Gürsel
Tokmakoğlu
: İleri Demokrasi için Politikamızı Merkeze Taşıyalım…


7 Haziran 2020


Güvenlik ve
refah konuları üzerine çok dinamik bir süreçte oldukça önemli konu başlıkları
üzerine tartışmalar oluyor. Silahlanma konuları, bunların ötesinde güvenlik
ittifakları, bir üst halkada ekonomik ortaklıklar, ama neticede politik alanda
tartışmalar var. Bu konuları ele alalım ve bir sonuç çıkaralım.


Silahlanma
Konuları


S-400,
Patriot, F-35 ve TF-X konuları en bilinenlerdir ve halen gündemdedir.
Politikaya esas uluslararası anlaşmalara veya tam tersine anlaşmazlıklara etki
etmektedir. İnceleyelim.


Durum nedir?
Türkiye’nin hava savunma silahı ihtiyacı vardı, ABD’den istedi, olmadı. Bu
önemli ihtiyacını kendisi projelendirdi. Çin ile bu konuda bir ilişki dönemi
oldu ama başka politik konular devreye girdi, bu alanda ilerlenemedi. Sonra
hava savunma füzeleri Rusya’dan tedarik edildi. Ayrıca Türkiye yakın zamanda
ABD’den Patriot isteğini yineledi.


İstenen nedir?
Her şeyden önemlisi, uzaya giden bir füze sisteminin tarafımızdan, milli olarak
yapılıyor olmasıdır. Bu yolda önemli adımlar, projeler var.


Eğer bir gün,
ki bu uzun vade olmayacaktır, uzun menzilli balistik füze ve uydumuzu uzayda
yörüngeye oturtan bir roket yaptığımızda işte o zaman ‘başardık’ diyeceğiz.
Mesele ne? Milli Savunma Sanayii! Bu nokta daha önemli, başka noktalarda zaman
kaybetmemek gerekir. Ancak gerekli teknoloji nereden alınacak veya ne zaman
bulunacak?


Şimdi uçaklar
bahsine bakalım.


Durum nedir?
F-35 Türkiye’nin en başından itibaren içinde olduğu bir projedir. Türkiye
tedarik açısından 100+20’lik paketle halen işin içindedir. Diğer yandan Türk
Savunma Sanayii şirketleri de Lockheed Martin’e tedarikçidir, üretim
yapmaktalar, aksaklık giderilerek bu süreç devam etmelidir.


F-35 bir uçak
olmanın çok ötesinde bir silah sistemidir ve hatta politik bağlamı olan bir
sistemdir.


F-35’i diyelim
sadece uçak olarak gördünüz, işte bu uçak fevkalade özel sistemlerle
mücehhezdir. Motoru kendi işini gören, pilota bile ihtiyaç duymayan, dünyada
hiç olmayan özelliklere sahip bir motor. Mühimmatı taşıyıp salıyorsunuz, adeta
bu konumda uçak sadece bir vasıta, o mühimmat uçaktan ayrıldıktan sonra kendi
verdiği kararlarla birden fazla hedeften en uygunlarını seçiyor ve istenen
tahrip noktasına getiriyor. F-35 hava, deniz ve kara harekat alanı resmini
anında görüyor, alıyor, analiz ediyor. Pilot her şeye vakıf ama o uçak
yarı-otonom, akıllı. Havadayken uçak aslında bir kuvvet bileşeni…


F-35’in
teknolojisini çalmak adına halen Çin ve Rusya büyük çaba göstermektedir. Rusya
ve Çin her ne kadar tarifine ‘5. Nesil Uçak’ dese de ellerindeki prototipler
şimdilik sadece bir projedir. Olmaz mı? Olabilir de. Ama harekat alanında
yaklaşık 5 yıldır F-35’ler uçuyor ve daha da geliştirilecekler. Örneğin
Çinliler J-20’yi 5 yıl sonra şimdiki F-35 kapasitesinde yapmayı başarsalar da
aynı vadedeki ABD uçağı daha da mütekamil olacaktır.


Türkiye satın
aldığı uçaklar için Lockheed Martin’e 1.2 milyar dolar ödedi. Dört adet uçak
ABD’de tutuluyor. Eğer duraksama olmasa idi bu 4 uçak değil daha fazla sayıda
olacaktı ve Türkiye’deki pilotların ve yer personelinin uçak tipi eğitim
faaliyetleri hızla devam edecekti, hazırlanan hava üssünde bazı somut eğitim ve
lojistik faaliyetleri görülecekti. Dolayısıyla Türkiye 4 adet uçağı değil,
proje gereği tüm uçakları aksaksız talep etmektedir.


Bir de işin
başlangıçta tartışılmış ve karar verilmiş kısmı vardır ki bu konunun politik
olan kısmıdır. Durum tespiti yaparken bunu da işaret etmemiz gerekir. ABD’nin
küresel politikaları gereği hareket edilecek mi, edilmeyecek mi? Küresel güç
mukayesesinde hangi tarafta yer alınacak? Şu an Türkiye F-35 konusunda proje
gereği ABD ile işbirliğini sürdürmek istemektedir, ancak milli egemenliğine
karşı bir beklenti içinde olunmasına da karşıdır.


F-35
meselesine dış-politik açıdan yaklaşanlar oldu. İsrail ve Yunanistan bu silahı
Türkiye’nin edinmesine karşı idi. Bu nedenle Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio
ve Demokrat Senatör Bob Menendez İsrail, Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan
çıkarlarını dikkate alarak hareket ettiler.


Türkiye,
amfibi gemi Anadolu ve müşterek taarruz uçağı F-35 toplamıyla beraber deniz
ülkesinde ve hava ülkesinde önemli bir güç olacak atılımları yaptı. Hem Doğu
Akdeniz’de hem de yakın okyanuslarda krizlere müdahale kapasitesini artıran
adımları attı. Bu birilerini cidden rahatsız etmiş olabilir.


NOT: Bir ülke
kara, deniz ve hava ülkesinde müteşekkildir. Sembolik sözler hoşa gidebilir
(örneğin yakın zamanda deniz ülkesi için bir kitap adıyla sembolik bir kullanım
olmuştur,) ama esas bilinmesi gereken akademik ve uluslararası hukuki
açıklamadır.


İstenen nedir?
Temel hedef Milli Silah Sanayii’nin ilerletilmesidir. Her Türk havacısı hava
ülkesini milli uçağıyla savunmak ve egemenliğini bu şekilde korumak
istemektedir ve edilen yemin bu şekildedir. Bu nedenle en kısa zamanda TF-X’i
Türkiye semalarında görmek istenmektedir.


Türk Savunma
Sanayii’nin bazı aviyonikler (uçak elektroniği ileri uygulama yazılımları) ve
motor konusu için henüz kat edeceği yol var. Sabırla ve titizlikle çalışmak
şart.


Şöyle bir
ayrıntı vereyim, bir uçağın veya uzay aracının uçuşunu ve seyrüseferini kontrol
etmek için yarı-otomatik ve bilgisayar tarafından özel olarak düzenlenen fly-by-wire
denen sistemleri yaptığımızda çok önemli bir adım atmış olacağız. Dediğim gibi,
çalışmaya devam!


Güvenlik İttifakı


Halen Türkiye
bir NATO üyesi ülkedir, diğer üyeler gibi eşit statüdedir, ittifak ruhuna
sadıktır ve katkısı da fazladır. NATO’nun 70. Yılı vesilesiyle de açıklanan
yeni hedefleri içinde Çin ve Rusya gibi ülkeler vardır, hatta görev alanlarına
Arktik bölge, siber ve uzay gibi geniş bir saha da katılmıştır. Bu durumda F-35
gibi projeler sadece ABD küresel misyonu ile ilgili değil, beraberinde NATO
hedefleri ile de kapsanmıştır.


Savunma
Sanayii bakımından ürünler temel düşünceyle elbette milli kabiliyetle ve
ittifak sistemlerine entegre olacak biçimde inşa edilmelidir. Ancak yine ifade
ediyorum, milli ve egemen olmak her anlayışın üzerindedir.


Türkiye ‘Milli
Egemenlik’ konusunda şüphesiz tartışmasız örnek değerde bir ülkedir. Kendi
kararlarını alma noktasında tarihi örneklerle dolu süreçleri yaşamaktadır.
Halkından aldığı güçle gerektiğinde Amerika veya Rusya ile hasım veya rakip
pozisyonunda politikalar üretmekte ve uygulamaktadır. Ekonomik bakımdan para
cinsinde, güvenlik bakımından silahlanmada, teknolojide kendi üretimleriyle tam
bağımsızlık pekiştirilecek bir hedeftir. Zira ileri-kalkınmışlık bağlamında
henüz yapılacaklar var. Almanya veya Çin gibi ülkeler bile söylediğim konular
üzerine akıl yürütmektedir. Dünya böyle bir dünyadır! Rezerv para sistemi büyük
oranda dolara bağlıdır (yüze 62, bunu yüzde 90’lara çıkarmayı hedeflemiş bir
ABD var, Euro ise yüzde 20’ler civarında rezerv para).


Türkiye
‘gelişmekte olan’ ülkeler (developing countries) sınıfına dahildir.
Amaçları ve kabiliyetleri ölçüsünde önemli ölçekte bir güç mücadelesi verilen
dünya coğrafyasında ciddi bir konuma sahiptir. Güç mücadelesi parametreleri ise
dinamiktir, her an değişim göstermektedir. Ben Türkiye’ye yeni konjonktürde
‘merkez ülke’ diyorum.


İki Kutuplu
Dünya’dan sonra Tek Kutuplu dönemde Türkiye’nin bölgesinde çok önemli
değişimler yaşanmıştır; savaşlar, rejim değişiklikleri, kurumsal yapıların
tekrar inşası, değer değişiklikleri vs. Türkiye bu temel ve konjonktürel
bağlamda her anını tartarak ve küresel ve bölgesel etkileşimi yüksek anlayışla
ele almak zorundadır. Neoliberal olanlara karşılık milli (ulusal) politikalar
bu nedenle öne çıkmaktadır.


Çok boyutlu ve
eksenli yöntemlerle Türkiye bulunduğu yer ve değerle insanlığa ve bölgesine
barışı, istikrarı ve hakça paylaşımı önermektedir. Hatta şurası açıktır,
Türkiye dünyaya değişik kültürler ve politik aktörlere bir ‘medeniyet dersi’
verir cinsten örnekleri sunmaktadır. Göç, ırkçılık, terörle mücadele gibi
başlıca konular örnek olarak gösterilebilir. Bu manada, ‘gelen gelir, anlayan
anlar’ ve neticede Türkiye ile isterse ilgilenir, birlikte hareket eder ve
böyle yakınlıkta olursa pişman olmaz da.


NOT: Güç
mücadelesi kavramını önemsemek gerekmektedir. Herhangi biri veya organ bir
gücün kullanımının iç yüzündeki meselelere vakıf olmadan çoklu gücün getirdiği
kaotik ortamındaki olup bitenine dair ezbere sözler sarf ediyorsa, bunun hiçbir
anlamı yoktur.


Eşitlik söz
konusu olduğunda uluslararası arenada güvenlik ittifakları noktasında atılan
imzaların değeri elbette ki vardır, ancak Milli Egemenlik konusundan asla taviz
verilmez, bunun için politika ve diplomasi yürütülür. Örneğin ABD ve NATO
varken Türkiye kararını vermiş ve Rusya’dan S-400 savunma sistemlerini satın
alma iradesini göstermiştir. Bu demek oluyor ki aynı irade başka adımları
atarken de egemenlik konusunu dikkate alacaktır. Hasım taraf ise bu iradeyle
başka şekillerde mücadelesini yapacaktır. Bu konu terörle mücadelede de aynı
şekilde uygulanmıştır. Sonuna kadar hem ABD hem de Rusya ile masada diplomatik
alanda adımları samimi bir biçimde atmış ama kendi sınırlarını korumak
noktasında ise taviz vermemiş, örneğin Suriye’de Rasulayn – Tel Abyad, Afrin –
Cerablus – El Bab ve İdlib sahalarında 30 km derinlikte askerini
bulundurmaktadır.


Öyleyse
istenen ne? Bir taraftan egemenlikten taviz vermemek, diğer taraftan güvenliği
daha elverişli şartlarda sürdürülebilir kılmak. Bu konu ancak ‘refah’ bahsini
de tamamlayacak anlayışla inşa edilir.


Ekonomik
Ortaklık


Güvenlik ile
ilgili olanların hemen yanında refah var. Refah küresel zaman periyodunda ne
şekilde tanımlanacak? Rusların ve Çinlilerin bile neo-liberal anlayışla
sürdürdükleri çok çetin çıkar mücadelesinde ülkemizde kimler neleri savunuyor?


Kapitalist,
post-kapitalist, liberal ve neo-liberal tartışmalar, bu konuların vatanı
sayılan İngiltere ve Amerika bile ne denli derin tartışmalarla dolu!


Ekonomik
ortaklık ‘kazan kazan’ gibi ifadelerle açıklansa da esasen küresel ve bölgesel
‘kapitalin’ hareketine hükmedenlerin dikkatle izlenmesi gereklidir. Bu noktada
hareket etmenin birçok güçlükleri vardır. Kurumsal manada örneğin Çin,
Hindistan ve Rusya gibi ülkeler kendi kapasiteleriyle küresel ekonomide ancak
birer ‘mega-girişimci’ olabilirler. Sermaye ve para piyasaları ülkelerin içinde
dahi söz sahibidir ve bunu halk ekonomik veya finans sonucu olarak izler.
Saydığımız ülkelerin amaçları mevcut kapasitelerini ve küresel etki alanlarını
artırmaktır. New York ve Londra finans piyasalarının söz sahibi elitleri ise bazen
iç piyasa dinamiklerine etki ederek bu ülkelere bile ödevler
verebilmektedirler. İşte bu noktalarda kavga çıkaran anlar daha belirgin
görülür. Örneğin ABD, Çin’e Ticaret Savaşı açmış ve Rusya ile Çin’e karşı bazı
yaptırımları ileri sürebilmektedir.


Olaya böyle
bakıldığında ortaklıkların gereği mevcut ve beklenti dahilinde olan varlıkların
paylaşım ilkeleri üzerinde güçlü aktörler baskı sahibi olurlar. Bu bazen çok
özel bir hal alır. Bu çıkara dayalı ve oldukça özel ilişkilerin gelişmesinde,
hele birçok aktörün sürekli at koşturduğu bir alanda, bazı hallerde fazlaca
aceleci olmak gerekebilir, ancak bazı hallerde ise oldukça temkinli hareket
etmek söz konusu olabilir. 


NOT: Önemli
bütün anlaşmaların metinlerini hukukçular hazırlarlar ve konusu ne olursa olsun
bu anlaşmalar gizli kasalarda korunurlar.


Netleştirilemeyen
noktalar bu tür soyutluklarla dolu olunca ezbere ittifakları veya
düşmanlıkları, taraf ifade eden açıklamaları bolca görmek mümkündür. Bu
açıklamaların önemi ancak bir yere kadardır ki aynı zamanda şöyle de
bakılmalıdır, piyasaları düzenleyenler birilerinin öyle konuşmasını veya tavır
almasını istiyor da olabilir, dolayısıyla sahnelenen oyunlara çok dikkatli
bakmak gerekir.


NOT: Ekonomiyi
bilmeyen politikacılar var, hatta ekonomi esaslı politikalarda ideolojik
yaklaşımlarla hareket ediyorlar, konuları anlatırken daldan dala atlıyorlar, ne
güvenlik için özümleri tatmin edici ne de refah çözümleri, bu kesimdekiler yeni
ittifakların hayalini delil olarak gösteriyorlar.


Politik
Yaklaşımlar


Reel politik
konularda cahilce davranış içinde olanlar mevcut mudur? Evet. Ancak gerçek
hayatın dersleri başka! Basitçe ifade edelim, o ciddi anlaşmalar salt
genellemelere dayalı yapılmaz! Hayalcilik veya sahada olanı bilmeden
genellemeler doğrultusunda açıklama yapmak beyhudedir. Buna ‘politik basitlik’
denebilir mi? Evet.


Bir perspektif
çizelim. Pasifik ve Atlantik ittifakları henüz netleşmedi, ekonomik çalkantılar
var, kaotik bir dünya hali söz konusu… Şartlar buysa neden çok net fikre
sahipmiş gibi tavır takınanlar oluyor ki? Şu an küresel politik her bir
yaklaşım riskli alanlarla doludur ve halen yaşandığı gibi, ortam tam bir kriz
halini yansıtmaktadır. Sizce fikirleriniz bu krizi mi, yoksa riskleri mi
yönetmeye yeterli gelir?


Politik
stratejide risk alınır. Ülkeleri yöneten liderler bir tür politik yatırım
yaparlar, yatırımları uzun vadelidir. Bundan dolayı ‘devlette devamlılık
esastır’ denir. Politika başlığı altında diplomasi, ekonomi, güvenlik, bilim ve
teknoloji, alt yapı, eğitim, sağlık, kültür, iletişim, gibi alt konular vardır.
Bu temel alt başlıkların ilerisinde enerji, caydırıcılık, hazırlık, bir
noktadan ülke çıkarını elde edecek Milli Stratejiyi yönetmek için temel politik
hedefler belirlenir ve uygulanır. Kısa, orta ve uzun vadeli planlar vardır, takip
edilir. Liderler risk alırlar ve aynı zamanda ortaya çıkan krizleri yönetirler.
Muhalifler risk almazlar, krizlerle bire bir uğraşmazlar, ancak hükümete karşı
demokratik açıdan dengeleme politikalarını ileri sürerler. Bütün bunlar reel
politik sonuçları ve etkileşimleri doğurur.


NOT: Milli
(Ulusal) Strateji dokümanı sadece bir kitap değildir, ülke için temel bir
sözleşmedir, esasen devletçe ama özelde herkesçe uyulur, uygulanır. Bu Milli
Strateji dokümanı sürekli güncellenir ve en gerçekçi halde Milli Güç
dinamikleri (Coğrafi, Askeri, Ekonomik, Politik, Sosyo-Kültürel, Bilimsel ve
Teknolojik, Ulaştırma ve İletişim, Biyografik) ile uygulanır.


Böylesi
dinamik bir ortamda peşin hükümle ve kısıtlı bilgiyle kesin bir şey
söylemeyelim lütfen. En azından şöyle sorayım, ABD’ye tamamen karşı oldunuz, ki
bu ülkenin savunduğu değerlerin ve dünyada yapıp ettiklerinin ne olduğu
hakkında tartışmaya bile yoktur, bu durumda sırtınızı kime dayayacaksınız?
Çin’e mi? Çin’i bilmeden Çin konusunu açmak bile yanlıştır. Halen nüfusunun 250
milyonluk nüfusunun köle olduğu bir ülkeden bahsediyoruz burada. Çin halkının
bir kısmının nüfus kağıdı var, yani bildiğimiz vatandaş, bir kısmının ise
sadece yerel belgesi var ve bunlar köle sıfatındalar. Bu meseleler bizi
ilgilendirmez de denebilir. Ama öyle olmuyor, örneğin bedava işçi
statüsündekiler küresel ekonomide etkili oluyorlar, sizin bazı sektörlerinizin
kapanması anlamına gelen bir durum var ortada.


Bu da bir
politikadır. Öyleyse basite kaçmadan bir tanım işaret edelim: Bu gibi hallerde
şu tarafım, bu tarafım denecek o ideolojik çağ çoktan bitti. Ya ne yapılır?
Milli menfaatin gereği planlı ve yarın seni sıkıntıya sokmayacak (en azından
evlatların sıkıntı duymayacak) adımları emin bir şekilde atmak gerekir. Şimdi
şöyle açıklayayım, akşam yastığa başınızı koyun, bazı politik irade konularında
imza yetkinizi kullanırken bu bakışla emin olduğunuzu düşünebiliyor musunuz ve
buna gücünüz var mı, söyleyin.


ABD,
İngiltere, İsrail, Çin, Rusya, Almanya, Fransa, vs. ülkeler, gerisinde veya ön
planında başka aktörlerle beraberler, bütün bunlar değişik coğrafyalarda belli
projeleri yürütüyorlar, bunların bazı projeleri gün yüzüne çıkmış, bazıları ise
halen gizli, işte bu güç mücadelesinde taraflar imkanları dahilinde sahaya
baskı uyguluyorlar, hem de kendi yöntemleriyle, çıkan fırsatlara göre pozisyon
alarak, olagelen doğal sorunları da unutmayalım. Karar sizin!


Şöyle basit
politik yaklaşımlar var: ‘Elbette zamanı gelince oturur karar veririm!’ Lütfen
şimdi söyleyin Suriye’de ve Libya’da ne yaparsınız? Böylesi somut soru
sorulunca cevap alınamıyor. Neyi bekliyor bu politik kişiler, o gün geldiğinde
kendisine ne tür bilgiler akacak, şimdiden bilmiyorum mu diyorlar. Evet, o
gelmesi beklenen bilgilerin bazıları ne malum ki gizliden gizliye emrivakiler türünde
olmasın?


NOT: Bir yanda
yükümlüler, elleri taşın altında, diğer yanda ise ya sorumluluğunu anlamayanlar
ya da sorumluluk bahsini dahi üstlenmeyenler var. Bu tür sorumluluk eksikliği
ile dolu politik yaklaşımlara sahip olanlar, milli iradeye rağmen, büyük sözler
sarf etmemeliler!


Aktörlerin
hemen hepsi kendilerine ait, benimseyip dokümanlarına yazdıkları doğrultuda,
temsil ettikleri gruplarının, ülkelerinin, ortaklıklarının yarınlarını
şekillendirmekle ilgili belirsizlikler üzerine projelerini idare ediyorlar,
sahaya baskı uyguluyorlar, güç dinamiklerini devreye koyuyorlar… Örnek mi?
Bugün çepeçevre Akdeniz veya Ortadoğu coğrafyasına bakın yeter.


Peki, neden
Türkiye bu tarz hamleleri yapmasın ki? Bu şekilde bir plan yapmak ve uygulamak
‘millilik’ gereği değil midir? Eğer bugün bu tür bir çaba sarf ediliyorken,
engelleyenler içinde neden kendi milletimizden kimseler rol alırlar ki?
Politika böyle bir şey midir?


NOT: Millilik
içinde her ne varsa bir stratejiye, hedefe ve plana bağlanır, icra edilir.


Şu an Türkiye
Doğu Akdeniz’de bir inisiyatif aldı, bunun paralelinde birlikte çalışacaklar
buyursunlar…


Bu strateji
yeterince net değil mi? Irak’tan, Suriye’den, Kıbrıs’tan, Münhasır Ekonomik
Bölge’den, Libya’ya ve hatta Tunus’a kadar geniş bir coğrafyada politika
yapılıyor. Milli Strateji dahilinde bu konu var. Bunu düşünmeyenler için
soruyorum, daha ne olsun?


Yunanistan
veya Güney Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikalarına karşı
olacak elbette, onlardan ne beklenir ki?


Halen bu
küresel kaotik ortamda net bir fikri olan var mı? Yok. Kendilerine göre ilkeli
ve ideolojik tavır alanlar, her konu hakkında, hem olduktan sonra, kritik
yapanlar ve ‘şu da lazımdı, bu da lazımdı’ diyenler var mı? Evet. ‘Bir sonraki
sefer al sen yap,’ dendiğinde bu kesimler nerede olacaklar, emin değilim.


NOT: Kritik
edilen konuklar gayet ciddidir, ülkeye ve millete özeldir ve Milli Strateji
dahilinde olanlardır.


Ancak şunu da
söylemeden geçemem: Millilik ve egemenlik konuları tıpkı çoğunluğun savunduğu
gibi benim için de çok değerlidir. Milli silah, milli politika… Egemen ülke,
halk… Adalet, hak, hukuk, kanun, düzen, barış, esenlik huzur… GSYİH’dan 12 bin
doların çok üstünde bir kişi başına gelir, zenginlik… Pasaportumun her ülkede
tahditsiz geçmesi… Ben de G-20’de değil G-7 içinde olmak isterim. Kim istemez
ki?


Bu hedefler,
istekler için en başta yapılması gereken ne? ‘Ne yapılır’ noktası belli de ‘ne
yapılmaz’ konusunu açıkça dile getirmeyenler, lafı çevirenler var. ‘Hasmın
işine gelen işlerde olmamak,’ ne yapılmazın cevabıdır.


Milli Menfaat
ve Strateji gereği ülkemizin işine gelen konuları güçlü biçimde ekonomide,
politikada, bölgemizde, küresel her bir olayda sahaya aktarmak, hasma karşı
seferber olmak, giderek kapasiteyi artırmak, bu konularda kararlı olmak, gücü sahaya
aktarmak gerekmiyor mu?


İşte bir
ülkede her politikacının bu başlık altında ortaya koyduğu kendine ait çözüm
sunan politikaları olmalıdır, hareket tarzları ve yöntemleri… Altına imza
atmalıdır, bir gün öyle bir gün başka şeyler sunmamalıdır, hatta genel
ifadeleri bir çözüm imiş gibi anlatmamalıdır, zira her bir olay gayet
karmaşıktır ve içinde sayısız miktarda kayda giren bilgiyle doludur.


Orta vade
20-30 yıl, uzun vade ise 80-100 yıl. Güç mücadelesi her zaman diliminde ayrı
özellikler içerir. Politikayı da buna göre düşünmek gerekir. Kısa vade zaten
kısadır, dolayısıyla paniğe kapılmamak gerekir. Anlık konuların etkisinde
kalarak stratejik çıkarların üzerine durumu baltalamaktan kaçınmak gerekir.
Öğrenerek ve katılım sağlayarak hareket etmek gerekir. Hasmın çabası ise bu
kısa vadeye etkide bulunmaktır, mevcut durumu kendi lehine çevirmektir, yani
doğrudan veya dolaylı etki mesafesindeki insanlara ve günlük, haftalık, aylık,
hatta yıllık meselelere dair dikkat edilecek zaman dilimi budur.


Sonuç


Silah
sistemlerinde hedef milli olanı yapmaktır. Peki, çalışıyor muyuz? Cevap, evet.
Çalışmaları baltalayanlar çıkar mı? Evet. Bu da doğal.


Mehmet Akif
Ersoy: Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!


Ekonomide
sorunlar var mı? Evet. Çalışmayı bırakacak mıyız? Hayır. Hiç birimiz ‘vahşi
kapitalizme’ karşı düşüncede olmayı önemsemiyor olamaz, ancak plan yapılacaksa
reel şartları bilmek ve buna göre hareket etmek, isabetli adımlar atmak, ama
küresel ortamdaki dinamik yükler kapital ile (bankalarda, bono piyasalarında,
hisse senetlerinde, alış-veriş usullerinde, parada var olan her bir varlıkla)
alakalı olduğuna göre, önce kapitalizmi ve içindeki olayları eksiksiz öğrenmek
gereklidir.


O halde
politikada ve stratejide Türkiye’nin menfaatlerini korumaya devam mı?


O halde çivisi
çıkmış bu dünyada bir medeniyet savunucusu halinde hareket etmeye devam mı?


Gürsel
Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet