Fatih
Yaşlı :
Ergenekon döndü, eyvah !!!




17.02.2016


“Nisyan”
ile meşhur bir toplumsal hafızamız olduğumuzdan çoktan unutulup gitti ama üç
dört yıl öncesine kadar, biraz gizem yüklenmiş ve bu yüzden de ilgi çeken,
“Ergenekon’un bir numarası kim?” adlı bir tartışması vardı Türkiye siyasetinin.
Peki, kimdi Ergenekon’un bir numarası, kim yönetiyordu bu her şeye gücü yeten
karanlık örgütü? Elbette ki hiç kimse! Çünkü Ergenekon diye bir örgüt yoktu,
hiç olmamıştı ve olmayan bir örgütün bir lideri de olamazdı.


Aradan
onca zaman geçmesine ve artık her şeyin açık seçik bir şekilde görülebiliyor
olması gerekmesine rağmen hâlâ bir yerlerden, “Ne demek Ergenekon diye bir
örgüt yoktu, kim işledi bunca faili meçhulü?” minvalinde bir feveranının
geleceğini adım gibi bildiğimden, hemen anlatayım neden Ergenekon diye bir
örgüt olmadığını.


Türkiye’de
bir “derin devlet” yok muydu/yok mu? Elbette ki var, hep oldu. Maraş’ta,
Bahçelievler’de, 1 Mayıs 1977’de, Sivas’ta, gözaltında kayıplarda, faili meçhullerde,
Hizbullah cinayetlerinde hep işbaşındaydı. Merkez karargâhının adı önceleri
Seferberlik Tetkik Kurulu’ydu, sonra Özel Harp Dairesi oldu. NATO konseptine
göre kurulmuştu. Gladio ya da kontrgerilla olarak biliniyordu ve amacı sol
hareketleri bastırmaktı. Önemli olan “devletin bekâsı”ydı ve bunun için de her
yol mubahtı. 90’lardaki kirli savaşın da önemli bir parçası oldu ve Demirel bu
durumu, “Devlet bazen rutinin dışına çıkar” diye veciz bir şekilde ifade etti.


Peki
acaba Ergenekon süreci, bu yapıya yönelik bir operasyon muydu ve anlı şanlı
liberallerimizin iştahla iddia ettikleri üzere devlet “Bağırsaklarını
temizleyip demokratikleşiyor” muydu sahiden de? Elbette ki hayır! Bunun böyle
olmadığına dair sunulabilecek en büyük kanıt bizzat Ergenekon iddianamesinin
kendisiydi. Yazanların bizzat kendisi, “derin devlet”in devletin çıkarları
doğrultusunda hareket ettiğini, Ergenekon’un ise devlete sızmış bir çete
olduğunu ve “derin devlet”le bir ilgisi bulunmadığını söylüyorlardı
iddianamede.


Bu
bağlamda –ama sadece bu bağlamda- haklıydılar da: Ergenekon davası, derin
devletle hesaplaşmakla, derin devletin işlediği suçları ortaya çıkarmakla ve
Türkiye’nin karanlık tarihiyle yüzleşmekle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir
davaydı. Tam da bu nedenle, yani “Derin devlet eşittir Ergenekon” denklemi
yanlış bir denklem olduğundan, dönemin AKP-C koalisyonunun ve destekçisi
liberal kalemlerinin “hesaplaşılan derin devlet” diye sunduğu anlamda bir
Ergenekon hiç olmadı, Türkiye’nin derin devleti mahkeme karşısına hiç çıkarılmadı.


Bunun
dışında, hiyerarşisinin, yöneticilerinin, idari organlarının, ideolojik
yayınlarının yokluğu anlamında da Ergenekon diye bir örgüt hiç olmamıştı.
Bilakis, birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan bir sürü kişi, örneğin
İlhan Selçuk’la Kemal Kerinçsiz, Türkan Saylan’la Muzaffer Ertekin, davanın
inandırıcılığını artırmak için aralarına Veli Küçük ve Sedat Peker gibi isimler
de dahil edilerek aynı çuvala doldurulmuş, ortaya kurgu bir örgüt çıkarılmış,
bunun üzerinden de bir “demokratikleşme piyesi” sergilenmişti.


Peki
Ergenekon neydi, ne işe yaramıştı? Ergenekon en özlü ifadesiyle, AKP-C
koalisyonunun kendi rejimini inşa ederken “eski rejim”in devlet içi ve dışı
unsurlarını tasfiye operasyonunun adıydı. Kumpas davalar, uyduruk iddianameler
ve sahte delillerle, Cemaatin yargı ve emniyetteki unsurları kullanılarak
gerçekleştirilmiş ve başarılı olunmuştu. Üstelik mesele sadece bu değildi,
Ergenekon “derin devletle hesaplaşma” ve “demokratikleşme” adı altında rejim
inşasının meşruluğunu sağlamış, hegemonya buradan kurulmuştu.


Bu
nedenle, bugün iktidara başta Aydınlık çevresi olmak üzere kimi ulusalcıların
verdiği aymazca ve ahlâksızca desteğe ya da askerle iktidar arasındaki Kürt
sorunu eksenli uyuma bakarak yapılan, “Ergenekon AKP’yi ele geçirdi, Ergenekon
yine devrede” söylemleri/iddiaları hem olgusal olarak hem de rejimin nasıl inşa
edildiğini ve doğasını unutturduğu için yanlış.


Netleştirerek
söyleyelim: Ergenekon diye bir örgüt olmadığından onun tarafından ele
geçirilmiş bir AKP de yok; bilakis, devletleşmiş bir AKP, yani fiili bir
parti-devleti rejimi var. “Ergenekon döndü” söylemi ise Cemaat ve güdümündeki
kalem erbabının köpürterek üzerinden Cemaat’in hem geçmişteki hukuksuzluklarını
aklamaya hem de yeni bir iktidar bloku yaratmaya çalıştığı bir balon.


Dolayısıyla
olan biteni “Ergenekon döndü ve AKP’yi ele geçirdi” diye okumak son beş altı
yılda olan biten hiçbir şeyi anlamamış olmak demek. Oysa Ergenekon
operasyonları ile KCK operasyonlarının eşzamanlı olarak aynı güçler tarafından
icra edildiğini akla getirmek ve yargılamaların aynı adliye salonlarında
yapıldığını hatırlamak dahi yeterli gerçeği görmek için.