Yeten
Tanrı’yım” dedi, “Benim yolumda yürü, kusursuz ol. Seninle yaptığım
antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.”


Yar.17: 6,7: Seni çok
verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı
seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden
sonra da soyunun Tanrısı olacağım.


Yar.26: 24: O gece RAB
kendisine görünerek, “Ben baban İbrahim’in Tanrısı’yım, korkma” dedi,
“Seninle birlikteyim. Seni kutsayacak, kulum İbrahim’in hatırı için soyunu
çoğaltacağım.”


Yar.28: 13: RAB yanı
başında durup, “Atan İbrahim’in, İshak’ın Tanrısı RAB benim” dedi,
“Üzerinde yattığın toprakları sana ve soyuna vereceğim.


Çık.2: 24: Tanrı
iniltilerini duydu. İbrahim, İshak ve Yakup’la yaptığı antlaşmayı anımsadı.


Çık.3:6: Ben babanın
Tanrısı, İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı’yım.”
Musa yüzünü kapadı, çünkü Tanrı’ya bakmaya korkuyordu.


Çık.6: 2, 3: Tanrı ayrıca
Musa’ya, “Ben RAB’bim” dedi, “İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a Her
Şeye Gücü Yeten Tanrı olarak göründüm, ama onlara kendimi RAB adıyla
tanıtmadım.


1.Ta.16: 15-16: O’nun
antlaşmasını, Bin kuşak için verdiği sözü, İbrahim’le yaptığı antlaşmayı, İshak
için içtiği andı sonsuza dek anımsayın.




Kur’an’da da “üstün
insanlar” hakkında bazı ipuçları var:
 

İsmail’i, Elyasa’ı,
Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün
kılmıştık. (Enam 86. Ayet)




Şüphesiz Allah, Âdem’i,
Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini birbirinden gelmiş birer nesil olarak
seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla
bilendir.  (Ali İmran 33,34. Ayetler)




Âdem ilk yaratılandır.
Nuh Tufan’da yok olmaktan kurtarılandır. İbrahim İsrailoğullarının ve
İsmailoğullarının (Arapların) atasıdır. 
İmran’ın kızı Meryem’dir, Meryem’in oğlu da İsa Peygamberdir.




Hani melekler, “Ey
Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün
kıldı.” (Kur’an, Ali İmran 42. Ayet)




Meryem, âlemlere değil,
dünya kadınlarına üstün kılınıyor.




Biz de Firavun’un kavmini
bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık. İşte
böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık. (Kur’an, Şuara 57-59. Ayetler)




Andolsun,
İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun’dan kurtardık. Çünkü o, haddi
aşanlardan bir zorba idi. Andolsun, onları, bir bilgi üzerine âlemlere üstün
kıldık. (Kur’an, Duhan 30-32. Ayetler)




Ey İsrailoğulları! Size
verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın. (Kur’an,
Bakara 47. Ayet)




İsrailoğulları “nesil
olarak üstün” kılınıyor.




Buradan Derin Dünya
Devleti’ne (DDD) kadar uzanıp, günümüzdeki “üstün veya özel” insan soyuna
ulaşabilir miyiz?




Devam edelim…




Yahudi inancına göre
“Kutsal yağla yağlanmış Davut Soyu” (The Davidic line veya House of David)
devam etmektedir. Dünyayı tek elden yönetmeye hakkı olduğu ileri sürülen
aileler bunlardır. İnançlarına göre, Yahudi kralı “Mesih” geri dönecektir.
Yahudiler geleceğin barış ülkesi olacak İsrail’de toplanacaktır. Mesih Üçüncü
Tapınağı inşa edecek ve Mesih Çağı başlayacaktır.




“Davut Soyu” Bazı sapkın
ve gizli Hristiyan tarikatlarınca Meryem oğlu “İsa’nın Soyu” olarak kabul
ediliyor. Bakire Meryem’in atası Yahudilerin ünlü ve güçlü kralı David’e (Davut
Peygamber) dayandırılmıştır. Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” kitabı bu tema
üzerine oturmuştur. Ama İsa ve gizli eşi olduğu söylenen Mecdelli Meryem de
Yahudidir. İsa’nın neslini, Sangreal belgeleri ile Mecdelli Meryem’in mezarını
Kardeşlik (Sion) Tarikatı korumuştu. İsa’nın nesli 1400’lere kadar Fransa’da
gizlice çoğaldı ve Fransız soylularından biriyle evlendi ve Merovingian
Hanedanı diye bilinen bir soy oluştu. Aileye daha sonra Sion Tarikatı’nın
kurucusu Godefroi de Bouillon eklendi. (Birinci Haçlı Seferinde Kutsal Kabir
Koruyucusu unvanı ile ilk Kudüs  kralı
olan şövalye. 1100’de Kudüs’te ölmüştü.)




Buraya kadar olan
açıklamaları bir kurgu, bir tez ya da bir alternatif olarak, özetleyelim.
Tevrat ve Kur’an’dan alıntılara göre “Üstün insanlar, aileler ya da soylar”ın
M.Ö. 1800 yıllarında İbrahim’le başlayıp, İsa’nın annesi Meryem’e kadar
uzandığı anlaşılıyor. Tanrı nefilimlerin ve firavunların üstünlüklerini göçebe
İbranilerin lideri olan İbrahim soyuna ve daha sonra isim değiştiren
İsrailoğullarına veriyor. Ama onların “üstünlük taslamaları”nı istemiyor. Bazen
de cezalandırıyor. Tevrat’ta “Bin kuşak” için üstünlükten söz edildiğini de
hatırlamak gerekiyor. Her kuşak için 20-25 yıl hesaplanırsa, önümüzde 15.000
yıl daha var demektir!




Yahudilerin büyük
kısmının Roma İmparatorluğu topraklarına dağıldığını, bir kısmının Orta Doğu’da
kaldığını hatırlıyorum. Bin yıl sonra başlayan Haçlı seferleriyle bazılarının
geri dönmüş olması da mümkün.




1550’lerde kutsal kan
bağına sahip birçok aile Güney Batı Almanya’ya gelmiş. Zengin ve güçlü
değillermiş. En yeteneklilerini fırsatlar ülkesi Amerika’ya 1630’larda
göndermişler.




Buraya kadar karşımıza
beyaz ırk, ari ırk veya Kafkasyalı (Caucasian) denilenlerin çıkmadığını, daha
esmer, daha koyu tenlilerin çıktığını söylemeliyim. Sırada beyaz tenli,
sarışın, mavi gözlüler de vardı(!)




Üstün insanların kan
bağına dayanarak dünyayı yönetme fikri 1911’de Almanya’da da ortaya çıktı.
Töton şövalyelerinin soylarından gelen ve ancak saf Cermen kanı taşıyanlar
dünyayı yönetme hakkına sahipti. Aryan ırkın kökeni, kuzeyde, kayıp antik Thule
veya Hypeborea ülkesiydi. Thule İzlanda efsanelerindeki batık bir kıtanın
adıdır. Grönland’ın batısında, halen bir Thule kenti bulunmaktadır. Atlantis’in
kuzeyli örneğiydi denilebilir. Thule’de yaşayan üst insan ırkı büyülü güçleri
vasıtasıyla evrenle bütünlemişlerdi. Psişik ve teknolojik güçleri ile 20.
yüzyılın çok üzerinde teknik gelişmişliğe sahiptiler. İnsanoğlu ile dış zekâlar
arasında bulunan bazı aracı varlıklar, gizlenen sırlara erenlere büyük bir güç
kaynağı oluşturuyordu. Bu güç kaynağı Almanları dünyaya egemen kılacak,
geleceğin üstün insanını ortaya çıkaracak ve insan türünün değişimini
sağlayacaktı.




Bu efsanenin altında
birleşen bir grup Alman, Thule adında gizli bir örgüt kurdular. Thule
Örgütü’nün merkezi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İstanbul’a taşındı.
Başkanı, “Gizli Müslüman Baron” diye anılan Rudolf von Sebottendorff” idi.




Sebottendorff 14
yaşındayken Teosofi Derneği’nde bizzat Helena Petrovna Blavatsky’den okültik
eğitimler almıştı. 1900 yılında Kahire’de ve sonra İstanbul’da yerleşti.
Osmanlıca ve Arapça dersleri aldı. Türkiye’de siyasi faaliyetlerinin dışında
Türk Tasavvufu ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yaptı. Yaşlı bir Yahudi’den
okültizm ve Gül-Haç Tarikatı ile ilgili bilgiler edindi ve düzensiz bir mason
locasına kaydoldu. İlginç olan, Thule’ye göre, Yahudiler dünyadaki en tehlikeli
ırktı ve yok edilmeleri gerekiyordu. Türkler, İtalyanlar ve Japonlar zararsız
ve dost milletlerdi. Bu yıllar sonra Nazizm’in temelini oluşturdu. 1900’lerde
dünyaya yayılan sosyalizm zehrine karşı reçete milli sosyalizm idi. İşçiler
kendi uluslarından işverenlere karşı değil, yabancı işverene ve Yahudi
sermayesine karşı mücadele etmeliydi. 1920’de kurulan Nazi Partisi liderlerinden
Karl Haushofer Hindistan, Japonya ve Tibet’te uzun bir süre gizli çalışmalarda
bulundu, eğitimden geçti. Parti sembolü olan gamalı haç bir Mu sembolü idi.




Burada konuyu fazla
uzatmadan, komünizm ve nazizmin ABD’deki bazı Yahudi asıllı bankerler
tarafından desteklendiği iddialarını da not etmek gerekiyor.




“Üstün insanlar veya
soylar” hakkındaki notlarım bu kadar.




Şimdi de “gizli bilgiler”
konusuna geçiyorum.




On bin, yirmi bin yıl ve
daha öncesi, tabletlerde yazılı efsanelerdeki, tapınakların ve piramitlerin
duvarlarındaki ve gizli bölmelerindeki sembollerin, Tevrat ve Kur’an’daki
mesellerdeki sis perdesinin gerisinde kaldı. Resmi tarihlere göre, Eski
Dünya’nın ilk uygarlıkları, Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları M.Ö. dördüncü
binyılın sonlarından itibaren Orta Doğu’da biçimlenmeye başladı.




Gelişmiş bir kent,
işbölümü, mimari, yerleşik ve sistemli bir tarım, sulama kanalları madenciliğin
ilk örnekleri, zanaatların gelişimi, zamk, tekerlek, tekerlekli araba ve
sürtünmeyi azaltıcı su, metale şekil verme ve yazının bulunmasıyla büyük bir
sıçrama yaşanmıştı. Sonraki yüzyıllarda sabun, standart ölçüler, tünel,
fırınlanmış tuğla, ilk hesap makinesi-abacus, kaya fırlatıcı ve cam bulunmuştu.
Ekonomi tarıma bağlıydı, ticaret fazla önemli değildi.




Başlangıçtaki şehir
devletleri döneminde yönetici hem başrahip hem de kraldı.  Devlet gücü despotik bir askeri örgütlenmeye
değil, tapınak rahiplerinin sahip olduğu gizemli evrensel bilgiye ve bu
bilginin kitlelere sunuluş biçimi olan dinlere yaslanıyordu. Rahip bilinmeyeni
bilendi. Büyü de yapabiliyordu. Yıldızların hareketini, zamanın ölçülmesini,
mevsimlerin dönüşümünü, ekim ve hasat zamanını doğru planlayan, hava durumunu,
yağmurları, nehir taşkınlarını önceden haber veren yalnızca oydu. Bunu tanrısal
bir bilgelikle yürüttüğü düşünülüyordu. Söyledikleri her şey gerçek çıkıyordu.
Alt düzeydeki diğer rahipler yönetim görevlileriydi. Kraliyet Sarayı, aslında
gözlemevi işlevi gören ama halka ibadet merkezi olarak sunulan tapınaklardı.
Mısır’da da, rahip krallar yani firavunlar döneminde benzer süreçler
yaşanmıştı.




Aradan yüzyıllar geçip,
nüfus arttıkça, yönetilen topraklar genişledikçe şehir devletleri birleşerek
büyüdüler. Rahip krallar egemenliğin devamı için orduya ve bürokrasiye ihtiyaç
duydular. Kendilerinden önce gelenlerden aldıkları gizli bilgileri ve sırları
sadece çok güvendikleri dar bir kadroyla paylaştılar. Üstünlüklerinin dayanağı
bunlardı.




Bu bilgiler ve sırlar
nerede muhafaza edilmişti?




Tarihi ve arkeolojik
kayıtlar yok gibi. Bir kısmının büyük tufanda yok olduğu sanılıyor.
Kurtarılabilen belgeler tapınaklardaydı, üstelik sembollerle gizlenmeye
çalışılmıştı.




İskenderiye
Kütüphanesi’nin Hristiyan saldırganlar tarafından tahrip edilmesi ve hamamlarda
yakılmasıyla birçok belgenin yok edildiği düşünülüyor. Beş altı yüzyıl sonra da
Halife Ömer zamanında tekrar yakılmıştı. Muhtemelen bazıları kurtarılıp, daha
sonra Bağdat kütüphanelerinde toplanmıştı. Ama onlar da Moğolların
barbarlığından kurtulamamışlar ve yok edilmişlerdi. Nedenini anlamak çok
kolaydı. Hristiyanlara ve Müslümanlara göre, hepsi Şeytan’ın işleriydi.
Büyücülüktü. Yüce Tanrı’nın yasakladığı alanlara el atmaya cüret
ediliyordu. 




Ama efsaneler kulaktan
kulağa ve bazen de yazılı olarak masallar, şiirler aracılığıyla devam ediyordu.
Sümer ve Babil tabletlerinde bulunan efsanelerin yorumlanması gizli bilgilere
ulaşma yollarından biriydi. Bu konuda Babil’deki sürgün yıllarını çok iyi
değerlendiren Yahudilerin çok önde olduğunu belirtmek gerek. Tevrat’ta da bazı
izler var. İzini aradığımız “gizli bilgiler”in Kabala vasıtasıyla şifrelendiği
sanılıyor. Spekülatif masonluğun en önemli sembollerinden olan,
İsrailoğullarının altın çağında Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nda saklandıkları,
sonradan kaybolan Ahit Sandığı’nın da bu sırlardan bazılarını içerdiği
sanılıyor. Ahit Sandığı’nın içinde, Musa Peygamberin asası ile Tevrat levhaları
ve Harun Peygamberin asası ile sarığı gibi kutsal emanetler bulunduğu
söyleniyor. Tevrat’a bakıyorum:




Çık.25: 10-13:
“Akasya ağacından bir sandık yapsınlar. Boyu iki buçuk, eni ve yüksekliği
birer buçuk arşın olsun. İçini de dışını da saf altınla kapla. Çevresine altın
pervaz yap. Dört altın halka döküp dört ayağına tak. İkisi bir yanda, ikisi
öbür yanda olacak. Akasya ağacından sırıklar yapıp altınla kapla.




Çık.25: 21,22: Kapağı
sandığın üzerine, sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy. Seninle
orada, Levha Sandığı’nın üstündeki Keruvlar arasında, Bağışlanma Kapağı’nın
üzerinde görüşeceğim ve İsrailliler için sana buyruklar vereceğim.”


Mez.132: 8: Çık, ya RAB,
yaşayacağın yere, Gücünü simgeleyen sandıkla birlikte.




1.Kr.8: 21: Ayrıca,
RAB’bin atalarımızı Mısır’dan çıkardığında onlarla yaptığı antlaşmanın içinde
korunduğu sandık için tapınakta bir yer hazırladım.”




Yeşu.3: 4: “Böylece
hangi yöne gideceğinizi bileceksiniz. Çünkü daha önce bu yoldan hiç geçmediniz.
Ama Antlaşma Sandığı’na yaklaşmayın; sandıkla aranızda iki bin arşın kadar bir
aralık kalsın.” (İki bin arşın: Yaklaşık 900 m.)


Kur’an’a bakıyorum:




Peygamberleri onlara
şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti, size o sandığın gelmesidir. Onda
Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Musa ailesinin, Harun ailesinin
geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. (Bakara,
248. Ayet)




Ahit Sandığı, Harun
döneminin ardından Davud döneminde Birleşik Yahudi Krallığı’nın başkenti
Kudüs’e taşınmıştı. Sandık Süleyman tarafından yaptırılan tapınağa konuldu ve
M.Ö. 587 yılına kadar orada kaldı. Aynı yıl Babil İmparatoru Nabukadnezar
Kudüs’ü işgal etti ve o tarihten sonra sandık kayboldu. Ama kaybolan sandığın,
tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından tapınağın altında
hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında Roma
valisi Titus’un İkinci Tapınağı yıktırdıktan sonra, bu yeraltı odasına da
ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandığı Roma’ya götürdüğü ileri
sürülüyor. Bazı iddialara göre de, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’e yerleşen
Tapınak Şövalyelerinin bu sırlardan bazılarına eriştiği yazılıyor, söyleniyor.
Bazı İslam hadislerinde, kayıp Ahit Sandığı’nın yeriyle ilgili olarak
Antakya’ya dikkat çekiliyor.




Gizli bilgilere sahip
gizemli bir tarikat olan Essene Yahudilerinin İsa’yı peygamber olmadan önce
eğittiği iddia edilir. Anadolu’ya sığınan Essene Yahudilerinin inancı ve Roma
topraklarındaki en yaygın dini hareket, Perslerden alınan Mitra dini de
Hıristiyanlık içinde yer aldı. Roma İmparatoru Konstantin başarılı bir güçler
dengesi manevrasıyla, zenginleştirilmiş (!) Hıristiyanlığı devletin resmi dini
yaptı.




Gizli bilgilerden bir
kısmının Mısır’da etkinliklerini sürdürmeye çalışan Osiris rahipleri tarafından
muhafaza edildiği de ileri sürülüyor. Bunlar Halife Ömer zamanında zorla
Müslüman yapıldıktan sonra, öğretilerinin bir kısmını İslam’a uyarlamış. En
büyük destekçileri de İslam Peygamberi Muhammed’in damadı ve dördüncü halife
olan Ali olmuş. Daha sonra da Şiiliğin doğduğunu biliyoruz.




Yani “gizli bilgiler”
Hristiyanlığa da Müslümanlığa da bir şekilde aktarılmıştı…

Orta Doğu’da 874’den,
1256’ya kadar Şii İsmaililer son derece etkin olmuşlardı. Görünüşte İslami
idiler, ama İslam öncesi, Perslerden aldıkları Mitra dini gibi birçok
öğretileri de sahiplenmekteydiler. Horasan’daki Müslüman Türklerin Türkistan
şamanizminden devraldıkları bilgileri de özümsemiş olmaları mümkündür. Farklı
dinlere hoşgörüye, sosyal adalete ve ilime önem verirlerdi. Hasan Sabbah’ın
İsmaili Haşhaşileri Bâtıni gizli öğretilerini aşama aşama aktaran dokuz
dereceli bir tarikattı. Üst derecelerde radikal heterodoks inançlar verildiği
saptanmıştı.  Hacı Bektaş Veli’nin
bunlardan biri olduğu söylenir.  Sabbah,
Ömer Hayyam’dan ezoterik bilgileri, Nizamülmülk’ten kraliyet ayrıcalıklarını,
Şii İsmailiye mezhebi mensubu Fatımilerin yönetimindeki Mısır’da antik gizemler
ve Yahudi Kabalasını öğrenmişti.




Batıda mevcut birçok
gizli cemiyetin İsmailiye Tarikatından esinlendiği düşünülmektedir. Bazı
iddialara göre Masonluğun kökeni duvarcı loncalarda değil, Tapınak Şövalyeleri
tarikatındadır. Tapınakçılar Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan, İsmaili
öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, Katolik inancından uzaklaşmış ve
akılcılığı ön plana çıkaran ezoterik doktrine bağlanmıştı. Tapınakçılar bu
inanç değişikliğiyle ve kurdukları güçlü örgüt sayesinde Avrupa’ya yayılırken,
Katolik kilisesinin zayıflamasına yol açtılar. “İsa’nın yoksul
askerleri” olma iddiasıyla ortaya çıkan Tapınakçılar arasında Avrupa’nın
en zengin insanlarını, Paris ve Londra’nın önde gelen bankerlerini görmek
mümkündü. Gotik mimarinin erken döneminde, kavisler ve sivri çatılar tarzının
yaygınlaşması ve gelişmesinde yapıcı bir rol oynadılar. Katedraller inşa
ettiriyorlar, uluslararası ilişkilerde arabuluculuk yapıyorlar, saraylarda
mabeyincilik görevlerini üstleniyorlardı. 13. yüzyılda 20 bini şövalye olmak üzere
toplam 160 bin Tapınakçı olduğu tahmin edilmektedir.




Adayların Tapınakçılar
örgütüne kabul edilmeleri için, hasta veya sakat olmamak, bekâr olmak, borçlu
olmamak, başka bir tarikat ile bağlantı içinde olmamak, her koşul ve durumda
mutlaka itaat etmek ve “tarikatın kölesi” olmayı kabul etmek
gerekirdi. Giriş töreni, kubbeli bir odada ve büyük bir gizlilik içinde
yapılırdı. Ezoterik ritüeller, masonlukta olduğu gibi, Tapınakçıların ayrılmaz
bir parçasıydı.




Tapınakçıların Kudüs’teki
Süleyman Tapınağı’nın yıkıntıları altında yaptıkları araştırma kazılarında
Yahudiliğin ve Eski Mısır’ın gizli geleneklerinin özünü keşfettikleri de iddia
edilir. Kudsülakdas’ın, yani Tanrı’nın oturduğuna inanılan kutsal odanın
altında, onları hayal edebilenin çok ötesinde zengin ve güçlü kılan birçok
belge ve muhtemelen bazı nesneler buldukları ve bunları Avrupa’ya götürdükleri
sanılıyor. 




Hasan Sabbah’ın ve
İsmailiye Tarikatının Batılılar tarafından bilinçli olarak kötü tanıtıldığını,
aslında bu tarikatın çok daha farklı bir kültürü, bilgi ağı, felsefesi,
teknolojisi, bilimi ve derinliği olduğunu savunulmaktadır.




 İsmailiye Tarikatının izine masonik, gizli
örgütler, Gül-Haç ve İllüminati literatüründe rastlamaktayız. İllüminati’nin
kurucusu Adam Weishaupt’un Hasan Sabbah benzeri bir örgüt kurmaya çalıştığı
düşünülüyor. Hospitalye Şövalyeleri, Cizvit’ler, haşin Dominikenler, ılımlı
Fransiskenler ve tüm kardeşlik örgütleri, Tapınak Şövalyeleri, Büyük
Üstad’ları, Prior’ları, dinsel adanmışlıkları ve hiyerarşik yapıları ile
İsmailiye Tarikatıyla güçlü benzeşmeyi gösterirler.




Diğer bir İsmaili cemiyet
olan Saflık Kardeşleri veya İhvan-üs Safâ’nın Gül Haç’ın kaynağı olduğuna dair
bir görüş de var. Gül-Haç tarikatı, hermetizmi, kabala öğretisini, Ortaçağ
gizemciliğini, simyayı, gizli tıbbı, Rönesans’ı yeşerten her türlü gizli bilimi
ve felsefeyi içermektedir.




Bir notum daha var.
İslam’ın Altın Çağı olan 700-1000 yılları arasında İslam uygarlığının Kuzey
Afrika, İspanya, Suriye ve İran’da geliştiği, en yaratıcı bilimsel çalışmaların
yapıldığı dönemdir. 800-1500 yılları arasında Avrupa KARANLIK ÇAĞI
yaşamaktadır. 1054’te büyük görüş ayrılıklarından dolayı Katolik ve Ortodoks
kiliseleri ayrılıyor, birbirlerini aforoz ediyor. 1095-1270 yılları arasında
Haçlı Seferleri yapılıyor. Ortadoğu’da 50 binden fazla nüfuslu şehir sayısı 13
iken, Avrupa’da sadece Roma’dır.




Anadolu’da Hristiyanlarca
aforoz edilen Pavlakiler ya da Paulisyenler de İsmailiye tarikatından
etkilenmişlerdi. Sonuçta, Essenelerin, Osisis tarikatının, Zerdüştlerin,
Pavlakilerin, Alevi bilgeliğinin, İsmailiye tarikatının, Budizmin,
Mevleviliğin, Yeseviliğin, Ahiliğin ve Bektaşiliğin birbirine geçtiğini ve
birbirini sürekli karşılıklı ve eşgüdümlü olarak etkilediğini anlıyoruz.




Tarih öncesinden
geldiğini varsaydığımız ve tüm insanlara öğretilmesi sakıncalı olan gizli
bilgilerin izlerini sürmeye devam edelim. Artık kan bağı ve DNA’larla
desteklenen “özel, galaktik insanlardan” değil, bazı sınavlardan başarıyla
geçmiş “yeryüzü insanları”ndan da söz ediyoruz.




Gizli bilgilerin bir
kısmının İspanya üzerinden, bir kısmının da Tapınakçılar aracılığıyla, Kıbrıs
üzerinden Fransa, İtalya, Almanya, Hollanda, İngiltere ve İskoçya’ya gittiği
anlaşılıyor.




Burada bir parantez
açıyorum.




Babil Tevrat’ını tefsir
eden Orta Çağ’ın en önemli Yahudi düşünürü İbn-i Meymun, (Maimonides) 12.
yüzyılda İspanya Endülüs’te “Yahudilerin yönettiği bir dünya devleti
kurulmalıdır” diyordu. Daha sonra 20.yy’ın en etkileyici düşünürlerinden
birisi olan Leo Straus, İbn-i Meymun’un Tevrat tefsirini siyaset felsefesine dönüştürecekti:
“Kudüs merkezli bir dünya düzeni olmalı, Yahudilerin yönettiği seçkinler de
diğer devletleri yönetmelidir.”




Üstün insanlar ve gizli
bilgiler Orta Doğu’dan çıkıp dünyaya dağılmıştı, ama geri döneceklerdi…




Devam edelim.




Açık bir örgüt olan
“Ordre de Sion, Sion Tarikatı” yüzyıllar içinde gelişerek 1188’de “Prieure de
Sion, Sion Manastırı veya Sarayı” haline geldi ve tamamen gizli bir topluluğa
dönüştü. Fransa’nın Orleans kentinde bulunan Sion Tepesi’ndeki ilk manastırları
1137-1180 arasında hüküm süren Fransa kralı VII. Louis tarafından
bağışlanmıştı. Sion Tarikatı’nın askeri örgütünün adı Tapınak Şövalyeleri idi.




Tapınakçılar özellikle
para ticaretiyle çok zenginleştiler, Avrupa kralları onlardan borç para
aldığından borçlu durumdaydılar. Avrupa ekonomisi de örgüte bağımlı hale
gelmişti. Krallar ve alınan kararlar üzerinde söz sahibi olma, hatta
istedikleri gibi kralları yönlendirme imkânı bulmuşlardı.




1231 yılında Papa IX.
Gregory Katolikliğe karşı olan sapkınları yok etmeye karar verdi. Bunun için
Engizisyon denen özel dini mahkemeler ve gizli polisi kurdu. İnançsızlar ya
Katolikliği kabul edecek, ya da öldürülecekti. Engizisyonda sistematik işkence
Papa IV. İnnocent ile 1252’de başladı.




Tapınakçılar Kudüs’ten
getirdikleri gizli belgeleriyle Papalığa şantaja başladılar. Roma’nın
siyasileştirdiği Hıristiyanlığı tehdit ediyorlardı. İsa Tanrının oğlu değildi
ve tevhid inancını getirmişti. Pavlus dini tahrif etmişti, domuzu, şarabı
yasaklamamıştı, sünneti önemsememişti. Bütün bu sırlar, güçteydi. Başka bir
belgede, İsa’nın evleneceği ve Sarah adında bir kız çocuğu sahibi olacağı
yazılıydı. Kilise bu belgelere şiddetle karşı çıkıp belgelerin yok edilmesine
karar verdi.




Şövalyelerin açgözlülüğü,
vicdansızlığı, servet tutkuları ve hırsları, şatolarda düzenlenen gizli
törenler, şeytana tapma ayinleri, ahlak dışı ilişkiler de halkın diline
düşmüştü. Ele geçirdikleri “gizli bilgiler” onları ekonomik ve maddi açıdan
zengin yapmıştı.




Ama bilim, sanat ve ahlak
açısından aynı gelişmeyi göremiyoruz…




1307’de Fransa’daki 15
bin Tapınak Şövalyeleri örgütü mensubu tutuklandı. Papa V. Clement, Hristiyan
dünyasına, yönetimlerindeki tüm Tapınak Şövalyelerinin tutuklanmasını emretti.
Tutuklanan şövalyelerin büyük kısmı işkencelere rağmen suçlamaları kabul
etmeyerek öldü. Bir kısmı da işkenceye dayanamadı ve sonlarını çabuklaştırmak
için suçlamaları kabul ederek idam edildi. Tapınak Şövalyelerinin bütün malları
bu tarikatın rakibi olan Hospitalier Tarikatı’na devredildi. Fransa Kralı Güzel
Philip te Tapınak Şövalyeleri Tarikatını ortadan kaldırdı.




Büyük Ustaları Jacques de
Molay’ın 1314’te yakılmasından sonra Tapınakçılar Monarşiyi ve Katolik Papalığı
yıkmayı ve bir Dünya Cumhuriyeti kurmayı planlıyor. Tapınakçıların gizli
belgeleri ve kutsal emanetleri daha sonra Sion Tarikatı’na teslim ettiği
sanılıyor.




Fransa’dan kurtulan
yaklaşık 30-40 bin Tapınakçı masonların arasına karışarak hayatlarını kurtardı.
Bazıları İspanya’ya geçerek diğer tarikatlara katıldı, bir kısmı da Portekiz’e
geçip Ordre du Christ örgütüne dönüştü. Başka bir grup Roma-Germen
İmparatorluğuna geçip Töton şövalyelerine katıldı. Büyük bir grup
Hospitaliyelere iltihak etti. İngiltere’dekiler tutuklanarak sorguya çekildi.
Ancak hemen serbest bırakıldı. Bir kısmı da Fransa’nın doğusundaki İsviçre’ye
kaçtı. İsviçre’nin kuruluşu Tapınakçıların Fransa’da zulme uğratıldığı ana denk
geliyordu. 1315’te Habsburg ordusunu yenen İsviçreliler, Kutsal Roma Cermen
İmparatorluğu içinde İsviçre Konfederasyonu’nun varlığını güven altına
almışlardı.




Burada İsviçre hakkında
biraz ayrıntı vermek gerek…




Batı Dünyası’nın
oluşumunda kısmen aracı olan Tapınakçıların asıl devleti İsviçre idi, halen de
öyledir. İsviçre’nin kuruluşu Tapınakçıların Fransa’da zulme uğratıldığı ana
denk geliyordu. Fransa’nın doğusundaki İsviçre, Tapınakçı kardeşlerin kaçması
için elverişliydi. Ünlü tapınak haçı, İsviçre bayrağında bulunuyor. DDD 300’ler
Komitesi ile İsviçre yan yanadır. Montreux kentinin Caux kasabasındaki Bellagio
Şatosu denildiğinde ”derin” toplantılar ve Rockefeller Ailesi akla gelir. DDD
“küresel finans merkezi” İsviçre’de kurulmuştur. Off-shore şubeleri kanalıyla
gelen milyarlarca dolarlık uyuşturucu parasını dev bankalarıyla aklayan bir
ülkedir! Martin Luther’in çağdaşı olan ünlü simyacı Paracelsus, Gül ve Haç
Kardeşliği’nin tarihsel önderiydi, 1493 yılında İsviçre’de Zürih yakınlarında
dünyaya gelmişti.




Fransa’dan Dağılan
Tapınakçıların büyük kısmı Katolik Kilise otoritesini tanımayan yegâne Krallık
olan İskoçya’ya gitti. Bir süre sonra, varlıklarını sürdürmek ve ellerinde
kalan kutsal emanetleri korumak için Britanya Adasındaki en önemli sivil toplum
örgütü sayılan Duvarcı Loncalarına katıldılar. Daha sonra da bu loncaları
tamamen ele geçirdiler. Duvarcı loncaları, modern çağın başında adını
değiştirdi ve Mason Localarına dönüştü. Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti
İskoçya’ya sığınan Tapınakçılardan miras kalmıştı.




1492’de Fransız ve İskoç
Mason cemiyetleri ile birleşen Gül-Haç cemiyetleri Katolik Kilisesinin
Avrupa’daki hegemonyasına karşı çıktı. Gül-Haç örgütü, Doğu bilgelerine
dayanarak evrensel dini, felsefi, siyasi ve sanat reformu için Almanya’da
kurulmuştu




1517’de Martin Luther 95
ilkesini açıkladığı Protestan mezhebini kurdu. Luther Tevrat’taki gerçek
Hıristiyanlığa, köklerine dönmek istiyordu. 
Protestanlık, gelişmekte olan kapitalizm doğrultusunda tekil insanı
savunuyordu. Avrupa Burjuvazisi de bunu benimsemişti. Hiç kimsenin kâr
edemeyeceği Tanrı’yla bütünleşmiş, erdemli ve iyi ahlakı Tanrı katında bulacak
bir “Soyut İnsan” cazip değildi.




Gül-Haçlıların,
Masonların ve Protestanların Katolikliğe karşı en önemli esin ve beslenme
kaynakları Selçuklular zamanındaki İslam filozofları ve Müslüman dünyadan gelen
etkilerdi. Selçukluların devamı olan Osmanlı Devleti de Avrupa’daki Katolik
yapıya karşı, bu tür muhalif hareketleri destekliyordu.




Katolik Kilisesi’nin
bağnaz, akıl dışı ve çok sert tutumuna karşı Rönesans ve Reform hareketleri
başlıyordu…




Ortaçağda düşünmek
Vatikan ve Katolikler tarafından neredeyse yasaklanmıştı. Kilisenin
söylemlerine karşı çıkmak, güneşin dünya etrafında döndüğünün tersini söylemek,
anatomi için kadavraları kesmek cadılıkla suçlanmayı gerektirirdi. Bu nedenle
yüz binlerce kişin cadı teşhisi konarak yakıldı. Gizli örgütler kurşundan altın
elde edip, çok zengin olmayı hedeflemişlerdi. Maddeyi tamamen yönetmeyi
sağlayacak simya bu gizli örgütlerin üzerinde çalıştığı bir ön bilimdi.
Astroloji, astronomi bilimini doğuracak ve Kilisenin temel düşüncelerini
çürütecekti.




İngiltere Kralı VIII.
Henry 1531’de Anglikan Kilisesi’ni kurdu. 1532’de Jean Calvin, Katoliklikten
ayrıldı ve Püritenliği savundu. 1588’de İngiltere Avrupa’nın en güçlü donanması
olan İspanyolları yendi. Bu Protestanlık için büyük başarıydı. Ama asıl başarı
1618-1648 arasındaki Protestan Kuzey Avrupa ülkeleri ile Katolik güney
arasındaki 30 yıl savaşlarıydı. Protestanlık ve dolayısıyla Gizli Örgütler
rahatlamaya başlamışlardı.




Papa’nın baskısından
sonra, Prieure de Sion, 1613’te doğaüstü, mistik veya sihir çalışmalarında öne
çıkan ve Yeni Dünya Düzeni’nde büyük roller oynayacak İskoçya’ya ilgi
göstermeye başladı. 30 sandığa doldurulan arşivler Kuzey Fransa’daki Gisors
kalesinde bulunan St. Catherine kilisesinin gizli bölmelerine taşındı. Kilise
gizli tünellerle yakındaki mezarlığa bağlanıyordu. Merovingian Hanedanı ve Prieure
de Sion gizli ve kutsal kan bağını da koruyordu.




1614-1616 arasında üç
Gül-Haç Manifestosu isimsiz olarak Almanya’da yayınlandı. Gül-Haç Kardeşliği
tüm dünyada reformu başlattığını müjdeliyordu. Gizli yazarının Francis Bacon
olduğu iddia ediliyordu.




İzini sürdüğümüz gizli
bilgelik asırlardır yeraltında nesilden nesile aktarılmıştı. Rönesans
Avrupasında yüzeye çıkmaya başlıyordu…




Bundan otuz yıl sonra,
İngiltere’de önde gelen bilim adamlarından oluşan Invisible College (Görünmez
Okul) sahneye çıktı. Pozitif bilimin gelişmesi amaçlanıyordu. Seçkin üyeleri
istisnasız masondu. Invisible College, Protestan Kral II. Charles’ın himayesi
altında, 1662 yılında Royal Society adını aldı. Robert Boyle ve John Locke gibi
ünlü masonlar da derneğe katıldı. Royal Society, 18. yüzyıl rasyonalizminin ve
19. yüzyıl pozitivizminin en önemli kalelerinden biri, dolayısıyla Aydınlanma
düşüncesinin öncüsü oldu. Royal Society dünyanın en aydın kişilerinden oluşan
bir danışman kurulu haline geldi: Isaac Newton, Francis Bacon, Robert Boyle ve
Benjamin Franklin. Modern çağdaki meslektaşların listesi de etkileyiciydi:
Einstein, Hawking, Bohr ve Celsius. Hepsi insanlığın düşünce yapısında kuantum
sıçramaları yaratmışlardı.




Buluşları, Invisible
College’de saklanan eski bilgelikle tanışmalarının bir sonucu olabilir
miydi? 




1649’da İngiltere’de
Cromwell devrimiyle iktisadi gücü ele geçiren burjuvalar siyasi iktidarı da ele
geçirdi. Sanayi devrimi başladı. Yahudilerin desteğini ve finansörlüğünü de
alan Püriten ordu, Kral I. Charles’ı devirdi. Yerine Püriten ilkelerini esas
alan bir cumhuriyet kurdu. Cromwell dinsel reformcu ve küreselleşmeci Batı
burjuvazisinin yetiştirdiği ilk başarılı politikacılardan ve masonik
örgütlenmenin de önemli isimlerindendi. Cromwell’in püritenleri hatırı sayılır
bir nüfusa ulaştı ve etki alanlarını Amerika’daki New England kolonilerine
taşıdı.




1694’te ABD’de The
Ancient Mystical Order of the Rose Cross (Gül-Haç Antik Mistik Tarikatı)
kuruldu. Hermetik (maji, simya, astroloji, astronomi, tıp ve bilgeliğin kurucusunun
öğretileri), doğal ve ruhsal kimya, Kabala, geleceği görebilme, kehanet, toprak
falı, astroloji, yıldız falı, teürji (kozmik veya doğaüstü güçlerin ve
ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması), müzik, felsefe,
matematik konularında çalışmalar yapacaktı.




Masonluk Kuzey Amerika’ya
1730’larda geldi. Benjamin Franklin 1731’de mason ve 1734’te Pennsylvania Büyük
Üstadı oldu. Gül Haç üçlü konsülünde yer aldı. George Washington da 1752’de
masonluğa alınarak Yeni Roma projesi yaşama geçirildi. Washington, 1789’da ABD
Başkanı oldu.




1776’da Almanya’da Prof.
Adam Weishaupt adlı 28 yaşında bir doçent temel hedefi krallara, hükümdarlara
karşı bir cumhuriyet kurmak, sonra da dünyayı tek merkezden yönetebilmek olan
İlluminati örgütünü kurdu. Örgütü ilk kuran, Alumbrado, Işık Hareketi adıyla,
1515’te, İspanya’da Yahudi dönmesi Bayan Piedi idi. 1623’te Fransa’da
“Illumi” adıyla kurulmuştu. İdealleri arasında, insanların inançları
ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyan bir dine ve onun yaygın örgütlenmesi
olan Kiliseye yer yoktu. Ülkeler ve sınırların varlığı dışlanmakta, tek bir
uluslararası insan kardeşliğinin altı çizilmekteydi. İlluminati için Gül-Haç
Tarikatı’nın bir alt kolu denebilir. Operatif bölümü suikastlar yapar, adam
öldürür, icraata dayalıdır. Spekülatif bölüm Vatikan’a karşıdır ve pagan
geleneğe bağlıdır. ABD dolarının arka yüzündeki “Her yerde sizi
gözlüyoruz” diyen Piramidin içindeki göz İlluminati örgütünün amblemidir.
Piramidin üstünde Roma rakamlarıyla yazan 1776, İlluminati’nin kuruluş yılıdır.
“Novus Ordo Seclorum” ise “Yeni Dünya Düzeni”
demektir.  




Aytunç Altındal’a göre
İllüminati’ye devam edelim. 1780’de Baron von Knigge İllüminati’ye başkan oldu.
Masonlar İllüminati’ye girdikten sonra, gerçekten yıkıcı bir örgüt olduğunu,
ezoterik bilimlerin göstermelik olduğunu gördüler ve von Knigge ile
Weishaupt’un arası bozuldu. Sonra yeni bir örgüt, tamamen ezoterik, Kabala’ya
dayalı Martinistler, yani esas İllüminati doğdu. Fransız İhtilalinde birinci
derece rol oynadılar. İngiltere kolu hak locası kamisarlar kuruldu. Kralı yıkıp
cumhuriyet getirmeye çalıştı.




Bavyera 1784’te
İlluminati örgütünü kapattı, üyelerinin çoğu tutuklandı, Weishaupt ve birçok
üye ülkeyi terk etti. İngiltere ve Fransa’da masonlara karıştılar. Sabetaycı
Frankistler’in de katıldığı İlluminati 1790’dan sonra yeraltına indi.




1833 yılında, ABD’nin en
ünlü ve köklü üniversitelerinden Yale’de Amerika’nın en eski gizli
örgütlerinden “Skull and Bones Society” (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti) SBS
kuruldu. İlluminati’nin ABD’deki devamı olduğu söylenir. Diğer adı “The
Order”dır.




1877’de John D. Rockfeller,
Cecil Rhodes, John P. Morgan, Mayer A. Rothchild ve Andrew Carnegie beşlisi
ABD’de Round Table (Yuvarlak Masa) örgütünü oluşturdu. Belirli alanlarda
yönetim birimleri oluşturulacak ve koordinasyon sağlanarak tek elden dünyanın
yönetimi amacına ulaşılacaktı.




1873’te New York’a göç
ederek Amerikan vatandaşı olan Rus okültist Bayan Blavatsky tarafından 1887’de
Teosofi Cemiyeti (Thesophy Society) kuruldu. Blavatsky’nin bin beş yüz sayfalık
ünlü kitabı The Secret Doctrine (Gizli Doktrin), Albert Einstein’in sürekli
yanında bulundurduğu bir başucu kitabıydı. E= mc2 formülüne bu sayede ulaştığı
yeğeni tarafından iddia edilir. Daha sonra Hitler’in ve onların gizli cemiyeti
Thule Teşkilatının üyelerinin sürekli yanlarında bulundurdukları bir başucu
kitabı olduğu da söylenir.




Gizli Doktrin, çok eski
Upanişadların ve Vedaların bazı bilgilerini de içermektedir. . Modern kuantum
fiziğinin bazı bulguları, Heisenberg’in ‘Belirsizlik İlkesi’ ve rölativite
teorisi eski Hint dini yazıtlarındaydı. Blavatsky çok fazla seyahat yapmış ve
Hindistan’ı da gezmişti. Bu bilgilerin bir kısmını oradan almış olabilir.
Blavatsky’i izleyenler ve yanındakiler, binlerce sayfa bilgiyi kaleme alırken,
bazı otlar kullandığını, transa geçtiğini söylemektedir. Blavatsky’nin gizli
bilimler, simya ve diğer gizli örgüt bilgilerini ve Kabalayı da çalıştığı
bilinmektedir. Yardımcısı bir medyumdu. Blavatsky Gizli Doktrin’de rölativite,
eter, madde, çekim, parçacıklar kavramlarına girmiştir. Fizik üzerine inanılmaz
düzeyde spekülasyonlar görülür. Binlerce yıl önce bilinen bazı bilgileri
şifreli olarak günümüze getirmişti. Blavatsky kadim dinlerdeki gerçek kutsal
metinlerinin yedi düşünce düzeyinde açıklanabileceğini söylerdi.




1921’de dünyanın tek
elden yönetimi için Council on Foreign Relations-CFR örgütü (Dış İlişkiler
Konseyi) New York’ta kuruldu. Gizli cemiyetler ve zengin ailelerce yaratılan
bir ideoloji ABD’de CFR olarak kök salacaktı. CFR küreselleşme ideolojisinin
Bohemian Grove (BG) ve Skulls and Bones Society (SBS) gibi örgütlerden daha az
gizli bir şubesidir. CFR yüzyıllardır ülkü piramidi, Süleyman mabedi, tek
hükümetli dünya, Sion’un oğullarının vaad edilmiş birleşik krallığı, evrensel
kardeşlik gibi fikirleri savunan gizli cemiyetlerin bu ideolojisini resmi
olarak ilk harekete geçiren kuruluştur.




ABD’ye İngiltere’den
gelen gizli örgütler arkalarını tamamen boşaltmadılar.




Aytunç Altındal’a göre
Tavistock Örgütü de 1921’de İngiliz Ordusu Psikolojik Savaş Başkanı Sir John
Rawlings-Reeese tarafından kuruldu. Üyeleri aileden gelen üst düzey masonlardır.
İki Dünya Savaşında psikolojik savaş örgütü olarak çalıştı.




Rockefeller Vakfının
büyük bağışıyla 1946’da yeniden yapılandırıldı. Tavistock’a daha geniş savaş
araştırmaları ve uygulama görevleri verildi. Kendisi ortada görünmez,
vakıflarla, CEO’larıyla iş görür. Tavistock ve alt kuruluşu Digifoundation,
görünürde düşünce üretiyor, ama gerçekte ülkelerin yönünü belirlemeye
çalışıyordu. Kliniklerinde Freud’un beyin yıkama yöntemleri ve kitlelerde
kullanılmasını araştırıyordu. Farklı kültürlere ve farklı siyasi iklimlere
yönelik yöntemleri çıkarıyordu. ABD Emperyalizmini destekliyordu.




Prieure de Sion Örgütü
1960’tan sonra yarı açık hale geldi, ama 1984’te tekrar gizlendi.




20. yüzyılın
şekillenmesinde Gül-Haç, Siyon Tarikatı, Bâtıniler, Tapınakçılar, Masonlar,
İllüminati ve diğerleri önemli roller oynadılar. Genel olarak insanlığı ileriye
götürecek ilkeler için mücadele ettiklerini söylediler. Monarşi, katı şeriatçı,
dinci sistemler ortadan kaldırılacaktı. İnsanlar zenginleşecekti. Dünya
kalkınacaktı. Emekçiler, işçiler, memurlar daha iyi yaşam standartlarına
kavuşturulacaktı. İnsanların eşitliği, kardeşlik, sosyal sınıflar arasındaki
farkların kaldırılması veya azaltılması sağlanacaktı. Özgürlük ve demokrasi
yaygınlaşacaktı. Sosyalleştirilmiş, halkçı, eşitlikçi bir devlet olacaktı.
Akılcılık ve bilim öne çıkacaktı. Kadın ve erkeklerin eşitliği sağlanacaktı.
Kadın toplumda ön planlara geçirilecekti. Bireyin, kralların, aristokrasinin ve
şirketlerin üzerinde olan bir güçlü devlet yapısı kurulacaktı.




Söylemedikleri de vardı.
Kendilerinin yönetiminde, gizli oto kontrol sistemini içeren bir derin devlet…




21. yüzyıla geliyoruz.
Artık karşımızda, yeraltına saklanan, gizli bilgi ve emanetlere sahip örgütler
değil, uluslar üstü ölçekte yapılanan tek bir Derin Dünya Devleti (DDD) vardır.
Tepede, dünyanın en zengin Yahudi iş adamlarınca kurulan ve sadece Davut
peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu Round Table
(Yuvarlak Masa) (RT) vardır. RT kendisine bağlı üç alt örgütle dünyayı yönetmektedir:
Dış İlişkiler Komisyonu (CFR), Bilderberg Grup (BG) ve 1973’te kurulan
Trilateral Komisyon (TC). CFR ABD ile Dünya genelinde uygulanacak politikaları,
BG Avrupa’da uygulanacak politikaları, TC Asya’da uygulanacak politikaları
belirlemektedir. RT ise DDD Karar Organıdır. Perde arkasında İlluminati
örgütünün olduğu söylenmektedir.




Bunların Yeni Dünya
Düzeni’nde, makro düzeyde birleşik devletlere, mikro düzeyde site devletlere
dayanan bir yapı esas alınmaktadır. İmparatorluk benzeri federal devletlerin oluşturacağı
büyük bir dünya koalisyonunun adımları atılmakta, ulusal yapıları parçalamaya
yönelik etnik mikro milliyetçilik akımları desteklenmekte ve ulus devletler
tarihten silinmeye çalışılmaktadır. Dünya coğrafyası yeniden çizilecektir.
Stratejik bölgeler ele geçirilecektir. Siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik ve
kültürel hegemonya kurulacaktır. Teolojik merkezli küresel kraliyet
kurulacaktır, yeni veya post modern faşizm gelecektir. Sivil Toplum
Örgütleriyle Gizli Örgütler ‘Tek Dünya Devleti’ 
için çalışmaktadır.




Burada, Leo Strauss ve
uluslararası sinarşi karşımıza çıkıyor. Birlikte yönetmek veya uyumlu yönetim
anlamlarına gelen Yunanca kökenli bir kelimeden türemiştir. Yani anarşinin
karşıtıdır.




Bu kelimeyi gizli
topluluklarla bağlantılı olarak ilk kullanan kişi okültist Saint-Yves
(1842-1909) olup, L’Archéomètre adlı kitabında ideal yönetim biçimi olarak
tanımlamıştır. Saint-Yves, sinarşiyi yeraltındaki Şambala’da yaşayan ve
kendisinin de telepatik iletişimde olduğu “üstün varlıklarla” bağlantılı gizli
örgütlerin hükümranlığı anlamında kullanmıştır. Tüm insanlık bu “aydınlanmış
ruhların” yönetimine geçmeliydi. Saint-Yves, Tapınak Şövalyelerini tarihin en
üstün sinarşistleri olarak değerlendirmişti. Orta Çağlar Avrupa’sını perde
gerisinden siyasî, malî-ekonomik ve dinî hayatı kontrol altında tutmayı başaran
Tapınak Şövalyeleri idare etmişti, dünyayı bugün de seçkin bir kadro idare
etmeliydi.




Amerikalı muhalif eylemci
Lyndon LaRouche, sinarşiyi dünyayı yönetme hırsında olan elit grup için
kullanmaktadır. Bu şebeke, Napolyon Bonapart, Bertrand Russel, Adolf Hitler ve
hatta İngiliz Kraliyet Ailesini de içermektedir. İddiasına göre 1929 yılındaki
büyük ekonomik buhran yıllarında uluslararası finans kuruluşları, hammadde
kartelleri ve istihbaratçılar, zor kullanarak da olsa düzeni sağlamak ve
uluslararası borçların ödenmesini garanti altına almak için Avrupa’nın pek çok
yerinde faşist rejimler kurulmasına ön ayak oldular. LaRouche, Dick Cheney
başta olmak üzere George Bush yönetimindeki yeni muhafazakarları, Alexandre
Kojève, Carl Schmitt ve Leo Strauss düşüncesinin uzantısı olarak, sinarşinin
günümüzdeki temsilcileri kabul etmektedir. Sinarşistler II. Dünya Savaşından
sonra gayelerini ABD ile gerçekleştirme amacındadır.




Sık sık önümüze çıkan
Kabala hakkında da bazı notlarım var.




Birçok Kabalist, doktrin
ve metotların ilkel insanlara cennetten melekler tarafından indirildiğini iddia
eder. Kabalistler arasında iki eğilim var. Biri tamamen doktrin ve dogma
koluna; diğeri de pratik ve mucizevi harikalar işine koyulmuş.  Kabalanın dogma kolu, normalde insan ruhunun
üç elemanı olduğunu söyler: nefesh, ru’ach ve neshamah. Nefesh bedene doğumla
girer, içgüdüler ve arzuları oluşturur. Ruach daha sonradan edinilir ve
gelişir, moral değerleri oluşturur. Neshamah, süper ruh, doğumla edinilir,
ölümden sonrasının bilincini verir. Bazı kabalistler, ruhun iki elemanının daha
olduğunu söyler: chayyah ve yehidah. Bunlar sadece az sayıdaki seçilmişlere
verilir, bedene girişleri ilk üç elemandan farklı şekilde olur. Chayyah ilahi yaşam
gücünün farkındalığını verir. Yehidah en üst basamaktır. Tanrıyla tam olarak
bütünleşmeyi sağlar.




Kabalanın pratik ve
mucizevi harikalar koluna da bakalım. En ünlü harikaları uygulayan Rabbi, Ari
olarak bilenen Isaac Luria ve Müslümanlığa dönen Sabatay Sevi idi. Bu iki
Rabbinin çıkardığı okült külliyatının yaşayan temsilcileri dağılmış
bireylerdir, inisiye olmuş grupları da vardır. Orta Avrupa’da, özellikle
Rusya’nın belirli bölgelerinde, Avusturya ve Polonya’da, halen Kabalaya
atfettikleri garip şeyler yapabilen ve “Harikalar Yapan Rabbiler”
olarak bilinen Yahudiler var. Açıklanması çok zor şeylerin İngiliz Kabalistik
ritüel ve tılsım öğrencileri tarafından da yapıldığı görülmüş.




Kabalacıları bir tarafa
bırakalım. Ama günlük hayatta da rastlanılan sihir, büyü gibi doğaüstü olaylar
her zaman tartışma konusu olmuştur. Bu konuda Kur’an’da bazı izler var:




Bakara Suresi 258, 260.
Ayetler: Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile
tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o
da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi
doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten
Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez… Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri
nasıl dirilttiğini göster” demişti. “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır ancak
kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine
alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak.
Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç
sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”




Bakara Suresi 102. Ayeti:
Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları yalanların ardına
düştüler. Oysa Süleyman küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve
Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edileni öğretmek suretiyle
küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer
meleğiz. Sakın küfre girme” demedikçe, kimseye öğretmiyorlardı. Böylece onlardan
kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar,
Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine
zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın
alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında
sattıkları şey ne kötüdür!




Keşke bilselerdi!




Enbiya Suresi 79. Ayeti:
Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim
vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları
onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.




Aynı Sure’nin 81 ve 82.
Ayetleri: Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun
emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi
hakkıyla bileniz… Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha
bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapt eden
bizdik.




Neml Suresi 16 ve 17.
Ayeti: Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve
bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi… Süleyman’ın,
cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde
toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.




Neml Suresi 38 ve 39.
Ayeti: Süleyman, “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz
bana onun tahtını getirebilir?” Cinlerden bir ifrit, ”Sen yerinden kalkmadan
ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim”
dedi.




Sebe Suresi 12, 13 ve 14,
Sad Suresi 30-38.  ayetlerde de Süleyman
hakkında benzer ifadeler vardır.




Kur’an’da Musa için de
bazı ayetler var…




Zuhruf Suresi 46-49.
Ayetler: Andolsun, biz Musa’yı mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen
adamlarına göndermiştik de o, “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim”
demişti. Mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere
gülüyorlar! Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha
büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık. “Ey büyücü! Sana
verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola
gireceğiz” dediler.




Neml Suresi 10-12.
Ayetler: “Değneğini at.” Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına
bakmadan kaçtı. “Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar. Ancak
kim zulmeder de sonra kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok
bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim.” “Elini koynuna sok; Firavun’a ve onun
kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak
çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir.”




Müminun Suresi 45,46.
Ayetler: Sonra Musa ve kardeşi Harun’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille
Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de büyüklük tasladılar
ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.




Ta’ha Suresi 17-23.
Ayetler: “Şu sağ elindeki nedir ey Musa?” Musa dedi ki: “O benim değneğimdir.
Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de
görürüm.” Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi. Musa da onu attı. Bir de ne
görsün o, hızla akan bir yılan olmuş! Allah, şöyle dedi: “Tut onu. Korkma! Biz,
onu yine eski durumuna döndüreceğiz. Sana büyük mucizelerimizden birini daha
göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı
gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”




İsra Suresi 101. Ayet:
Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor. Hani
Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini
zannediyorum ey Musa!” demişti.




Yunus Suresi 75-81.
Ayetler: Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Musa ve
Harun’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum
oldular. Katımızdan kendilerine hak gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir”
dediler. Musa: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir
sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi. Dediler ki: “Bizi
atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet
ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”
Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi. Sihirbazlar gelince Musa
onlara, “Atacağınızı atın” dedi. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Musa dedi ki:
“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü
Allah, bozguncuların işini düzeltmez.




Araf Suresi 115-117.
Ayetler: “Ey Musa! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım” dediler. “Siz
atın” dedi. Bunun üzerine onlar atınca insanların gözlerini büyülediler ve
onlara korku saldılar. Büyük bir sihir yaptılar. Biz de Musa’ya, “Elindeki
değneğini at” diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, onların uydurduklarını
yakalayıp yutuyor.
 

İsa hakkında da var:




Maide Suresi 110. Ayet: O
gün Allah, şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen
üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte
iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun. Hani, sana kitabı, hikmeti,
Tevrat’ı, İncil’i de öğretmiştim. Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir
şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Yine
benim iznimle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Hani benim iznimle
ölüleri de çıkarıyordun. Hani sen, İsrailoğullarına açık mucizeler getirdiğin
zaman, ben seni onlardan kurtarmıştım da onlardan inkâr edenler, “Bu, ancak
açık bir büyüdür” demişlerdi.
 

Derin Dünya Devleti’nin
izlerini aramaya çalışırken, buraya kadar ortaya konan notları özetlemek
gerekiyor…




Yazılı tarihten önce
dünyada çok gelişmiş uygarlıklar vardı. Bu insanlar üstün fiziksel ve ruhsal
yeteneklere sahiplerdi. Evrendeki gezegenlerini ve dünyadaki kıtalarını bir
şekilde çevresel felaketlere uğratmışlardı. Aralarındaki anlaşmazlıklar,
rekabet, güç mücadelesi tamamının üstün yeteneklere sahip olmasından ileri
geliyordu. Dünyayı da mahvetmemeleri için bir tufanla yeryüzünden silinmeleri
gerekmişti. Sadece küçük bir kısmının hayatta kalmasına izin verilmişti. Bunlar
“üstün insanlar” olacaktı, ama üstünlük taslamaları yasaklanmıştı. Tevrat ve
Kur’an bunların İsrailoğulları olduğunu söylüyordu.




Gizli bilgiler de
sembollerle şifrelenmişti. Sıradan insanların bunlara erişmemesi gerekiyordu.
Tehlikeliydi. Fakat bu başarılamadı. Doğu ve Batı dünyasında bazı tarikatlar
insanlık tarihini kökünden değiştirecek bu gizli bilgilere ulaştılar. Buna
doğanın sırları da dahildi. Böylece “Aydınlanmışlar” sınıfına girdiğini ileri süren
gizli örgüt üyeleri günümüze kadar geldiler. Bazıları da gizli ve kutsal kan
bağını sürdüren Davut Soyu’ndan geldikleri için Derin Dünya Devleti’nin karar
organı RT’de (Round Table) yer aldılar. Bazı Hristiyan çevreleri bunları
İllüminati veya “Şeytan’ın seçkinleri” olarak kabul ediyor.




Burada RT hakkında biraz
daha bilgi gerekiyor…




Bunların güçlü ve süper
zengin 13 aile olduğu ve 1 Amerikan Dolarının arka yüzündeki mühürde 13
noktayla işaretlendikleri söyleniyor. Rothschild, Rockefeller, Duke, Astor,
Dorrance, Reynold, DuPont, Warburg, Freeman, vd. insanları tek bir devlet ve
tek bir din altında birleştirmeyi ve böylelikle, cahil (!) insan sürülerini
‘aydınlatmayı’ hedefliyorlar. Dört kademeleri var: RT en üst gizli kademedir,  çekirdek karar organı Şeytan’la ilişki
kurabilen üç kabalistten oluşuyor. 13’ler Meclisi, 33’ler Meclisi, 300’ler
Kulübü Sanhedrin daha alt düzeyleri oluşturuyor. Bunların hepsi büyü
bilmektedir.




Yeni Dünya Düzeni veya
bir Anglo Sakson Firavunlar devri yaratmak, Hermes ve eski Atlantisli
Mısırlıların dönemindeki gibi Yeni Atlantis’i kurmak için büyük bir mücadele
veriyorlar. Kararları 50-80 yıl gibi bir süre için aldıkları söyleniyor.
Örneğin İsrail’in kurulma kararı RT tarafından 1870’li yıllarda ABD’de ve
İngiltere’de alınmış ve 1917’de Balfour Deklarasyonu sayesinde ortaya
konmuştur. 23 İslam ülkesini “demokratikleştirme iddiasındaki Büyük
Ortadoğu Projesi de daha sonra geliştirilmiştir.
 

Burada “Grup Cemiyeti”nin
(The Group) yüz yıldan beri İngiliz politikasını kontrol ettiğini ilave edelim.




Yeni Dünya Düzeni adına
ortaya sürülen ezoterik Tek Dünya Dini, Budistliğin, Hinduizmin, Yahudiliğin,
Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın birleştirilmesini öngörüyor. Fethullah
Gülen’in içinde olduğu Dinlerarası Diyalog da bu kapsamdadır.




Aytunç Altındal’a göre,
Okült örgütler 2.700 yıldır var. Yönetenlerin takvimi 360 günlüktür. 500 yıldır
olayları bizden önce yaşamışlardır. Bugünü 2.500 gün önceden planlarlar, biz
geriden izlemeye çalışırız. Düşünce metotları farklıdır, size fark ettirmeden aktarabilirler.
Üst akıl her 108 yılda bir büyük değişim yaşatır. Son dönem 1989’da başladı,
2025’te sona erecek. İlk 36 yıl enigmatik (muamma) dönemidir. Olayların
gerçekleri öğrenilir. Gerçek sanılan bilgiler yanlışlanır. İkinci 36 yıl
hazırlık dönemidir. Yenilenme hep doğudan başlar. Kavramların içi boşaltılır,
sonra da doldurulur. 20 yüzyıl, 19. yüzyılın kavramlarıyla yönetildi. Ama 20.
yüzyıl kavramları 21. yüzyılı yönetemiyor. Teknoloji çok gelişti. Bugünün tüm
yöneticileri elenecek, gelecek 36 yılda “uzaya açılma” gerçekleşecek. Yeryüzü
kavramları astral, kozmik kavramlarla değiştirilecek. Amaç, dini olmayan, üst
akılın çizdiği çerçevede ahlak anlayışı olan yeni tip insanı yaratmaktır.
Kehanete göre, dünyayı yönetecek 144.000 kişi vardır. Gerisi yönetilecektir.
Yeni insanın tanrısı üst akılın çizdiği bilim olacak. BM’de görülmeyen, 26
uluslararası kuruluş (IMF, Dünya Bankası) bunların denetimindedir.




Bir parantez daha açarak
sık sık karşımıza çıkan doğaüstü güçler konusuna bakalım…




Antroposofi, Teosofi, Gül
Haç, İlluminati dernekleri trans, durugörü ve zamanda seyahat teknikleriyle
Akaşik kayıtlara ulaşarak bu sırlara ve gizli bilgilere ulaşabildiklerini ileri
sürüyor ve hatta bazılarını paylaşıyor. 




Gizli cemiyetlerde
psikoaktif otlara ve farklı bilinç hallerine karşı ilginin çok fazla olduğu
biliniyor. Hasan Sabbah ve fedaileri, Christian Rosenkreutz (Gül-Haç),
Nostradamus (Gül-Haç), Adam Weishaupt (İlluminati), Golden Dawn-Altın Şafak,
Büyü kültleri, Madam Blavatsky (Teosofi Cemiyeti) vb. birbirinin benzeri
psikoaktif maddeleri hem kendileri üzerinde, hem de müritleri üzerinde
denemişler. Tibet’te, Hindistan’da, Çin’de rahipler, Orta Asya ve Amerika’da
kızılderili şamanlar tarafından, ayinlerde kullanıldığı, kullandıktan sonra
halüsinasyonlar görüldüğü biliniyor. Fazla dozun ölümcül derecede zehirli
olduğuna da dikkat çekiliyor.




İllüminatilerin Şeytan
çağırma ayinlerinde kullandığı, 300’ler konseyinde içinde Tevrat’ta “man”
olarak geçen manna helvası dağıttığı söylenir. Kur’an, Bakara Suresi, 57, Araf
160,  Taha 80. Ayetlerde geçen kudret
helvası, Sina’da Musa’ya verilen “Manna”dır. Yeterli ve dengeli kullanılması
gerekir. Beyindeki epifiz bezini çalıştırdığı, melatonin ve dimetiltriptamin
(DMT) hormonunu artırdığı, üçüncü gözün açıldığı, metafizik varlıkların
görüldüğü iddia ediliyor. Bazı yazarların da bu şekilde ilham aldığı
söyleniyor. Şamanlar DMT hormonunu çeşitli bitkilerden elde ediyor.  Ayahuasca denilen bir iksirin yapımında
kullanılıyor.




Ayrıca epifiz bezinin
deniz seviyesinde çok az, yükseklere çıktıkça ise çok fazla hormon salgıladığı
bilimsel bir gerçek. Bu yüzden tarih boyunca Tibet ve Hristiyan manastırları
olabildiğince yükseğe yapılmış. DMT hormonun da yardımıyla üst bilinçlerle daha
fazla iletişimde bulunmak istenmiş.




Gül-Haçlara göre, insanın
beş duyusu gerçeğin ancak yüzde birini algılayabiliyor. Üç boyutun dışına
çıkamıyor. Dördüncü ve daha üst boyutlar için hipofiz (pituitary body) ve
epifiz (pineal gland) bezlerinin geliştirilmesi gerekiyor. Simyacıların
bulamadığı ölümsüzlük iksiri (abı hayat, bengisu, ambrosya), Aden cennetindeki
‘yaşam ağacı’nın meyvesini de anarak bu konuyu kapatalım.




Peki bu “üstün” denilen
yaratıklara karşı yapılacak bir şey kalmadı mı? Bunların hiçbir zayıf tarafı
yok mu?




Var elbette…




Öncelikle bunları birbiriyle
tamamen aynı fikirde olan örgüt üyeleri olarak görmemek gerekiyor. Bu
insanların ve kurdukları örgütlerin kendi aralarında ve dış dünyaya karşı
çatışmaları sözkonusu. Kendileri hakkında yayınlanan sayısız kitap, makale ve
videonun kaynağının bir kısmı propaganda gayretleri olarak görülebilir.
Kendilerini olduklarından daha güçlü göstermek için ellerindeki tüm imkânları
kullanmaları normaldir.




Fakat en tepedekiler
dâhil, hemen hemen bütün üst kadronun soy ağaçları, zenginliklerinin kaynağı,
kirli işleri ortalıkta gezmektedir. Bunu yazıp çizenlerin bir kısmının çeşitli
yöntemlerle ortadan kaldırıldıkları da biliniyor. Bilgi kaynaklarının içerden
birileri olduğu açıktır. Bunlar, pastanın paylaşılması gibi çeşitli nedenlerle
birbirlerini deşifre etmektedirler. Opus Dei ve Vatikan, Protestan gizli
örgütleri deşifre ederken, siyonizme karşı olan Yahudiler ve Protestan gizli
örgütleri ise Yahudi gizli örgütlenmelerini deşifre etmektedirler. 




Şövalyelerin açgözlülüğü,
vicdansızlığı, servet tutkuları ve hırsları, şatolarda düzenlenen gizli
törenler, şeytana tapma ayinleri, ahlak dışı ilişkiler de halkın diline
düşmüştü.  Bunlar her zaman iç
çatışmalara dönebilecek konulardır. Bu gün de aynıdır.


Nazilerin temelini
oluşturan Thule cemiyeti 1912 yılında kurulmuştu, 1776’da Almanya’da kurulan
İllüminati’nin bir devamıdır. Thule cemiyeti 1920’lerde Nazilerin belkemiğini
ve iç istihbaratını oluşturan SS’lere (Schutzstaffel, Koruma Timi) dönüşmüştü.
Amerika’daki Skulls and Bones cemiyeti (SBS) de İllüminati’nin bir devamıdır ve
1832’de İkinci İllüminati locası olarak ABD’de Yale’de kurulmuştur. Bunu
Yahudilerin ittifakı ile daha iyi başarabileceklerini bildikleri için SBS
Cemiyeti Yahudi gizli örgütlenmeleri ve B’nai B’rith ile ittifak içindedir.
Yahudilerle ittifak içinde olmalarına rağmen SBS bağlantılı iş adamları İkinci
Dünya Savaşı’nda Nazilerin gelişmesine ve Hitler’e büyük ölçüde destek
olmuştur. İlluminati’den ayrılma iki örgüt olan Thule Cemiyeti ve SBS
birbirlerine akrabadır ve uzun süre birbirlerine destek de olmuşlardır. Ama
İkinci Dünya Savaşında birbirleriyle savaşmaya başlamışlardır. 




Çok zorda kalmadıkça
Yahudilerle Anglo Sakson gizli örgütleri çatışmazlar. Ama WASP (Beyaz Anglo
Sakson ve Protestan), MOSSAD’la koordineli oluşturulduğu söylenen 11 Eylül 2001
olayından sonra ABD’yi ve küresel sermayeyi kontrol etmekte olan Yahudi gizli örgütlenmelerinden
rahatsız olmaya başlamıştır. ABD’de bir çatışma ortamı doğmaktadır, çünkü
İsrail’in ve Yahudilerin Büyük İsrail projelerinin faturası ABD için çok ağır
olmuştur.




Atlantis, Mısır,
Mezopotamya, İsrailoğulları, Şii İsmailiye mezhebi, Tapınak Şövalyeleri,
Katolik Orta Çağı, İskoçya masonluğu, İtalya Rönesansı, Fransız Devrimi,
Almanya Protestanlık Reformu, İngiltere Püritenliği, ABD Evanjelizmi çizgisini
izleyerek zamanımıza gelmeye çalıştık.




Yeni Roma, Yeni Atlantis,
Yeni Kudüs olarak simgelenen ABD’de üslenen Tek Dünya Devleti, Tek Dünya Dini
ve Yeni Dünya Düzeni girişimlerinin geldiği yere daha dikkatli bakalım…




Avrupa Birliği projesi
başarılı olmuş mudur? Cevabı kolaydır: Hayır! İngiltere birlikten çıkmaktadır.
Fransa, İtalya aynı işaretleri vermeye başlamıştır. Almanya’nın ağırlığı
kaldırılamamaktadır. Portekiz, İspanya, Yunanistan zor durumdadır. Çatışan
çıkarların gürültüleri her yerden duyulur olmuştur. Milliyetçilik
aşılamamaktadır.




Büyük Orta Doğu (BOP)
projesi başarılı olmuş mudur? Onun da cevabı kolaydır: Hayır! İsrail’in
güvenliği garantiye alınmak istenirken gelinen durumda, Orta Doğu bir kan
gölüne dönmüştür. Lübnan’dan sonra karıştırılan Irak ve Suriye’nin yanına Mısır
da terör örgütü ilan edilen Müslüman Kardeşlerin eline düşmekten askeri darbe
sayesinde kurtulmuştur. ABD askerleri Suriye’deki kara savaşına girememektedir.




Avrupa’dan sonra sıra
ABD’nin yıpranmasındadır.




1960’larda CIA tarafından
İsviçre’deki şatodan yönetimiyle başlatılan Türkiye’nin İslamlaştırılması
projesi, Sovyet komünizminin iflasından sonra BOP için Ilımlı İslam olarak
kullanılmaya başlanmış, ama orada da işler sarpa sarmıştır. Ortak hedef olan
Atatürkçülerin ve onun en güçlü kalesi TSK’nin yıpratma savaşı bitince, DDD
tarafından AKP’nin Milli Görüş’ten ayrılarak, DDD kontrolündeki Fethullah
Gülen’in nurcularıyla ve liberallerle yaptırılan ittifakı bozulmuştur. 




Nedeni bellidir:
Arkalarındaki DDD unsurları farklıydı.




Şimdi, DDD unsurları
arasındaki Fethullahçı Terör örgütü (FETÖ) destekçileri ile AKP destekçileri
anlaşamıyor. AKP, DDD tarafından şekillendirilen İslamın ılımlı tarafına değil,
koyu dinci yönüne sarıldı. Hristiyanlığın baskıcı Katolik dönemine benzer bir
yola girdi. Şimdi AKP’yi hizaya getirmeye çalışıyorlar.




Kaostan düzen yaratma
söylemlerinin içinin boş olduğu bellidir…




Zbigniew Brzezinski’ye
göre, ABD süper güç özelliğini yitirirken, Rusya ve Çin’in dünya sahnesindeki
gücü ve etkinliği giderek artıyor. ABD’deki gerilemeye zemin hazırlayan
etkenleri ve ABD’nin gücü analiz edilince, birçok sorunun çözülmemiş olduğu
anlaşılıyor. Amerikan ekonomisinde eski canlılık sağlanırsa ve mevcut
potansiyel değerlendirilirse, ABD eski gücünü ve dinamizmini yeniden
kazanabilir. Ülkenin hangi yöne gideceğini ise ABD ve dünya için son derece
kritik olan önümüzdeki beş yıl belirleyecek.




Biz de ilave edelim…




Meksika sınırına duvar
inşası, Hispaniklerin ve Müslümanların ülkeden kovulması düşünceleri bile alarm
sinyalleri veriyor.




Rus hackerlar, 2016’da
ABD Başkanlık seçimleri kampanyasında, Hillary Clinton’ın kişisel elektronik
posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren yazışmalarını ele
geçirdiler. Elektronik postalar ABD ve NATO’nun IŞİD teröristlerinin finanse
ettiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin
herşeyi ortaya koydu.




ABD (DDD) bu güne kadar
“Tek Dünya Devleti”nin yakınına bile gelemedi. Yarattıkları terör örgütlerini
kullanacağım derken yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Artık diğer ülkeler,
hatta teröristler son teknolojileri ve şifreli programları kullanarak gizli
bilgilere sahip oluyor ve bunu anında paylaşıyor.




Rusya Dışişleri Bakanı S.
Lavrov’un dünyanın Batı (DDD) sonrası bir dönemine girdiği iddiasını da not
edelim.




Son 60-70 yılda, Atlantis
ve Mısır egzotizmi, Yahudi Kabala mistisizmi, metafizik kullanılarak
milliyetçilik ve dinler sarsılmaya çalışıldı. Ama dünyanın efendileri, dünya
krallığı ve dünyayı tek bir ülke gibi tasarlayan bilinçaltı operasyonları
başarılı olamadı. Sayıları az ama aşırı hırslı, şeytan gibi, uyanık ve sapkın
yaratıkların gizliliği kalmadı.




Hitler’i ve Nazileri
“ırkçılıkla” suçlayarak mahkûm edenler doğru olanı yaptılar. Peki kan bağından
yola çıkarak dünyayı yönetmeye kalkan DDD kadrolarındaki bu mahluklar “ırkçı”
olmuyor mu? Aykırı görüş meleği olan Şeytan bunları destekliyorsa, son anda
onlara da oyun oynamayacak mı?




Geldiklerini veya örnek
aldıklarını iddia ettikleri ataları, varsa Nibiru gezegenini ve Atlantis’i
mahvettiler. İhtiraslarına esir düşmüş yetenekli insanlardan oluşan DDD
kadroları dünyayı da aynı geleceğe sürüklemeye çalışıyor. Üstün becerisi olan,
fareli köyün kavalcısına kanıp, kaybettikleri çocuklarına ağlayan aileler gibi
olmamak lazımdır. İyi ve barışçı bir dünya düzeninin kurulabileceğine inanmak
hatalıdır. İnsanlar ve devletler arasındaki mücadeleler bitmeyecektir. Bunu en
iyi ortaya koyan tarihtir.




Tarih boyunca gizliye ya
da bilinmeyene duyulan ilgi, Gnostik toplulukların dogmasına yol açmıştır.
Toplumların varlıklarını sürdürebilmesi için mitlere, geleneklere, değer ve
inançlara ihtiyaç vardır. Budizm, Hinduizm, Tevrat, İncil ve Kur’an’daki
kıssaların, mesellerin, öykülerin arkeolojik verilerle birlikte yorumlanarak
ortaya atılan tezler gözardı edilmemelidir. Bugün mitler, efsaneler veya din
kitaplarındaki meseller deyip geçtiğimiz anlatıların, birbirine çok yakın
ayrıntılarla var olmasına daha farklı bakmamız gerek. Skolastik Orta Çağ ve
bağnaz Katolik düşünceye karşı çıkan, sanat ve bilime katkısı olan insanlara ve
gizlenmek zorunda kalan örgütlere diyecek bir şeyimiz yok. Akılcılığı ön plana
çıkaran ezoterik doktrine elbette evet. Onlara şükran borçluyuz. Sıra dışı
düşünce ve teoriler üretmekten korksaydı, Jules Verne “Aya Seyahat”, ya da
“Denizler Altında 20.000 Fersah”  adlı
“uçuk” eserleri bu gün “klasikler” arasına girebilir miydi? Sanatçıları ve
bilim adamlarını saymaya gerek duymuyorum. Bu konudaki örnekler sayılamayacak
kadar çoktur.




Bilime ve teknolojik
ilerlemeye evet, ama dünyanın, çevrenin ve düşüncelerin kirletilmesine hayır
demeliyiz. Bilgi ve beceriler bir yerden sonra göstermelik olup, bazı uyanıklar
tarafından kendi çıkarları için sömürülmeye başlayınca, buna da “dur!”
demeliyiz. İnsanların inançları ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyanlara
karşı çıkmalıyız.




Yeni Dünya Düzeni
denilerek “Tek Dünya Devleti” ve “Tek Dünya Dini” getirilmesine kalkışan
“üstün” insanlara karşı çıkmak “normal yeryüzü” insanlarının asli görevi
olmalıdır. Karanlık dönemlerdeki “kul”luktan 
“birey”e dönüşen insanlar, tekrar koyun gibi yönetilmeye razı
olmamalıdır. Yeryüzü insanı “Kamil İnsan” olma yolundaki yürüyüşüne devam
etmelidir.




Kutsal Kitaplar ya da
“Gizli bilgiler” de kodlanmış metinler olarak algılanabilmeli, farklı düşünce
düzeylerinde okunup değerlendirilebilmelidir. Örneğin, “şeytan” denildiğinde
“ihtiras” anlaşılabilmelidir. “Ölümsüzlük iksiri” bedenin değil ruhun
ölümsüzlüğü olarak yorumlanabilmelidir. “Âlemlere üstün kılınmak” ile “büyüklük
taslamamak” birlikte düşünülmelidir.




Bu “ırkçı uyanıklar”
tarafından yönetilmeye razı olmak insanlığın yükselişine değil, dünyanın daha
kötü durumlara düşmesine neden olacaktır.




Tıpkı “tek adam”
yönetimine sürüklenmekte olan güzel yurdum gibi.
 

Her türlü “teklik”
tehlikelidir. 

Özgürlük, eşitlik ve
kardeşlikten, barıştan, gerçek demokrasiden vaz geçilmemelidir.



Fareli köyün
kavalcılarına dikkat!


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir