DANIŞTAY DAVASI : Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan’ın
Gülen Bağlantısı

Hatırlayalım,
Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan, Ergenekon Ana Davası’ndaki çapraz
sorgusunda Fethullah Gülen tarikatıyla olan irtibatını anlattı. Duruşmayı takip
edenler hatırlarlar. Alpaslan Arslan saldırı öncesinde Danıştay Başkanı Mustafa
Birden’in adresini ve telefon numarasını Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin
Gülen’den aldığını söyledi. Arslan, Elazığ’da yaşadığı dönemde sık sık Işık
Evleri’ne gittiğini ve Fethullah Gülen’e bağlı olduğunu ifade etti.

Danıştay
İkinci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’i
öldüren ve Danıştay Başkanı Mustafa Birden ile birlikte 4 kişiyi silahla yaralayan Alparslan
Arslan, Fethullah Gülen Tarikatıyla olan bağlantısını Ergenekon duruşmasında
çok net bir şekilde anlattı. Ancak mahkeme üyeleri de aynı cemaatten olunca
sümen altı edilmesi, üstünün kapatılması normal. Geçtiğimiz günlerde FETÖ ÖRGÜTÜ’ne
yönelik operasyonlarda Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin
heyet üyeleri Hakim Sedat Sami Haşıloğlu, Hasan
Hüseyin Özese
ve Hüsnü Çalmuk
tutuklandı. Savcılardan Zekeriya Öz verdiği gizli bilgiler sayesinde firar etti ve şu
an Alman istihbaratının kontrolünde yaşıyor. Savcı Osman
Şanal
’da 1 hafta önce tutuklandı. Diğer savcılarında akıbeti aynı.

17
Mayıs 2006 tarihinde Alparaslan Arslan’ın arabasından 13 Şubat 2006 tarihli
Vakit Gazetesi’nin bir kopyası bulunmuştu. “İşte o üyeler” manşetiyle çıkan
gazete, türban kararının altında imzası bulunan Danıştay üyelerini hedef
gösteriyordu.

Alpaslan
Arslan, Ergenekon Davası’nın 2010 yılındaki duruşmasında kendisine o gazeteyi
gösteren kişiyi açıkladı. Bunu da hatırlıyorsunuz değil mi yada medyadan takip
etmişsinizdir. Alparslan Arslan, Vakit
gazetesinin Danıştay hakimlerini hedef gösteren haberini kendisine gösteren
kişinin Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen olduğunu açık açık
söyledi. Alpaslan Arslan, Danıştay
saldırısından bir hafta önce Kemalettin Gülen’in bürosuna gitti. Kemalettin
Gülen burada Alpaslan Arslan’a, Danıştay hakimi Mustafa Birden’in adresini ve
telefon numarasını da verdi.

Alpaslan
Arslan’ın Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen hakkında söyledikleri
benim 116. duruşmada söylediklerimi hatırlattı. İsteyenler duruşma
tutanaklarından ilgili bölümü okuyabilirler. Ben, Alpaslan Aslan’a “neden bu saldırıyı yaptın” diye sordum; Aslan
da “Beni Fethullahçılar yönlendirdi, pişmanım”
demişti. Bu açıklamanın az öncesine gidip Alpaslan’a bu soruyu nasıl ve ne
şekilde sorduğumu anlatayım. Böylece kapalı kapılar ardında ne dolaplar
döndüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz. Benim FETÖ ÖRGÜTÜ ile tek yönlü
muhabbetim 2001 yılının Şubat ayında başlıyor. Nasıl ve ne şekilde başladığını
kısaca özetliyorum.

Fetullahçı İstihbaratçıların
ilgi alanına 2001 Şubat ayında girdim. Bana kendileri için çalışmam
şifai olarak telkin edildi öncelikle. Tam tarihini hatırlamıyorum ama telefon
kayıtları hala saklanıyorsa tam tarih buradan çıkarılabilir. Şubat 2001
tarihinde (15 Şubat olabilir) tanımadığım bir numaradan arandım ve bana
istihbarat servisi için çalıştığını söyleyen Yılmaz adlı birisi (Soyadını
bilmiyorum ama 0543-533-1769 no’lu telefonumun kayıtları incelenirse kimin
üzerine kayıtlı olduğu bulunabilir) benimle yüz yüze görüşmek istediklerini
söyledi ve bir ofis adresi verdi. Ben de akabinde İstanbul Mecidiyeköy’de
bulunan bu ofise gittim. Burada eğer görürsem hatırlayacağım 3 kişi
bulunuyordu. Şık bir ofisti. Bana önce çay ikram ettiler, halimi hatırımı
sordular. Daha sonra istihbari faaliyetlerim hakkında bilgi sahibi olduklarını
ve kendileri için çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordular. Ben kibarca
reddettim. Bunun üzerine eğer tekliflerini reddedersem devlet için yapmış
olduğum istihbari faaliyetlerimin engelleneceğini ve ileride çok sıkıntılar
yaşayacağımı söylediler. Üstü kapalı olarak tehdit ettiler. Ben yine red edince
konuşma sona erdi ve ofisten ayrıldım.

Bu konuşmadan aşağı yukarı 1
hafta kadar sonra bir akşam oturduğum apartmanın otoparkına arabamı park
ederken yanımda koyu renk ve camları filmle kaplı bir minivan (Hatırladığım
kadarıyla) durdu. Yan kapısı açılınca yüzleri koyu renk maskeli 2 kişi
direnmeme rağmen kollarımdan tutarak zorla araç içine aldılar. Bana ses
çıkarmamamı yoksa önce beni sonra da ailemi öldüreceklerini söylediler.
Gideceğimiz yere varınca yine kollarımdan tutarak aşağı indirip bir süre
yürüttüler ve bir sandalyeye oturttular. Burada bana devletin bir birimi için
çalıştıklarını ve beni de bazı operasyonlarda kullanmak istediklerini
söylediler. Ben itiraz edince de işkence yaptılar. Ancak seslerinden
çıkarabildiğim kadarıyla 1 hafta kadar önce Mecidiyeköy’deki ofiste benimle
konuşan kişiler değillerdi. Bu kişiler muhtemelen farklı bir gruptu. Geçmiş
zaman olduğu için bazı önemli detayları hatırlamakta zorluk çekiyorum, bu
yüzden beni bağışlayın.

İşkence 3 gün kadar sürdü.
Ben istedikleri gibi bir cevap vermedim. Daha sonra sanıyorum devam ettirmenin
gereksiz olduğunu düşündüler ki beni tekrar yüzümü kapatarak bir araca
bindirdiler ve gece yarısı Fikirtepe civarında evime yakın bir yerde
indirdiler. Ben bu olaydan sonra konuyu aydınlatırlar düşüncesiyle MİT’in
Beşiktaş’ta bulunan Bölge Müdürlüğü’ne giderek yazılı başvuru yaptım. Elimdeki
dilekçeyi bina dışına çıkarak benimle görüşen yetkiliye verdim.
İlgileneceklerini söyledi. Savcılığa da gitmeyi düşündüm uzun süre ancak aileme
zarar verebileceklerini düşününce korktum ve vazgeçtim. Benim can endişem yok
korkmuyorum ama aileme önem veririm. Bundan dolayı çekimser kaldığımı
söyleyebilirim.

Bu olaydan sonra uzun bir
süre farklı farklı araçların beni her yerde takip ettiğini fark ettim. Fark
ettim diyorum çünkü tesadüf olamayacak şekilde ve adeta kendilerini gösterir
tarzda bir takip idi. Açıkçası saklanmıyorlar ve kendilerini belli ediyorlardı.
Ben bu araçların plaka numaralarını ve içindeki şahısların eşgallerini ve diğer
ayrıntıları hemen Ajandama not ettim. Bu arada şunu da özellikle belirteyim.
Kaçırılma olayından sonra ailem ne olup bittiğini tahmin ettiği için (Ben
aileme hiçbir zaman işkence gördüğümü söylemedim, arkadaşlarımda kaldım, kavga
ettim gibi farklı şeyler anlattım)
Feneryolu Kadıköy’deki evimizi
satarak Maltepe Kadıköy’de başka bir eve taşındık. Benim bu araç plakalarını ve
şahısların eşgallerini ayrıntılı olarak kaydettiğim ajandam bu Maltepe’de
taşındığımız eve girilerek gizlice alındı. Ev’den bu ajandam dışında
bilgisayarımın hard diski de beraberce götürüldü. O zaman bunun basit bir
hırsızlık olmadığını çok net bir şekilde anladım. Bunu MİT BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ’ne
telefon ile bildirdim. Eğer Maltepe’deki evimizin telefon numarasının o dönemki
telefon kayıtları arşivden bulunursa BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ ile yaptığım tüm
görüşmeler görülecektir.

Maltepe’deki eve taşındıktan
sonra da aynı takip devam etti. İstihbari çeşitli yöntemler kullanılarak bana
zaman zaman kontrol altında tutulduğum mesajı verildi. Bazen arabamı tehlikeli
şekilde sıkıştırma,  bazen silah gösterme, bazen isimsiz tehdit
telefonları gibi tacizler devam etti. Tabi bu taciz takibi sürerken aynı grup
kız kardeşimin eşini de yani eniştemi de takip etmeye başladılar. Eniştem o
dönem DOĞUŞ OTOMOTİV Firmasında 2. El araçların satışından sorumluydu.
Maalesef taciz takibi yüzünden işinden rahatsızlanarak ayrılmak zorunda kaldı.
Bu olaylardan sonra vücudumda ve zihnimde anormallikler olmaya başladı. Evde
iken vücudumun belirli bölgeleri aşırı ısıya maruz kalıyordu. Aynı zamanda
kafamın içinde sesler duymaya başladım. Telsiz sesleri, insan sesleri gibi.
Bunlar devam edince bir tanıdığımız vasıtasıyla emekli bir Askeri doktora
gittim. Psikiyatriste yaşadıklarımı anlatınca bana HASSAS
TAKİP & MK ULTRA TEKNOLOJİSİ
’nden bahsetti. Bu tacizin
etkilerini azaltmak için bir süre düzenli olarak ilaç kullandım. 2003 yılına
kadar çalışmalarıma İstanbul’da devam ettim. 2003 yılında baskıya dayanamayarak
Düzce iline yerleştim. Düzce iline yerleşmeden önce Koçbank’ın
Kozyatağı semtinde bulunan iş merkezinde Servis
Müdürü
olarak çalışıyordum. Baskı
artınca istifa etmek mecburiyetinde kaldım. Sosyal Sigorta kayıtlarımı arzu
etmeniz halinde delil olarak arz edebilirim.

Burada da aynı kontrol ve
takip devam etti. Aynı zamanda İstihbari faaliyetlerime devam ettim.
0543-533-1769 nolu
telefonumun HTS KAYITLARI 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE (Dava şimdi Yargıtay’da olduğu için bu kurumun arşivine
de gelmiş olabilir)
bulunuyor. Bu
istihbari faaliyetlerim devam ederken hangi istihbaratçılarla irtibatta
olduğumu o kayıtlardan görebilirsiniz. Halen Düzce İstihbarat Şubesi’nde
görevli Nail bey ile zaman zaman görüşüyorum. Evime yakın bir yerde oturuyor. O
dönem İstihbarat Şubede görevli Hasan bey ve Nail bey vasıtasıyla elde ettiğim
istihbaratı bu kanal üzerinden İstihbarat Şube ile paylaştım. Bu kapsamda
yaptığım görüşmeler Yargıtay arşivinde mevcut, oradan alıp tapeleri
dinleyebilirsiniz. Hatta bu ekip ile o kadar samimi idim ki evime de gelir
giderlerdi. Ama tutuklandığım esnada hiçbir şekilde yardımcı olmadıkları gibi
bu tarihten sonra ne telefonlarıma çıktılar (Nail bey hariç) nede beni
gördükleri zaman selam verdiler. Bu taciz takibi 22.Ocak.2008 tarihine
kadar zaman zaman sürekli zaman zaman aralıklarla devam etti. En sonunda 22.Ocak.2008
tarihinde 3. Dalgada yapılan operasyonla malum Fetullahçı ve Kaçak Savcı Zekeriya ÖZ’ün emri ve ALİ
FUAT YILMAZER
’in ve grubunun direktifi ile tutuklandım.

Gerisi mâlum. 36 ay 1 hafta
tarafıma yönelik şiddet, baskı, taciz takibi ve komployu sayın Hakim heyetine
ısrarla anlatmaya çalıştım. Hatta Emniyet İstihbarat eski Başkanı Ramazan Akyürek’e devlet için yapmış olduğum
istihbari çalışmalarımı gizledikleri ve ayrıca bilgisayarımda bu kapsamda
yapılan yazışmaların olduğu hard diski de mahkemeden gizledikleri için davalar
açtım ama o dönem Yargı erkinde Fetullahçıların güçlü olmasından dolayı bir
sonuç alamadım. Son mahkemede (Tahliye olduğum gün çıktığım son duruşma)
anlattıklarımın hepsinin belgeli ve doğru olduğunu istenirse YALAN
MAKİNESİNE dahi girebileceğimi söyleyince o duruşmanın akşamı tahliye oldum.

Tahliyemden
sonra
1
sene kadar taciz takibi Düzce’de devam etti. Hakkımda asılsız iddialar ortaya
attılar ve yaymaya çalıştılar. Yine bu kapsamda Düzce Cumhuriyet Savcılığı’na
resmi suç duyurusunda bulundum. Aynı zamanda TBMM YASADIŞI TELEKULAK KOMİSYONU’na
dilekçe gönderdim. Ama maalesef bir sonuç alamadım. Çünkü o dönem henüz PDY (Paralel Devlet Yapılanması) ile AK Parti
arasında bir sorun yoktu. FETÖ’cü hakim ve Savcılar görevinin başındaydı ve
FETÖ aleyhine verilen tüm suç duyuruları örtbas edildi yada takipsizlik
verildi. Halen bu istihbari faaliyetlerime devam ediyorum.

Neyse,
ben Danıştay Saldırısında FETÖ ÖRGÜTÜ’nün nasıl bir rolü olduğunu aktarmaya
devam edeyim.
.

Bu
açıklamanın az öncesine gidip Alpaslan’a bu soruyu nasıl ve ne şekilde sorduğumu
özetleyerek anlatmaya çalışayım. Tutuklandığımızda bir şey dikkatimi çekti. Ben
tüm tutuklananların Fetullah Cemaatine anti patisi ve nefreti olduğunu
gözlemledim. Hatta bazıları bu örgütün gadrine de uğramışlar, aynen benim gibi.
Dolayısıyla bir suçumuz yokken tutuklanınca hepimiz bunun bir operasyon
olduğunu net olarak gördük. Özellikle hiş ilişkimiz yokken DANIŞTAY SUİKASTİ, HRANT DİNK CİNAYETİ, RAHİP SANTORO
CİNAYETİ, CUMHURİYET GAZETESİNİN BOMBALANMASI
gibi olayların
üzerimize bırakılması bunun sadece bir operasyon değil dantel gibi işlenmiş ULUSLAR
ARASI bir İSTİHBARAT PLANI olduğunu anlamamızı sağladı. Özellikle
delillerin hukuki hiçbir geçerliliğinin olmaması, dijital delillerin kurgu ve
sahte olması, sanıklar hakkında dava öncesinde illegal izleme ve ortam
dinlemeleriyle yasa dışı delil toplanması ve bazılarının yandaş medya
organlarında yayınlanması, hukuksuz bir davada her şeyin bu kadar aleni
olmasına rağmen 1 hakim dışında (Köksal Şengün)
tüm hakimlerin yıllarca tutukluluk halinin devamına karar vermesi ve bu
dosyanın çöpe atılması yerine sahici olarak yürütülmesi biz de böyle bir
düşünce oluşturdu.

Bunları
düşününce ben Danıştay saldırısının kesinlikle FETÖ Örgütü işi olduğuna karar
verdim. Ve kilitte Alpaslan Arslan’dı.
Duruşmalar devam ederken Alpaslan’da anormallikler başladı. Kimine göre deli
taklidi yapıyordu, kimine göre Zihin Kontrolü yapılıyordu. Ben de ceza
muafiyeti almak için numara yaptığını düşünüyordum. Tahmin ettiğim de oldu.
Mahkeme heyeti Alpaslan’ı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne
müşahade için gönderdi. Benim bir şekilde kendisine yakın durmam ve kafamdaki
soruları sormam gerekiyordu, çünkü bu cezaevinde mümkün değildi. Farklı
koğuşlardaydık. Benim de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevkim
gerekiyordu. Bu nedenle ben de bir gece koğuşumda 1 kutu mide ilacı içtim. 10
dakika sonra fenalaşınca koğuşumun İMDAT butonuna basıp Gardiyanları çağırdım.
Dilim aşırı şiştiği için konuşamadım ama Gardiyanlar şişliği fark edince
intihara teşebbüs ettiğimi anladılar. Ve beni o gece önce Silivri Devlet
Hastanesi’ne sonra da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk
ettiler. İlk birkaç gün müşahade altında tutulduğum için Alpaslan’ın odasına
yaklaşamadım. 3. Günün sonunda müşahade bitince hastane içinde rahatça
dolaşmaya başladım. Ve fırsatını bulunca Alpaslan’ın odasının önüne geldim.
Alpaslan sırtüstü yatıyordu. Ellerini başının arkasında birleştirmiş kendi
kendine söyleniyordu. Önce dikkatini çekmek için yüksek sesle anne ve
babasından selam getirdiğimi söyledim. Bunu birkaç kez tekrarlamak zorunda
kaldım ve nihayet dikkatini çektim. Burada neler anlattığımı ve onun neler
dediğini uzun uzadıya anlatmayacağım. Ama özetle şunu söyledim.

“Alpaslan bak, seni anlıyorum. Bir halt ettin ve bunun farkında
mısın bilmiyorum. Ama farkında olsan iyi olur. Çünkü senin yüzünden uluslar
arası FETÖ’cü çete ve CIA bu saldırıyı zıplama taşı yaparak ülkenin önde gelen
yurtseverlerine operasyon yaptı. İleride de yapacakları ve ülkeyi kendi
istedikleri gibi dizayn etmeye çalışacakları gün gibi aşikar. Sana çok net bir
soru soracağım. Kendin mahkeme sorgusunda Fetullahçılarla aranın çok iyi
olduğunu söyledin. Bu saldırıya seni onlar mı yönlendirdi ? yoksa kendi kararın
mıydı ? diye sordum. O da evet beni Fetullahçılar yönlendirdi pişmanım ! diye
cevap verdi. O an bulunduğu şartlar ve özel durumu nedeniyle yalan söyleyecek
bir nedeni ve imkanı yoktu. Söylediğine bugün de samimiyetle inanıyorum. O
cevabı aldıktan birkaç gün sonra Hastane yönetimi benim akıl sağlığım da bir
sorun görmediği için cezaevine geri gönderdi. O da cezaevine geldiğinde ilk
duruşmada ona bu soruyu sordum ancak sanıyorum Cemaatin gücünden çekindiği için
“HATIRLAMIYORUM” diye cevap verdi. Hakimler de rahat bir nefes aldılar.

Duruşmalar
devam ederken Kemalettin Gülen’i cemaatten tanıdığını söyleyen Arslan’a
Fetullahçı hakim Hasan Hüseyin Özese, “cemaatten
başka kimleri tanıyorsunuz?”
diye sordu. İsimleri sayamayacağını
belirten Arslan bu soruya şöyle yanıt verdi:

“ELAZIĞ
KOVANCILAR’DA 10 YIL YAŞADIM. ÜNİVERSİTEYE ORADA HAZIRLANDIM. ORADA FETHULLAH
GÜLEN CEMAATİ İLE HAŞIR NEŞİRDİM. DERS ÇALIŞIYORUZ DİYE EVLERE GİDER, FETHULLAH
GÜLEN’İN KASETLERİNİ İZLERDİK. FETHULLAH GÜLEN’E BAĞLIYIM, KENDİSİNİ ÇOK
SEVİYORUM.”

2010
yılındaki duruşmada Arslan’a Ergenekon belgelerini nereden aldığı sorulmuştu.
Aslan, bu soruya da yanıt verdi. Aslan, Fehmi Koru’nun Taha Kıvanç adıyla
yazdığı yazıları düzenli takip ettiğini söyledi.

Sayın
Yurtseverler, bugün geldiğimiz nokta da gizemli FETÖ ÖRGÜTÜ’nün tüm istihbarat
operasyonları gün yüzüne çıkıyor. Şimdi sıra Hrant Dink cinayetinde. Bu
cinayetin planlayıcısı, azmettiricisi ve uygulayıcısı olan sivil, asker ve
polis tayfası şu anda hakim önünde terliyorlar. Ardından sıra Danıştay
saldırısına gelecek.

Arkasından
kim bilir belki bu dosya açılacak.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Yaşar Kutluay’ı Mossad ve Gülen mi şehit
etti ? ///
http://www.ozelburoistihbarat.com/teror/feto-orgutu-dosyasi-yasar-kutluayi-mossad-ve-gulen-mi-sehit-etti-637

Değerli
Yurtseverler,






























































Biz hep
FETÖ ÖRGÜTÜ’nü anarken CIA’nin yetiştirdiği ajan şebekesi diyoruz. Bunu
söylememizin bir sebebi var. Aşağıdaki makaleyi okuyunca sanıyorum daha iyi
anlayacaksınız.

Kozmik savaşlar
ve zihin kontrolü ile yönetilen Suikastçiler

Haşhaşiler’den Jön
Masonlara[1] isimli kitapta, Hasan Sabbah (1034-1124)’ın “Haşhaşi” olarak
bilinen fedâilerinin tarihçesi anlatılmıştı. Batılılar’ın
“Assassins-Suikastçılar, katiller”dedikleri, kendilerinin ise dinin esaslarını
“Esasiyunu” koruduklarına  ve “Sır Bekçileri” olduklarına inanan bu
adamlar, tarihin en eski suikast örgütlerindendi. Derviş, dilenci veya tüccar
kılığında cinayet işleyecekleri yere gönderilir, burada halkın arasına
karışarak, uzun süre kendilerini farkettirmeden kamufle olurlardı. Bir yandan
kurbanlarını izlerken, diğer yandan işlerini bitirinceye kadar dikkat çekmemeye
çalışırlardı. Suikast öncesi hazırlıkları çok gizli yürütseler de cinayet
sonrasında, herkesin gözü önünde, kalabalıkların ortasında neredeyse törenle
işlerini tamamlıyorlardı. Câmiler gibi halkın en fazla bulunduğu yerler onlar
için en uygun mekânlardı. Neredeyse gösteriye dönüşen bu kan dökme eyleminde,
kurbanın öldürülmesi yetmiyor bir de ibret-i âlem için öldürülenin neden bunu
hakettiğine dair ayaküstü vaaz bile veriyorlardı. Amaç yüreklere korku salmak,
düşmanları sindirmekti ki, bunu da başarıyorlardı.

Hasan Sabbah’ın fedâilerini
afyonla kendine bağladığı, onları uyuşturduğu ve  bu köle askerlerden
kendisine çok tehlikeli bir ordu kurduğuna inanılıyordu. Tabii bu sadece
afyonun etkisi ile olacak iş değildi. “Haşhaşilerin”, Alamut Kalesi’ndeki “Yaşlı
Adam”a imânları tamdı, onun “Seçilmiş kişi”olduğuna iknâ olmuşlardı. Cennete
gidebilmek için onun kurallarına uyulması ve her dediğine sorgusuz itaat
edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden onun için gözlerini kırpmadan
ölüme gidiyorlardı…

Hasan Sabbah’ın
Haşhaşileri’nden günümüze, suikast örgütlerinde kullanılan teknikler kuşkusuz
çok değişti. En önemli değişiklik kanımca bu işleyişte kullanılan “fedâilerde”
artık gönüllülük esasına bile ihtiyaç duyulmaması. Dünyanın belli başlı güçleri
halktan gizledikleri pek çok teknolojiyi sonuna kadar kullanmaktalar. Zihni
yönlendirilebilen insanlar, hatta ülkeler kozmik savaşların oyuncağı haline
gelebiliyor artık.

*Beyni Yıkanmış Katiller*

Beyin yıkama tekniklerinin
1930’lu yıllarda KGB tarafından Rusya’da, 1949’da Çin’de uygulandığı biliniyor.
1950’li yıllara girilirken Kore’de, savaş esirlerinde beyin yıkama ve zihin
yönlendirme çalışmalarının yapıldığının saptanması üzerine CIA (Amerikan
Merkezi İstihbarat Teşkilatı), bu yarışta geri kalmamak adına 1953 yılında MK-
Ultra projesini başlattı. CIA, gizli zihin denetim programını, soğuk savaş
döneminde ele geçirdikleri Rus casusları sorgulamakta da kullanacaktı.

“Manufacturing Killers
Utilizing Lethal Tradecraft Requiring Assasination”, özetle, kitlesel suikastlar
düzenleyebilecek ölümcül katil yetiştirme programı diyebileceğimiz “MK-Ultra
Projesi”*[2]*, beyni yıkanmış köle katillerin yetiştirilmesini hedefliyordu.
Çoğunlukla, cinayet işleyeceklerinin farkında bile olmayan bu insanlar, özel
çipler, ilaçlar ve maruz kaldıkları beyin yıkama seansları neticesinde, gözünü
bile kırpmadan adam öldüren suikastçilere dönüşüyorlardı.

Peki bu iş nasıl yapılıyordu?
Farklı frekanslarla beyin dalgalarına etki etme gayreti Tesla’dan beri
deneniyordu. Tesla ses dalgalarını havada ışık hızıyla giden elektromanyetik
radyasyona dönüştüren bir aygıt tasarlamıştı. Çok daha geliştirilerek CIA
tarafından bu tekniklerin yalnızca savaş esirleri üzerinde değil, yabancı
liderlerin zihinlerini kontrol etmek üzere de kullanılmaya çalışılacaktı.
(“Project Mkultra, The CIA’s Program of Research in Behavioral Modification”
isimli Amerikan Senato belgesinde, Fidel Castro başta olmak üzere pek çok
liderin zihninin kontrolünün ele geçirilmeye çalışıldığı rapor edilmiştir.
Zamanın CIA Başkanı Proje açığa çıktığında bunu yalanlayamamış ve hükümet
yaşayan mağdurlarına yüklü tazminatlar ödemiştir. Anlayacağınız  Jacob’s
Ladder ve Manchurian Candidate gibi filmler sadece hayal ürünü değil aksine
doğrudan bu projeden ilham alınarak senaryolarla çekilmişlerdir.

60’lı yıllara
gelindiğinde  projenin adı “MKSearch” olmuş ve bu alanda kullanılacak
ilaçlar üzerinde çalışılmaya başlanmıştır. New York Times, 1973’de CIA ve
Pentagon’un sürdürdüğü bu projeyi kamuoyuna aktardığı zaman yer yerinden oynasa
da, zaten Watergate skandalı sırasında, deneye dair pek çok belge hızlıca imha
edilmiş, geriye pek bir şey kalmamıştı.Resmi açıklamalar tüm projenin 1974’te
dondurulduğunu ifade edecek ancak kitleler üzerinde bunun aksini ispatlayacak
değişimler, gözlenecekti. Hiç vakit geçirmeden, aynı alanda çalışmalara devam
etmek üzere, 1977’de Amerikan Psikotronik Derneği (USPA) kuruldu. Dernek,
Zihin-beden-çevre  ilişkileri bilimi; madde-enerji ve bilinç
etkileşimleriyle ilgili disiplinler arası çalışmalarla ilgilenmek üzere kurulmuştur.
İnsanlarındavranışlar ve hareketlerini etkilemeyi amaçlayan kognitifzihinsel
çalışmalar üzerinde çalışmaktaydılar.Bu çalışmalar beyin gücüne etki
edebildiğiniz her organizmayı harekete geçirme, hatta kitlesel bir imha
silahına bile dönüştürebileceği esasına dayandırılıyordu.

CIA 1970-1995 yılları arasında
yine boş durmayacak, Muammer Kaddafi’yi aramak için Blue Bird, Manuel Noriega
için ise 1983 yılında Land Broker projesi başlatacaktı. Kuşkusuz “Psikotronik
Savaşlar” konusunda sürdürülen çalışmalarda Amerika yalnız değildi; Rusya, Çin,
İngiltere İsrail gibi pek çok ülke de bu alanda at koşturmaktadır.

“Teknoloji Büyücüsü” diye
tanınan ve yirmiyıldan fazla  bir süre ABD Yale Nöropsikoloji Başkanlığı
yapan, Prof. Jose Delgado (1915-2011) “Beynin Elektrikle Uyarılması” konusunda
1946’da çalışmalara başlamış, 1952’de ilk sonuçları rapor etmişti. Delgado,
beynin ilgili merkezlerine elektrik sinyalleri göndererek “kobay” olarak
kullanılan insan ve hayvanlarda  davranışları ve duyguları değiştirerek
zihinlerini kontrol edebiliyordu.“Zihin Kontrolü Telegram”’ın “babası” diye
anılan Prof. Jose Delgado, “niçin Telegram?” sorusuna, Amerikan Kongresi’nde 24
Şubat 1974 tarihinde açık açık şu cevabı verecekti; “Toplumumuzun siyasî
kontrolü için bir psikocerrahî programına ihtiyacımız var. Amaç, zihnin fizikî
kontrolüdür. Kendisine sunulan normdan sapan ferd, cerrahî olarak kesilip
atılabilir. Ferd, en önemli gerçeğin kendi varoluşu olduğunu düşünebilir, fakat
bu yalnızca onun bakış açısıdır. Bu bakışta, tarihî yaklaşım eksiktir. Oysa
insanoğlunun kendi zihnini geliştirme hakkı yoktur. Bu tarz liberal bir
yaklaşım kulağa hoş geliyor tabiî. Ancak, beyni elektrikî olarak kontrol
etmeliyiz. Bir gün ordular ve generaller, beynin elektrikî uyarımıyla kontrol
edilecektir.”  1975’e gelindiğinde Delgado beyin araştırmalarını,
bilgisayara ayarlamayı başarmıştı bile.

Biliyoruz ki günümüzde bu
alanda, bilinen elektromanyetik silahlar dan, radyohipnotik sistemlerden,
elektronik harp, nöro-elektromanyetik frekans saldırıları, subliminal mesajlar,
HAARP,  Monarch Projesi gibi pek çok farklı teknik kullanılmaya devam
ediyor.

Bütün bunları anlatma niyetim,
gerçek dışı komplo teorileri aktararak insanları korkutmak değil. Tam tersine
son derece önemli teknolojik gelişmelere dayandırılarak sürdürülen bu modern
dünyanın yeni savaş yöntemleri konusunda belge ve bilgilerle insanları uyanık
tutmayı hedefliyoruz.

Amacımız, ülke olarak içinden
geçtiğimiz  bu olağanüstü zor günlerde, beynimizin ayarları ile nasıl
oynanmış olabileceğine dikkat çekmek. Uyduların, radyo televizyon
vericilerinin, GSM istasyonlarının, hatta Pokemon gibi bilgisayar oyunlarının
bile istenildiğinde sıradan beyin kontrol araçları haline geldiği günümüzde,
gerek coğrafi, gerek siyasi önemi açısından ülkemizin, “Yeni Dünya Düzeni”ne
hizmet eden güçler tarafından savaş üssü olarak görüldüğü de tecrübe ile
sabit.. Şimdilik kısmen gizli sürdürülen kozmik savaşların ve elektromanyetik
silahların sonuçlarına karşı korumak için ülke olarak önlemimizi almak
zorundayız. Kimsenin artık, “görmedim, bilmedim, duymadım” deme lüksü
yok.  Çalışmalarımızla, konunun ne kadar önemli olduğunu bir kere daha
gözler önüne sererek, siper savaşlar ve zihin kontrolü konusunda
farkındalıkların arttırılarak, halkı bilinçlendirici kampanyaların başlatılmasını,
teknolojik kalkanların konuşulmasını hatta konu ile ilgili bağımsız bir
“Bakanlık”ın kurulmasını umuyoruz. Yoksa “Bad’el harab-ül Basara”, yani Basra
harap olduktan sonra yapacak bir şey kalmayacak.Sahi, Basra’da zaten harap
edildi değil mi?

Son olarak, projeyi yürüten
kişiler ve ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU olarak çok tehlikeli sularda yol
aldığımızın farkındayız. Okuduğunuz bu birkaç sayfalık not, konu ile ilgili
çalışmalarımız devam ederken olağandışı bir durum yaşarsak, bir kenarda
bulunsun diye tarihe düştüğümüz küçücük bir nottur da…

1.    
Nalân YILDIZ, Haşhaşilerden Jön Masonlara, 2. Baskı, Kamer Yay., İst., 2016

2.    
Alex Constantine, Virtual Government: CIA Mind Control Operations in
America, Feral House, CA, USA, 1997

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı






































ÖZEL BÜRO GRUBU