Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Derin Dünya
İmparatorluğunun Gizli Silahları


KAYNAK : http://www.akasyam.com/derin-dunya-imparatorlugunun-gizli-silahlari-169973/


​BİYOTERÖR


Düstursuz ve
destursuz meseleye girmemek adına, öncelikle Büyük Doğu Mimarı’na kulak
verelim; otuz beş yıl önce Üstad şöyle sesleniyordu:



«Sanayileşmekteki kısırlık ve iş dehasına uzaklık halimizi, yerli film diye
ortaya attığımız her bakımdan pespaye eserlerin vücuda geliş şartları
misallendirir.


Ham film…
Dışarıdan gelir.


Alıcı, verici
makineler… Dışarıdan gelir.


Laboratuvar
malzemesi… Dışarıdan gelir.


Kimya
unsurları… Dışarıdan gelir.


Senaryo…
Ecnebî filmlerden aparılır.


Sanatkâr…
Yabancı artistlere özenir.


Ve:


İşbu filmin
sadece seyircisi yerlidir. O da tam değil…


Bu misali,
bütün imal sahalarımızda ve yerli mal davamızda akametimizin sembolü olarak
gösterebiliriz.


İlaç
fabrikalarımız vardır; bize bu işte, tarifnamesi yine dışarıdan gelen
unsurları, yine ve yine dışarıdan gelen hassas teraziler üzerinde tartıp
bulamacını yapmak düşer. Unsurlardan herhangi biri gelmedi mi ilâç yoktur.»


Bu girizgâhın
hemen bitişiğinde hatırlamamız gereken husus, yıllardır Recep Tayyip Erdoğan’ın
iki stratejik sektör üzerinde önemle durması: Yerli ilaç ve silah sanayi. Biri
görünen diğeri ise görünmeyen düşman için. Ayrıca buradaki mahallîlikten
kasdın, tabelada Türkçe isim olmasından çok öte olduğu da açık.


Mevzuumuzun
genel çerçevesi “biyoterör” olduğu için, yabancı ilaç firmalarının dünyadaki ve
Türkiye’deki operasyonları üzerinde konseptimiz dışı detaylı duramayacağız
lâkin birkaç satırbaşını da yeri gelmişken hemen aktarmakta fayda var. Zira
Coca Cola’yı, içmeyerek protesto edebiliriz, lâkin envai türlü kanserden MS’e
kadar birçok hastalıkta bu firmalara bir nevi muhtaç durumdayız. Diğer bir
deyişle, “multiple skleroz” olduğumuzda paşa paşa bu firmaların ilaçlarını
kullanmaya mecburuz. Misal, dünyanın en büyük jenerik ilaç firması TEVA Pharmaceutical
yıllardır Türkiye’de de faaldir. Bu İsrailli firmanın, ABD ayağının -ABD’deki
en büyük siyonist lobi olan- AIPAC ile yakın ilişkileri olduğu da herkesçe
bilinen bir şey. Bir başka örnek olarak da Sandoz’u hatırlatmak isteriz. Yine
yıllardır Türkiye’de faaliyet gösteren bu firmanın geçmişi ise son derece
ilginçtir. CIA’in kitleleri yönlendirmek için 1950’lerde başlattığı MKULTRA
projesi kapsamında kullanılan LSD isimli sentetik uyuşturucuyu üreten firmadır.
CIA’in MKULTRA’sından önce ise, 1951 yılında, Sovyetler Birliği’nin zihin
kontrol çalışmalarında kullanılmak üzere Sandoz firmasından yaklaşık 50 milyon
doz LSD satın aldığı ilgili raporlarda mevcuttur. Son olarak, -her şey gibi bu
da unutuldu gitti ama- 2004 yılında patlayan “Roche skandalı”nı hatırlatmakta
fayda var. Firma yetkilileri ile bazı bürokratların, devlete yüksek fiyatla
ilaç satarak, yaklaşık 8 milyon TL zarara uğrattığı iddia edilmiş; İstanbul
Başsavcılığı, aralarında Roche yöneticileri ve üst düzey bürokratların da
bulunduğu 18 kişi hakkında dava açmıştı. 2006 yılında görülmeye başlayan ve o
dönemde “ilaçta çete” davası olarak medyaya yansıyan mahkeme sonucunda ne oldu
peki? Nisan 2013’te, Roche’un eski genel müdürü de dahil, 7 sanık beraat etti,
11 sanık ise zaman aşımıyla kurtuldu.


Bu bölüm için
düşündüğümüz birkaç sayfalık hacimde tüm detayları aktarmamız mümkün olmasa da,
buraya kadar yazdıklarımıza nisbetle, terkibî hükümler hâlinde ve çok da teknik
ifadelere girmeden elimizden geldiğince aktarmaya devam edelim.


Kültür
emperyalizmi (Brzezinski’nin ifadesiyle “kültürel çekicilik” de diyebiliriz)
nasıl ki “küresel şeytan imparatorluğu” kurmak için gizli bir silahsa,
“biyolojik terör” de aynı merkeze, “derin dünya imparatorluğu”na hizmet eden
önemli bir güç. (Elbette bazı silahların bumerang etkisi yapabileceği ve
fırlatana geri dönebileceği de söz konusu.)


Lûgattaki
tarifi bir yana, günümüzde “terör”ün karşılığı (dünyada genel algılanışı) şu an
için IŞİD düzeyinde olsa da,  “biyolojik terör” dediğimiz hadise,
giyotinci Fransız Jakobenlerine sempati hissettirecek cinsten. Zira ortada
görünmeyen bir düşman var. Ve öylesine bir bilgi kirliliği içerisindeyiz ki,
silahı yapanı ve kurşunu sıkanı kısmen bilsek de, nerede kime sıktığını ve bu
kurşunun tam olarak muhtevasını bilemiyoruz. Evet, tanımadığımız bir düşmanla
karşı karşıyayız.


Öldürücü
hastalık yayan virüs ve bakterilerin laboratuvar ortamında üretilip
kullanılmasıyla, insanlara zarar vermeyi hedefleyen her türlü madde biyolojik
silah olarak tanımlanıyor. Ve bu tanıma -ortak kanaate göre- biyolojik olarak
türetilmiş zehirler de giriyor.


Her ne kadar
laboratuvar ortamında üretilmemiş olsa da, tarihteki ilk biyolojik saldırının
Cengiz Han’ın soyundan gelen Cani Bey tarafından yapıldığı iddia ediliyor. Cani
Bey, vebadan ölen askerlerini, ele geçirmek istediği şehirlere mancınıklarla
atarak bilinen ilk biyolojik silahı kullanmış sayılıyor. Ayrıca vebalı fareleri
kalelerin içine bıraktırdığı da rivayetler arasında.


Dünya tarihine
geçmiş bir diğer biyolojik silah kullanımı ise, İngilizlerin Amerikan
yerlilerine verdiği battaniyelerle gerçekleşir. Bu battaniyeler çiçek hastalığı
taşır ve Yeni Kıta’nın insanlarının bağışıklık sistemleri böyle bir hastalıkla
mücadele edebilecek çapta değildir.


Bundan sonrası
ise bu kadar masum (!) değil. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan itibaren gelişen
teknoloji-laboratuvar şartlarında birçok biyolojik silah üretildi. Ruslar,
Almanlar, Japonlar, İngiliz ve Amerikalılar gözlerini kırpmadan bu silahları
kullandı.


Temel amaç,
“dünya hâkimiyetlerini” güvence altına almak isteyen elitist bir yapının,
küresel imparatorlukları için -keyfiyet planında- zihin ve kalb kontrolü
yanında, aynı zamanda -kemiyet planında- nüfusu kontrol arzuları. Bu bazen
savaşlar çıkarıp doğrudan gerçekleştirilebildiği gibi, bazen de kısırlaştırıcı
ilaç-aşı-gıda ve salgın hastalıklar yayarak dolaylı olarak da gerçekleştirildi.
Hattâ bu yollarla da farklı gelir kalemlerine, büyük kârlara da kapı açıldı.


1970’lerde bu
kontrol politikalarının başında ABD’nin meşhur dışişleri bakanı, Henry Kissinger
vardı; elbette en büyük destekçisi de Rockefeller ailesiydi.


Günümüzde ise
CIA’in 2030 nüfus politikaları ve 2050 perspektif raporu malûm. Hattâ yeni evli
çiftlerin yüzde 5’inin çocuk sahibi olabilecek seviyeye çekilmesi, daha doğrusu
biyolojik ve genetik yapılarıyla oynanması. Ve tüm dünyada oluşturulmaya
çalışılan korku iklimi… AIDS’in ABD kaynaklı bir laboratuvar virüsü olduğu
artık açıklık kazanmışken, dün “kuş gribi”, “domuz gribi” bugün ise EBOLA!..


Sahi ne
olmuştu kuş gribinin sonunda?.. Roche firması sipariş üzerine sipariş almıştı.
Niçin? Kuş gribinde tüm dünyada yoğun olarak kullanılan, ABD’de kullanılması
yönünde hakkında genelge hazırlanan, kuş gribi virüsünün öldürücü H5N1 türüne
şifa “Tamiflu” isimli bir ilaçtaydı ve bu ilacın tek üretim lisansı da
Roche’taydı. Peki bu ilacın patent hakkını göze batmamak için Roche’a kim
vermişti? Kaliforniya’daki biyoteknoloji laboratuvarında ilacı geliştiren
“Gilead Bilim”. Ve bu hususta son bir not: Dönemin ABD Savunma Bakanı Rumsfeld,
Başkan Bush ile omuz omuza çalışmaya başlamadan önce, 1997 yılında hangi
şirketin Yönetim Kurulu Başkanıydı? Tahmin etmek zor değil elbet, “Gilead
Bilim”in!..


Aslında hep
aynı hikâye… Dün (ilk önce Kızılderililerin üzerinde New Mexico’da 1990’larda
denenen) SARS ve Çin, bugün EBOLA ve Afrika… Hedef yine aynı… Sömürebildiği
kadar sömürmek -ki yıllardır bunu yaptılar-, sonrasında da Afrika’yı
insansızlaştırmak. Yoksa beş yıllık testler yapılmadan, aşıları hemen nasıl
piyasaya sürüyorlar? Ya daha önceden yapıldı bu testler, yahut birileri yine
kobay oluyor. İşin ilginç tarafı Almanya ve Hollanda bu aşıları kabul etmiyor
ama Suudi Arabistan’da, Kenya’da bu aşılar yapılıyor.


Lâkin artık
oyunun sonuna gelinmiştir. Hem de en sona!.. Ve oyun biterken, pusuda olan
değil, şahı çeken tehlikededir. 


FRANKEŞTAYN
MENÜSÜ


“Petrolü
kontrol edersen, milletleri kontrol edersin!


Yiyeceği
kontrol edersen, insanları kontrol edersin!’’


Bu söz, 1970’li
yıllar boyunca Amerikan elitinin menfaatine hizmet eden, ABD’de doğmadığı için
başkan olamayan, ancak başta ABD olmak üzere dünyanın dinamiklerini değiştirmek
konusunda başkandan bile etkili olan, Yahudi kökenli Dışişleri Bakanı Henry
Kissenger’a ait.


Global
yiyeceği kontrol etme planı ilk kez 1929 Ekonomik Buhranı’yla ortaya çıkmış,
sonrasında ise bugün de isimlerini bildiğimiz bazı ailelerin (Rockefeller
ailesi gibi) servetlerini korumak amacıyla kurdukları vakıfların yardımı ile de
desteklenmiştir. Bu planın -günümüz için- en müşahhaslaşmış hâli de kısaca GDO
dediğimiz, “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”dır.


GDO; bir
canlının gen diziliminin değiştirilmesi, yahut ona kendi tabiatında bulunmayan
bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen organizmalardır. Bir
canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi
olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanır. Aktarılacak gen, önce
bulunduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkarılır, sonra da “vektör” adı verilen
taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılır. “Frankeştayn Gıda”
olarak da nitelenen GDO’lar, bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep
geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi gıdalar
şeklinde karşımıza çıkıyor.


Canlılar
üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı, biyolojik çeşitlilik (tür
zenginliği), ekolojik dengenin bozulması, ekonomik bağımlılık, canlıların hayat
hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması
açısından önemli riskler oluşturmuş, kısacası, hayatın filizi olan tohumlar,
hayatımızı tehdit eden bir faktör hâline gelmiştir.


Bugünlere
Nasıl Gelindi?


Biyoteknoloji
(biyolojik mühendislik) ile hayat biçimlerinin özelliklerinin değiştirilmesi
ilk olarak 1970’lerde Amerikan laboratuvarlarında başladı. Bu dönemde hükümette
bu konunun kilit ismi -sonradan ABD başkanı da seçilecek olan, eski CIA
başkanı- George Bush (baba Bush) idi. Bu konuya el atmış ilk şirket olan
“Monsanto”yu da daha sonra sahnede çok kereler görmek mümkün olacaktı. 1980’li
yılların başında pek çok şirket bu sektöre hücum etti. Nitekim o yıllarda bu
ürünlerin üretimi, satışı ve riskleri konusunda herhangi bir kanunî düzenleme
yoktu ve girişimci şirketler bu düzensizliğin devam etmesini istiyordu. 1988
yılında Bush’un başkan olmasıyla birlikte Monsanto ve büyük GDO şirketlerine
yeni serbestlikler ve teşvikler tanındı. Bununla da yetinmeyen Bush, 1992
yılında “Yeni Biyoteknolojik Yiyecek Politikası”nı halka duyurarak bu
şirketlerin önünü tamamen açmış oldu. Bu politikaya göre, GDO’lu yiyecekler
denetim açısından diğer ürünlerle aynı kısıtlamalara sahip olacak ve GDO’lu
ürünler için başka denetleme getirilmeyecekti. Böylece Pandora’nın kutusu
açılmış oldu. Sözde denetim için dört Amerikan kuruluşuna da muğlâk sorumluluklar
verildi ve nitekim bu kuruluşlardan birinin (Ulusal Gıda ve İlaç İdaresi – FDA)
GDO’lu ürünler için belirttiği “çekince” dikkate bile alınmadı.


Piyasaya
sürülen büyük ölçekli ilk GDO, “büyükbaş hayvan büyüme hormonu” içeren süttü.
Bu sütün elde edilmesi için hayvanlara düzenli olarak bir ilaç veriliyor ve
bunun sonucunda yüzde 30 daha fazla süt elde ediliyordu. İlk zamanlar zaten
ekonomik darlıkta olan çiftçiler için karşı konulamaz gibi görünen bu çözüm,
uygulamanın ikinci yılından itibaren enfeksiyon nedeniyle yürüyememe baş
gösterince, yerini çözümsüzlüğe bırakmış oldu. Ürünün sahibi olan Monsanto’nun,
ürünü aklamak için resmî kurumlar çerçevesinde gösterdiği lobi faaliyetlerini
dikkatle incelediğimizde, bugün pek çok gıdanın ve ilacın iznini veren Amerikan
kurumlarının ne kadar güvenilebilir olduğunu da düşünmekte fayda var.


 Bilimin
Üzerindeki Demokles Kılıcı


GDO’lar
hakkında yapılmış ilk tarafsız ilmî araştırma, bize aynı zamanda, ilmî
çalışmaların hangi şartlarda ‘bağımsız’ olabildiğini anlatmaktadır.


GDO’lar
konusundaki ilk tarafsız ilmî çalışmayı 35 yıllık tecrübeye sahip İskoç bilim
insanı Dr. Arpad Pusztai yapmıştır. Bitkilerin genetik değişimi konusunda
dünyanın önde gelen isimlerinden biri olan Pusztai’nin çalıştığı kurum yani
“Rowett Research Institute”, hükümet destekli bir kuruluştu.


İskoçya Tarım
Ofisi, “Rowett Research Institute”tan, GDO’lu bitkiler ülkede henüz
yaygınlaşmadan önce ürünleri denetleyebilecekleri ilmî test metotları
geliştirmesini istedi. Bunun üzerine Pusztai, genetiği değiştirilmiş patatesler
ile deney farelerini beslemeye başladı ve 110 gün sonra bu farelerde bir
farklılık olduğunu saptadı ki, en tehlikeli farklılık, farelerin bağışıklık
sistemlerinin zayıflamasıydı.


Pusztai
genetiği değiştirilmiş patateslerin kötü etkilerinin yavaş gözlendiğini ve
mecbur kalmadıkça genetiği değiştirilmiş gıdaları kesinlikle tüketmeyeceğini
açıkladı. Bir ânda tüm dünya bu sansasyonel açıklamayı tartışır oldu.
Pusztai’nin patronu, ilk başta, büyük bir özenle yapılmış bu araştırmayı tebrik
etti, hattâ bununla kalmayıp sonuçları basına dağıttı. Ancak 48 saat içinde bu
destek birden kayboldu ve 68 yaşındaki Pusztai işten atıldı. Ayrıca türlü
tehditlerle de şirketten uzak durması sağlandı.


Pusztai’ye
yapılan bu haksızlığa, 13 ülkeden 30 bilim insanı bir bildiri yayınlayıp itiraz
etseler de, bu girişimden pek bir sonuç da alınamadı. Üstüne üstlük hemen bir
karşı hamle geldi. Zira hadisenin geçtiği yıllar tam da İngiltere’de Tony Blair
hükümetinin başta olduğu yıllara denk geliyordu. GDO oyununda tarafsız
olmadığını açıkça bildiğimiz Blair’in baskıları ile “İngiliz Bilim ve Teknoloji
Komitesi” Pusztai’yi kınayan bir açıklama yayınladı. Pusztai’nin tüm bu
olumsuzlukları atlatabilmesi, hayatının beş yılına ve birkaç kalb krizine
mâloldu. Rowett’taki eski iş arkadaşları Pusztai’nin susturulma emrinin
Blair’den geldiğini ve ona bu emri veren kişinin de ABD Başkanı Clinton
olduğunu belirttiler. Şirket yöneticileri de hükümetten aldıkları desteğin
kesilmemesi için, tecrübeli bilim adamını bir kalemde silebilmişlerdi. Nitekim
90’lı yılların sonunda GDO firmalarının hisseleri Wall Street’te tavan yaptı.


GDO’ların
1970’lerde başlayan ve hâlâ devam eden serüvenini inceledikçe, yukarıda
okuduğunuz uygulamaya çok daha sık rastlamak mümkün. Önceleri birkaç büyük
Amerikan şirketinin el attığı bu sektörün daha sonra meşhur ailelerin sermaye
savaşlarına sahne olmasında, aynı şekilde hükümetlerin de devreye girip bunlara
destek çıkmasında, aslında insanlığa hizmet ettiği bizlere öğretilen bilimin
nasıl da özel amaçlara köle edildiğini ibretle görebilmekteyiz.


Bu arada,
yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen Pusztai, elindeki tüm sonuçları bir İngiliz
bilim dergisi olan “The Lancet”te Ekim 1999’da yayınlatmayı başardı. Derginin
editörü, Kraliyet Cemiyeti’nin üst seviye bir isminden, “işinden olabileceği”
yönünde bir tehdit telefonu almış da olsa, Pusztai’nin makalesine yer verdi.
Makale yayınlandıktan sonra Pusztai, çok da yabancı olmadığı baskılara yeniden
maruz bırakıldı. Bu sırada İngiltere’de rüzgâr Blair hükümetinden yana
esmekteydi ve seçimlerden önce bu yapıya destek veren Lord Sainsbury,
desteğinin karşılığı olarak “Bilim Bakanı” oldu. Kendisi bilimden ne kadar
uzaksa, -iki büyük GDO firmasının hisselerine sahib olmakla- GDO’lu yiyeceklere
bir o kadar yakındı. Bu bağlantının İngiltere’de GDO’lu yiyeceklerin
yükselişini nasıl yönlendirdiğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek… Bu
destek öylesine beslendi ki, 2000 yılında, çalışmaların sonuçlarına
bakılmaksızın GDO’lu mısırlar için izin sertifikası verildi. Ve bu sürece, konu
ile ilgili ilmî kuruluş çalışanlarının GDO’lu yiyecekler konusunda açıklama
yapmasının yasaklanması da eklenince, muhtemel bütün engeller kaldırılmış oldu.
Böylece Pusztai’nin canlı hayvanlar üzerinde yaptığı çalışma, İngiltere’deki
ilk ve son araştırma olarak kaldı.


Evet, 1930’lu
yıllarda fikrî olarak yeşeren, 1970’li yıllarda temeli oluşturulan ve 1990’lı
yıllardan itibaren de sahnede alenî olarak gördüğümüz GDO’lu yiyeceklerin,
hangi desteklerle ve hangi amaçlarla bugünlere geldiğini kısaca resmetmeye
çalıştık. Bu konuda anlatılabilecek şübhesiz daha çok şey var. Lâkin altını
önemle çizmek istediğimiz husus, özellikle tarafsız (objektif) telakki edilen
bilimin, aslında hiç de öyle -tarafsız- olmadığı gerçeğidir.


Ve çoğu
durumda kârhane olarak görülen bilim, elitist bir yapının elinde, birçok sahada
Frankeştayn imalâthanesine dönmektedir.


 TELEGRAM
VE ZİHİN KONTROLÜ


Her yerde
“demokrasi, insan hakları” diye naralar atıp, balonlar uçursalar da, Latince
“inquisitio” (soruşturma) kelimesinden gelen Ortaçağ Engizisyonu’nun “Böğüren
Boğa” metodundan beri, Batı dünyası ileri işkence tekniklerinde büyük mesafe
(!) kat etmiştir. Klasik tanımla “işkence”; bir kimsenin düşüncelerini öğrenmek
amacıyla uygulanan, maddî veya mânevî olarak yapılan sistemli bir eziyettir.
Nasıl ki ulaştırmadan haberleşmeye kadar her sahada, yaşanılan çağa özgü
güncellemeler oluyorsa, gelişen (!) işkence metodlarına paralel, işkence
kavramını da “denetim ve kontrol altında tutma” özelliğini ekleyerek yeniden
tanımlamamız gerekir.


Hatırlanacağı
üzere, 2014 yılının Aralık ayında, ABD Merkezî Haberalma Teşkilatı (CIA)
hakkında, 11 Eylül saldırıları sonrası terör şübhelilerine uyguladığı işkence
ihtiva eden gözaltı ve sorgulama tekniklerine dair Senato İstihbarat Komitesi
raporu açıklanmıştı. Medya ile paylaşılan ise yaklaşık 6 bin sayfalık raporun
sadece 500 sayfasıydı. Ne vardı bunların içinde? Batı adamının genetik yapısına
uygun olarak, son derece iğrenç, ağır, aşağılık, fizikî ve mânevî işkence uygulamaları
ki bu yazıda bunları tekrarlama niyetinde değiliz. Bir bakıma günah çıkartma
adına paylaşılan bu raporun içinde yer alan işkence uygulamaları, aslına
bakılırsa, dünyanın en saygın kurumlarından biri olan (!) Harvard
Üniversitesi’nden hukukçuların vakti zamanında “onay vermesiyle” başlamıştı.
Onlar buna, “işkence” değil, “ileri sorgulama teknikleri” diyordu. Raporda kaba
işkenceler bir tarafa, bir husus vardı ki, aslında üzerinde yeteri kadar
durulmadı. Bu işkence metotları, CIA dışından (“dışında” olmak ne demekse) iki
psikoloğun yönlendirmesi, geliştirmesiyle yapılmıştı. Medyaya servis edilen
isimler ise gerçek değildi. Kaldı ki, ismi paylaşılan bu iki psikoloğun,
birazcık da yığınların gazını almak ve sus payı anlamında adlarının verildiği,
aslında arka planda APA – Amerikan Psikologlar Birliği’nin de zaten CIA ve
Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) ile organize çalıştığı iddia edildi.


“Halkın aklı
gözündedir” hakikatine binaen, bu vesileyle kamuoyu bir kez daha kaba işkence
metodlarına dikkat kesildi. Ne var ki, teknolojisi görünmeyen, gösterilmek
istenmeyen, elden geldiğince sır gibi saklanmaya çalışılan ve konunun
giriftliğinden mütevellit, anlaması, anlatılması, kültürel ve tarihî arka
planının kavranması ve isbatı da zor olduğu için, kof adamların kafa yorma
zahmeti yerine, inkâr etme kolaylığına kaçtıkları bir husus daha var: TELEGRAM!


İnsanın hür
iradesini kırmak, zabt altına almak için -niteliği askerî sır olan- bir cihaz
marifetiyle “elektromanyetik sinyaller” göndererek, hedef alınan kişinin zihin
ve bedenini uzaktan kontrol etmeye ve yönlendirmeye çalışan bir silah
teknolojisi ve zihin yönlendirme metodunun adı TELEGRAM. İsim babası, kendisi
de bu cihazın işkencesine maruz kalan Mütefekkir Mirzabeyoğlu.


2003 yılında
yayımlanan aynı isimli eserinde şöyle der Mütefekkir:



«Telegram-telemetri; uzaktan zihin kontrolü, zihni yönlendirme, haberleşme,
telepati, işkence… Telegram, kelime anlamıyla, bildik dile çevrilmek üzere
kendi “mors alfabesi” dedikleri işaretlerle uzaktan haber iletmeye yarayan
“telegraf” demek; elektrikle çalışır bir model… Aynı neticenin çeşitli
usullerle sağlanır olması bakımından, bizim anlatacağımız “telegram”, sadece
âletle ilgili bir şey değil…


(…)


Şair Bodler’in,
simyadan mülhem, sevgilisine “sen bana çamur verdin, ben ondan altun yaptım!”
demesi gibi, bize zehir yedirdiler, biz onu panzehir ve bağışıklık aşısı
yolunda kullandık. Bir bakıma Türkiye’de pratiği -teorisi de!- benimle meşhur
olan bu iş, “ilim sınır tanımaz” tesellisiyle Lût kavmine parmak ısırtır
melânete ve yardımcı unsurlarla insanı robotlaştırmaya davranmışken, diğer
yönüyle “dünyada” da kıstırılmış fertler üzerindeki tecrübelerin sınırını
aşamamıştır.»


İmdi bu şerhin
ışığında, toplumda çokça karıştırılan bir husus var ki, kelimelerin elverdiği
ölçüde konuyu netleştirmeye çalışalım. “Telegram” ile “zihin
kontrolü-yönlendirmesi” genellikle birbirinin yerine kullanılıyor ve kafa
karışıklığına sebeb olabiliyor. Öncelikle, zihin kontrolü-yönlendirmesi denilen
husus, ferdî ve/veya içtimaî mânâda söz konusu olabiliyor. Telegram ise tamamen
ferdî, topluluğa değil de seçilmiş fertlere yapılıyor ve bunun için askerî,
siyasî, istihbarî amaçlarla kullanılan “özel bir cihaz” kullanılıyor. Bu genel
ifade içinde, her gün binlercesine maruz kaldığımız reklam mesajlarını, basını,
televizyonu, dizileri, müziği, sinemayı, modayı, hipnoz tekniklerini,
halüsinasyona maruz bırakan ilaçları, LSD gibi kimyevi maddeleri,
uyuşturucuları ve elbette eğitim sistemini ve bunun yanında daha birçok hususu
“telegram” ismiyle değil de, “zihin kontrolü ve yönlendirmesi” başlığıyla anmak
daha yerinde olacaktır.


Vakti
zamanında Orta Asya’daki mankurtlaştırma da, bugün TV ve bilgisayar önünden
kalkamayan çocuk da, dün Hasan Sabbah’ın maddî bir aracı (haşhaş) 
kullanarak fedailerini kontrol etmesi de, yahut 20. yüzyılda gizli servislerin
yürüttüğü LSD deneyleri de aynı kategoride görülebilir. Keza, şamanların
kullandığı davul sesinin dalgaları ile tedavi ettiği kişinin beyin dalgaları
arasında bir uyum oluşturduğu ve bu sırada dua okuyarak onun beynine istediği
emirleri yerleştirdiği bugün ilmî olarak isbatlanmıştır. Çağımızda ise bu olay,
daha da gelişerek “neurolinguistik programlama” (NLP) adını almıştır. (Elbette
bu kullananın amacına göre, iyiliğe de kötülüğe de hizmet edebilir.)


Bir parça daha
detaylandırmak adına şunu da ifade edelim: Kasım 1963’te Kennedy suikast sonucu
ölür. Halk şok içindedir. Bu sırada Vietnam savaşı da başlamıştır.  Efsane
diye anılan müzik grubu “Beatles”, Şubat 1964’te ABD’ye geldiğinde, Martin
Luther King tarafından düzenlenen gösterilere binlerce Amerikalı katılmaktadır.
Beatles, ABD’de birden parlar ve patlar. Festival adı verilen etkinliklerde,
meydanlardan bedava uyuşturucu dağıtılmaktadır. Niyet bellidir. Savaş
karşıtlarına hedonizm pompalamak ve potansiyellerini haşhaş dumanıyla
buharlaştırmak. Derin Dünya İmparatorluğunun elit yapısı, “karşı kültürünü”
kendi elleriyle oluşturur, şekillendirir, esas meselelerinden onları koparır.
Radyo istasyonları en çok sevilen kırk şarkıyı sürekli yeniden çalan makineler
hâline de işte bu zamanda gelir. Neticede amaç bellidir, kitleleri yönlendirmek
ve kontrol etmek. Zaten 1954 tarihli Bilderberg Toplantısı’nda şöyle bir karar
alınmıştır: “Tecrübeyle isbat edilmiştir ki, bir sessiz silahı korumanın ve
halk kontrolünü ele geçirmenin en basit yolu, onları bir taraftan şaşkın,
organizasyonları bozulmuş, ilgilerini gerçekten önemi olmayan başka sorunlara
çekilmiş bir durumda tutarken, diğer taraftan disiplinsiz ve temel sistem
prensiblerinden habersiz tutmaktır.”


1963 yılında
CIA Başkan Vekili olan Richard Helms ise şöyle diyordu: “10 yılı aşkın bir
süredir illegal servisler insan davranışlarını kontrol etme çalışmalarını
sürdürmektedir. Bu deneylerin sürdürülmesi yönündeki çalışmalar gerçekçi ve bu
ölçüde kontrol edilebilir olmalıdır.”


2015 yılı
itibarıyla, onlarca Hollywood filmine de ilham kaynağı olan, gerek kültür
emperyalizminin bir uzantısı olan “zihin kontrolü ve kitlelerin
yönlendirilmesi” hususunda, gerekse de şeytanî bir işkence aracı olan (kaba
işkence iz bırakır, bu ise isbat edilemez) “elektromanyetik zihin kontrolü”
konusunda (ki dünya üzerindeki mağdurların beyanı bir yana, Boğaziçi
Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümü öğretim üyesi Prof. Dr.
Selim Şeker’den Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a kadar birçok akademisyen ve bilim
insanının da teyidi vardır), Türkçe’de de yaklaşık otuz eser artık mevcuttur.


1978 yılında,
Operation Mind Control (Zihin Kontrol Harekâtı) adıyla yayınladığı kitabında
araştırmacı-yazar Walter Boward şöyle diyor:


– “CIA
tarafından uyuşturucu ilaçlarla yapılan deneyler, ABD hükümetinin uyguladığı
çok gizli zihin kontrol projesinin yalnızca bir kısmıdır. Bu deneyler binlerce
kişi üzerinde 35 yıl devam etmiştir. Bu araştırmalar; hipnoz tekniği,
narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik mikrodalgalar,
alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri
terapisidir. CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik
tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni
bir tip savaşa girmesi mümkündür. Bu savaşın görünmez muharebe sahası insan
zihinleridir. (…) Parapsikolojik silahları devletler vatandaşlarını kendi
ideolojik ve politik sistemleri içinde tutmak için veya diğer ülke insanlarının
zihinlerini etkileyerek değiştirmek ve kendi gayelerine uygun yönlendirmek
maksadıyla kullanacaklardır.”


Bu bölümün
sonunu, -genel bir kaide ile- İmam Şafiî Hazretleri ile mühürleyelim:


“Ehl-i
dünyanın yakınlığı, sağlam insanı bile hasta eder.”


BENİ YAVAŞÇA
ÖLDÜREN İŞKENCE


8 Ocak 2013
tarihli Euronews’in Türkçe yayınında “Himalayalar’daki Mutluluk Krallığı”
başlıklı son derece “şaşırtıcı” bir habere yer veriliyor, özetle şöyle
deniliyordu:


– “Güney
Asya’nın küçük ülkesi Bhutan Krallığı’nda gelişmişlik Gayri Safi Millî Hâsıla
yerine Gayri Safi Millî Mutluluk endeksi ile ölçülüyor. Tüm dünyada, kişi
başına düşen millî gelir tartışılırken, bu sıradışı Himalaya krallığında halkın
ne kadar mutlu olduğu önem taşıyor. Gayri Safi Millî Mutluluk, sürdürülebilir
kalkınmanın sağlanmasına, iyi bir yönetime, çevrenin ve kültürel değerlerin
korunmasına dayanıyor.”


Devam eden
görüntülerde, 11-12 yaşındaki bir kız öğrenciyle, sınıfında mini bir röportaj
yapılıyor ve muhabir İngilizce olarak “mutlu bir kız mısın?” diye soruyor. Kız
öğrenci, “her zaman” diye cevap veriyor. Muhabir, “her zaman mutlu olman mümkün
mü?” diye sorunca, bizi sarsan bir cevap geliyor (ki detaylarını birazdan izah
etmeye çalışacağız): “Zihnimizi kontrol edebilirsek bu mümkün…”


Bu haberi
bizim için “şaşırtıcı” kılan husus şu: Dünya kamuoyuna, Himalayalar’daki
Mutluluk Krallığı şeklinde lanse edilen Bhutan, aslında, kelimenin tam
anlamıyla adaletsizlik, zorbalık, zulüm, asimilasyon ve işkence krallığıdır.
Tahmini 700 bin olan nüfusunun 100 binden fazlası mülteci olarak ülke dışında
ağır şartlarda, Bhutan’dakiler ise büyük bir baskı ortamında yaşamaktadır. Ve
bu baskı, yâni kontrol altında tutulma durumu, tam da kız öğrencinin
-muhtemelen farkında olmadan- ifade ettiği gibi, zihin kontrol tekniklerine de
dayanmaktadır.


Televizyonun
ancak 1999 yılında girdiği Bhutan Krallığı, ilginçtir ki rejim
muhaliflerine,  “cihazlı-elektromanyetik zihin kontrolü” yapabilme
teknolojisine sahibtir. Elbette kasdımız bunu ürettikleri değil de, bir
yerlerden temin ettikleri yahut bir yerlerden verildiğidir.


Dünya
nüfusunun yarısından fazlasının haritada yerini bile gösteremeyeceği Bhutan
Krallığı’nın yapmış olduğu zulmü ve elektromanyetik zihin kontrolünü, dünya
kamuoyuna duyuran kişi ise kendisi de yıllarca bu işkenceyi bizzat yaşamış
Bhutanlı bir devlet adamı: “Tek Nath Rizal”. Yazımızın başlığı (Beni Yavaşça
Öldüren İşkence) ise Rizal’in 2010 yılında “TORTURE Killing Me Softly” ismiyle
yayımladığı, 2011 yılında ise Yusuf Pazar’ın böylesine önemli bir eseri tercüme
edip, Türkçe literatüre kazandırmasıyla, Tahkim Yayınları’ndan çıkan kitabının
ismi.


Peki kimdir
Tek Nath Rizal, niçin böylesine bir işkencenin hedefi olmuştur?.. Rizal, 27
Mart 1947’de Hindistan ve Çin arasında bulunan küçük Himalaya ülkesi Bhutan’ın
güneyindeki Lamidara’da doğdu. Henüz 16 yaşındayken Bhutan’ın resmî ölçme ve
değerlendirmeler birimine kabul edildi. 1964 yılında Bhutan Mühendislik
Hizmetleri’ne girdi. Chirang vilayeti Lamidara bölgesinden milletvekili
seçilerek 1974’ten 1984’e kadar 10 yıl Bhutan Millî Meclisi’nde görev yaptı.
Aynı dönemde, Bhutan Millî İş Kurumu’nun da yöneticileri arasındaydı.
Milletvekilliğinden sonra Kraliyet Danışmanlığı’na tayin edildi ve 1984-1988
arası dönemde, hem Kraliyet Danışmanı, hem Bakanlar Kurulu üyesi, hem Kraliyet
Kamu Hizmetleri Komisyonu üyesi, hem de Bhutan Devlet Denetleme Bürosu
Koordinatörü olarak ülkesine hizmet etti. Ne var ki, Devlet Denetleme Bürosu’nu
yönetirken, yüksek mevkilerdeki devlet memurları arasında yaygınlaşan
yolsuzlukları açığa çıkardığı için Kral’ın hışmına hedef oldu, tüm
görevlerinden alındı ve ülkesini terk etmeye zorlandı. Sığındığı Nepal’de
tutuklanıp Bhutan’a sınırdışı edildi ve “vatana ihanet ettiği” gerekçesiyle
müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 1989’dan 1999’a kadar Bhutan
hapishanelerinde korkunç işkencelerle geçen on yıllık bir hapis hayatından
sonra, insan hakları kuruluşlarının baskısı sonucunda, eski “devlet adamı” yeni
“fikir suçlusu” Tek Nath Rizal, Bhutan rejimi tarafından serbest bırakıldı.
Hapisten çıkar çıkmaz Nepal’e iltica ederek, hem mücadelesini hem de yaşadığı
tüyler ürpertici işkenceleri kitablaştırdı.


Toplam üç eser
kaleme alan Rizal, “Beni Yavaşça Öldüren İşkence” isimli kitabında, rejimin bir
korku iklimi yaratıp, baskı ile insanları hizaya çekmeye çalışmasından,
Bhutan’daki özgürlük ve insan hakları mücadelesine kadar birçok hususa yer
veriyor. Asıl çarpıcı konu ise, bu zulüm ortamında, Rizal’in yaşadığı –adi
işkence uygulamaları bir tarafa- TELEGRAM ve zihin kontrolü işkencesi. Rizal,
elektromanyetik radyasyonun, vücudunun biyolojik sistemini ve beynini nasıl
etkilediğini etraflı bir şekilde açıklıyor. Neticede, Rizal’in bu kitabı, zorba
devletlerin böylesine aşırı bir zihnî işkenceyi, siyasî tutuklu ve mahkûmlar
üzerinde nasıl kullanılabildiğine dair önemli bir delil olma özelliği taşıyor.


Kitabın
önsözünde şöyle diyor Rizal:


– «Hayatımın
10 yılını Bhutan hapishanelerinin en haysiyet kırıcı ve insanlık dışı
şartlarında geçirmiş birisi olarak, bu tecrübelerimi diğer insanlarla paylaşmak
istedim. Bu kitabın öncelikli hedefi, kültürel saflığı inşa etmek adı altında
etnik temizliğin bir devlet politikası olarak yürütüldüğü güya son “saklı
yeryüzü cenneti”nin diğer yüzünü ifşa etmektir.


İşkence;
kamçı, zincir, kelepçe, elektrik gibi fizikî uygulamalarla sınırlı olmadığı
gibi, artık ışık hassasiyeti, çok yüksek desibelde ses, zihnî faaliyeti
hedefleyen elektromanyetik dalga gibi teknikleri de ihtiva etmektedir. Amaç çok
açıktır; aklı durgunlaştırmak, anormal davranış değişikliklerini uyarmak ve
şahsiyeti parçalamak.


Bende istenen
sonucu elde etmek için, hissî tecrid ve beyne değişik enerji çeşitlerini
ışınlamanın bir terkibi uygulandı. Bütün hissiyatımı yok etmek için sistematik
çalışmalar yapıldı, ancak içimde bir alt şuur sağlam kaldı. Bu ise kendimi
yaşadıklarımı ve böylece hatırladıklarımı dünya ile paylaşmaya adadığım işkence
sonrası yeniden yapılanma dönemimde, tutunduğum asıl faktör oldu.»


Ezcümle,
hapishanede gördüğü fizikî işkenceyi (ve tahliyesinden sonra da devam eden
elektromanyetik zihin kontrolünü)  tüm çıplaklığıyla kitabında resmetmeye
çalışan Rizal, Bhutan’ın zalim yöneticilerinin maskelerini indirmeyi
başarırken, onların “Büyük Mutluluk” felsefesini sadece yerle bir etmekle
kalmıyor, tarihin gördüğü en korkunç silahlardan birinin de bizzat kurbanı
olarak, kamuoyunu farklı bir açıdan da bilinçlendiriyor. 


Yeri gelmişken
şu kaydı düşelim hemen. Vücuda yapılan fizikî bir işkenceyi açıp göstermek
mümkünken, elektromanyetik sinyaller havada yakalanıp gösterilemeyeceği için,
yâni meselenin delillendirme kısmı havada kalınca, iddia sahibini “şizofren”
benzeri yaftalarla “deli”lendirme gayreti, bazen bilmemezlikten-saflıktan,
bazen ise bilip de bilmezden gelme tavrından dolayı kaçınılmazdır. Hâsılı,
cihazın verdiği maddî ve metafizik sıkıntılar yanında, bir de derdini
anlatamama veya anlatsan da anlaşılamama ve yaftalanma sıkıntısı da başlı
başına ayrı bir mânevî buhran sebebidir. (Hattâ bundan dolayı bazı kurbanlar
yaşadıklarını kimseye anlatmamayı seçebiliyor.) Tüm bunları; dışlanma,
karalanma, tecrit edilme gibi farklı veçhelerden Rizal’in yaşadıklarında da
müşahede ediyoruz.


Dünyaca meşhur
Savaş ve Güvenlik Uzmanı, Nepal Anayasa Meclisi Üyesi Prof. Dr. Indrajit
Rai’nin, Rizal’in gördüğü zihin kontrol işkencesiyle ilgili şunları söylüyor:


– «Bir “savaş
çalışmaları profesörü” olarak, savaş esirlerine zihin kontrolü tekniğinin
uygulandığına askerî araştırmalarım süresince şahid olmuştum. Bu, insanın bütün
vücudunun ve zihninin kontrolünü eline alabilen elektromanyetik bir zihin kontrolü
tekniğidir. Burada, insan beyninde sesler üretilmesine yol açan ayarlanmış
elektromanyetik dalgalar kullanılır. Bu, şuuraltı hipnotik emir formundadır ve
insan hiç haberi olmadan yıllarca hipnotik olarak yönlendirilebilir.
Düşünceler, onun hiç haberi olmadan kurbanın zihnine yerleştirilir.


Elektromanyetik
dalgalar yoluyla işitmede ise, hedeflenmiş kişi dışında hiç kimse bu sesleri
işitemez. Ses, hedef kişinin kulaklarında monoton olarak yansıma yapar. Tek bir
hücrede, yüksek perdeli ses arttırılır. Yavaşça şuuraltını karıştırır ve
sinirleri derinden etkiler.»


Son olarak
altını çizmemiz gereken bir önemli husus da şu: Tek Nath Rizal, hâlâ tam
mânâsıyla hürriyetine kavuşmuş değil. Şiddetli burun kanamaları, vücuduna derin
acılar verilmesi, geceleri uykudayken dilini şiddetli bir şekilde ısırıp kan
içinde uyanması, ibadet ederken taciz edilmesi, dayanılmaz baş ağrıları, geçici
hafıza kaybı, konuşma üzerinde kontrol kaybı, kırılan kemik acısı, tüm vücutta
yanma ve kaşınma hissi, şahsî duyguları ifade kabiliyetsizliği, susama hissinin
kaybı ve yemeklerden tiksinti, yiyeceklerin idrar ve pislik kokması, kalb
atışlarının aniden hızlanması, gözlerin önünde parlayan ışıklar ve gözlerin
devamlı kızarması, yazma-okuma gibi kabiliyetlerde ciddi körelme, uykusuz bırakılma,
bedene sıcak iğneler batırılıyormuş hissi, hastalık yokken aniden çıkan suni
ateş gibi onlarca etkiye, fiziken cezaevinde olmasa da, hattâ yüzlerce
kilometre uzakta da olsa (Avrupa ve ABD’ye yaptığı seyahatler de dâhil) dönem
dönem maruz kalmaya maalesef devam ediyor.


Son söz,
asrımızı “bilgi çağı” olarak adlandırıp, bilmez (!) olanlara… Dostoyevski’den
gelsin:


– “Ah siz, şu
beş para etmez, reddetme ustası kâhin filozoflar, niçin yolun yarısında
duruyor, daha öteye gitmiyorsunuz?!..”


Bilgehan Eren


Akademya
dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış