Gürsel
Tokmakoğlu
: Demokrasinin
Kökleşmesi
 

15 Haziran 2020




Demokrasilerin kökleşmesini tarihsel bakış açısı ile
ele alırsak çok belirgin sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bugün Türkiye’de yeni
partilerin kurulmaya başlandığı bir periyotta hatırlamamız gereken bazı
detaylar olacak. Bu tarihsel tecrübeye istinaden politikadan ne tür bir anlayış
beklenmeli? Vatandaş gözüyle bu önemli konuyu birlikte irdeleyelim.


İnceleme


Türk
demokrasisinde sürekli yeni parti kurulması ne anlama geliyor? Tarihsel bir
okuma ile konjontrürel partililik hali demokrasinin kökleşmesi bakımından
yararlı mı zararlı mı? Demokrasilerde çok partinin mevcudiyeti ileri (virtual)
demokrasiyle mi, yoksa eksik (deficient) veya kusurlu (flawed)
demokraside mi açıklanır? Türkiye özelinde meydana gelen sadece bu döneme
ilişkin açıklanabilecek taktiksel tutumla ilgili değil, dünya ölçeğindeki
duruma ve uzun zaman dilimine bakarak bir inceleme yapalım.


Önermem şöyle;
ileri demokratik anlayışa göre, bir ileri demokrasinin kendini ispat etmesi ve
bir politik güç olması demek, politik sistemin en az sayıda parti üzerinden
kökleşmesi demektir. 


Diğer noktaya
bakalım. Eğer bazı kişi ve kurumlar tarafından, iç politika denilen alanı
daraltmak isteyen görüşler ileri sürülüyorsa, oradan bir ilerleme yolu
çıkmayacaktır. Eğer nefes alınan atmosferi bilmeksizin veya hesap dışı tutmak
suretiyle, dünyayı ve gidişatı okumadan, belli ve köklü kavramların yerleşme
biçimlerini değerlendirmeden, palyatif görüşlerle meydanlar doldurulmaya
çalışılıyorsa, daha sonra bunlar demokrasilerde vatandaşa sorun yaratan
sonuçlar doğuracaktır. Dolayısıyla her ne kadar iç siyasetin iştigal alanı
belli çerçevede işliyorsa da temel siyasetin yükümlülük ve sorumluluk alanı
yerel ve kısa süreli etkiler dahilindeki değerlendirmelerden çok daha
ilerilerdedir. Dış siyasi dengelere, süregelen gelişmelere, geçmişe ve geleceğe
bakmadan iç siyaseti yürütmek akıllıca değildir, dahası yararlı da değildir.
Siyasette vizyon şarttır.


Gelişmeler


Köklü
demokrasi tarihiyle bilinen İngiltere bunun en bariz örneğidir. Başka ileri
demokrasi uygulamasına sahip ülkeler örnek gösterilebilir ama biz İngiltere’ye
(Birleşik Krallık’a) kısaca bakalım. 


İngiltere’de
birkaç temel parti vardır, ideolojiler de sosyo-ekonomik ve sosyo-politik
dengeler de bu birkaç parti ekseninde yerleşmiştir. Bu ülkede azınlık sorunu,
terör, vs. konular da yaşanmıştır. Örneğin İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (IRA)
deneyimi uzun yıllar sorun olarak ülke gündeminde yer almıştır. Bilindiği gibi
sonunda IRA da kendini lağvetmiştir. Bu ülkede de değişik etnik yapılar vardır,
hatta (Protestan, Katolik gibi) dini mezhepler de. 


Ancak
İngiltere’deki temel mesele, I. Elizabeth’in
zamanında (1533-1603) yerleştiği şekliyle, sermayenin yönetim erkleri
içinde söz sahibi olmasının önünün açılması ve fikri mülkiyet ile bilimsel
araştırma ve geliştirmeye yönelik yasal altyapıların daha o tarihten itibaren
sisteme yerleştirilmesidir.


Birinci Sanayi
Devrimi olan buharlı makinelerle ilgili icadın telif hakkının James Watt’a 1763
yılında kraliyet evrakı ile tescil edilmiş olması ve buna dair bir kanun
çıkarılması demokrasi adına önemli bir göstergedir. 


Sanayinin
gelişimi ve buna ilişkin hak ve özgürlüklerin politikaya dahil edilmesi süreci
hiç de kolay olmamıştır. Ama bütün bunlar neticede dünyaya, elbette ilk olarak
Batı Avrupa’ya daha kolay aktarılmıştır.


Feodal dönemde
köylülerin hakları hakkında bir tecrübe oluşmuştu. Gelişmelere paralel olarak
işçilerin hakları ile ortaya çıkan yeni durumda sendikal faaliyetler de
sistemleşmiştir. Daha sonra İşçi Partisi ile kurumsallaşan bir kanat haline
dönüşmüştür. 


Diğer yandan
sosyo-politik eksende ideolojik ve felsefi tartışmalar ileri boyutlara
taşınmıştır. Dünyada üretim ve tüketim arttıkça, bununla ilgili ticaret
arttıkça, sömürgecilik geliştikçe, sermaye arttıkça, bankerlik, sigorta ve
finans geliştikçe beraberinde sosyalizm fikri de tartışılmaya başlanmıştır.
Demokrasinin tersine bir bakış açısı, burjuva ve proletarya kavramlarıyla başka
bir alanda bir politik sistem tartışması geliştirmiştir. Marksist-Leninist
Partiler kurulmuştur, buna bağlı çeşitli diktatöryal ve otoriter yönetimler
iktidara gelmiştir ve karşıt fikir akımları oluşturulmuştur. Parti, politika ve
sistem deyince bu noktalara değinmekte yarar vardır. 


Neticede bir
süre sosyalizmle ve komünizmle yönetilmiş ülkelerde bile bugün liberal ve
neo-liberal ekonomiye döndükleri açık. Dolayısıyla dünyada başka bir partileşme
ve idari sistem önermesi doğmuş oldu. Unutmayalım ki liberal ve neo-liberal
sistem aslında kapitalizmin içinde gelişir. Bugün Çin’de bir Komünist Parti var
ve neo-liberal ekonomiyi benimsemiş durumda, küresel kapitalizmin (büyük
sermaye sisteminin) çıkarıyla ortak olmayı talep ediyor. Rusya Federasyonu’nda
partiler var (Tek Rusya, Sivil Platform, Komünist Parti, Liberal Demokratik
Parti, Rodina, Birleşik Rusya), seçimler yapılıyor, ama bu eski komünist ülkede
bugün demokrasiden söz etmek pek mümkün değildir, otoriter yönetim var. Hatta
sonuçta Çin gibi küresel sermayenin çıkarına ortaktır. Bu gelişmeleri de göz
önünde tutalım.


Tarihsel bir
okumayla çıkarım yapacak olursak, gelinen noktada yerel, bölgesel ve küresel
çapta sermayenin sürekli gelişme imkânı aradığı ve yine kendi imkanlarına uygun
ortaklıklar peşinde koştuğu açıktır. Bir coğrafyada parti, sistem, ideoloji
başka bir konu, sermayeye dayalı ortaklıkların gelişmesi başka görülmüştür. Bu
politik gerçeklikte somut bir dünya olarak algılanır (realizm). Politik
soyut dünyada neler var? Daha çok ideallere ve arayışlara dayalı tanımları bu
kapsamda ele almak mümkündür (idealizm).


Bugün
demokrasiyle idare edilen Batı kültürüne ait bazı ülkelerdeki liderlik seçimine
etki eden temel partilerin isimlerine bakıldığında; demokrat, demokrasi,
cumhuriyetçi, ulusal, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, işçi, halk,
kullanılıyor ve çevrecilerinin yeşiller isimli partileri yelpazeye ilave
oluyor. Her ülkedeki anayasal sistemin ve seçimlerin yapılış biçimlerine göre
(başkanlık, parlamento, yerel, plebisit, vs.) partiler başka isimlerde çeşitlense
de ana eksenler pek değişmiyor.


Demokrasilerde
parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık, tek veya çift meclisli gibi değişik
sistemleri vardır.


Türkiye


Osmanlı
İmparatorluğu’nu hatırlayalım. Fransız İhtilali (1789) ile Osmanlı topraklarına
da sıçrayan uluslaşma akımları gelişiyor. Görünürde politika bu uluslaşma ile
birlikte coğrafyalara yayılıyor. Emperyalist (sömürgeci, hegemonik ve
kapitalist) girişimler Osmanlı topraklarına vuruyor ve parçalıyor. Diğer
imparatorluklardan örneğin Rusya, toprak kaybına uğramıyor, Bolşevik Devrimi
ile sistemini değiştiriyor.


Napolyon
dönemini biliyoruz, 1798’den itibaren Fransızlar Mısır’da Osmanlı topraklarında
savaşıyor. Mehmet Ali Paşa İsyanı sonrasında Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840)
ile İngilizler Mısır üzerinde ve genişleyerek Osmanlı topraklarında jeopolitik
amaç peşinde koşuyor. Birinci Meşrutiyet (1876) Mebuslar Meclisi (Meclis-i
Mebusan) kuruluyor ve partileşme fikirleri doğuyor, 1889’dan itibaren ilk parti
oluşumu var. Birinci Dünya Savaşı (1914-18) ile perdeyi kapatacak olan
imparatorluklar döneminde olduğu gibi Osmanlı’da da partileşme ve yeni fikir
akımları gelişiyor. Bunların bir kısmı ayrılıkçı, bir kısmı çözüm arayan
anlayışlarla gelişse de politika temelinde liberal (özgürlükçü) ve özü-muhafaza
(muhafazakâr) eksenlerde ayrılmaktadır.


Yeni Türkiye
Cumhuriyeti döneminde Atatürk, soyutlukların politik taban bulmasının
önlenmesine ve buna karşılık ülkenin güçlenmesine dönük temel kavramları
netleştirmiştir. Örnekleyelim: Millet kavramı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar
şeklinde ifade edilmiştir. Henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan bütün sürecin
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile sürdürülmesi temin ve tesis edilmiştir.
Cumhuriyet ilan edilmiştir. Üniter devlet yapısı esas alınmıştır. Bilinen
devrimleri gerçekleştirmiştir. Gelişmek adına yüzümüzü Batı’ya döndük
denmiştir. Buna karşılık kültürel temeli kökleştiren kurumlar kurulmuştur. Yeni
Türkiye Cumhuriyeti ile Atatürk, henüz tek partili dönemdeyken, Karma Ekonomik
Sistem (devlet ve özel sektörün birlikte planlı gelişmesi) adıyla bir sermaye
hareketini ve ülke olarak bu sistemle gelişmeyi öngörmüştür. Atatürk 1938’de
vefat etti.


İkinci Dünya
Savaşı (1939-45) ve sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ı (1947-91) hatırlayalım.
Ayrıca ABD hem devlet hem de sermaye olarak Ortadoğu coğrafyasına geldi (1957),
gücü ve nüfuzu büyük ölçüde eline geçirdi.


Atatürk’ün
vefatından sonra neler oldu? Çok partili dönem, ekonomik liberalleşme,
muhafazakâr partiler, kapitalist uygulamalar var. Demokrasi geldi dediğimiz
dönemi çok partili düzenle birlikte belirginleştirebiliriz (1946). Ancak
yaklaşık her on yılda bir askeri darbelerin ve müdahalelerin gerçekleşmesi de
(1960, 1971, 1980…) demokrasinin kesintili süreçleri olarak
isimlendirilmiştir. 


Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Türkiye’den (Ardahan, Kars, Boğazlar
üzerine) toprak ve serbesti talepleri var. Türkiye’de 1948-56 yılları arasında
aşamalı olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri ve beraberinde değişik yapılar
kuruluyor. NATO’ya dahil olunuyor (1951-52).


12 Eylül
süreci içinde seçimle Turgut Özal’ın Ana Vatan Partisi (ANAP) işbaşına
gelmiştir ve bu dönemde ülke neo-liberal sisteme geçmiştir. Politika tarihinde
28 Şubat Post-Modern Darbe bir müdahale olarak gösterilir. Nihayetinde 15
Temmuz 2016’da FETÖ darbe girişimi elim hadisesi yaşanmıştır (251 şehit, 2.194
yaralı). Halen bununla ilgili mücadele süreci işlemektedir, henüz bitmemiştir,
hemen her gün tespit edilen Fetullah Gülen Terör Örgütü (FETÖ) ile ilgili
isimler tutuklanıp yargıya sevk edilmektedir. Örgütün lideri ve karargâhı
ABD’dedir.


Politik sistem
olarak Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde bir değişim daha yaşamıştır ve
Başkanlık Sistemi’ne geçmiştir. Buna Türk Tipi Başkanlık Sistemi diyenler
vardır, ancak tam adı Cumhurbaşkanlığı Sistemi’dir.


Hani bugün de
belli kesimler tarafından, “Dış güçler diye bir şey yoktur, ülkede
demokrasiye dönük sağlam adımlar atılsın, işler kendiliğinde
düzelir,” diye. Peki, bütün bu müdahaleleri nasıl açıklayabiliriz? Gerçek
sebep cumhuriyeti, demokrasiyi, kapitalizmi, vs. kavramları bu halkın bilmemesi
ve özümseyememesi mi, yoksa başka bir şey mi var, bütün etkileşimleri birlikte
okumak gerekmiyor mu? 


 O halde
bugün küresel, bölgesel ve yerel ortamı tarif edelim:


  • Dijital Devrim yaşandı. Buna paralel 2018’de resmen IV. Sanayi Devrimi
    başlatılmış oldu.
  • ABD ve Çin arasında Ticaret Savaşı, beraberinde Siber, Uzay ve
    Teknolojik Savaş yapılıyor.
  • Dünyada küreselciler ile ulusalcılar arasında önemli bir hakimiyet
    savaşı sürmekte.
  • 2008 Finans Krizi, Ticaret Savaşı ve COVID-19 ile beraber küresel
    ekonomik sorunlar Dünya Savaşı zamanı ile eşit derinlikte tahribat
    yarattı.
  • Fed politikaları dünyayı oldukça etkiler oldu. Dünyada önemli bir
    dolarizasyon tartışması var.
  • ABD’deki Kasım 2020 seçimleri küresel bir gerginlik ortamında gerçekleşme
    potansiyeline sahip.
  • ABD’nin açıkladığı hedefler: Rusya, Çin, İran ve Güney Kore.
  • Çin’in Bir Kuşak Bir Yol (Yeni İpek Yolu) ve Afrika’nın İmarı
    Projeleri gerilim yarattı. Bugün Afrika’da en fazla yabancı nüfus ve
    sermaye Çin’e aittir.
  • NATO’nun Konvansiyonel ve Kitle İmha Silahları (en başta nükleer)
    savaşına dayalı Atlantik ve Avrasya bölgesine ilave olarak yeni hedef
    alanları: Çin, Arktik Bölge, Uzay, Siber ve Hibrit Savaş.
  • 2000-09 yılları arasında Doğu Akdeniz’de ülkeler ve şirketler
    hidrokarbon yatakları olduğunu onayladı. Somut çalışan bölge ülkeleri:
    GKRY, İsrail, Mısır.
  • Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bölgede agresif
    politikalar uyguluyorlar ve terör odakları dahil pek çok kesime finans
    aktarıyorlar.
  • İran ve İsrail iki kutup olarak bölgede başlı başına sorun halinde.
    Üstelik bu iki ülkeden birisi nükleer kabiliyete sahip, diğeri bu anlamda
    ilerleme içinde.
  • İsrail, ABD ile Filistin’e karşı kendilerince “Yüzyılın
    Anlaşması” dedikleri bir ilhak planını tatbike yakın.
  • Avrupa 2004 yılında haksız yere Güney Kıbrıs’ı (GKRY) Avrupa Birliği
    (AB) bünyesine aldı.
  • 2011 Arap Baharı ile başlayan bölgesel sorunlar ve çatışmalar devam
    ediyor. 
  • Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da paylaşım savaşları, yeni ittifaklar ve
    anlaşmalar dönemi devam ediyor.
  • Türkiye terörle mücadelede (özellikle PKK, DAEŞ, vs. örgütlere karşı)
    savunma hattını sınırları dışına taşıdı, bu tür bir strateji ile mücadelesini
    Irak ve Suriye’de sürdürüyor.
  • Türkiye Irak, Suriye, Libya, Katar, Somali gibi değişik yerlerde
    çeşitli şekillerde asker bulunduruyor, bazılarında harekât yapıyor.
  • Türkiye kendine ait sondaj gemileri ile Doğu Akdeniz’de.
  • Türkiye’nin sınırlarındaki operasyonlardan rahatsız olan ülkeler
    değişkenlik gösteriyor.


Sıralanan ve
dahası da olan konular halen etkili, insanlara nefes aldırmıyor! ABD’de bile
hiç görülmeyen ölçekte protesto olayları yaşanıyor. Türkiye’de iç politikada
bazı aktörler her dış hamlede Türkiye’nin dış politikasının yanış olduğunu
işaret ettiler. Bu sayılan hususların bazılarını onayladıkları halde, temel
politik meselenin iktidardaki parti olduğu yönünde bakış açıları var.
İlginçtir, örneğin Yunanistan, İsrail, Fransa veya Türkiye’nin başka
rakiplerince ifade edilen değerlendirmeler ile iç siyasetteki aktörler
bahsedilen yönde aynı yaklaşımları sergilemektedirler.


Son durum
itibarıyla demokrasi adı kullanılarak Türkiye’de neler oluyor? Mevcut
partilerden üremeyle parti sayısı artıyor. Bu Türkiye’nin tarihinde geçmişi
olan bir mevzudur. O zaman denebilir ki; demokrasi denen idare şekli bir ülkede
ancak sermaye ile birlikte ele alındığında kökleşebiliyor, öyle pek değişik
görüşlerle veya toplumsal farklılıkları temsille ilgili değil. 


Şunu da
bilelim, Eflatun bile Devlet isimli eserinde (MÖ 376) demokrasiyi kritik bir
idare şeklinde işaret etmiştir.


Meclis
kayıtlarına bakarsanız Türkiye’deki partileri tasnif etmekte
zorlanırsınız. TBMM kayıtlarından var. Yaklaşık 400
parti ve cemiyet kayıtlıdır. Osmanlı
döneminden, 1860’lardan bu yana olan kayıtlara
bakıldığında,sanki rüzgâr nereden esmişse ona göre parti
kurulmuştur. Siyaset bilimi buna “konjonktürel
parti” demektedir. 


Bu 400 partiyi
ve cemiyeti tasnif ettiğimizde ortaya şu çıkıyor: Osmanlı dönemindekiler; bozguncular
ve çare arayanlar. Dünya Savaşları dönemindekiler; uyuma
yönelenler ve tepkililer. Atatürk dönemindekiler; kurucular ve
arayış içindekiler. Çok partili dönemdekiler; cumhuriyetçiler ve
öğrenenler. Soğuk Savaş dönemindekiler;korumacılar ve
bağımlılar. Küresel dönemdekiler; küreselciler ve ulusçular.
Buna ilave neo-liberal
dönemde; dönüşümcüler, eleştiriciler, radikaller ve ılımlılar gibi. 


Bugün yeni
parti kurma çabalarını nereye koyarsınız? Küreselci, neo-liberal, ama aynı zamanda
muhafazakâr, eleştirici, uyumlaştırıcı. Neye uyum? Küresel, neo-liberal,
post-kapitalist düzene uyum. Neye eleştiri? “Demokrasi bu değil. Partiler
ve seçim sistemi değiştirilsin. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden geri dönülsün,
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem kabul edilsin. Merkez Bankası tam özerk
olsun. Piyasa Ekonomisi şartlarına politik müdahale olmasın. Uluslararası
sorunlar diyalogla çözülsün. Türk askeri sınır dışında görev yapmasın…”


İlave sorular:
Konjonktürel partilerle demokrasi ileriye gidebilir mi, nasıl? Bu partiler
yapılan eleştiriler için neleri getirebilirler? Bu yeni partiler politika
sahnesinde ne kadar süre kalmayı hedefliyorlar (tarihsel sürece bakıp bunu
öngörebilirler)? Türk halkı kökleşmiş partileri ne zaman görebilir? 


Osmanlı’dan
Türkiye Cumhuriyeti’ndeki partilere ve cemiyetlere bakarak demokraside nerede
olduğunuzu anlamamız mümkündür. Ancak Türkiye bütün bu etkileşimler içinde
bugünlere geldi. Yaşanan gelişmeler böyle olduğu halde, dışarıdaki
etkileşimleri de biliyoruz, tümüyle Türkiye’nin geldiği noktada olanı yok veya
yanlış saymak doğru olabilir mi? Türkiye’de gerekli temel partiler var olmasına
rağmen konjonktürel parti ve hareketler maharetiyle, demokrasinin adamakıllı
yerleşmesi teknik olarak mümkün olabilir mi? 


Peki, ne
yapılmalı denirse, cevap mantıken, temel partilerin içinde politikanın
gerçekleştirilmesi olmalıdır. Ancak geçmişte yaşandı, kurulan partilerin
kapatılması söz konusu oluyor. Bunlardan bazılarının haklı yere kapatıldığı
hakkında kanaate sahip olanlar varken, bazıları da demokrasiye müdahale olarak
değerlendirildi. Bir parti kurmak hak ve özgürlük konusudur. Ancak bu hak ve
özgürlüğün kullanılma biçimi üzerinde durulmalıdır. Devlete, vatandaşa ve
kökleşmiş değerlere rağmen partilerin var olması eleştirilen bir konudur.
Dolayısıyla partiler kanunu, daha işin başındayken bu parti kurma hak ve
özgürlüğünün kullanılmasında istismarcı anlayışlara ve oluşumlara engel olması
gerekir. 


Bu seviyedeki
bir sorunun asıl muhatabı kim? İşte, İngiltere veya başka Avrupa demokrasilerinde
net görüldüğü üzere, temel belirleyici konu sermayeye dayalı güçlerin etkili
olmaları şeklindedir. Batı demokrasileri örneğinde, bir ülkede sermaye oturdu
ise demokrasi de oturmuş haldedir. Teminat altına aldıkları politik düzen
sermaye ve buna dayalı değerler sistemi merkezinde tarif edildiğinden dolayı
korunmaktadır. Partilerin isimleri veya misyonları da ya muhafazakar ya da
liberal biçimde tarif edilir.


O zaman
demokrasi bahsinde iki temel konu öne çıkıyor: Birincisi, sermayenin demokrasi
ile birlikte gelişmesi; ikincisi, konjonktürel oluşumların politik kökleşmeye
engel teşkil etme potansiyeli taşıması.


Burada
herhangi bir partinin öne çıkarılması ile ilgili değerlendirme yapılmadığı
açıktır. Konu temel demokrasi kavramı üzerine irdelenmektedir.


Yeni kurulan
partilerin yöneticileri ile görüştüğümde açıkça ifade ettiler, mevcut
partilerle araları iyi olmayan belli isimler içlerinden koparak kendi seslerini
duyurabilmek için bir parti kurmayı kendileri için zorunlu görmüşler. Bunu
doğrudan sorduğunuzda da demokrasi, adalet, özgürlük, vs. diyorlar, kişisel
meseleleri açık etmemek istiyorlar. Esasında konu halkın önünde
gerçekleşiyorken ve henüz hafızalardayken, başka neleri
söyleyebilirler? “İdeallerim var, yararlı olacak taraflarım var, yeni
partide şansımı değerlendireyim…” şeklinde olabilir mi?


Vatandaş adına
durum şudur, temel bakışla ifade ediyorum: Bir parti, hükümet, lider ve bir
vekil, bakan, belediye başkanı, meclis üyesi demek hiç de yabana atılacak bir
konu olamaz. “Siyasette vaziyet bu, bu bizim işimiz,” deyip, bu
saydığımız yükümlülük yönleriyle kaçınılmaz hukukları olan kesimlerin,
birbirleriyle anlaşma yollarını kapamaları ve tam tersine hareket içine
girmeleri, hedefe giden yol için gerekli bir yöntem değildir. Neden böyle söylüyorum?
Örneğin muhafazakâr veya liberal eksende siyaset yapılıyorsa ve onunla ilgili
bir parti varsa, olagelen sorunların bahanesiyle, anlaşmazlığa düşen
siyasetçilerin konuyu değişik mecralara çekmesiyle, o partiyi bölecek seviyeye
taşıyorlarsa, bunun ileri demokrasiyle ilgili kolay bir tarifi olamaz. Devlet
işlerinde vatandaş bunu makul görmez. Alî menfaatlere dayalı politika
yapmanın ve politikacı olmanın göstergesi bu tür kısa zamanı kapsayan iç
çekişmelerle ilgili gösterilmesi kabul edilir değildir. Sebep her ne ise, bir
siyasi anlaşmazlık sonrası ülkede parti sayısının artırılması vatandaşa
döndürülüyor ve fatura ödetiliyorsa bu hiç olacak bir iş değildir. Dahası bu
durumda istenen demokrasi adımlarında ileriye değil, geriye yol kat edilmiş
olur. Bu yanılsamayı hesaba karmak şarttır. XIX. ve XXI. Asır süresince bu
topraklarda politika yapanlar veya yapmak isteyenler bu sorumluluğu hissederek
ülkenin ve devletin idari sistemine dahil olmalı ve sadece yararlı olmayı
düşünmelidir.


Önümüzde
duruyor, görüldüğü üzere, siyasetçiler tarafından demokrasi kavramını bir
kritik konusu yapıp, beraberinde demokrasinin kökleşmesini engellemek nasıl bir
mantıkla tarif edilebilir ki? Halbuki siyaset yapanlar her ne yapacaklarsa,
buna anlaşmazlıkların çözümü de dahildir, siyaset kurumu içinde vatandaşa
fatura ödetilmeyecek ve demokrasinin kökleşmesine engel olunmayacak biçimde,
konunun halli yoluna gidilmesini temin ve tesis etmelidir. “Anlaşamadık,
al yeni bir parti!” Bu olur mu? O zaman politikacılıktan ayrıl, başka işler
yap. “Milletim adına ben bunu yapmak zorundayım, bakın kendimi sizin
adınıza feda ediyorum,” demeye gerek yoktur. Hem vatandaş yeni birini görmüş
olmuyor ki, denenmişlerin yenilerle karışımını görüyor, eski uygulamaların ve
siyasetçilerin eleştirisini ve hatta yerden yere vurulmasını görüyor. Bu
durumda neyi demokrasi adına kökleştirmiş oluyoruz?


Madem
İngiltere örneğini verdik, daha sonra Avrupa’nın geneline yakın kesimde ve
nihayetinde ABD’de görüldüğü üzere, sermaye ve demokrasi arasındaki ilişkiyi çok
yönlü işlemek, kapitalizmi ve liberalizmi bu kapsam içinde derinlemesine ele
almak mümkündür. En temel bakışla birbirini besleyen bu kavramlar örneğin
sömürgeleşme dönemiyle dünyanın geneline bir fatura ödetmiştir.


Türkiye ise
kökenindeki kültürel değerlerden ötürü vahşi kapitalizme ve sömürgeciliğe,
bununla irtibatlı olarak emperyalizme karşı bir anlayışa sahiptir. O zaman bu
iş nasıl gelişecek dersiniz? Hem demokrasi-sermaye bağının önemine bakıyoruz
hem de kültürel değerlerimizle emperyalizmin kökenine dayalı önemli bir
eleştirimiz var. O zaman Türkiye’nin Batı tarzı olan, insanlığa rağmen öne
sürülen temel yaklaşımlardaki politikalara karşı eleştiriye yoğunlaşmak
gerekmiyor mu? Bu da bir politika işi değil mi? Ancak bakılıyor ki temeldeki
ikilemlerden arınmakta güçlük çekenler var. 


Sonuç


Vatandaş
biliyor; sosyal, liberal, radikal, cumhuriyetçi, temsili, otoriter, doğrudan,
katılımcı, müzakereci, plebisitdemokrasi çeşitleri var ve önemlisi, demokrasi
kültürüne sahip olunmalıdır. Vatandaş her meseleyi başından takip ediyor,
Eflatuncu anarşizmi de Aristocu yoksulları gözeten idare sistemlerini de en
başından itibaren biliyor. Vatandaş, ABD’nin Irak’a Francis Fukuyama’nın Devlet
İnşası
 ile tarif ettiği mantığın işlemeyeceğinden haberdar. Vatandaş
yaşanan ekonomik krizden sonra kısa bir dönem ekonomiyi onarmaya gelip giden
Kemal Derviş ile kurulan sistemi biliyor. Vatandaş soyutluklarla bezeli Daron
Acemoğlu’nun küresel, demokratik ve ekonomik anlatımlarını da biliyor. Hatta
dahası Orta Gelir Tuzağı’na bir ülke neden ve nasıl düşer, buna dair gerçekleri
açıklayabiliyor. Hal böyleyken, politikada yeni bir açılım başlığıyla duruma
müdahil olma iradesi göstermenin arkasındaki düşünce nedir, bilinmesi gereken
de budur. O zaman pratikten soralım: Hangi sermaye ile işbirliği halinde
olunacak? Vaktiyle ülkede Özal’a kadar İstanbul ve Özal’dan sonra Anadolu
sermayesi söylemi vardı, acaba şimdi küresel sermayeye uyum sağlamak mı söz
konusu olacak? 


Vatandaş diyor
ki, siyaset sahnesine çok gerilerden gelerek bakmasını da küresel etkileşimleri
de biliyorum, her şeyin farkındayım, oy verme zamanında dünyada sandığa
inanarak giden en güçlü millet benim! Vatandaş partiyi ve mevzuatı da seçim
kanunu da biliyor. Vatandaş ferasetiyle hareket ediyorsa boşuna değildir;
ülkesini, vatanını, devletini, bayrağını sevdiğinden ve sahip olduğu
değerlerine inandığındandır! 


İleri
demokrasiden ve demokrasinin kökleşmesinden söz ediyorsak eğer; birincisi,
ülkece siyasette bölücü değil bütünleştirici ve dayanışmacı olalım, attığımız
adımlarla demokrasiyi eksikli hale düşürmeyelim; ikincisi, sermayemize sahip
çıkalım, geliştirelim, serbest piyasa (laissez faire) şartlarının yanı
sıra planlı adımları da atalım, kendi gücümüzle, milli olarak sermayemizi
küreselleştirelim, küresel markalara sahip olalım, hedeflerimiz büyük olsun,
kişi başına milli geliri 18 bin dolarların üstüne çıkarmayı hedefleyelim, belli
bir zaman sonra neden 50 binlerin üstünde olmasın, ama hayallerle ve
yanlışlarla değil, sahada tam zamanında ve eksiksiz şekilde performans
göstererek, elimizi taşın altına koyarak, risk alarak, proje yaparak,
ortaklıklar kurarak, diplomatik hamleler yaparak, refahı ve güvenliği birlikte
geliştirerek…


Gürsel
Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet