MİLLİ SORUNLAR DOSYASI


Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2015/06/askeri-darbeler-turkiyede-askeri-darbe.html?m=1


Darbe, ihtilâl, müdahale gibi teorik tanımlamalar ne şekilde olursa olsun,
dünyanın her yerinde seçilmiş üyelerden müteşekkil bir parlamentonun üniformalı
kişilerce kısıtlanması, dağıtılması, herhangi kararları uygulamakla sorumlu
tutulması gibi pratik yaklaşımlar, antidemokratik olarak nitelendirilir.
Yeryüzünün belki demokrasiye en uzak fiiliyatlarından olan askeri girişimler,
on yıllardır sosyolojik perspektiflerden değerlendirilir, yorumlanır, askeri
bürokrasinin davranış yapısı, ne istediği ve ne beklediği konuları tartışılır.
Her toplumun sosyal yapısı müstakil bir hüviyet teşkil ettiğinden askeri
girişimlerin de amaç ve beklentileri içlerinde bulundukları sosyal vaka ve
parçası oldukları toplumsal sistemin unsurlarına göre şekillenirken esas olan
bir husus vardır. Bu da neredeyse bütün askeri girişimlerin dış bağlantı tesis
etmek neticesinde vuku bulduğudur. Askeri girişimlerin, tek bir hareketle
topyekün ülke dışarısından kaynaklandığı, talimat alınması durumunda 24 saat
içerisinde her şeyin olup biteceği kurgusalı oldukça indirgemeci bir yaklaşım
olup, toplumun sosyolojik çarpıklığının gözden kaçırılmasına sebebiyet
verecektir. Dolayısıyla, bu, sosyolojik tahlilin de noksan olacağı manasına
gelmektedir. Askeri girişimlerin amaçlarına değinmeden evvel bu girişimlerin
dünyanın her coğrafik biriminde gözlemlenmesi yerine bazı spesifik alanlarda
daha sık karşılaşıldığı dikkat çekmektedir. Örneğin Latin Amerika’da ki
vesayetçi düzen ile İskandinavya, Orta Afrika’da ki silahı tutan her rütbe
üniformalının son sözü söylediği sistem ile İngiltere, Ortadoğu’da ki cuntalaşma
süreçleri ile örneğin Almanya bir olamaz. Ordunun ve ordu mensuplarının
tarihsel ayrıcalığından beslenen askeri müdahalelerin  toplumsal olgunluk ve birikimde yeterince öne
çıkamamış toplumlarda görüldüğü doğruysa da, meselenin başka boyutu da coğrafi
konumlardır. Jared Diamond’un ünlü eseri nasıl ki milletlerin kaderinin hatta
bir topluluğa ait bireylerin bağışıklık sistemlerinin bile coğrafi koşullara
bağlı olabileceği teorisi dahilinde irdeleniyorsa, dikkatle izahat mümkündür
ki, güç coğrafik koşullar altında yaşamlarını sürdüren toplumlarda da, coğrafik
paralel perspektifte ordu ve mensubu ayrıcalıklıdır. Çünkü düşman çok, iklim
çetin, nüfus yeterli değildir. İnsanların her daim hazır kıta birer savaşçı
kabul edildiği toplumlar aynı zamanda ordu toplum olarak tanımlanırken, devlet
başkanı bir nevi komutan olarak, asker yani ast konumunda bulunan her bireyin
toplumsal muazzam bir itaat düzeni oluşturmasını ilke edinir. Böylelikle
düşmanlara karşı hazır bir toplum, lidere karşı sorgulanamayacak meşru bir
otorite inşa edilir. Özellikle Orta Asya toplum yapısının geçmişi bu yöndedir.
Geçmişin bu tarihsel yansımaları üzerinde yükselen toplumlarda askerin
ayrıcalıklı konumu sosyolojik bir olağandır. Dolayısıyla örneğin Latin
Amerika’da demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılmasına rağmen, halk halen
orduyu gerektiğinde devreye girerek tıkanık sistemi açabilen kurtarıcı statüyle
eş tutmaktadır. İsrail, askeri vesayetin keskin olduğu başka bir ülkedir.
İsrail’de halkın geniş katılımıyla yapılan anketlerle sabit olan husus, orduya
güvenin siyasi partilere güvenden çok daha yüksek olduğudur. Devlet
başkanlarının önemli kısmının asker kökenlilerden oluşan siyasal sistemlerinde,
istihbarat biriminin başına da asker kökenli görevliler getirilmektedir.
Yahudilerin asırlar boyunca karşılaştıkları acı tecrübeler, bağımsız
devletlerini ilan etmelerinden sonra gerçekleştirdikleri konvansiyonel harpler
(arap-israil savaşları) ordunun ayrıcalıklı rolünü belirler. Çünkü temel
gereksinim hayatta kalmak, bunu sağlayabilecek güvenlik tedbirleri ise orduya
aittir.


 


Aynı güvenlik kaygılarını paylaşan bir orta asya geçmişine dayanan
Türkiye’de de, ordu her daim ayrıcalıklı konumda bulunmuştur. Modern ordu
kavramının karşılığı 1808 Prusya sistemi yani Harp okullarının kurulması ile
profesyonel subay tipine geçilmesi olduğundan, Türk tarihinin ilk modern askeri
girişimi Padişah Abdülaziz’in devrilmesidir. 
Bu olaydan önce de pek çok askeri girişimi Osmanlı tarihinde görmek
mümkündür. Mülki sınıfın genelde askerlerden oluştuğu bürokratik kadroda, arz
günlerinde her daim askerler, veziri azamdan bile daha evvel Padişah’ın
huzuruna çıkarlar. İstedikleri maaş zammını alamayınca ayaklanır, istemedikleri
devlet adamının yaşamasına müsaade etmezler. Zaten ayrıcalıklı olan bu askeri
sınıfın ise tam manasıyla bir denetim mekanizmasına dönüşmesi Genç Osman’ın
katlidir. Ordu artık gerektiğinde devlet başkanını dahi öldürebilecek bir
mizaca bürünmüştür. II. Sellim, III.Selim, III.Ahmed gibi Padişahların devrinde
de önemli hareketler gözlemlenirken 1876 tarihi modern harp okuluna mensup
zabitlerin girişimidir. Tabi bu girişim Osmanlı’dan borçlarını tahsil edemeyen
bankerler ve ardındaki devletlerce de desteklense, ülkenin o dönemde bulunduğu
durum iktisadi ve sosyal bakımdan oldukça kötü durumundadır. III. Selim’den
itibaren zayıflayan devlet mekanizmasının adeta bir tedavisi olarak yeni
topraklar yeni zenginlikler yeni askerler yani yeni fetihler kabul
edildiğinden, bunun gerçekleştirilebilmesi için güçlü ve talimli bir ordu
yapısına ihtiyaç olduğu tasavvuru geliştirilir. Bunun için ordu
modernleştirilmelidir.  II.Abdülhamit
tarafından davet edilen Prusyalı Subaylar, yeni askeri mektepler, ordunun
toparlanabilmesi için atılan adımlar olmuştur. O devirden itibaren pozitivizm
ile yoğrulan çoğu subay, askerlik asli görev dışında kurtarıcı olarak siyasi
ıslahat projeleri tasarlarlar. İkinci Modernist askeri girişim ise 1913 Babı
Ali Baskını olacaktır.


 


Türk tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’i
ilan ettiğinde, bu girişimine yönelik en örgütlü tepkinin ordudan
gelebileceğini tahmin edebiliyordu çünkü ordu dışında zaten toplumsal bir sınıf
yoktu. Bu sebeple siyasetle iştigal edecek askerlerin mutlaka ordudan istifa
etmeleri şartını ilke kabul etti. 9 Kolordu ve 3 Müfettişlik olarak kurulan
ordu da, muhalif ve halkın teveccühlerine mazhar olabilmiş Generallerden, Kazım
Karabekir ve Ali Fuat’ı pasif görev olarak nitelendirilebilecek ordu
müfettişliklerine atadı. Rauf Orbay’a ise görev bile verilmedi. Genelkurmay
başkanlığına, Mustafa Kemal’e çok sadık bir General olan Fevzi Çakmak getirdi.
Bütün bu olanlardan sonra zaten bir kurtuluş savaşı kahramanı olan Atatürk’e
karşı hiçbir subay askeri müdahale girişiminde bulunamadı. Atatürk’ün
karizmatik komutanlığı karşısında durabilecek bir general olamazdı. Keza İnönü
döneminde de, İnönü’nün Harp Okuluna hakimiyeti meşhurdur. İsmet İnönü’nün at
gezileri yaptığı Harp Okulu bitişiğinde, haberi alan Harbiyeli öğrencilerin,
İnönü’yü görebilmek için birbirleriyle yarıştığı ve İnönü’yü hazır kıta
selamladıkları bilinir. Buna mukabil 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül girişimleri
neticesinde yeni oluşan asker egemenliğine dayalı idari bürokrasinin, meşruiyet
kazanabilmek maksadıyla dış cephede özellikle Washington nezdinde, temaslar
kurduğu bilinen gerçektir. 27  Mayıs 1960
akabinde,  235 General ve Amiral ile 3381
Subay, 251 Kurmay statülü subayın emekliye sevk edilmeleri bütçe açısından
oldukça yüklü yekün getirmekteydi. Bu yekünün nereden temin edilebileceği
problemine Washington yetişmiş görünüyordu. ABD, 1960 yılı içinde 103 milyon
dolar yardımda bulundu. [1][1] Nitekim 12 mart sonrası Nihat Erim Başbakanlığında
oluşan teknokrat hükümet, Abd’nin isteği üzerine tarım temelli Türkiye
ekonomisine ağır zarar verebilecek bir kararla Haşhaş ekimini yasaklarken, 12
Eylül rejimi ise Yunanistan’ın tekrar Nato’ya dönebilmesine onay verecekti. [2][2]  Keza
postmodern toplum yapısına uygun olarak postmodern olarak nitelendirilen ve 28
Şubat olarak bilinen, 28 Şubat 1997, 8,5 saatlik Mgk toplantısı neticesinde 2
ay sonra Necmettin Erbakan’ın hükümetten çekilmesi Dünya’da uyandırdığı
yankılar bakımından önemliydi. Erbakan Başbakan olduğuında ilk resmi ziyaretini
İran’a yapıp 28 milyar doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu süreçle, ambargo
uygulanan İran ile bu denli yakın ve büyük ticari münasebet , batı nezdince
tepki gördü ve Erbakan’ın üstünün çizildiği dillendirildi. Erbakan’ın
hükümetten düşmesiyle, İftira ve Yalanla Mücadele derneği (ADL)[3][3] başkanı Abraham Foxman: ‘’ Türkiye Erbakan’a
rağmen ayakta kaldı. En kötü dönemi atlattı.’’ [4][4] ifadeleri aslında 28 Şubat’ın lobiler nezdince de
desteklendiğinin somut göstergesiydi. O dönemin Kudretli Generali Olarak
bilinen Çevik Bir’in İsrailli stratejistlere yaptığı değerlendirmelerde,
İsrail-Türk ilişkilerinin tehlikeye girmesine ordunun kayıtsız kalamayacağı [5][5] ifadeleri 28 Şubat başta bütün askeri
girişimlerin bütünüyle dış destekli olduğu teorisinin geliştirilmesine olanak
sağlamıştır.  Oysa ki bu tip teoriler
meselelerin ana eksenini kaybetmeye sebep olabilecek tehlikededir. Ordu’nun
bütün girişimlerini meşruiyet bağlamında pekiştirebilmek için birtakım
arayışlara girmesi nasıl bir hakikatsa, Türkiye’de tıkanan sosyal ve siyasi
problemlere o dönemlerde siyaset mekanizmasının bir alternatif geliştiremediği
muhakkaktır. Tabiat mağlumdur ki, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların
olmadığı durumda askeri müdahalenin de doğması söz konusu olamaz. Siyasi
kulvarlardaki tıkanıkların Ordu eliyle açılıp açılamayacağı ayrı bir tartışma
olsa da, dış destek gayrı millilikle eşdeğer bir değerdeyse hemen bütün
partilerin kurulup yükselmesi gayrı millidir. Çünkü siyasi organizasyonların
kuruluş safhaları her daim dış arayışları beraberinde getirmiştir. Örneğin
1970’lerde Avrupa ile bütünleşme programına yoğunlaşan Adalet Partisi’nin
oylarının bölünebilmesi ve Türkiye’nin Nato ekseninden kopmaması için Pentagon
onayı ve  Türk Havacı Orgenerallerin
teşvikiyle Erbakan’a Milli Selamet Partisi’nin kurdurulduğu [6][6] bilinir. Benzer şekilde günümüzde ki meşhur
siyasi partinin Amerika teşvikiyle kurdurulduğu A. Dilipak tarafından gündeme
getirilmiştir. [7][7] Şimdi burada kilit soru dış destek ve lobisel bazda
olumlu intibah, siyasi partiler söz konusu olduğunda meşru mudur? Eğer cevap
Hayır ise partilerin iktidarı sivil darbe olarak nitelendirilebilir mi?


 


Yanlış olan bir şeyler olduğu aleni fakat siyaset mekanizmasının  düzenlenip sağlıklı yapıya kavuşması zaten
Ordu’nun siyaset üstü sıfatını da sonlandıracaktır.


 


Asker Sivil
İlişkilerinin Düzenlenmesi, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu?


 


Global modernist dünyanın ölçeklerine uygun olarak askeri bürokrasinin
sivil teamüllerin iradesi altına bütünüyle sokulması için birtakım koşulların
sağlanabilmesi normalleşme olarak adlandırılabilir. Mgk Kanun değişikliği,
Askeri mahkemelerin statüsü, Jandarma’nın akıbeti gibi konular ve bu yöndeki
yasal düzenlemeler sivilleşme ya da normalleşme yolunda ki adımlar olarak
nitelendirilse de bu sivilleşme bana göre 2003 öncesine dayanan bir
süreçtir.  Geneli asker kökenli
Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türk siyasi tarihinde her zaman önemli bir gündemi
işgal etmiş gerektiğinde askerlerin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için meclis
iradesine Genelkurmay nezdinde baskı yapılmıştır. Fakat bunun istisnası 2000
yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Bu seçimlerde adaylardan bir tanesi
Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş olmasına rağmen medyanın ilgisini çekmedi.
Güreş nezdinde, Genelkurmay’dan kimseye telefon gelmedi. Buna Mukabil Güreş 35
adet gibi düşük oy almasına rağmen[8][8] Türkiye’de yer yerinden oynamamıştı. Bu süreci Ab
İlerleme raporu ve yaptırımları izledi. 
Mgk kanununda yapılan değişiklikle 0r rütbesinde asker olması gereken
MGK sekreterinin sivil olabileceği, Mgk kararlarının yalnızca tavsiye
niteliğinde olabileceği ve asli iradenin sivil seçilmişler olduğu belirtildi. [9][9] Eskiden asker üye sayısı fazla olan bu kurum,
Başbakan yardımcılarının da dahiliyle, sivil ağırlıklı teşebbüse çevrildi. [10][10] Bu düzenlemeler, Mgk genel sekreterliğinin
işlevsiz hale getirildiğini ve milli güvenlik için araştırma yapma yetkisinin
kaldırıldığı gibi eleştirileri beraberinde getirdi. [11][11] Barış zamanında asker kaçaklarının ve
askerlikten soğutmayla ilgili fiiliyatlara teşebbüs eden sivilleri yargılayan
askeri mahkemelerin yetkileri daraltılarak yalnızca askeri suçlara ve askeri
kişilere yönelik olması sağlandı. [12][12] Rtük ve Yök gibi kurumlarda Genelkurmay
tarafından atanan askeri üye varlığı sona erdirilerek askerin, sivil siyasete
müdahil alanı daraltıldı. [13][13] Kısa bir süre evvel ise çok tartışılan askeri
statülü Genel kolluk Jandarma askeri statüsünü korumak şartıyla bütünüyle
İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. [14][14] Bütün bu gelişmeler kadar önemi bir husus olan
ve bugüne kadar ki askeri girişimlerin çerçevesini oluşturan, içten ve dıştan
gelebilecek tehditlere karşı Türk Vatanını Korumak ve Kollamak tanımlı TSK iç
hizmet kanunu (md.35) değiştirilerek ‘’Silahlı Kuvvetlerin vazifesi: Yurt
dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak,
caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini
sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası
barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır’’ şeklinde düzenlendi. Bütün bu vakalara
rağmen bazı çevreler, mgknın bütünüyle kaldırılması, askeri mahkemelerin
kapatılması, TSK güçlendirme vakfının bütçesel olarak denetlenebilmesi, Askeri
tesislerin kapatılarak Orduevlerinin halka açılması, sınırların bütünüyle
askerden arındırılması ve belki de en önemlisi Genelkurmay’ın Milli Savunma
Bakanlığına bağlanması gerektiğini vurgulamaktadır.  Fakat yine de iç sivil denetimin belirli
oranlarda tesis edilebildiği ve eskisi gibi bir askeri girişimin yaşanamayacağı
belirtilmektedir.


 


Bütün bunlardan sonra bazı önemli çıkarımlar şu şekilde olabilir;


 


. Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay arasındaki
protokol sorunları kolayca çözülebilir bunun için 680.000 kişilik bir birimi
illa Milli Savunmaya bağlamaya gerek yoktur. Unutulmamalıdır ki 27 Mayıs 1960
müdahalesi, Ordu Milli Savunma’ya bağlıyken gerçekleşmiştir.


 


. Jandarma adem-i merkeziyetçi yapısından ötürü
Bakanlığa bağlanması sakıncalıdır. Bakanlığa bağlansa bile Jandarma’nın bir
müddet sonra Kolordu seviyesine indirilmesi ve alay komutanlıklarına, Emniyet
benzeri Mülki Valilerin atanabilmesinin önünün açılmak istenmesi oldukça
sakıncalıdır.


 


. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaması olumlu
bir gelişmedir. Fakat askeri personel statüsündeki sivil memur ve işçilerin de
sivil yargıda yargılanması birtakım sorunları ve çiftbaşlılığı getirmektedir.
Buna göre askeri personel olan fakat askeri kişi sayılmayan bu şahıslar
görevleri ile alakalı yasal hakkı askeri yüksek idare mahkemesi nezdinde
aramaktadır. Ya bu görevliler bütünüyle askeri yargıya tabi olmalı veya idari
hususlarda da sivil mahkemelerle muhatap olmalarının yasal düzenlemeleri
gerçekleştirilmelidir.


 


. Kendisi siyasal bir kurum olan orduların bütünüyle
siyasetten soyutlanması düşünülemez bu sebeple teorikte olsa, ordunun bulunduğu
her ülkede darbe ihtimali vardır. Özellikle güvenlik bürokrasisi üzerine inşa
edilmiş ve ülkemizin de parçası bulunduğu Ortadoğu, asker ayrıcalıklı konumunu
sürdürecektir.


 


Özellikle koalisyon tartışmalarının yaşandığı günümüzde, çözüm süreci
denilen programın ne şekilde seyredeceği meçhuldür. Çünkü terör ve benzeri
olayların tekrarlanması askerin ek yetki istemesini getireceğinden denetim
mekanizması tekrar ordunun olabilecektir. Ayrıca torba yasanın iptali gibi
tartışmaların akıbeti meçhulse de reelpolitik manada gerçekleşmesi Jandarma’nın
eski özerk konumunu muhafaza etmesinin yolunu açacaktır.


 


Hulasa, ordu-siyaset normalleşmesi olumludur fakat bu durumun her zaman
aynı istikamette süreceği belirsizdir. Askerin isteği, siyasilerin
başarısızlığı, toplumun militarizasyona olan ilgisi yeni süreci
belirleyebilecek etmenlerdendir. Genel seçimlerden evvel sağ ve sol kesimi
temsil eden bazı gazetelerdeki kimi köşe yazarlarının belirttiği, asker
geliyor, asker gelecek, asker gelsin, karargah kimin emrinde darbeye
hazırlanıyor ifadeleri en az 20 sene daha ordu’nun siyaset karşısında
tarafsızlığını yitirmesinin göstergesi olacağa benziyor.









 




 




 




 




 




 




 




 




 




 




 




 




 




 




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir