<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/BAŞLIK.jpg>
TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – (Bölüm I – II – III – IV)
ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – Bölüm I
Naci Kaptan / 11.12.2007 / Güncellendi 05.12.2020
_____
Bölüm I / II nacikaptan.com/?p=84541 Bölüm III / IV <nacikaptan.com/?p=84568> nacikaptan.com/?p=84568 Bölüm V / VI nacikaptan.com/?p=84659
_____
Bu yazi dizisi, 2007 senesinde DENiZCE DERGİSİNDE yayimlanmistir. Yazinin temel kaynagi www.ertugrul.jp/node olup, bu kaynakçaya emek verenlere degerli calismalari icin tesekkur ediyorum. Zaman içinde bu linke erişim kaybolmuştur. Yazı, orjinal kaynak bozulmadan ve başka kaynaklarla beslenerek konuya iliskin resimlerle zenginlestirilmistir.
Sizlere,denizcilik tarihimizden , şehitler verdigimiz,üzücü, trajik bir bir deniz yolculuğunu öykü tadında tekrar güncelleyerek sunuyorum .
Bu trajik öyküde, kadersiz yolculuğun planlanmasında yapilmis olan büyük hatalari ve Ertuğrul Fırkateyninin kadersiz yolculuğunun anılarında,sadece gösteriş ve siyasi ikbal uğruna 609 gemicinin, kendilerine tabut biçilen hurda bir gemiye doldurularak ölüme gönderilmelerinin ve kişisel hırs ve ihtirasların, akıl ve bilimin kuralları önüne konduğu, bir ölüm yolculuğunun nasıl kurgulandığını ve gerçeklerin nasıl göz ardı edildiğini ibretle okuyacaksınız.
Bu olayların sessiz kahramanları olan gemiciye düşen görev, hurda da olsa, batacağını da bilse ,verilen emirlere uyarak ,kendisinden isteneni yapmak yolculuğa ve göreve çıkmak, bile bile kendi tabutuna çivi çakmaktır.
Bu nedenle Ertuğrul Fırakateyni ve Dumlupınar Denizaltısının şehitleri başta olmak üzere;
limandan ayrılırken kendisine mendil sallayanlara bir daha geri dönememiş olan tüm deniz şehitlerine ve yaşamları denizlerde sonlanan denizcilere, mezarları belli olmayanlara, rahmet diliyorum.
_____
Siz saygın okurlar ,
Tarih içinde, diğer tayfalarla birlikte, trajik bir deniz yolculuğuna katılmak istiyorsanız, “hurcunuzu ” hazırlayın, yazlık ve kışlık giysilerinizle, şahsi eşyalarinizi alarak, geminin “lumbar agzindan” güverteye çıkın.
Gemi reisi size yol gösterecektir ! Unutmayin ki, artık siz de bir tayfasınız . geminin kurallarına uyacak, vardiya alacak. Yelken basacak, dümen tutacaksınız. Görev başına.
Her bir deniz yolculuğu ve seferi, bilinmeze acilan yelkendir,bir maceradır. Gidip de dönmemek vardır. Bu seferler aşağıdaki dua ve temenni ile baslar ;
“PRUVAMIZ NETE, RÜZGARLARIMIZ UYARINA ,DENİZİMİZ SAKİN , ALLAHIN SELAMETİ ÜZERİMİZE, YOLUMUZ AÇIK OLSUN. ”
Naci Kaptan / 05.12.2020
_____
Aciklama :
Hurç ; kalin branda bezden yapilmis olan ve omuza takilacak askılari da olan ,çuval şeklinde dikilmis , şahsi esyalerı tasimakta kullanilan genelde denizcilerin kullandığı büyük torba .
Lumbar agzi ; Gemiye cikan iskele (merdivenlerin ) gemi güvertesine kavustugu yerde bulunan gemiye girilen acik bolumdur. Denizcilik terimi dışında tanimlarsak, gemiye giriş kapısıdır.
_____
Osmanlı ile Japonya Arasındaki Bağları Güçlendiren, Kadersiz Gemi Ertuğrul Fırkateyninin Trajik Hikayesi-1
VİRA BİSMİLLAH .
1871 yılında Japonya Devleti Osmanlı Devletine bir dostluk antlaşması önermiştir. Bu düşünceler bizzat Padişah II. Abdülhamit tarafından 1875 yılında İstanbul’a liman ziyareti yapan “Seiki” bahriye öğrencilerini taşıyan Japon Harp gemisi Komutanı’na ve 1881 yılında İstanbul’a gelen elçiye beyan edilmiştir.
Osmanlı Devleti ile Japonya arasında ilk resmi görüşme 1887 yılında Japon İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu’nun Avrupa seferi kapsamında İstanbul’a ziyareti esnasında yapılmıştır.
_____

<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/Japon-İmparator u-Meiji’nin-amcası-Prens-Komatsu’.jpg>
Japon İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu’nun İstanbul’a gelişi bir dönüm noktası olmuştu. Amerika, Avrupa ülkeleri ve Çin’i kapsayan büyük bir inceleme gezisine çıkan Prens Komatsu, ilk Japon asilzadesi olarak, İstanbul’u da ziyaret etmiş ve Sultan II. Abdülhamid tarafından kabul edilerek, Japon imparatorunun dostluk mesajını iletmişti. Sultan II. Abdülhamid de Uzakdoğu’nun önemli güçlerinden biri haline gelmekte olan Japonya ile dostluk ilişkilerinin geliştirilmesi için Prens ve heyetine yakın alaka göstermiş, kendilerini üst düzey ve itibarlı bir protokolle ağırlamıştı.
Türk-Japon ilişkilerinin başlangıcını oluşturan bu ziyaret, Prens Komatsu, eşi Prenses Yoriko, birçok memur ve hizmetçinin de aralarında bulunduğu kalabalık bir heyetin Varna’dan bir Avusturya vapuru ile 29 Eylül 1887’de İstanbul’a gelmesiyle başlamıştı.
Misafirleri taşıyan vapur, padişahın yaverleri tarafından istimbotla karşılanmış ve Göksu Kasrı önünde demir atmıştı. Burada misafir edilen Prens Komatsu ve heyeti, ertesi gün Hamidiye Camii’nde düzenlenen Cuma Selamlığı’nı izlemek üzere buraya gelmiş, törenin ardından Sultan II. Abdülhamid, Prense ve heyettekilere çeşitli rütbelerden nişanlar vererek, mihmandarlıklarına Miralay Hakkı Paşa ile Kaymakam Osman Bey ile birlikte beş çavuş tayin etmişti.
Törenin akabinde saat dokuz buçukta kendilerine tahsis edilen arabalarla Göksü Kasrı’na geri dönen prens ve maiyeti 1 Ekim 1887’de yanlarında mihmandarları olduğu halde Ayasofya ve Sultanahmet Camiileri ile, Tophane Silahhanesini gezmişlerdi. 5 Ekim’de Hariciyye Nazırı yani Dışişleri Bakanı Said Paşa’nın Nişantaşı’ndaki Konağı’nda ağırlanan Prens Komatsu, Nazır tarafından kapıda karşılanmış, kendilerine Türk kahvesi ve şerbetler ikram edilmişti. Ertesi gün ise Sultan II. Abdülhamid, Japon İmparatoru’nun Amcası Prens Komatsu, eşi Prenses Yoriko ve maiyeti şerefine Yıldız Sarayı’nda bir ziyafet vermişti. [*]
_____
II. Abdülhamid, 1887 yılında Japonya İmparatorunun yeğeninin bir savaş gemisiyle İstanbul’u ziyaret etmesinin ardından Japonya’ya bir heyet gönderilerek iade-i ziyaret yapılmasını emretmişti.
Bu ziyaret için İstanbul tersanelerinde yapılan Ertuğrul Fırkateyni seçildi. Takvim yaprakları 1889’u gösterdiğinde Ertuğrul Fırkateyni Japonya’ya seyre çıkmak üzere hazırlıklarına başlamıştır.
Ertuğrul Fırkateyni 19 Ekim 1863 tarihinde Tersane-i Amire’de Padişah Sultan Abdülaziz’in katılımıyla denize indirilmiştir. Makine ve kazanları 1864’te İngiltere’de monte edilmiş, 1865 yılında İstanbul’a dönmüştür. Fırkateyn 79 metre boyunda, 15,5 metre genişliğinde, 2344 ton deplasmanında ve sürati 10 mildir.
Fırkateyn, hem yelken hem de makine ile hareket ediyordu. Üç direkli geminin ana hareket vasıtası yelkendi. 600 beygir gücündeki makinesi de yardımcı bir itici kuvvet oluşturuyordu. ahşap bir gemi olan Ertuğrul Fırkateyni 25 yaşındaydı. Yaklaşık 1 yıl önce ahşap kısımları kısmen tamir görmüştü. Ancak, makine ve kazanların alt bölümüne dokunulmamıştı.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya gönderilmesi konusunda çeşitli tartışmalar yaşanmış ve teknik heyet tarafından gemi incelenerek aşağıdaki rapor hazırlanmıştır:
“. Fırkateynin Japonya sularına kadar gidip dönmesi ve Osmanlı Saltanatının büyüklüğünün delili olan büyük şanını yükseltmek için Osmanlı’nın zafer alametli sancağının Uzak Doğu sularında tam bir başarıyla dalgalanmasına vasıta olabilecek bir duruma sahip olduğunun büyük bir şükran ve memnuniyetle görüldüğü.”
Aslında Teknik heyetin hazırladığı raporda senelerce Haliç’te yatmakta olan ve bakımsız, gövdesi, direkleri çürümüş olan Ertuğrul Fırkateyni’nin denize elverişli olup olmadığı ve bunca uzun bir yolculuğa dayanıp dayanamayacağı belirtilmemişti. Aslında Ertuğrul Fırkateyni böyle bir yolculuğu yapacak durumda değildi. Hele hele bu dönemde Marmara Denizine bile çıkmayan gemiler hem bakımsız durumdaydı. Hem de denizcilerimiz mesleki yönden zayıf kalmışlardı.
Ertuğrul Fırkateyninin seyir planı Doğu’da Osmanlı Devleti’nin sancağını göstermek amacıyla Süveyş, Aden, Bombay, Kolombo, Singapur, Saygon ve Hong Kong gibi limanlarını öncelikle olarak değerlendirilerek Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japonya sularını kapsayacak şekilde hazırlanmıştı. Gemi bu limanlarda kömür ve kumanya ikmalini yaparken, ziyarete açılarak Osmanlı Dvletinin tanıtımını da yapması düşünülmüştü.
Neticede 21 Şubat 1888 tarihli tezkere ile Bahriye Mektebi öğrencilerinin denizde teorik bilgilerini kullanmayı öğrenmeleri için donanmada uygun bir eğitim gemisi ile Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japon sularına gönderilmek üzere Ertuğrul Fırkateyni’nin uygun olduğu ve mart sonunda yola çıkarılması kabul edilmiştir.
_____
Geminin uğrayacağı limanlar ve yol güzergahı şu şekilde belirtilmiştir:
“Mezkur fırkateyn-i hümayün Dersaadet’ten hareketle Marmaris’e uğrayarak oradan Port Sait’e gidecek ve kanaldan ba’del-mürur icab eder ise Bahr-i Ahmer’e Cidde veya Kameron limanlarına dahi uğrayarak Aden’e muvasalatla oradan Bombay veya doğruca Serendib Adası’nda Kolombo’ya, Gale ve Trinkomali limanlarına gidecektir. Mahall-i mezkure Hindistan’ın meşhur iskelelerinden olmak hasebiyle burada görülmeye şayan olan mevaki ve mümkün olduğu halde istihkamat şakirdana gösterildikten ve icabı kadar arâm edildikten sonra hareketle mevsim rüzgarları gözetilerek Hindistan’ın taraf-ı şarkisinde bulunan Madras, Pondişeri ve icabında Kalküta limanlarına dahi uğranılarak şayan-ı temaşa olan mahaller şakirdana gezdirilerek ve lüzumu kadar arâm olunarak buradan dahi kıyam edildikten sonra Akyab nam limana teveccüh edilecek ve mahal-i mezkure muvasalatta dahi lüzumu görüldüğü kadar oturulduktan sonra kıyam ile Malaka Boğazı’na müteveccihen seyr-ü harekat ve boğazı mezkurde Penan ve Malaka ve Singapur limanları gibi meşhur limanlar görüldükten sonra cihet-i şimale teveccüh ile Saygon Limanı dahi görülerek Çin’in meşhur iskelesi olan Hong Kong Limanına azimet olunacaktır. Burası Çin ikliminin en meşhur memleketi olmak hasebiyle mevaki’-i mu’tena ve müstahkem görülüp icabı kadar arâm edildikten sonra kıyam birle lüzumu görüldüğü ve heyet-i sefinece tensip kılındığı halde Svatov ve Amoy ve Şanghay limanlarına uğranılarak Japon’da vaki’ (Nagasaki) Limanına teveccüh edilecek ve oradan da Japon Devleti’nin makarr-ı hükumeti iskelesi olan Yokohama Limanına azimet olunacak ve bi-mennihi teala şehr-i Teşrin-i evvel de Dersaadet’e avdet dilecektir. Mezkur limanlardan başka isimleri ta’dad olunmayan sair bir mahalle gidilmek ve bu limanlarda ne müddet urulmak veyahut hin-i hacette esbab-ı mani’a-i bahriyye ayluletiyle zikr olunan mersaların bazısı terk olunmak veyahut havaların müddet-i medide muhalif gitmesi hasebiyle limanlarda mu’taddan ziyade durmak gibi hususat kumandan olan zatın heyet-i sefine ile bil-istişare vuku bulacak karar ve tedbir-i makule menut olup ancak bu gibi halatın esbab-ı mucibe ve kaviyesi sefine jurnaline derç ve tezbir edilerek Dersaadet’e hin-i muvasalatta Bahriye Nezaret-i Celilesine izahen arz ve beyan edilecektir.”
16 Zilkade 1306 Tarik Gazetesi
_____
” Telgraf ”
“Ertuğrul Fırkateyni hümayinesinin Çin sularına kadar gidip taraf-ı eşraf hazreti padişahiden Japonya Mikadosuna ita ve ahde buyurulan nişan-ı zişanı teslim etmek üzere dünkü gün Haliç Dersadetten tahrik-i çark azimet edeceğini gazeteler yazmışlar ise de fırkateyni mezkurun dün cisreyn arasına çıkıp cephanesini aldıktan sonra bugün saat sekiz raddelerinde sevab-ı maksuda müteveccihen hareketi mükerrer bulunmuş idüğü malumat-ı mahsusen acizanemizdendir”
_____
Ertuğrul Fırkateyni 14 Temmuz 1889 tarihinde sıcak bir günde İstanbul Dolmabahçe önünden demir alarak 609 mürettebatıyla sonu bilinmeyen bir yolculuğa uğurlandı.
Sevdiklerini uğurlamaya gelenler, gözleri yaşlı, ellerindeki mendilleri, Fırkateyn Ahırkapı fenerini dönüp de gözden kayboluncaya kadar el salladılar.
Gemi kaptanı ve mürettebatı dalgın ve endişe ile İstanbul’un arkada kalan siluetini seyrederek, önlerinde olan binlerce mil yolu ve bu yola hazır olmayan teknenin, onları sağ salim getirip götüremeyeceğinin yanıtını arıyorlardı.
Kuzeyden hafif hafif esen poyraz rüzgarı açılmakta olan yelkenleri üfleyerek doldurdu ve gemi bordasına vuran ufak dalgacıkların dokunuşu ile Çanakkale boğazına yol verdi, gemi nazlıca akarak yoluna devam etti.
Geminin baş kasarasına yelkenlerin gölgesine oturmuş istirahatçı vardiya personeli, yüksek sesle vatan özlemini dile getiren bir gemici marşını söylüyorlardı:
Yol ver serdümen yol ver Gece gündüz seyredelim Bu havaya rabbim yol ver Vatanımıza dönelim.
Gemi süvarisi Ali bey kararmakta olan ufka baktı, havayı kokladı ve aklı yine kendisine söylenenlere gitti;
“Gitme,” diyorlar, “istifa et; bu yirmi yıl önce yamanmış, bir köşeye atılmış çürük gemiyle yola çıkılmaz.” Ali Bey’in kararlı, yurtsever, inanmasını, sevmesini bilen, vazifeşinas kişiliği, etrafındaki kaypaklıklar arasında büsbütün belirginleşiyor.
“Ben bu devletin askeriyim, ekmeğini yedim.Nereye git derse giderim” diyor.
Bir an hata yapıp yapmadığını düşündü.Sonra da omuzunu silkerek, Yüce Allah’tan takdirdir, diye mırıldanarak, poyraz rüzgarına yüzünü verdi ve sonu bilinmeyen yolculuk için selamet duasını okumaya başladı.
Ertuğrul fırkateyninin süvarisi Ali bey, uğradıkları her limandan, karısı Ayşe hanıma mektuplar gönderdi.Bu mektupları torunu sayın Canan Eronat paylaşıma açtı.Tarihe ışık tutan belgeler olması nedeniyle kendisine teşekkür ediyorum.
Gelecek olan bölümlerde fırkateynin deniz yolculuğuyla birlikte, Gemi süvarisi Ali beyin torunu sayın Canan Eronat’ın yazısını ve gemi süvarisi Ali beyin eşine gönderdiği mektuplarını sunacağım.
Bölüm I sonu / Naci Kaptan
[*] www.dunyabulteni.net/tarihten-olaylar/japon-prensi-komatsunun-istanb ul-ziyareti-h276977.html
_____
<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/BAŞLIK.jpg>
ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – Bölüm II
Geminin Seçimi ve Hazırlıklar
Ertuğrul Fırkateyni bu zorlu ve uzun sefere çıkmadan önce neler olduğuna, Ertuğrul’un ve personelinin nasıl seçildiğine, O günlerde bahriyenin durumuna, Gemiye verilen görev talimatına bakmak gerektir.
14 Şubat 1889 tarihinde Sadrazam Kıbrıslı Kâmil Paşa’nın, alışılagelmişin dışında bakanlığa büyük yetkiler veren bir tezkeresi Bahriye Bakanlığı’na ulaştırıldı. Tezkerede şöyle deniyordu:
“Mektebi Fünunu Bahriye’den mezun olan öğrencilerin teorik bilgilerini uygulama alanına sokmaları ve geliştirmeleri maksadıyla, imparatorluk gemilerinden uygun bir savaş gemisinin okul gemisi olarak Hint, Çin ve Japonya sularına yapılacak bir geziye gönderilmesi Sultan-Halifenin sözlü emirleri gereği olduğundan, bu görev için seçilecek geminin isminin ve hangi tarihte yola çıkmasının uygun olacağının bildirilmesi.”.
Bu kadar geniş yetki verilmiş olan dönemin Bahriye Bakanı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın yapacağı işin, karargâhında ilgili uzmanlardan oluşacak bir heyet kurarak, mevcut gemilerin harp kifayetlerini ve seyir kabiliyetlerini incelettirmek, aday olarak saptanan gemileri önceliklerine göre sıralatmak, bu incelemeye paralel olarak da Hint ve Çin denizlerindeki meteorolojik ve oşinografik durumu inceletmek olması lazım gelirdi. Ama durum böyle olmadı.
Kurulan heyet Ertuğrul fırkateynini bu sefere uygun bularak seçti. Ertuğrul ise senelerdir, Haliç’e hapsedilmiş ve tüm karinası midye ve yosun bağlamış bekler durumda bir gemi idi.
Ertuğrul fırkateyninin özellikleri
Ertuğrul Fırkateyni 1854 yılında, Kırım Savaşı sırasında Taşkızak Tersanesi’ne sipariş edilmiş, 1855 yılında omurgası kızağa konmuş ve 1863’te seyir tecrübeleri yapılmıştır. 1864 yılında hizmete giren gemi, aynı yıl makine ve kazan montajıyla toplarının çeşitlendirilmesi ve modernizasyonu için İngiltere’ ye gönderilmiştir.
18 Şubat 1865’te Portsmouth’tan İstanbul’a hareket etmiş, dönüş seyrinde de bazı Fransız ve İspanyol limanlarını ziyaret etmiştir. İstanbul’a gelişinden sonra da Girit harekâtına katılmış ancak Abdülhamid dönemiyle beraber onun da kaderi Haliç’e hapsedilmek olmuştur.
Sefere hazırlandığı sırada 25 yaşında bulunan Ertuğrul, Japonya gezisi için seçilmesinden takriben bir yıl evvel onarım ve havuz görmüştü. Özellikle ahşap kısımları yenilenmiş fakat makine ve kazanlarının altına isabet eden kısımlara dokunulmamıştı.
_____

<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/ertuğrul-fırkat eyni-5.jpg>
1890 yılı Bahriye kayıtlarına göre Ertuğrul’un özellikleri şöyleydi:
Boyu 250 kadem ( 1 kadem 30.5 cm’dir) Eni 49,10 kadem Derinliği 25 kadem Çektiği su 23 kadem Deplasman tonajı 2 344 ton Yapım yeri Tersanei Amire TaşkızakTersanesi Tekne Ahşap Makinesi 600 BG, adî kondansörlü, ufkî çift silindirli tek şaftlı Kazan sayısı 2 Sürat 10 mil (tecrübe sürati) Kömürlükleri 350 ton kömür kapasiteli Aydınlatma elektrikle
Silahları:
8 adet 150mm Krupp, 5 adet 150mm Armstrong topu, 1 adet Whitehead torpido tüpü, 2 adet torpido bulunmaktadır.
Mürettebat;
61 Subay ve memur, 548 erbaş/er – toplam 609 kişi
_____
Donanma gemilerinin Abdülhamit’in emriyle senelerce Haliç’te hapsedilmesinden Ertuğrul Fırkateyni de etkilenmiş, bakımsız kalmıştı . Teknelerin çok uzun zaman durumda kalması nedeniyle karinasında (suyun altında kalan kısım) ahşap kaplamaları çürümüştü. Tersanede Ertuğrul’un elden geçirilmesinde bakımı yapılırken karina kısmının elden geçirilmediği söylenmektedir.
Geminin ana makinası ve kazanları da elden geçirilmediği için Ertuğrul Fırkateyninin böylesi uzun bir yolculuğa çıkmaya ve denize elverişli durumda olmadığı bir gerçektir.
Ayrıca o zamana kadar Osmanlı donanmasında böylesi uzak yol ve denizlere giden yeteri kadar bilgili denizciler de yoktu.Bu Japonya seferi Osmanlı donanmasının kendisini her açıdan sınaması olarak da kabul edilmelidir
Komutanın Seçimi
“.Padişah tarafından Japon İmparatoruna gönderilecek armağanlar ile ‘Nişanı Ali-i İmtiyaz’ isimli en büyük Osmanlı nişanı da adı geçen fırkateyn komutanı tarafından sunulacağından bu göreve yabancı dil ve usul adap bilen bir subayın atandırılmasını.”
Bu direktif üzerine Bahriye Bakanlığı’nın 6 Nisan 1889 tarihli yazısıyla atama yapılmıştı: “… Anılan fırkateynin komutanlığını deruhte etmek ve Nişanı Ali i İmtiyaz’ı Japon İmparatoruna sunmak üzere birkaç yabancı dil bilen, bilgi, görgü ve denizcilikteki ustalığıyla tanınmış deniz subaylarından Albay Osman Bey’in atandırıldığı, komutan ve subayların nasıl hareket etmeleri gerektiğini belirten talimatın da kendilerine verildiği.”
Ancak Ertuğrul komutanlığına atanan Albay Osman Bey’in, Bahriye Bakanının damadı olması bazı dudak bükmelere, alaylı ve anlamlı gülümsemelere neden oluyordu. Yedi bin subayın hizmet verdiği koskoca Osmanlı donanmasında “İlmî kifayeti benim damadımdan daha yüksek olan yoktur.” demek de ne demek oluyordu? Albay Osman Bey yıllarca Bahriye’ye hizmet etmiş bir ailenin mensubuydu. Dedesi Patrona (Koramiral) Osman Paşa Sinop’ta baskına uğrayan Osmanlı Filosunun komutanı olan Osman Paşa’ydı. Babası Basra Bahriye Komutanı Liva Amiral (Tümamiral) Ahmet Rahmi Paşa, ağabeyi kendisinden evvel Ertuğrul Fırkateyni komutanlığı teklif edilen fakat kabul etmediği söylenen, kardeşinden iki yıl evvel Deniz Harp Okulu’ndan mezun olmasına rağmen, sekiz yıl sonra amiral olan o zamanki rütbesi ile Albay Mehmed Reşid Bey’di.
Osman Paşa 1883’te Paris’te Deniz Ataşeliği yapmış, 1885’te Bahriye Bakanı Bozcaadalı Müşir Hasan Hüsnü Paşa’nın dul kızıyla evlenmişti. İki yıl sonra 1887 yılında padişah yaverliğine, 6 Mart 1889’da da Ertuğrul Fırkateyni Komutanlığına atandırılmıştı. İngilizce ve Fransızca bilir, iyi yetişmiş çok değerli bir deniz subayı idi. Kendisinin Ertuğrul’a komutan olarak atanmasının nedeni olarak, Bozcaadalının, “Bu gemi çok sağlamdır. Bakın damadımı gönderiyorum.” diyerek, sözü geçen bir bakan görüntüsü yaratmak istediği de, kızı ile damadı arasındaki geçimsizliklerden bıktığı için damadını biraz uzaklaştırmak istediği de söylenir.
_____

<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/ertuğrulun-rota sı-2.jpg>
Talimatname
Bakanlık tarafında Osman Paşa’ya verilen ve 11 maddeden oluşan talimat şöyleydi:
1. Ertuğrul Fırkateyni İstanbul’dan hareketle Marmaris’e uğrayarak oradan Port Said’e gidecek ve kanaldan geçtikten sonra icap ederse Kızıldeniz yoluyla Cidde ve Kameron limanlarına uğrayarak Aden’e muvasalatla oradan Bombay’a veya Seylan Adası’nda Kolombo’ya gidecektir. Hindistan’ın ünlü limanı Bombay’da yeteri kadar kaldıktan sonra mevsim rüzgârları da kollanarak Hindistan’da Pondiçeri ve gerektiğinde Kalküta limanlarına da uğranılacaktır. Daha sonra Akabed adlı limanda bir süre kalındıktan sonra Malakka Boğazı’ndan geçilerek ve Malakka ve Singapur gibi limanlar görüldükten sonra kuzeye yönelinerek Saygon Limanı’na gidilecektir. Bu arada Çin’in ünlü iskelesi Hongkong’da kalınacak ve eğer gemi komutanlığı tarafından uygun görülürse Amoy ve Şanghay limanlarına uğranılarak Japonya’nın Nagasaki Limanı’na gidilecektir. Oradan da Japonya’nın başkenti olan Tokyo Körfezi’ndeki Yokohama Limanı’na gidilerek, ekim ayında da İstanbul’a dönüş seyrine başlanacaktır. Yukarıda belirtilen limanlardan başka limanlara uğranılması ve hava muhalefeti sebebiyle limanlarda fazlaca kalınması gibi hususlar, gemi komutanının, gemi heyetiyle yapacağı müzakereler sonucunda belirlenecek ve alınan kararlar günü gününe gemi jurnaline kaydedilerek, İstanbul’a dönüşte Bakanlığa arz edilecektir.
2. Ertuğrul Fırkateyninin Komutanı, Japonya İmparatoru hazretlerine armağan edilecek ‘Nişanı Ali-i İmtiyaz’ı da takdim etmekle görevli kılındığından, Tokyo’ya vardıklarında oluşturacağı bir heyetle İmparatorun huzuruna çıkacak, nişan ve armağanları sunacaktır.
3. Seyir yolu üzerindeki bazı limanlara uğranıp uğranılmaması ve bu limanlardan hareketin mevsime göre düzenlenmesi gemi komutanının takdir ve tercihine bırakılmıştır.
4. Subaylar ve Deniz Harp Okulu öğrencilerinin, o zamanın tabiriyle Şakirdanın geziye katılmalarının amacı, okulda öğrenmiş oldukları teorik bilgileri tatbikatta kullanarak pekiştirilmelerini sağlamaktır. Gemide tatbiki eğitim için gerekli silahlarla alet ve araçlar mevcut bulundurulacaktır. Şakirdan ve subaylar, Bahriye kanunlarına ve Bakanlıkça hazırlanacak programa uyacaklardır.
5. Şakirdanın Deniz Harp Okulunda öğrendikleri ilmî ve fennî bilgileri uygulamalarında kullanabilmeleri için geminin yelkenle seyir ve hareketi tercih edilecektir. Hatta bazı açık limanlara dahi yelkenle girilecek ve çıkılacaktır. Dar boğazlardan geçişlerde, limanlardan hareketlerde veya açık denizlerde ileri yol almaya mâni olacak derecede ters rüzgârların esmesi halinde ve de fevkalade durumlarda makineyle hareket edilebilir. Bu durumların dışında makineyle seyredilmeyecektir.
6. Her yerde ve her halde fırkateyn personeli İslam dininin gereklerini yerine getirecektir.
7. Gidilecek yerlerin haritalarının tedarik edilmesi ve bu haritaların son düzeltmeleri yapılmış ve doğru olmasına dikkat edilecektir. Fırkateynde fotoğraf makinesi ile gerekli tab alet ve malzemesi bulundurulacak ve uğranılacak limanların resimleri çekilecektir. Karada, bölgenin incelenmesinden sonra resimler çekilecek veya o bölgenin daha evvel çekilmiş resimleri satın alınacaktır.
8. Ertuğrul Fırkateyni’nin uğrayacağı limanlarda, özellikle yabancı ülke sularında gemiyi ziyarete gelecek zevatın karşılanması, “Kabulü Bahriye Kanunnamesi”nde açıklandığı şekilde olacaktır. Böyle bir yere gelindiği zaman, geminin içi gayet neta bir şekilde bulundurulacak ve gezmek isteyenlere saygı gösterilecektir. Ertuğrul’un okul gemisi hüviyetini taşıması dolayısıyla yabancı görevliler gemiyi incelemek isteyebileceklerdir ki; böyle durumlarda yapılan konuşmalar ve dikkat çekici olaylar günü gününe bizzat gemi komutanı veya süvarisi tarafından kaydedilecektir. Bundan başka da gezi sırasında tanık oldukları olayları da geri döndüklerinde Bahriye Bakanlığı’na arz edeceklerdir.
9. Fırkateynin seyir ve hareketinde, boğaz geçişlerinde, liman giriş ve çıkışlarında, sığ ve bataklık yerlerden geçişlerinde ve gerek duyulan her yerde kılavuz alınacaktır. Geminin seyir ve hareketlerinin harita ve seyir jurnali üzerinde işaretlenmesi, vardiya subayları ile seyir subayı ve yardımcıları tarafından rasatlar da yapılarak, enlem ve boylamlar belirtilerek yapılacaktır. Geminin uğradığı her yerde bahriye geleneklerine uygun olarak törenlerin yapılmasına dikkat edilecektir. Mahalli makamlarla yapılması gerekli karşılıklı ziyaretlere itina gösterilecek, her halükarda Subaylar ve Şakirdan, gerek gemi içinde gerek gemi dışında almış oldukları terbiyeye uygun ve askere yakışır bir davranış içinde olacaklardır. Deniz subay ve erleri her zaman yapacakları görevlerde Bahriye Kanunnamelerine uyacaklardır. Gemi vardığı ve ayrıldığı yerleri telgrafla Bakanlığa bildirecektir. Toplanan detaylı bilgiler de ayrıca posta vapurları aracılığıyla gönderilecektir. Gemi Komutanı, bu mühim görevi yerine getirmekle mükellef olduğundan, gidecekleri yerlerde fırkateyne gelecek olan resmî zevat ve misafirlere daha önceki maddede bildirildiği gibi Osmanlı sancağına yakışır bir şekilde saygı göstermekle mükelleftir.
10. Gemide bulunan subaylara “Taamiye” adıyla verilecek yemek parası olan on iki bin kuruşun, iki bini komutana, bin kuruşu süvari ve süvari muavinine ayrılacak, kalan dokuz bin kuruş diğer subaylar arasında eşit olarak taksim edilecektir. Sefer esnasında subay ve erlerin maaşlarının dağıtımı görevi komutanın sorumluluğunda olacaktır.
11. Ertuğrul Fırkateyni’nin uğrayacağı yabancı limanlarda yapılacak törenler Bahriye Kanunnamesi hükümlerine göre olacaktır. Yabancılara verilecek ziyafetlere mukabele veya komutan tarafından verilecek ziyafetlerin faturası yüz lirayı geçmeyecektir.
Bu talimatla Ertuğrul Fırkateyni komutan ve personelinin uyacakları kurallar ve davranışlar açık olarak belirtilmişti. Hazırlıklar yavaş yavaş tamamlanıyordu.
Mürettebatın Seçimi
Bahriye Bakanı, Ertuğrul’u pek mükemmel bulmuştu. Bu yüzden de Komutanı Albay Osman Bey’i tebrik etti. Şimdi sıra sefere iştirak edecek subayların ve personelin denetlenmesine gelmişti.
Bakanın emri üzerine, üst güvertede subaylar sancak, diğer personel iskele tarafta tabura geçtiler. Taburların ilk bakışta dikkati çeken mevcutları, gemideki subay sayısının, personelin sayısına göre birkaç misli fazla olduğunu gösteriyordu. O zamana kadar ayda bir kere bile gemiye uğramayanlar, tatlı buldukları bu sefere katılmak arzusuyla her gün sabah namazında gemiye gelmeyi âdet haline getirmişlerdi. Ertuğrul’un yirmi beş yıllık emektarı Sağ Kolağası Ömer Efendi Kaptan hayrette kalmıştı. Bu subaylardan çoğunu tanımıyordu. Çoğu da yüksek rütbeliydi. Bir ay kadar evvel geminin güvertesini temizletebileceği beş on askeri zor bulan Ömer Efendi Kaptan’ın karşısında şimdi üç yüze yakın asker dizilmişti.
Bu durumun nedeni hemen anlaşıldı. Diğer gemilerin sefere katılmak isteyen açıkgöz askerleri de kendiliklerinden Ertuğrul’a geliyorlardı. Hatta içlerinden Sadaretin ilk tezkeresiyle birlikte gelmiş olan kulağı delikler bile vardı. Bu davetsiz misafirler, gemideki hemşehrilerinin koltuklarının altına sığınmışlardı. Belki subaylar arasında da aynı şekilde gelenler vardı. Belki de bunların bir kısmı Haliç’te batıp leşi bir kenara çekilen gemilerin personellerinin taksimi sırasında Ertuğrul’a verilenlerdi.
O yıllarda subayların ve personelin kayıtları gerektiği gibi ve günü gününe tutulmadığından bu hususun tespiti de zordu. Bahriye Bakanı, subayları ve personeli denetleyerek; içlerinden görünüş bakımından ve fizikî açıdan çirkin olanlarını, hal ve tavırlarını beğenmediklerini, yaşları fazla olanları ve rütbeleri büyük olanları ayıklamaya ve azaltmaya başladı. Ama bu işin subay ve personelin gözleri önünde yapılmasının hassasiyetini de görerek, süratle karar değiştirdi ve hiç olmazsa bundan sonra gemiye katılışları önlemek için, tabur mevcutlarının ismen tespit edilmesini ve bu tespit sırasında da yanlarına işaretler konulmasını istedi.
Bakan, öğle yemeğini gemide yedi. Aynı günün akşamı da gemide kaldı, subayların ve personelin listeleri ilan edildi. Listelerde ismi olmayanların, yeni görevlerini öğrenmek üzere bakanlığın II. Daire Başkanlığı’na başvurmaları da ayrıca tebliğ edildi. Albay Osman Bey’in teklifi üzerine gemicilik işlemlerinde ve yelken kullanmadaki maharetleri bilinen bazı liyakatli subayların da Ertuğrul’a tayinlerinin yapılmasına bakan onay verdiğinden, bu subayların isimleri de kendisine verildi. Verilen isimler arasında; gemi süvarisi olarak Binbaşı Ali Bey Efendi Kaptan, süvari muavini olarak Binbaşı Cemil Bey Efendi Kaptan ve seyir subayı olarak da Deniz Harp Okulu seyir öğretmeni Sol Kolağası Tahsin Efendi Kaptan vardı.
Ayrıca personel kadrosunun 200 kişi daha arttırılmasının uygun olacağı kanaatine varıldığından, personel arasından sadece sağlık durumları ve yaşları itibariyle böyle uzun bir seferin zorluklarına katlanamayacak olanları ayırdılar, noksan personeli de tamamladılar.
Gezinin yapılmasındaki zahiri sebeplerden birisi de, Deniz Harp Okulu öğrencilerinin teorik bilgilerini uygulamaları, görgü, bilgi ve deneyim kazanmaları olduğundan, bunun gereği için de en son mezun olan sınıftan lisan bilen on üç genç subayın yani o yıllardaki tabiriyle Şakirdanın geziye iştirak ettirilmesi uygun görüldü. Gemideki iskân zorluğu nedeniyle sınıfın geri kalan kısmı İstanbul’da bırakıldı.
Personel konusundaki son girişim, Bahriye Bakanlığı’nın 13 Nisan 1889 tarihinde saraya Mabeyin Başkâtipliği’ne (Özel Kalem Müdürlüğü) yaptığı teklifle oldu. Bu teklifte, “. Mektebi Fünun’u Bahriye’den mezun olan öğrencilerin bilgilerini pekiştirmeleri için Ertuğrul Fırkateyni’nin okul gemisi olarak Hindistan, Çin ve Japonya’ya gönderilmesi ve bu ülkelerin sularında seyir yapması, Babıâli’den tebliğ buyrulan emir gereği olduğundan, bu fırkateyne bilgili ve yetenekli bir Süvariyle bir de Süvari Muavini atanması gerekli olduğundan, Tekirdağlı Ali ve Cemil Efendi Kaptanlar bu görevlere uygun görülmüşlerdir. Bu subaylar aranılan nitelikleri taşıdıklarından, rütbelerinin yarbaylığa yükseltilerek, Ali Efendi Kaptan’ın Süvariliğe ve Cemil Efendi Kaptan’ın da Süvari Muavinliğine atanmaları uygun görülürse, bu konuda gereken emrin verilmesi.” talep ediliyordu. Bu teklifin de uygun görülerek kabul edildiği Mabeyin Başkâtipliğinden gönderilen 14 Nisan 1889 tarihli yanıttan anlaşılmaktadır. Gemi Süvarisi ve Muavininin hem terfilerinin hem de atanmalarının onaylandığını bildiren bu yanıt, personel konusunun da sonunu getirmiştir.
_____
Bölüm II sonu / Naci Kaptan / 06.12.2020
TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – Bölüm III-IV
<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/BAŞLIK-1.jpg>
ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – Bölüm III
Naci Kaptan / 11.12.2007 / Güncellendi 07.12.2020
_____
Bölüm I / II nacikaptan.com/?p=84541 Bölüm III / IV <nacikaptan.com/?p=84568> nacikaptan.com/?p=84568 Bölüm V / VI nacikaptan.com/?p=84659
_____
Ertuğrul Fırkateyni’nin hangi şartlar altında binlerce millik, aylarca sürecek ölümcül yolculuğa nasıl hazırlandığını tam anlayabilmek için Osmanlı İstanbul’una, 1800’lü yıllara bir tarih yolculuğu yaparak Osmanlı’daki denizciliğe ve günün imkanlarına göz atmak gerektir. Dönemin şartlarını bilmeden, donanmanın, gemilerin, denizcilerin durumlarını bilmeden Ertuğrul’un nerede ise bir sene süren yolculuğunu gereği gibi bilemeyiz.
_____
BAHRİYE, Arapça “deniz” anlamına gelen BAHR’dan türemiş olup sözlükte “denize ait, denizle ilgili” , BAHRİYELİ, denizci demektir.
_____
OSMANLI DÖNEMİNDE DENİZCİLİĞİN GELİŞMESİ NASIL BAŞLADI
“Tarih 1804, Sultan III. Selim yılında gönderdiği bir irade ile bir bahriye nizamnamesi çıkartmıştır. Kanunnamenin en önemli özelliği, reformlar için gerekli olan kaynağın sağlanması ve harcamaların bir esasa bağlanmasıdır. Osmanlı Bahriye’sinin her kademesinde görevli memurların bir nevi çalışma programı mahiyetindeki bu kanunname ile bahriyenin özellikle teşkilat konusundaki noksanlıkları ele alınmış, devlet malının talan edilmesi veya ziyana uğratılmasının önüne geçilmiştir.

<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/OSMANLI-DONANMA SI.jpg>
Daha sonra yeni nizamname gereğince gemiler; kalyon, fırkateyin ve şehtiye diye üç gurupta tertip edilerek her gemiye ehliyet derecesine göre gemi komutanları tayin edilmiştir. Liyakati esas alan bir terfi sistemi hayata geçirilmiştir. Padişah damadı dışında hiçbir özelliği olmayan kimselerin üs kademeleri işgal etmesi ve bir kısım personelin görevdeki başarılarından ziyade saraya yakınlıkları oranında terfi etmeleri bir şekilde engellenmeye çalışılmıştır.”
Görüldüğü gibi Sultan III. Selim bahriyede reform yapmaya çalışmaktadır. Bir konuya daha dikkat çekerim, padişah damadı dışında üst düzey görevlere aile yakınlarının ve liyakatsiz olanların da atanmasını yasaklamıştır.
22 Aralık 1806 tarihinde Osmanlı-Rus savaşının başladığı bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki olan İngiltere 12 harp gemisinden oluşan bir kuvvet ile Çanakkale Boğazı’nı ablukaya almış, buna karşı Osmanlı Devleti (gemilerin arızaları ve askerinin talimsiz olmasından dolayı) Çanakkale’ye ablukayı önlemek üzere ancak 4 harp gemisi gönderebilmiştir.İngiliz Filosu, 19 Şubat 1807 tarihinde ani bir baskınla Çanakkale Boğazı’nı geçmiş, Osmanlı gemilerini teker teker batırarak İstanbul önlerine gelmeyi başarmıştır. Marmara Denizi Adalar civarında 10 gün kadar kalan İngiliz Filosu, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı savaştan caydırma çabalarında bulundu ise de başarılı olamamış ve mevcut durumunun kendisi açısından tehlikeli görerek geri çekilmek zorunda kalmıştır.
İngiliz savaş gemilerinin 1807 yılında Çanakkale’yi geçerek İstanbul’a gelip demirlemeleri ve bir tehdit oluşturması güçlü bir donanmanın önemini bir kez daha göstermiştir. Konu sadece güçlü bir donanmaya, savaş gemilerine sahip olmak değildir. Donanmayı yönetecek iyi eğitimli liyakatli amirallere, gemi komutanlarına ve mürettebata ihtiyaç vardır.
Örneğin Girit İsyanı döneminde Mısır’a gönderilen bir Türk gemisi süvarisi Portsait limanını, bir diğeri de Yafa limanını bulamamışlardı. Dönemdeki denizcilik ve eğitim bu durumda idi. Osmanlı gemicileri hala, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Baron de Tott’un Mühendishane-i Bahri Hümayunu kurduğu sıradaki seviyede idiler.
Heybeliada’daki deniz okulunun kadrosu zayıf ve idaresi kötü durumda bırakılmıştır. Deniz erlerinin Müslüman olması prensibi kabul edilmiş olmasına rağmen ticaret gemilerinde çalışarak tecrübe kazanmış Rum tayfadan önemli ölçüde istifade edilmiştir. Abdülaziz’in yakın ilgisi ile geliştirilmesine çalışılan Osmanlı donanması zamanla, 30 zırhlı ve 76 ahşap gemi olmak üzere 106 gemiye ulaşmış, zırhlıların erat toplamı 15 bin, top sayısı 500 yaklaşmıştır.
Bundan başka donanma hizmetinde yelkenli harp gemisi bulunmaktadır. Yabancılardan alınan borç ile meydana getirilmiş olan bu harp filosu, devrinin üçüncü filosu olmakla şöhret kazanmıştı. Fakat bu şöhret gemi sayısının temsil ettiği değer yönündendir. Subaylarının ve erlerinin talim ve terbiyesi yeterli düzeyde değildir.Sultan Abdülaziz’in devletle ilgili reformlarının önemli bir parçası, hiç şüphesiz denizcilik eğitimi alanında kendisini göstermektedir.
<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/levent.jpg>
Sahil kasabaları ve adalarda yaşayan Osmanlı ve Rum gemicilerinden silâhaltına alınan “Mariner” denilen ücretli asker hizmetinden bir süre vazgeçilememiştir. Donanma askeri bu dönemde harp sınıfı erler, Marinerler ve esnaf olarak üç sınıf halinde düzenlenmiştir. Donanma seferden dönüşünde gemiler tersaneye bağlanır, harp sınıfı erat Kasımpaşa kışlasında talim ve dinlenme ile kışı geçirir, esnaf ve marinerlere izin verilirdi.
Bahriye Nezareti’nin kurulduğu 1867 yılında kuruldu . Osmanlı Bahriye Nezareti kurulduğunda, daha uzun süreli seyir yapma maksadıyla navigasyon ve seyir alanındaki gelişmeler titizlikle takip edilmeye başlanmış ve gemilerde kayıtların düzenli tutulması konusunda esaslar belirlenmiştir. Konu hakkında bahriye bürokrasisi çeşitli emirler neşredilmiştir.
İlk defa gemilerde seyir defteri ya da seyir jurnali (logbook) adı verilen kayıtlar tutulmaya başlanmıştır. Bu defterler yanında seyir talimatlarını ve düzenlemelerini içeren ve Kavâid-i Bahriyeye adı verilen belgelerin gemilerde taşınması bir kural haline getirilmiştir. Bunlara ilaveten kaptanlardan Piri Reis’in Kitâb-ı Bahriye isimli eseri gemide bulundurmaları ve bu esere gözlem ve tecrübeleriyle katkıda bulunmaları istenmiştir.
Bahriye Nezareti’nin ihdası ile birlikte gemilerin sığ sularda karaya oturmalarının önüne geçmek için gemilerde denizin derinliğini ve zemin yapısını tespite yardımcı olan iskandil, kum saati (saat-i rîk), el saati (fulo), kadran (rub’tahtası), gemi pusulası, ahşap gönye, pergel, resimli yıldız küresi (musavver kebir Kürre-i sema) tahkimatlı bölgeleri gösteren haritalar vb. birçok alet ve edevatın bulundurulması zorunlu hale gelmiştir.Osmanlı Devleti bahse konu cihazları gemilere tahsis ederek, hatasız seyir yapılmalarını sağladığı gibi, seyir yapılan bölgelerin oşinografik özellikleri kayıt altına alınarak bir tür bilgi/veri bankası oluşturmaya çalışmıştır.
Bir müddet sonra da elde verilen bilgiler toplanarak; Almanak, Bilgi Broşürü, Liman Tanıtma Rehberi gibi seyir yardımcı dokümanlarına dönüştürülmüştür. Böylece gemicilerin daha bilinçli olarak, sığ ve ıskarça sularda emniyetle seyir yapmaları sağlanmıştır. Bahriye Nezareti’nin kuruluşu esnasında, Müslüman ahalinin denizciliğe ilgi göstermemesi müteşşebüs sermayesinin çok sınırlı olması, mevcut sermaye ise toplumun yapısı gereği girişimciler denizcilik işini riskli görmesi ve denizciliğe para yatırmaması nedeniyle deniz taşımacılığı ve ulaştırması yabancı kumpanyaların uğraş alanı olmuştur.
Sermaye konusunda yabancılar ile baş edemeyen Osmanlı bürokrasisi kendisine göre de tedbiri elden bırakmamıştır. Şöyle ki yük ve yolcu taşıma işleme yapacak kurum ve kuruluşlarına devletten lisans alınmasını şart koşmuştur. Bu lisans gelirleri zamanla bütçede önemli bir yeküne ulaşmıştır. Yük ve yolcu taşıma lisansını elde eden yabancı sermayeli şirketler, askerî yük ve malzeme naklînde de kullanılmışlardır. Her ne kadar imparatorluğun kuruluş felsefesinde her türlü mal ve mülkün devlete ait olduğu belirtilmişse de 1800 yılların son çeyreğinde, imparatorluğun zayıflaması, araya yabancı güçlerin girmesi ve iktisadi kapitülasyonlar nedeniyle özel mülkiyet kavramı oluşmaya başlamıştır. Örneğin bu dönemde ticaret gemilerinin mülkiyetinin çoğu şahıslara (yabancı uyruklu) aitti.
7 Nisan 1864 tarihli vesikaya göre tersane fabrikalarında Gemi inşa eğitimi gören 17 Bahriye Mektebi öğrencisi Gemi inşa konusunda eğitim almak üzere İngiltere’ye gönderilmiştir.Devlet ricalinde de denizci subay kadrosunda artışlar göze çarpmaktadır. İlk defa 1864 yılından itibaren başlamak üzere Liman Reisliklerine Muvazzaf (muharip) deniz subayları atandırılmaya başlamıştır. Ayrıca deniz eri görev süresi 5 yıldan, 6 yıla çıkarıldığı gibi, 6 yılda yedeklik süresi ilave edilmiştir.

<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/Sultan-Abdülazi z-devrinde-bahriye-kıyafetleri.jpg>
Sultan Abdülaziz devrinde bahriye kıyafetleri ve bir fırkateyn
Kapitülasyonların uygulamalarında Deniz Ticareti itilaflarında Osmanlı Devleti kaptanları ile Yabancı Kaptanlar arasındaki anlaşmazlıklara İstanbul Liman Başkanlığınca çözümleneceği vurgulanmıştır.390 Osmanlı İmparatorluğu döneminde boğazlardan geçen ticaret gemilerinden taşıdıkları yükün cinsine bağlı ton başına müruriye (geçiş) ücreti alınmaktaydı.391 16 Şubat 1871 tarihinde Sultan Abdülaziz tarafından Bahriye Nezareti’ne gönderilen iradeye göre boğazlardan geçen gemilerden ton başına alınan müruriye (geçiş) ücreti 15 paradan (40 para 1 gümüş kuruş) 20 paraya çıkarılmıştır.39
İlk kez 4 Ekim 1868 tarihinde Bahriye Mektebi Matbaasında İstanbul Liman haritası basılmıştır435. Portolon liman haritaları gemi komutanları ve kaptanları için limanlara girişte gemi emniyeti bakımından hayatı öneme haizdir.
Sultan Abdülaziz denizciliğe ve donanmaya en çok ilgi gösteren, yatırım yapan ve teşkilatlanmasını sağlayan padişahtır. Gelecek bölümde donanmayı Haliç’e sokarak hapseden sultan Abdülhamid’i anlatarak daha sonra Ertuğrul Fırkateyni’nin yolculuğuna döneceğiz.
_____
Hacettepe Üniversitesi,sayın Erdoğan ORAN’ın “OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR KURUM OLARAK BAHRİYE VEKÂLETİ” Doktora Tezinden bölüm aktarısı yapılmıştır.
Bölüm III sonu / devam edecek / 07.12.2020
_____
<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/BAŞLIK-1.jpg>
ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – Bölüm IV
Naci Kaptan / 11.12.2007 / Güncellendi 08.12.2020
_____
Değerli okur, Ertuğrul’un yolculuğuna katılan değerli tayfa,
Aşağıdaki giriş paragraflarını okuduğunda tarih içinden günümüze pek bir şey değişmediğini göreceksin. Ülkelere hükmeden, krallar, padişahlar, başkanlar hep aynı güç zehirlenmesini yaşamışlar, kibirlerinin, bencilliklerinin, vicdansızlıklarının kurbanları olarak kendilerine emanet edilen devletin varlıklarını harcayarak tüketmişlerdir. Günümüzde de yaşadığımız bu savurganlık geçmişte Sultan Abdülaziz’in yaptırdığı saray inşaatı ve aşırı borçlanma ile Osmanlı hazinesinin iflasına neden olmuştur. Görünen odur ki günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hazinesi/merkez bankası 1875 yılının şartlarına dönmüştür.
_____
Kırım Savaşı’ndan itibaren alınmaya başlanan dış borçlar vadesinde ödenmediği gibi, yurtdışına verilen yüksek maliyetli gemi siparişleri ve yine Sultan Abdülaziz’in yaptırdığı saray inşası, maliyeyi kısa sürede iflasa sürüklemiştir. Yüklü miktarda dış borçların ağırlığını çekemeyen hazine 1875 yılında muharrem kararnamesi ile iflâsını ilan etmiştir. Saraya normalde maliye genel bütçenin 1/14 tahsis edilirken, devam eden inşa faaliyetleri nedeniyle bu oranın bütçenin 1/7’sine kadar çıkmıştır. [*]
Üstelik 1873 ve 1874 yılları büyük felaket yılları olmuştur. İki yıl üst üste kıtlık ve arada olağanüstü şiddetli kış insanları zor durumda bırakmıştır. Tenzil-i faiz kararı ile Mahmut Nedim Hükümeti, 5 yıl süreyle faiz borçlarının ancak yarısını ödeyeceğini, ödemeyeceği faizlere karşılık %5 faizli tahviller vereceğini açıklamıştır. (Daha sonra, Aralık 1876 tarihinde ödemeler tamamen durdurulmuştur.) Böylece Osmanlı Devletinde iktisadi ve askerî iflastan sonra birde mali iflas yaşanmıştır.[*]
_____

<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/II.-Abdülhamid- devrinde-denizci-kıyafetleri.jpg>
II. Abdülhamid devrinde denizci kıyafetleri
SULTAN ABDÜLHAMİD ZAMANINDA DONANMANIN HALİÇ’e HAPSEDİLMESİ
1876 yılında Sultan Abdülhamit kılıç kuşanmış ve 33 yıl sürecek yeni sadaret dönemine başlanmıştır. Yolsuzluk ve rüşvet konusunda Sultan II. Abdülhamit döneminde Bahriye Nazırı olarak görev yapmış Hüseyin Rami Paşa’nın anılarındır.
Söz konusu anılarda gemi alımlarındaki yolsuzluklardan bahseden Paşa, İngiltere’den Peleng-i Derya gambotunu 77.000 Osmanlı altın satın alındığını, hâlbuki İngiliz Armadası için özel imal edilmiş, daha süratli ve üzerinde daha fazla topu/silahı bulunan, aynı sınıf gambotun fiyatının sadece 36.000 Osmanlı altın lirası olduğunu, görev süresi boyunca tüm iyi niyetli mücadelelerine rağmen vücudu kanser gibi saran rüşvet ve yolsuzluk illeti ile baş edemediğini vurgulamaktadır.
Başta İngilizler yabancı danışmanlar olmak üzere, Osmanlı Donanmasında görev yapan Fransız, İtalyan hatta Alman kökenli personelden istifade edilmiştir. 1. Gemilerde görevli Baş çarkçı, II. Çarkçı, Elektrikçi gibi teknik personelin önemli bir bölümü yıllık sözleşmeli İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus, İsveç ve Alman gibi yabancılardan oluşmuştur.
II. Abdülhamit donanmayı Haliç’e bağlamış ve donanmanın kendisini tahtından edeceği korkusunu her zaman hissetmiştir. Bu dönemi ilginç kılan bir hususta İngiltere ile Almanya arasında deniz silahlanma yarışının hayli şiddetlendiği bir zamana rast gelmesidir. Böyle bir zamanda Sultan II. Abdülhamit hem İngiltere’den hem de Almanya’dan Osmanlı Donanması’na eğitimci getirtmiştir. [*]
_____
ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE GEMİ MÜRETTEBATI NE YAPIYORDU?
II. Abdülhamit döneminde, Donanmanın Haliç’e çekilmesiyle artık yapacakları fazla bir şey kalmayan zabit ve neferlerin Kasımpaşa’da bulunan kahvelerde vakitlerini geçirdikleri, fal baktırdıkları hatta kahve önlerinde oturup üstlerine karşı lakayt bir tavır sergiledikleri görülmüştür. Bunların Eyüp’te, Beyoğlu’nda bulunan viran hanelerde uygunsuz harekette bulundukları haber alınmış, yakalananlar ise en ağır cezalara çarptırılmış ve bir kısmı da Fizan’a sürgüne gönderilmişlerdir.
Bahriye Meclisi, Mazbatada ifade edildiği üzere bir türlü ödenemeyen maaşlar nedeniyle Maliye Nezaretinin tahsisatta bulunmasını istemiştir. Bu dönemde Bahriye askerinin içinde bulunduğu maddi zaruretten dolayı ek iş yapmaları da kesinlikle yasaklanmıştır. Bahriye askerinin sarraflara maaşlarını kırdırmaları ve hatta çaresiz kalanların Bahriye Nezareti’ne müracaat ederek avans talebinde bulunmaları ve bu sayının da her geçen gün artması üzerine liman kumandanlığına gönderilen genelgede bu günlerde bazı zabıtanın ellerinde bir senetle Bahriye Nezaretine müracaat ederek akçe talebinde bulundukları belirtilerek, bunların bir müddetten beri ödenemeyen maaşlarından dolayı çektikleri sıkıntıların farkında olunduğu, ancak bu gecikmenin sebebinin devletin içinde bulunduğu zaruri ve fevkalade masraflardan kaynaklandığı bildirilmiştir.
Devamında da hazineden her ne vakit maaş gönderilir ise bunların o zaman hakkaniyetli bir şekilde kendilerine dağıtılacağı ve hiç kimsenin bu şekilde akçe talebinde bulunmaması, cenazesi olanların yahut tayin edilenlerin ise bundan istisna tutulduğu ifade edilmiştir.
Bahriye zabitlerinin ekserisi kılıçsız olarak dolaşmakta, yakası buruşmuş ceket giymekte, hatta sivil elbiseleriyle gezmekte oldukları görülmüş ve bunlardan tespit edilenler hakkında yasal işlem başlatılması istenmiştir. Cidde’de görevli Bahr-i Ahmer Filosu kumandanının gündüzleri dahi gecelik entarisi ile dolaştığı ve emrindekilere şiddetli muamelede bulunduğu istihbar olunmuştur. Bu konunun doğruluğu Bahriye idaresince teyit edildikten sonra sıfat-ı askeriyeye uygun hareket etmesi konusunda kendisi uyarılmıştır.[*]
_____
DENİZCİLER, Levend
İtalyanca “Levantino (şark ahalisi, doğulu)” kelimesinden gelme bir isimdir. Önceleri genel manada denizcilerin serseri takımına denilmişse de daha sonra iyi manası ile Osmanlı’nın deniz askerini anlatmada kullanılmıştır.
Levendler deniz ve kara olmak üzere iki kısım idiler. Deniz levendleri korsan gemilerinde gemici ve cenkçi olarak bulunurlardı. XVII. yy.dan sonra ihtiyaç anında sahil ahalisiden donanmada tüfenkçi er olarak hizmete alınır olmuşlardır. Önceleri korsanlık yapan serbest levendler, Barbaros zamanında devlet hizmetine girmişlerdi. Maaşlı olan bu yerli levendler İstanbul’daki hanlarda ikamet ederler ve sulh zamanında çeşitli taşkınlıklar yaparlarmış.
XVIII.yy. da Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa bunlar için Galata, Beşiktaş, Hasköy ve Eyüp’te bazı tesisler yaptırıp zabt u rabta alınmalarını sağlamıştı. Keza Cezayirli Gazi Hasan Paşa da aynı asrın sonlarına doğru levendler için Kasımpaşa’da (Bugünkü Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Karargah binası) ve Levent’te (Bugünkü 3. Kolordu Komutanlığı Karargahı olan Levent Çiftliği) birer kışla yaptırmıştır.
Kara leventleri XVII.yy. başlarında (Saruca ve Sekban) kuvvetleriyle beraber beylerbeyi maiyyetinde süvari hizmeti görmüşlerdir. Bir vezir veya beylerbeyi kapısında hizmet eden bu levendlere Kapılı levend denirdi. Azledildikleri zaman ise Kapısız levend diye anılırlar ve başıboş bir hayat sürerlerdi. Daha sonraları Levendler dağıtılmış ve ocakları lağvedilmiştir.
Bugün halk dilindeki “levend, şeblevend, levend gibi delikanlı” tabirleri genellikle onların boylu poslu, güzel endamlı olmalarından dilimize yadigar kalmıştır.

<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/OSMANLI-KORVET- FEYZ-İ-MABUD.jpg>
Mimar Ahmet Kalfa tarafından yapılan Feyz-i Mabût korveti 1808-1839
OSMANLI’da GEMİLER
kalita, Çekdiri sınıfından bir gemi olan kalita 24 oturaklı olup kadırganın bir boy küçüğüdür. Halen Deniz Müzesi’nde (İstanbul) bulunan boyu 40 m; eni 5.70 m; baş yüksekliği 2.28 m., kıç yüksekliği 21,90 m. dir. Beher oturakta 3 kürekçi bulunan kalitanın toplam kürekleri adedi 144 dür.
Orta, yeniçeri teşkilatında tabur (sonradan bölük) yerine kullanılan bir tabir olup her ortada önceleri 60-70, sonra da 100 nefer bulunurdu. Ortalar birbirlerinden alametleriyle ayrılırlardı. Bu alametler, ortaların özel bayrak ve çadırlarına işlenir, bazan da dövme olarak mensuplarının pazularına nakşedilirdi. Orta alametleri ise genellikle yaptıkları görev ile alakalı olurdu.
Kırlangıç, çekdiri sınıfından bir gemidir. Çekelve’den büyük, firkateden küçük olup daha çok karakol ve haberleşmede kullanılırdı. 1 süvari, 2 reis, 25 zabit yanında 60-70 kadar mürettebatı olurdu. Küreklerinden her biri 2-3 kürekçi ile çekilen 10-16 oturaklı gemilerdir.
Çekdiri, kürekle yürüyen gemi sınıfının genel adıdır. Bu tip gemilerde yelken, bir yardımcı hareket unsuru olarak bulunur. Küçükten büyüğe doğru 19 çeşidi vardır. Çekelve (10,13 oturaklı), kırlangıç (14-16 oturaklı), firkate (16-18 oturaklı), kalita (19-24 oturaklı), kadırga (25 oturaklı) ve baştarda (26’dan fazla oturaklı) bunlardandır. Çekdiri sınıfının kalita ve daha az oturaklı olanları savaşta değil, yardımcı hizmetlerde kullanılırlardı.
Barça, kalyon sınıfından bir gemidir. Altı düz olup nakliye hizmeti görürdü. Ancak yine de gemide irili ufaklı 85 top bulundurulur, gerektiğinde savaşa girilirdi. Barçalar kalyondan küçük olup 2-3 direkli idiler. Daha çok İspanyollar tarafından kullanılmışlardır. [**]
_____
[*] Hacettepe Üniversitesi,sayın Erdoğan ORAN’ın “OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR KURUM OLARAK BAHRİYE VEKÂLETİ” Doktora Tezinden bölüm aktarısı yapılmıştır.
[**] osmanli-devleti1299.tr.gg/osmanli-da-korsan-kaptanlar.htm
_____
Bölüm III / IV sonu devam edecek / Naci Kaptan 08.12.2020
TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – Bölüm V / Bölüm VI
<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/BAŞLIK-2.jpg>
ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU
_____
Bölüm I / II nacikaptan.com/?p=84541 Bölüm III / IV <nacikaptan.com/?p=84568> nacikaptan.com/?p=84568 Bölüm V / VI nacikaptan.com/?p=84659
_____
Naci Kaptan / 09.12.2020 / Bölüm V
_____
Osmanlı Devleti son dönemlerine gelirken özellikle Abdülaziz döneminde güçlenen Osmanlı Donanması II. Abdülhamid döneminde gerekli ilgiyi görmediğinden çağın gerisinde kalmış, bu açığı kapatmak için Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’tan satın alınan gemiler ile takviyeler yapılmıştır.
Padişah I. Abdülaziz, Birleşik Krallık gezisinde Kraliyet Donanması’nı görmüş ve çok etkilenmişti. Ülkeye geri dönünce hemen yeni bir donanma kurma hazırlıklarına girişti ve onun girişimleriyle birçok gemi satın alındı. Ahşap gemilerden oluşan bu yeni donanmanın o günlerde dünyanın en büyük üçüncü donanması olduğu söylenir. Ama bu donanma herhangi bir stratejiye veya savaş planına göre kurulmadığı için sadece dışarıdan satın alınmış “müzelik gemiler” topluluğu olarak kalmıştı.
1876’da tahta geçen II. Abdülhamid döneminde ise Osmanlı Donanması padişahın taht kaygıları ve İstibdat’ın genel yapısı yüzünden yok denilebilecek düzeye indi.
Öyle ki Osmanlı Donanması’nı incelemeye gelen İngiliz Amirallik Birinci Lordu William Palmer Osmanlı Donanması hakkındaki raporunda donanma diye bir şey yoktu yazmıştır.
Dünya genelinde savaş gemileri evrim geçirip zırhlı gemiler öne çıkarken, Osmanlı Devleti’nde Abdülaziz’in donanması Haliç’te çürütülmüştür, dünyada ilk kez Osmanlı tarafından denenen ve denemelerde başarılı olan zırhlı denizaltılar Abdülhamid ve Abdülmecit bile Haliç’e terkedilmiştir, yani Osmanlı Devleti önde başladığı denizaltı yarışına I. Dünya Savaşı’nda elinde tek denizaltı bile olmadan devam etmiştir. Donanma komutanı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa da padişahın istekleri doğrultusunda donanmanın işlevsiz kalmasına ses çıkarmamıştır.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda donanmanın felâket durumu fark edilmişti. 1897’de savaş başlayınca donanma Haliç’ten Çanakkale’ye doğru halkın önünde bir gösteri yürüyüşü yapması düşünülmüştü. Fakat daha yürüyüşün başında Mesudiye zırhlısının 8 kazanından 3’ü patladı, Hamidiye ‘nin makine dairesi su doldu.
Donanma, Yeşilköy Feneri açıklarında toplanacaktı, ama çok az yağan yağmur gemilerin yolunu kaybetmesine yol açtı; Hamidiye Çanakkale yerine Lapseki’ye ulaştı, Hizber adlı zırhlı duba kayboldu, iki gün sonra İmralı adasında kıyıya oturmuş bulundu. Askerler bu gösteri seyrinde bile üniforma giymeyi akıllarına getiremeyecek kadar yetersizdi.
Abdülhamit, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisinden hemen sonra donanmayı Haliç’e bağlayıp, uzun yıllar orada tuttu. Yeterli bakım ve onarımı yapılmayıp geliştirilmeyen donanma Haliç’te çürüdü.
Meclisi Mebusan’ın 27 Mart 1909 günlü oturumunda okunan Bahriye Encümeni Mazbatası’nda Abdülhamit döneminde donanmanın nasıl çürüdüğü şöyle özetleniyor:
“Donanma Haliç’te hareketsiz bırakılmış, ateş talimi ve manevradan kaçınmakta, buna kalkışmak bile büyük suç sayılmaktaydı. Haliç’te donanmayı oluşturan gemilerin sayıları ve tipleri görülüyor, ancak personeli eğitim yapamıyor. Bakımları yapılmayan gemiler pastan çürüyorlardı. Donanma subayları sadece teorik bilgilere sahip bulunuyorlar, uygulamada yetersiz kalıyorlardı.”
Abdülhamit dönemi sonlarında (1903-1908) Bahriye Nazırlığı yapan Hasan Rami Paşa da “Hatırat”ında Abdülhamit döneminde donanmanın perişanlığını şöyle anlatıyor:
“Tersane tesislerinin hiçbiri işlemiyordu. Bahriyece mühim olan havuz kapakları da haraptı, torpido istimbotları kıçtan karaya bağlanmıştı, alt tarafları pas tutmuştu, çürüyorlardı, bitiyorlardı. Kasımpaşa kahvehanelerinde esnemekle vakit geçiren biçare bahriyelilere daima tesadüf olunurdu. Askerler silah kullanmanın en basit kaidelerini dahi bilmiyorlardı”
Bahriye Nezareti’ni borca boğulmuş buldum; ne para veriliyordu ne de itibar kalmıştı; ayrılan bütçenin ancak üçte birinin verilmesi adet haline gelmişti. (.) Nihayet gemiler çürüdü, içlerinde asker barınamayacak hale geldi. Subaylar bile kamaralara şemsiyeleri açık olarak girer çıkar oldular. Çürüklük bir raddeye vardı ki, artık bu gemilerin kalafat edilmeleri bile imkânsız hale geldi. Tamirat için yazılan yazılar hep hasıraltı ediliyordu.” [Sinan Meydan’dan aktarı]
_____
Donanmanın durumu işte böyle sayın okur;
Hamidiye zırhlısı Marmara denizinde yolunu kaybederek yanlış limana gitti. Arızalandı ve makina dairesine su doldu.
Hizber zırhlı dubası kayboldu, daha sonra İmralı adasında kıyıya oturmuş bulundu.
Mesudiye zırhlısının 8 kazanından 3’ü patladı.
Ne kadar acıdır ki Donanma gemilerimiz İstanbul’dan Çanakkaleye dahi gidememişlerdi.
İşte bu şartlar altında Ertuğrul Fırkateyni de bu donanmanın bir parçasıdır. Çanakkale Limanını bulamayan, Yafa Limanına giderken kaybolan, Port Said limanını bulamayan bir donanmamız vardı. Bunların nedeni ise donanmaya gereken önemi vermeyen, Haliç’te çürüten, Donanma personelini eğitmeyen, maaşlarını ödemeyen Padişahlardı.
_____
“Geminin sakalsızı, gemicinin sakallısı”
5 Mayıs günü Ertuğrul Haliç’te Bahriye Bakanlığı’nın önündeki şamandıralardan birine bağlıydı. O gün hafif bir rüzgâr esmekteyken, geminin yelken ve makinelerinin tecrübeleri yapılacaktı. Yelken tecrübesi sırasında geminin cıvadra gönderine bağlı üçgen şeklinde küçük birer yelken olan, trinketine flok, kontra flok ve flok yelkenlerinden üçü birden açılınca, cıvadra gönderi rüzgâr altına doğru çatırtıyla eğildi, sakalını kopardı ve bostonu denize uçtu. Yelkenler süratle toplatılarak yırtılmaları önlendi. Olayın nedeni; cıvadra gönderini kurtların yemiş, çürütmüş olmalarıydı.
Aynı anda gemi komutanı ve süvarisi baş tarafta flok yelkenleriyle meşgul olurken, kıç taraftan top patlamasını andıran bir infilak sesi duyuldu ve kaportalardan dumanlar yükselmeye başladı. Personel gemide yangın çıktığı düşüncesiyle kıç tarafa koşmaya başladı. Olayın nedeni:
Makineyi tecrübe etmek için kazanların fayrap edildiği sırada, otuz libre-puskare buhar basınca dayanması gereken kazanların, basınç sadece dört libre puskareye çıkınca patlaması ve etrafa ateşler saçmasıydı. Bu sırada geminin çarkçıbaşısı Harty Bey ıstakoz gibi haşlanarak, kendini güverteye zor atmıştı.
Çarkçıbaşı Harty Bey, Bakanın huzurunda fırkateynin kazan ve makineleri esaslı surette onarılmadıkça ve kazan altlarının çürüyen tahtaları değiştirilmedikçe sefere çıkmanın münasip olmayacağını kesin bir dille ifade etti !!!.

<i1.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/ABDÜLHAMİD-VE-D ONANMA.jpg>
_____

<i0.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/ertuğrul-fırkat eyni-4.jpg>
Naci Kaptan / 09.12.2020 / Bölüm VI
_____
Hazırlıklar
Geminin personel noksanlıklarının giderilmesi paralelinde, seyir noksanlarının da ikmaline çalışılıyordu. Uğranılacak limanlarda personelin dost ve düşmana karşı mümkün olduğu kadar yeknesak giyinmesi için subaylara ve tüm personele ikişer adet aynı renk fesle, ikişer takım kışlık, dörder takım da yazlık elbise ve üçer çift ayakkabı verilmesi irade olunmuş ve bunların bir kısmını müteahhitler seyir günü ancak yetiştirebilmişlerdi. Hint, Çin ve Japon ülkelerinde fes giyilmediğinden fesleri kalıplamak üzere top ambarında mangal kömürüyle çalışan bir kalıphane kurulması gerekli görülmüş, bunun için de dışarıdan bir kalıpçı ustası tedarik edilerek sefere götürülmüştü.
Açık denizlerde yapılacak bu gezinin mühim bir kısmı tropikal iklimler geçeceğinden personelin bu iklim koşullarında da aynı zindelikte ve sıhhatte tutulması gerekliydi. Keza yelkenle yapılan seyirlerde personelin pazı ve bilek kuvvetine dayanan gemicilik ameliyeleri de vardı. Bu yüzden de personele et yedirmek şarttı. Ama etler nasıl korunacaktı? Sorun buradaydı. Zira o tarihlerde gemilerde bugünkü anlamda soğuk hava depoları, buzdolapları vb etleri koruyacak yerler yoktu. Konservecilik de henüz yapılmıyordu. Kavurma etinin de sıcak iklimlerde erimek suretiyle bozulduğu Kızıldeniz ve Basra Körfezi sularında sefer yapan gemilerin tecrübelerinden biliniyordu.
Bu yüzden konu, bakanlığı ciddî surette meşgul eden bir konu olmuştu. Arayışlar sonucu, nihayet bir çare bulundu: Geminin kuytu bir yerinde üç beş baş sığır ve koyun alabilecek, bunları beş on gün barındırabilecek bir ağıl inşa olundu. Hayvanların bakımı ve kesimi için Kasımpaşa Kasaphanesi Amiresinden bir kasap celb olunarak gemi personeline ilave edildi. Bu uzun gezinin uğranılacak limanlardan temin edilecek ekmek ve peksimetle başarılması zor görüldüğünden geminin fırını genişletildi.
Personelin seyir için gerekli olabilecek çamaşır ve diğer kişisel eşyasını temin edebilmesi için subaylara on beşer, diğer personele beşer altın dağıtıldı. Komutan Osman Bey’e yüz, Süvari Ali Bey’e ve başçarkçı İbrahim Bey’e ellişer altın ihsan olundu. Personelin parayı dahi iyi değerlendirebilmesi için Kapalıçarşı’da bekâr çamaşırları diken toptancılarla temasa geçildi. Bu şekilde tasarruf edilen paralarla, gezi süresince uğranılacak limanlarda rastlanabilecek ve ilişki kurulabilecek yabancı savaş gemileri personeline ve Japon denizcilerine, Türk denizcileri tarafından verilebilecek hatıra eşyalarının ve hediyelerin alımı için kaynak yaratılmış oldu. Bu hediyeler arasında, sedef kakmalı nalınlar, kehribar ağızlıklar, yasemin çubuklar, kenarı yazılı Bursa havluları, işlemeli çerçeveler, feshane kumaşları, fildişi eşyalar, Amasra’nın şimşir süs eşyaları, gümüş kupalar, süslü bakır taşlar, boncuklar, mercan gerdanlıklar, sırma işlemeli terlikler gibi imparatorluğun o zamana özgü bugün de makbul olan zarif hediyelik eşyaları vardı.

<i2.wp.com/nacikaptan.com/wp-content/uploads/2020/12/marin-instrumen ts.jpg>
Teknik Hazırlıklar
Ertuğrul’un seyrine kadar Osmanlı Bahriyesi’nde, Atlas Okyanusu’nun doğusunu, Akdeniz’i, Karadeniz’i, Kızıldeniz’i, Basra Körfezi’ni ve Hint Okyanusu’nun batı sahillerini gösteren ve her birinin içinde otuz kırk harita bulunan dokuz harita cüzdanı vardı. Halbuki bu gezi Japonya’ya kadar uzayacak, birçok limanlara girilip çıkılacaktı. Onun için Hint Okyanusu’nun doğu sahillerini, Çinhindi Yarımadası sularını, Çin ve Japon denizlerini ve çevrelerini gösteren haritalara ihtiyaç vardı.
Bahriye Bakanlığı’nın “Seyir Aletleri ve Rasat Şubesi” depolarında bu haritalar mevcut değildi. Bunlardan acele olarak üçer takım sipariş edildi ve seyre yetiştirildi. Ayrıca düzeltmeleri yapılmış sekstant aletleri, Londra’daki Greenwich saatine göre çalışan hassas kronometreler, stopwatch’lar, barometreler vb gibi seyir yardımcısı aletler de alındı. Seyredilecek sularda, rastlanabilecek bütün deniz fenerlerinin özelliklerini gösteren fener risaleleri, Asya’nın doğu ve güney sahilleri hakkında her türlü bilgiyi veren o zamanki isimleriyle “Rehberi Derya”lar yani kılavuz kitapları Pilot Book’lar satın alındı ve gemiye verildi.
İmparatorluk topraklarının kıyıdaş olduğu denizlerde dikkate alınacak derecede medcezir yani gelgit olayı olmuyordu. Halbuki Çin Denizi’nin kuzeyindeki sahillerde birkaç metreye ulaşan medcezir değişiklikleri ve bundan dolayı da oldukça kuvvetli medcezir akıntıları oluyordu. Bu yüzden medcezir hesaplarının yapılmasına yarayan cetvellerin de tedarik edilmesi gerekiyordu. Ancak bundan sonra geminin seyri için gerekenler sağlanmış denilebilirdi.
5 Mayıs günü Ertuğrul Haliç’te Bahriye Bakanlığı’nın önündeki şamandıralardan birine bağlıydı. O gün hafif bir rüzgâr esmekteyken, geminin yelken ve makinelerinin tecrübeleri yapılacaktı. Yelken tecrübesi sırasında geminin cıvadra gönderine bağlı üçgen şeklinde küçük birer yelken olan, trinketine flok, kontra flok ve flok yelkenlerinden üçü birden açılınca, cıvadra gönderi rüzgâr altına doğru çatırtıyla eğildi, sakalını kopardı ve bostonu denize uçtu. Yelkenler süratle toplatılarak yırtılmaları önlendi. Olayın nedeni;
cıvadra gönderini kurtların yemiş, çürütmüş olmalarıydı. Aynı anda gemi komutanı ve süvarisi baş tarafta flok yelkenleriyle meşgul olurken, kıç taraftan top patlamasını andıran bir infilak sesi duyuldu ve kaportalardan dumanlar yükselmeye başladı. Personel gemide yangın çıktığı düşüncesiyle kıç tarafa koşmaya başladı. Olayın nedeni: Makineyi tecrübe etmek için kazanların fayrap edildiği sırada, otuz libre-puskare buhar basınca dayanması gereken kazanların, basınç sadece dört libre puskareye çıkınca patlaması ve etrafa ateşler saçmasıydı.
Bu sırada geminin çarkçıbaşısı İngiliz subayı Harty Bey ıstakoz gibi haşlanarak, kendini güverteye zor atmıştı. Bir yandan haşlanan yerlerini makine yağına batırdığı bir bezle ovuşturuyor, diğer yandan da geminin kazan ve makinesinin çürüyerek turşuya dönmüş olduğunu ve bu köhne tekneyle Japonya gezisine çıkmanın bile bile ölüme gitmek demek olduğunu söylüyordu.
Kazanlar söndürüldü. Komutan Albay Osman Bey gemide vuku bulan her iki olay hakkında da Bahriye Bakanlığı’na birer rapor verdi. Bahriye Bakanı yirmi dört kürekçinin kürek çektiği “Paşa Baştardası” olarak isimlendirilen süslü ve büyük makam kayığıyla derhal Ertuğrul’a geldi. Durumu inceledi. Olayı kavradı ve kazanların süratle tamir edilmesi ve cıvadra gönderinin değiştirilmesi emrini verdi.
Albay Harty Bey’i de kazan ve makineler hakkında görüş ve önerilerini dinlemek üzere huzuruna çağırdı. Çarkçıbaşı Harty Bey, Bakanın huzurunda fırkateynin kazan ve makineleri esaslı surette onarılmadıkça ve kazan altlarının çürüyen tahtaları değiştirilmedikçe sefere çıkmanın münasip olmayacağını kesin bir dille ifade etti.
Bu onarımın yapılması için güvertenin baştan aşağı sökülmesi, kazanların vinçlerle kaldırılarak dışarı çıkartılması gerekiyordu ki, bu iş için altı aya yakın bir zaman gerekliydi. Halbuki Bahriye Bakanı Hasan Hüsnü Paşa, Saraya pek yakında Ertuğrul’un seyre çıkabileceğini bildirmiş, gezinin başlangıç tarihi belirtilerek siyasî temaslara da girişilmişti. Kazan ve makine tecrübelerinin daha işin başında yapılması gerekirdi. Şimdi artık vakit geçti.
Bahriye Bakanı, Harty Bey’i konuyu büyütmekle suçladı ve bunların birkaç günde giderilebileceğini söyledi. Bakan ile Albay Harty Bey arasında evvela samimî bir şekilde başlayan konuşma biraz sonra tartışma şekline dönüştü. Harty Bey’in ileri geri konuşması ve hatta gerekirse konuyu Saraya kadar bir raporla arz etmeye hazır olduğunu bildirmesi, Bahriye Bakanını fena halde kızdırmıştı.
Hemen o akşam, Harty Bey’in Ertuğrul’la ilişkisi kesildi ve adalar hattında çalışan, yine yönetimi Bahriye Bakanlığı’na bağlı olan ve gelirleri de ona ait olan, 1910’da ismi “Osmanlı Seyri Sefain İdaresi” olarak değiştirilen, bir bakıma bugünkü Denizyolları İşletmesi’nin karşılığı sayılabilecek olan ve 1878’de kurulmuş “İdarei Mahsusa”nın vapurlarından birisine Çarkçıbaşı olarak atandığı tebliğ edildi. Harty Bey’in yerine Albay İbrahim Bey Başçarkçı olarak atandı.
1855 yılında Osmanlı Donanmasının hizmetine girmiş genç bir İngiliz makine subayı olan Albay Harty Bey, gerek gemilerde gerek Bahriye fabrikalarında çok başarılı hizmetler yapmış, katkılarda bulunmuş bir subaydı. Kendisine yapılan hakareti anlamazlıktan geldi. Ancak yeni görev yerine gitmeden evvel Bakanlığa verdiği dilekçede;
Girit Savaşı sırasında Yunan Arkadi Vapuru’nu yakalayan İzzettin vapurunda Gamsız Hasan Bey’in de Çarkçıbaşısı olduğunu, başarılı hizmetleri dolayısıyla “Nişanı Alişan”la ödüllendirildiğini, İmparatorluk Bahriyesi’nde şerefle hizmet etmesinin karşılığı olarak Albaylığa kadar yükseltildiğini belirtti. Samimî olarak doğruyu söylediği için adalara yolcu taşıyan ufacık bir gemiye Çarkçıbaşı olarak atandırılarak hizmetten uzaklaştırıldığını, fakat Çin veya Hint denizlerinde ölmektense bu görevin kendisine özel bir lütuf olduğunu söyleyerek, teşekkürle maruzatını bitirmişti.
Ertuğrul’dan kadro fazlası oldukları için başka yerlere atanan subaylar da, gemide vukua gelen olayları parmaklarına dolayarak; fırkateynin Japonya gezisini emniyet ve selametle yapmaya muktedir olup olamayacağı hakkında kendilerince görüşler ortaya atıyorlardı. Çoğunluğu oluşturan ve geziye karşı olanlar, Ertuğrul’un Çin ve Japon denizlerine gönderilmesinin bir cinayet olacağı iddialarını yineliyorlardı.
Tabiatıyla bu görüşlerin dikkate alınarak Japonya gezisi için başka bir geminin seçilmesinden veya geziden vazgeçilmesi ihtimalinden Ertuğrul personeli de huzursuz oluyor, moralleri bozuluyordu. Ama yine de gemilerinin sağlamlığından, fırtınalara karşı Türk denizcilerinin yüzyıllardan beri alışık olduklarından bahsederek konuşanları korkaklıkla itham ediyorlardı. “Evvel Allah biz bu gemiyle dünya turu yapmaya hazırız” diyorlardı. Bu ruh hali çok önemliydi. Personeli gemilerine ve birbirlerine daha çok yaklaştırıyor ve adeta kenetliyordu.
Sarayın endişeleri ve müdahalesi geziye karşı çıkanların, geminin durumu ve gezi bölgesindeki hava şartları hakkındaki olumsuz görüş ve tutumları ve bunlara ilişkin değişik yorumlar bütün açıklığı ve detayıyla saraya bildirilmiş olmalı ki, 22 Mayıs 1889 tarihinde Mabeyn Başkatibi Süreyya Paşa imzasıyla Bahriye Bakanlığı’na aşağıdaki tezkere geldi: “Japonya’ya gidecek Ertuğrul Fırkateyni’nin esaslı bir şekilde onarılmasının lüzumlu olduğunu, bu konuya dikkat edilmesi gerektiğini hükümdar da hissetmiştir.
Ona gelen haberlere göre; geminin sadece bazı yerleri onarılmış ve cıvadra gönderi değiştirilmiştir. Geminin kalafatı bile tam olarak yapılmamıştır. Ekvator bölgesinden geçerken armuzlar açılabilecek ve gemi büyük tehlikelerin içine girebilecektir. Geminin havuzlanmaması da Padişaha gemi teknesinin iyi olmadığı kanaatini vermiştir. Topların bulunduğu saportların da sağlam olmadığı söylenmektedir.
_____
İNGİLİZ BAŞÇARKÇI HARTY BEYİN RAPORU
Yirmi beş yıl önce on-oniki mil sürat yapmak üzere otuz libre/puskare buhar basıncına dayanacak şekilde yapılan gemi kazanları on libre buhar basıncıyla denizde yapılan tecrübede, dört libre puskare basınç altında bile patlamış, çıkan yangın söndürülmüştür.” Tezkere, geminin Çarkçıbaşısı İngiliz Albayı Harty Bey’in başına gelenleri de özetledikten sonra şöyle devam etmekteydi: “.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya kadar gidebilmesinin mümkün olamayacağı ve buradan hareket etse bile yolda kazaya uğramasının çok muhtemel olduğu, Hint Okyanusu’na ve Japonya’ya gidecek bir savaş gemisinin yarı yolda kalmasının dost ve düşmana karşı ayıp ve çirkin bir olay olacağından, geminin hükümdarımıza layık bir biçimde ve kazaya uğramadan gidip gelebilmesi için ya Ertuğrul’un mükemmel bir şekilde onarılması ya da bu göreve başka bir geminin gönderilmesi Padişahın emirleridir.”
Saraydan gönderilen bu tezkeredeki iddiaların üslubu, ihbarın bir Bakanlık mensubu tarafından yapıldığı şüphelerini doğuruyordu. Bakan çalışma arkadaşlarına şüpheli gözlerle baktı. Alışılageldiği üzere hepsi sadakatlerini yenilediler. Harty Bey’in bu işi yapmış olduğu kanaatini taşıdıklarını, kazan ve makine hakkında detaylara varıncaya kadar geniş bilgilerin başkası tarafından bilinmesine de imkân olmadığını ifade ettiler.
Hasan Hüsnü Paşa kararını vermişti. Ne olursa olsun Ertuğrul Japonya’ya gidecekti. Hem Sarayı ikna etmek hem de ileride bir olay vuku bulursa sorumluluğu üzerinden atmak için güvendiği kişilerden oluşan bir “İnceleme Komisyonu” kurdurdu. Kurulan bu komisyon, geminin durumunu inceleyerek, “Ertuğrul’u, bu uzun seferi yapmağa muktedir olabilecek kadar kuvvetli bulduklarını” belirten bir rapor verdi. Aksini söyleyen bir rapor vermeleri zaten bahis konusu olamazdı. Komisyon üyeleri Harty Bey’in başına gelenleri unutmamışlardı.
Bahriye Bakanı arzu ettiği raporu alır almaz, Mabeyin başkâtibinden gelen yazıdaki, “Geminin sakalsızı, gemicinin sakallısı” ifadesinde saklı olan, henüz 31 yaşındaki damadını Ertuğrul’a komutan tayin etmesi dolayısıyla yapılan imayı da anlamazlıktan gelerek, cevabî yazısında, “Ertuğrul’un en iyi şekilde onarılmış olduğu ve gemi dünyanın neresinde olursa olsun su kesiminin altında kalan kısımlarının asla açılmayacağını garanti ediyordu. Ayrıca su kesiminin üstünde kalan kısmı olan borda kaplama ve güverte tahtaları çok kuru ve sağlam olduğundan, Ekvator’da sıfır derece enlem dairesinin üzerinde bile yüksek hava sıcaklığından korumak için, çevresine tenteler yapılması, tahta aksama zaman zaman su vurulması yönteminin uygulanmasıyla, çok uzun süre oralarda kalabileceğini ileri sürmekteydi.
Makinesinin de genel olarak ve çok titizlikle gözden geçirildiğini ve kazanlarının daha iki üç yıl sürekli bir sefere bile dayanabilecek derecede bakım gördüğünü ve yenilendiğini de ekleyerek Saraya güvence veriyordu.” Harty Bey hakkında görevden alma işlemine haklılık kazandırmak için de şunları yazıyordu: “Fırkateynin eski Çarkçıbaşısı Albay Harty Bey’in ne sözlü ne de yazılı bir müracaatı olmamıştır. Kendisinin gemiden alınması sadece gemide ‘yabancı’ personel bulundurulmasının uygun görülmeyişinden ileri gelmiştir. Harty Bey’in ada vapurlarından birisine atandırılması ise, Londra’dan yeni gelmiş bulunan bu vapurun yeni sistem makinesini tanıyıp, kullanabilecek nitelikte bir eleman olmasındandır.”
Süleyman Nutki Bey’e göre; sonuç olarak ortaya çıkan şudur: “Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, Ertuğrul’u Japonya’ya bir garez ya da bir cinayet veya alçakça bir düşüncesiyle değil, sadece dediğinden dönmeyi gururuna yediremediğinden, istediğini yaptırtmaya gücü olduğunu göstermek ve de bunu kanıtlamak istediğinden dolayı göndermek kararından geri dönmemiştir.”
Ertuğrul, her şeye karşın büyük yolculuğa hazırdı. Gidecek, belki de hiç görülmemiş, bilinmemiş, varlığı hiç duyulmamış kıyılarda Osmanlı sancağını gösterecek, yüceltecek ve onun saygınlığı için ne gerekiyorsa, onu yapacaktı.
_____
Naci Kaptan / 09.12.2020 / Bölüm V – VI sonu / Devam edecek