İNSAN HAKLARI & DEMOKRASİ & İŞKENCE VAKALARI


Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY
KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???


Ocak 2017


Demokrasi,
halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı yönetim türüdür.
Halkın halk tarafından yönetilmesi anlamına gelir ki çoğunluğun mutlak
hâkimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul
edilmesi gerektiğini savunan bir sistemdir. Burada sizleri uzun cümleler ve
tanımlarla sıkmak yerine mümkün olduğunca kısa ve sonuca götürücü açıklamalar
kullanacağım.


Bana göre “Demokrasi
için dikkate alınması gereken altı temel kıstas”
vardır:


  • Ülkenin Eğitim Seviyesinin yüksekliği,
  • Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi,
  • Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması,
  • Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi,
  • Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi,
  • Kişi başına düşen milli gelirin fazlalığı ve bunun bölüşümündeki
    adalet.


Yukarıdaki
temel kıstaslara şöyle bir bakıp düşündüğünüzde, ülkemizde neden uzunca bir
dönem daha Demokrasinin olamayacağı, herhangi bir detaya bile girmeden kolayca
anlaşılabilir. Ancak daha ilk cümleden bir sonuca gitmek yerine bu kıstasları
kısaca inceleyelim.


Ülkenin Eğitim
Seviyesi:


Türkiye’de
Eğitim Durumu. (DİE Sitesinden alınmıştır.)















EĞİTİM DÜZEYİ

TÜM NÜFUSA ORANI

AÇIKLAMALAR

İlkokul Mezunu

% 32

İlkokul diplomalı

Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan

% 23,76

Diplomasız

İlköğretim mezunu (8 yıllık)

%  4,82

 

İlkokul mezunu (5 yıllık)

% 13,6

 

ARA TOPLAM

% 74,18

Cahil sayılabilecek kesim

Lise Mezunu

% 18,1

 

Yüksek Okul/Fakülte Mezunu

%  7,10

 

Yüksek Lisans Yapmış

%  0,49

 

Doktora Yapmış

%  0,13

 

ARA TOPLAM

% 25,82

Aydın sayılabilecek kesim

TOPLAM

% 100

 


Dünya üzerinde,
halkının değil % 75’i, % 30-40’ı bile eğitimsiz tek bir demokrasi yoktur.


Ülkenin
Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi:


Türkiye’nin
kuzeybatısında Yunanistan ve Bulgaristan; Güneydoğusunda Suriye ve Irak;
doğusunda İran ve Azerbaycan; Kuzeydoğusunda ise Ermenistan ve Gürcistan komşu
olarak yer almaktadır. Bu ülkelerden Azerbaycan’ı bir tarafa ayırdığımızda
kalanların;


  • Hepsinin ırkı farlıdır,
  • Hepsinin dini/mezhebi farklıdır,
  • Hepsinin dili ve bundan ötesi alfabesi bizden farklıdır,
  • Hepsi Türkiye’den daha fakirdir,
  • Hepsi Türkiye’den tarihsel çıkarlar peşindedir,
  • Türkiye’nin NATO’da Yunanistan dışında hiçbiri ile bir ortaklık
    anlaşması yoktur. Kaldı ki Yunanistan ile NATO İşbirliğimiz ve
    ortaklığımızın ne kadar güvenilir olduğu da her Türk’ün malumudur.


Siyasi
Coğrafyacı ve jeopolitik uzmanları dünyanın kalbi olarak Kafkaslar ve
Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı tanımlarlar. Nitekim Halford J. Mackinder ’in
(1861-1947) Kara hâkimiyeti teorisi de, Nicholas J.Spykman, (1893-1943) Kenar
Kuşak Teorileri de aynı coğrafyayı esas alır. 20.nci yüzyıl başlarında
tartışılan ve kabul gören bu teoriler “Deniz Hâkimiyeti” (Alfred Thayer Mahan)
ve” Hava hâkimiyeti” teorileri (Alb. Haevy Scitoklian )ile çürütülmeye
çalışılmış ise de, bugün, 21nci yüzyılın başında, bu teorilere esas kalbin
yerinde hiçbir değişme olmadığını ve hala dünyanın nabzının aynı coğrafyada
attığını görmekteyiz.


  • 1970’li yıllarda tüm teoriler tasnif edilerek iki başlık altında
    toplanmıştır:

    1. Fiziki coğrafyaya dayalı teoriler: Kara Hâkimiyet Teorisi, Kenar Kuşak
    Teorisi.

    2. Salt kuvvete dayalı teoriler: Deniz Hâkimiyet Teorisi, Hava Hâkimiyet
    Teorisi.
  • Jeopolitiğin bir amacı, geleceğe ait hükümler çıkarmaktır. Jeopolitiğin
    asıl önemli özelliği ise uygulamaya yönelik oluşudur. Jeopolitik siyasi
    coğrafyayı siyasete bağlar.
  • Bunları niye anlatıyorum? ABD Fiziki coğrafyaya egemen olamadığından,
    salt kuvvete dayalı sistemlerle fiziki coğrafyalar üzerinde etkin olmaya
    çalışmaktadır. Yani aslında güç olanı başarmaya çalışmaktadır.
  • Oysa Türkiye, Dünyanın kalbi olan coğrafyada, politikalarını
    oluştururken dünyaya hâkim olabileceği bir siyaseti geliştirememekte ve
    Salt Güce sahip olan ülkenin suyuna gitmeye çalışmaktadır.
  • Bunun en büyük nedenlerinden biri de, daha önceki yazılarımdan birinde
    de değindiğim gibi, bizleri yöneten ve özellikle dış politika esasları
    konusunda karar verici durumda olan siyasilerin, jeopolitik ve buna bağlı
    jeostratejiyi bilmiyor ve bu konuda araştırıp eğitilmiyor olmalarıdır.
    Biraz amiyane tabirle, “Sandal kürekçisine uçak gemisi komutasını emanet
    etmek” le eşdeğerdir bu durum.
  • Bazı düşünürler jeopolitiği siyasi coğrafyanın içerisinde, siyasi
    coğrafyanın bir bölümü gibi görmek eğilimindedirler. Bu görüş, siyasi
    coğrafyayı olduğundan fazla, jeopolitiği de olduğundan daha dar bir alana
    yerleştirmek olur. Jeopolitik siyasi coğrafyanın bir devamıdır. Ancak daha
    geniş bir alanda ve daha çok sayıda konuyu içerir.
  • Daha anlaşılır bir ifade ile çok iyi bir coğrafyaya sahip olmak tek
    başına yeterli değildir, önemli olan o coğrafi avantajı uluslararası
    politikaya ile ülke çıkar ve menfaatlerine dönüştürebilmektir.
  • Aslında büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de yaptığı budur. Bu
    coğrafyada yer alan Rusya, İran gibi ülkeleri de yanına alarak, ya da en
    azından karşısına almayarak, batılı devletlere karşı büyük bir kurtuluş
    mücadelesi vermiş, ülkeyi ve milleti var etmiştir.


Türkiye’nin
jeopolitik konumu; coğrafi konumda sayılan bütün özelliklere ek olarak; Avrupa
Birliği, Rusya Federasyonu ile komşu olması; Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar gibi
duyarlı ve sıcak kesimlerin bileşkesinde bulunması; çok önemi bir sınırlar
ülkesi oluşu (Doğu kültürü ile batı kültürünün, Hristiyanlıkla İslamiyet’in
liberal ekonomi ile yarı kolektif sistemlerin, demokrasi ile totaliter
sistemlerin… Sınırında) bütün evrensel politikaların ya hareket noktası, ya
hedefi, ya da en azından güzergâh üzerinde bulunması… Gibi çok güçlü
özellikler içerir.

İşte Türkiye Atatürk’ten sonra bu önemi anlayamadığından, ülke her zaman
Emperyalizmin hedefinde olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Komşularıyla
ortak bir dil, din, kültür bağı ne yazık ki yoktur.


Emperyalist
ülkelerin yayılmacı politikalarını en zor uygulayabileceği ülkeler tam demokrat
ülkelerdir. Bu nedenle onlar bizim Demokrasi ile yönetilmemizi istemezler ve bu
7 benzemez komşu ile her zaman ülkemizi ve demokrasimizi aşındırmak,
kendilerine yakın ve çanak tutacak SÖZDE DEMOKRAT OLİGARŞİK YAPILAR tarafından
yönetilmemizi isterler.


Doğu
Akdeniz’de aleyhimize petrol arar/aratır, PYD-PKK’yı kışkırtır, Ege
Adacıklarının İşgaline sessiz kalır, Ermeni Soykırımı diye bir dayatmayı
sürekli gündemde tutarlar. Buna karşı, Sosyal-Demokrat Hükümetlerin iş başında
olması ve akıllı politikalar üretmesi gerekirken bizim gibi ülkeler, sağ ve
muhafazakâr hatta din tandanslı parti ve liderlerince yönetilir, bu liderler
BOP eş başkanlığı ile kandırılıp kafamıza çuvallar geçirilir, Seksen milyonluk
ülke bir Twitter Mesajı ile aşağılanabilir.


Laiklik
anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması:


Din
kuruluşundan beri gerek Osmanlı Dönemi gerek genç Türkiye Döneminde, her zaman
etkili olmuş ve Devlet İdaresinde İslami akımlar ve kayırmalar alenen yapılmış,
laiklik ilkesi hemen hiçbir dönemde anlaşılamamış ve uygulanmamıştır.


Osmanlı’nın
kuruluşundan bu yana, yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.


Din; giderek
genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin
yerine belirleyici olmuşlardır.


Tasavvufi
tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi
üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı
ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha da öne çıkmıştır. Devlet-siyaset adamları,
bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı
olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir
moda olmuştur.


Ne yazık ki,
bu yüzyılda da aydınlar arasında aynı durum oldukça yaygındır. Ayrıca toplumun
üst katmanları, salon toplantılarıyla bu tür gelişmelere öncülük etmektedirler.


Mevlevilerle
Bektaşiler arasında öteden beri süregelen, devlet içinde egemenlik kurma,
yönetim kadrolarını oluşturma yarışı
vardır. Bu durum, her iki
tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini,
birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede
söz sahibi olduklarını veya söz sahibi olmak için çabaladıklarını
göstermektedir.


Sünni
tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini
dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin
doğrudan içinde yer almış, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in
önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı bir hareket yürütmüşlerdir.


Alevilikte
kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O,
toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde
kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta topluluğa saygı kuralını
gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.


Mustafa kemal
Atatürk kadının toplum için önemini vurgulayıp bunları yasalar ile teminat
altına almıştır. Ancak, 1938 den başlayarak Türkiye’de en ucuz ve kolay siyaset
aracı “DİN SÖMÜRÜSÜ” olmuştur. Bu sömürü o kadar ileri gitmiştir ki 1986 dan
sonra Sistematik bir şekilde tüm Ordu, Polis ile Hukuk Sistemi, Fetullah Gülen
denen bir din bazın eline geçmiş ve ülkenin neredeyse “İran’ laşacağı” 15
Temmuz darbesi kıl payı atlatılmıştır.


Bundan gerekli
dersler alınabilmiş, “DİN SİYASET DIŞI ALANA” çekilebilmiş ve “LAİKLİK
UYGULANMAYA BAŞLAMIŞ” mıdır? Ne yazık ki hayır.


Oysa
Demokrasinin olmazsa olmazı;


Laiklik
anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması, kadının özgürleşmesi,
kadının erkeğin köleliğinden ve hegemonyasından çıkartılmasıdır ki daha uzunca
bir süre bu mümkün görülmemektedir.


Ülkenin
gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi:


Ne yazık ki bu
konuda da ümitli olabilmek mümkün değildir. Siyasi hayatı sürekli “Gericilik
ve Askeri Müdahalelerle geçmiş
” bir ülkenin elbette Demokrasi karnesinin de
iyi olması beklenemez.


Cumhuriyetin
ilanı ve Hilafetin kaldırılmasına kadar olan tarihi süreçte, iki ayrı defa
Meşrutiyet İlanına rağmen Demokrasi alanında bir ilerleme kaydedilememesi ve
gayretlerin sözde kalışı dışında Demokrasi ve Özgürlükler adına bir şey
yapıldığını, inşa edildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Cumhuriyetin ilanı
ile 1938 arasında geçen 15 yıllık sürede Demokrasi ve insan hakları, laiklik,
erkek-kadın eşitliği alanında yapılan reform ve atılımlar, 1938’den sonra
irticai hareketler nedeniyle tekrar geri gitmeye başlamıştır.


Dini
Kuralların tüm topluma yaygın ve egemen olması isteği, hatta adı çok net
söylenmese de ŞERİAT vurguları ve istekleri; bırakınız Demokrasiyi ileri
götürmeyi, gemiyi sürekli denizin dibine doğru çekmek isteyen bir gemi
demiri
işlevi görmüştür.


Bugün modern
demokratik yönetim sistemi ve anlayışı denildiğinde, genellikle Batılı
sanayileşmiş ülkelerin gelişmiş, liberal demokrasi olarak bilinen seçimli
demokrasi yöntemi anlaşılmaktadır.


İnsanlığın
varoluşundan beri Klâsik Cumhuriyetçilik anlayışı, farklı iki temel
problematikten hareket eden iki farklı ekol halinde gelişmiştir. Bunlardan
biri, Atina, diğeri ise Roma Ekolü’dür.


Aristoteles
tarafından temsil edilen ve insanı ancak siyasal topluma katılmak suretiyle
beşeriyetini tamamlayabilecek ve gerçekleştirebilecek bir varlık olarak gören
Atina Ekolü’nün temel problematiği, erdemli yurttaştır. Atina demokrasisinde yurttaşlık
erdemi prensibi
önemliydi ve bu prensip, siyasal topluma (site)
adanmışlığı ve özel hayatın kamusal hayata tabi olmasını veya feda edilmesini
gerektirmekteydi.


Cicero
tarafından temsil edilen Roma Ekolü ‘nün temel problematiği ise, meşru yönetim
tarafından güvence altına alınmış olan güçlü bir özgürlük idealidir.


17. ve 18.
yüzyıllarda Avrupa’da mutlak monarşilerden demokratik yönetime geçişte, iki
siyasal düşünce geleneğinin merkezi göze çarpar.  Bunlardan biri
cumhuriyetçilik, diğeri ise liberalizmdir.


Modern
liberalizmin ve liberal demokratik düşüncenin ortaya çıkmasında, Yöneticiler
(krallarla) başlıca sınıflar arasında meşru otorite alanıyla ilgili süre giden
mücadeleler; köylülerin ağır vergilere ve diğer sosyal yükümlülüklere karşı
isyanlar; ticaret, alış-veriş ve pazar ilişkilerinin yaygınlaşması; teknolojide
(özellikle askeri teknolojide) kaydedilen ilerlemeler; başta İngiltere, Fransa
ve İspanya olmak üzere ulusal monarşilerin konsolidasyonu; Rönesans’a özgü
kültür ve düşünce yapısının gittikçe yaygınlaşması; din eksenli çatışmalar ve
Katolikliğin evrenle ilgili iddialarına yönelen itirazlar; nihayet din ve
devlet arasındaki mücadeleler gibi tarihi gelişme ve değişmelerin değişen
ağırlıklarda payı vardır. Ancak, tüm bu dönemlerde cumhuriyetçi düşünce
geleneğinin birikimi çok önemlidir.


Osmanlı’ya baktığımızda,
2 adet cılız ve sonuçsuz Meşrutiyet ilanı dışında hiçbir demokratik mücadele ve
birikim görememekteyiz. Tüm ilerici adımlar ve mücadeleler de hep Ordu Eksenli
olmuştur. Bu da Demokrasinin istediği ve uygun gördüğü bir durum değildir.


Batılıların
yüzyıllarca süren mücadele, birikim, Fransız İhtilali, Reform hareketleri vb.
gibi, vasıtalarla elde ettikleri Demokratik süreç ve sonuçlar, bizlere bu
alanda mücadele etmemize gerek kalmadan büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk
tarafından armağan edilmiştir.


Ne yazık ki
bizler bu armağanın kıymetini bilememiş ve hep geçmişe, Padişahlığa, Monarşiye
ve Hilafete özenmiş ve bu uğurda ülkeyi ilerletmek yerine gemiyi tornistan
çalıştırarak
geriye çekmiş bulunmaktayız.


 Nüfus
artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi:


Bütün
canlıların ortak özelliklerinden birisi de üreyebilmeleridir. İnsan haricindeki
canlı topluluklarının artışı ekosistemler tarafından kontrol edilmektedir.
İnsan zekâsı ve teknolojisi sayesinde böyle bir kontrolün dışında kalmayı
başarmıştır. Canlıların en az üreyenlerinden birisi olmasına rağmen insan,
dünya nüfus artışı günümüzün önemli sorunlarından biridir. Türkiye’nin de en
önemli sorunu da, Nüfus artış politikasının yanlışıdır.


Nüfus artışı,
gelişmiş ülkelerde % 0,5-1 civarında artarken, gelişmekte olan ülkelerde 
       % 2-3 gibi yüksek oranlarda
artmaktadır. Bu gelişme, dünyanın demografik yapısında önemli değişmelere ve
sorunlara yol açmaktadır.


Halen 7 milyar
civarında olan dünya nüfusunun 1 milyar kadarı gelişmiş ülkelerde, 6 milyardan
fazlası da gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Hızlı nüfus artışı,
gelişmekte olan ülkelerde kaynakların yetmemesine, kalkınma hızlarının
yavaşlamasına, ekonomik ve sosyal sorunların artmasına neden olmaktadır. Nüfus
artışı ile birlikte ele alınması gereken en kritik nokta eğitimdir.


İçsel büyüme
teorileri ile birlikte beşeri sermayenin ön plana çıkması, eğitimin ekonomik
büyüme üzerindeki rolünün de tartışılmasına neden olmuştur. Eğitim ile ekonomik
büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıdaki çalışmada, eğitimin ekonomik
büyümeyi pozitif yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.


Eğitimin
teknolojik gelişme ve toplam faktör verimliliğini artırarak ekonomik büyümeye
katkı sağladığı da çok açıktır. Ancak; Ekonomik büyüme sürecinde nüfus
artışının rolü tartışmalıdır. Büyüme ve nüfus artışı ilişkisi birçok yönden
araştırmacıların ilgisini çekmiştir.Konu üzerindeki görüşlerin çoğu, nüfus
artışını ekonomik büyümenin üzerinde bir engel olarak görürken
, bazıları da
ekonomik büyümeyi hızlandırıcı etken olarak kabul etmektedir.


Nüfus ve
büyüme üzerine yapılan çalışmaların büyük bir bölümü kalkınmakta olan ülkeler
üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu ülkeler sanayileşmenin henüz başlangıç
dönemindedirler. Büyüme ile birlikte bu ülkelerin doğum oranlarında fazla bir
artış görülmemiş, buna karşılık ölüm oranında meydana gelen düşüş ile birlikte
nüfusları hızla artmıştır. Bu ülkelerde nüfus ile büyüme arasındaki ilişkinin
belirlenmesi, geleceğe yönelik büyüme stratejilerinin oluşturulmasında oldukça
önemlidir.


Türkiye’de bu
alanda dikkat çeken bir örnek oluşturmaktadır.


Yurdumuz,
eğitim alanında her yıl çok daha fazla derslik, okul, öğretmen ihtiyacı duyan
bir ülkedir. Yani mevcut okulları ıslah etmek, modernleştirmek bir yana her yıl
yeni okul binalarına, dersliklere ve öğretmenlere ihtiyaç vardır.


Oysa bir batı
ülkesinde nüfus artmadığı veya çok az arttığı için, bu ülkeler yeni bina ve
derslikler yerine mevcutları yenilemekte, öğretmenlerini yüksek lisans ve
doktora programları ile eğitmekte ve modernize etmekte, böylece daha iyi bir
eğitim sistemi sonucu yetişen verimliliği yüksek nüfus ile GSMH ‘arını
arttırarak refah düzeylerini yükseltmektedirler.Türkiye ise her geçen yıl daha
başarısız PISA neticeleri, Üniversite sıralamaları ve sonuçları ile Ekonomik
İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) küresel eğitim araştırmasında 76 ülke
arasında 41. sırada yer almaktadır.


Kalkınmakta
olan bir ülke olarak hızlı nüfus artışı en başta Eğitim de olmak üzere ülkemize
sürekli KALİTESİZLİK getirmekte ve Kişi Başına Düşen Milli Gelir de hiçbir
zaman refah düzeyine ulaşmamaktadır. Refah olmayan yerde Demokrasinin de
gelişemeyeceği son derece açıktır.


Kişi başına
düşen milli hasılanın fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet:


Her ne kadar
yukarıda son bölümde buna değinmiş olsam da Kişi başı milli gelir aslında
ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirler. Yani kişi başı milli gelir ne kadar
fazla olursa, o ülkenin gelişmişlik seviyesi de o kadar yüksek olur.


Kişi başı
milli geliri tanımlamak gerekirse, bir ülkenin gayri safi milli hasılatının
(GSMH) o ülkenin nüfusuna bölünmesi sonucu ortaya çıkan sonuçtur denebilir.


Kalitesiz ve
üretmeyen insan gücü, kişi başına düşen refahı sürekli aşağıya çeker ki bu da
özellikle dengesiz ve bana göre kalitesiz nüfus artışının bir sonucu olarak
ülkemizi sürekli fakir ülkeler liginde bırakır, bir üst lige yükselemeyiz.


Ülkemizde
eğitimli ve refah düzeyi yüksek aileler tek ya da en çok iki çocukla
yetinirken, eğitim seviyesi düşük ve gelir düzeyi toplum standardının altında
kalan aileler, 3-4 hatta 5 çocuğa kadar sürekli olarak çoğalmaya teşvik
edilmekte ve çoğalmaktadır. Üstelik bu teşvikin hiçbir bilimsel ve ekonomik
açıklaması ve gereksinimi yokken tek itici ve çoğaltıcı gücü Dinsel Motif
olmaktadır.


Böyle
durumlarda; aynı ülkenin fertleri arasında gelir açısından uçurumlar oluşmakta,
refah adil olarak bölüşülememektedir. Refah düzeyi yüksek kişiler Demokrasi ve
kişisel haklarına önem verip bu uğurda maddi ve manevi fedakârlıklara
katlanabilirken, gelir düzeyi düşük kişilerin tek beklentisi daha fazla
kazanabilmek, hem de ne pahasına olursa kazanabilmek olabilmektedir.


Öncelik olarak
Maddi Kazanca yönelme neticesinde, toplumda ahlak anlayışı da çöküntüye
uğramakta ve yasal olsun olmasın her yol daha fazla kazanç için geçerli kabul
edilebilmektedir. Bu da Demokratikleşme ve Adalet alanında en büyük çıkmazı
oluşturmaktadır.


SONUÇ:


Sayfalarca
sürebilecek bir incelemeyi size burada çok özet şekilde vermeye çalıştım.
Aslında,  zaten bildiğiniz pek çok hususu sizlere sadece toplu ve kısa bir
şekilde hatırlatmak istedim.


Batı
Ülkelerine gittiğimiz zaman oradaki “İnsan hakları ve özgürlükler” ile
“Demokrasi” anlayışına imrenmekteyiz. Ancak unutmayalım ki bu hak ve
özgürlükler, uzun ve ciddi mücadeleler sonucunda ve EĞİTİM DÜZEYİ BİZDEN ÇOK
YÜKSEK fertlerin yaşadığı coğrafyalarda ter dökerek, çaba göstererek, birçok
zorluğa göğüs gererek ve Demokrasi Mücadelesi verilerek kazanılmıştır.


“Hak verilmez
alınır” deyişindeki kast edilen anlam da bu olsa gerek.


O zaman tekrar
başa dönersek; “Türkiye’ye daha uzunca bir süre Demokrasinin kolay kolay
gelemeyeceğini” söylemek sizce de bir kehanet mi olacaktır?


Esen
kalın…   Mehmet ASAL