SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

KITALAR & BÖLGELER : UZAKDOĞU & ASYA & AFRİKA & PASİFİK

ÇİN DOSYASI /// Merve KARACAER ULUSOY : Çin Dışa Açılırken Batı ve ABD İçine mi Kapanıyor ???

KITALAR & BÖLGELER : UZAKDOĞU & ASYA & AFRİKA & PASİFİK
Bu haber 24 Eylül 2020 - 9:39 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Merve
KARACAER ULUSOY : Çin Dışa Açılırken Batı ve ABD İçine mi Kapanıyor ???


02 Nisan 2020


COVID-19 Salgınıyla birlikte Çin PMı endeksleri rekor
düşük seviyede idi ancak mart ayı itibariyle beklentilerin üzerine çıkarak
toparlama gösterdi. Endeks rakamlarındaki bu toparlanma, koronavirüsün ülkedeki
etkisinin azalmaya başladığına ve ekonomik hayatın normalleşmeye başladığına
işaret ediyor.


Salgınla birlikte piyasada küreselleşme bitiyor mu
soruları gündeme gelmeye başladı. Çin yavaşlayacak mı yoksa dünya yavaşlarken
Çin hızlanacak mı sorusu ön plana çıkıyor.


Bu salgın aslında ekonominin ne kadar kırılgan
olduğunu gözler önüne serdi. 2020 yılı için global anlamda resesyon gündeme
gelmişti zaten. Resesyon durumunda ise Merkez Bankalarının ellerinde yeterli
araç olup olmadığı tartışılıyordu. COVID-19’la birlikte öncelikle Çin
ekonomisinin ağır bir darbe aldığını gördük. Ancak Çin’in üretim üssü oluşu ve
dünyanın ikinci büyük ekonomisi oluşu tüm piyasalara yansıdı. Küresel tedarik
zincirleri zedelendi, hava taşımacılığı sektörü adeta durdu. Ülkeler
sınırlarını kapattılar. Finansal piyasalar ise adeta 2008 yılında yaşadığı
kayıplara geri döndü. Birçok ülkede üretimin yanı sıra lokantalardan alışveriş
merkezlerine çok sayıda iş yeri kapandı. Bu durumu şöyle özetleyebiliriz,
ekonomi bir arz şoku ile karşı karşıya kaldı ve gelinen son noktada buna talep
şoku da eklendi. Arz da yetersiz talep de yetersiz kalıyor.


İşsizlik ise oldukça büyük bir problem olarak
karşımıza çıkıyor.  Bu da bir borç krizi olasılığını artırıyor. Sadece
Çin’de 2020’nin ilk iki ayında yaklaşık 5 milyon insan işini kaybetti. Evet
Çin’de veriler toparlıyor gözüküyor ancak unutmamak gerekir ki bir işletmenin yeniden
açılması kapanmadan önceki kapasitesiyle çalışabileceği anlamına gelmiyor.
Üstelik Çin’in toparlaması ve büyüme hedefine ulaşabilmesi için global
ekonominin toparlaması gerekiyor. Koronavirüs salgınının hızla yayılmasının
ardından ABD tarafında mart ayı başında 216 bin olan işsizlik maaşı başvuruları
Mart sonun itibariyle 3,3 milyona ulaştı. Oysa ki ABD işsizlik oranı şubat
ayında %3,5 ile son elli yılın en düşük seviyesine gerilemişti.


Peki böyle bir ortamda Merkez Bankaları ne yapıyor?


Merkez Bankaları virüsün ekonomideki olumsuz
etkilerini en aza indirmek amacıyla hızlıca faizleri düşürmeye, piyasayı milyar
hatta trilyon dolarlık likiditeye boğmaya başladılar. Bu durum para
politikasına işaret ederken bunun ekonomiyi kurtaramaya yetmeyeceği de belli oldu.


Yeni uygulama eğilimlerine geçmeden önce bu noktada
kısaca neo-liberalizmi biraz açmakta fayda var. Neo-liberalizm, ekonominin
kontrolünü kamudan özel sektöre devreden bir sosyoekonomik politika modelidir.
Devletlerin sübvansiyonları sınırlandırmasını ve devletin işlettiği işletmeleri
özelleştirmeyi hedefler. Yani mali tasarruf, serbest ticaret ve özelleştirme
üzerine kurulu bir yapıdır ve bireylerin ve toplumun ekonomik sorunlarına
asgari miktarda devlet müdahalesini öngören bir politika olan laissez-faire
ekonomisi ile ilişkilendirilmektedir.


Salgının ilerlemesinin ardından neo-liberalizmin, yani
serbest piyasa ekonomisinin merkezlerinden İngiltere yüksek miktarda borçlanma,
harcama yapma, yatırım ve talep yönetimi politikaları içeren Keynesyen bir
ekonomi programı açıkladı. Yani neo-liberalizmin merkezi, merkezden çıkarken
küreselleşmeye ilişkin de soru işaretlerini başlattı.


Maliye politikalarıyla devletler ulusal ekonomik
çıkarlarını koruma eğilimine girerlerken, ticaret ve sermaye hareketleri
üzerindeki kısıtlamalarla ulusal kaynakları milli sınırlar içerisinde tutma
isteği içerisine de girdiler.


Çin’in ekonomik yapısına baktığımızda son 30 yılda
dünya ekonomisinde ikinci sıraya yerleştiğini, global ticaret merkezi haline
geldiğini, başta ABD ve Avrupa’nın üretim üssü görevi üstlendiğini görüyoruz.


Çin’in Kuşak ve Yol projesi Pasifik’ten Atlantik’e
kadar ulaşmayı hedeflediği bir proje. Ancak bu proje küreselleşmenin bir
parçası. Her ne kadar 2018 yılının ikinci yarısı itibariyle ABD’nin
korumacılığa döndüğünü izlesek de Çin için bu durum geçerli değil. Bunu anlamak
için biraz geçmişe gitmek gerekiyor, ticaret savaşlarının özüne inmek lazım.


ABD, kapitalizmin yayılmasının kendisinden daha çok
Çin, Almanya, Güney Kore gibi ülkelere yarar sağladığı şeklinde bir tespit
yaptı. Ardından uluslararası örgütlerden çekilme, Amerikan sermayesini ülkeye
geri getirecek önlemler alma ve ticaret savaşı açarak küreselleşmeyi
yavaşlatmaya çalıştı. Kısacası ABD küreselleşmeye mesafe koyarken Çin,
Hindistan gibi ülkeler küreselleşmeyi sahiplendi.


Aslında Çin’in bugünkü gücünü ABD kendisi yarattı
diyebiliriz. Başta en büyük rakibi Japonya idi. Dolayısıyla ABD; yatırımlarını
ve teknolojisini Çin’e aktardı. Zaman içinde de Çin Japonya’nın teknoloji
üstünlüğünü elinden alarak kendisine yapılan yatırımlar ve aktarılan
teknolojiyle birlikte yükselişe geçti ve hızla büyüyerek ABD’nin en büyük
rakibi oldu.


ABD eskiden beri karşılıklı ticarette açık verdiği
ekonomilere belirli ölçülerde baskı uygulasa da bu en çok Çin’e yönelikti. Çin
de bu baskılara yuanı değersiz tutup ihracatını artırarak karşılık veriyordu.
Tabii bunlar ticaret savaşı niteliğinde değildi, sözlü diyalog yaşanıyordu.
Trump, başkan seçildikten sonra korumacılığa dönüş yaptı, dışarıdaki Amerikan
sermayesinin ülkeye geri dönmesi için vergi indirimleri uyguladı ve “Önce
Amerika” sloganını başlattı.


ABD açısından Çin yalnızca ekonomik açıdan değil aynı
zamanda de stratejik alanlarda da tehlike arz ediyor. Çin’in son yıllarda
savunma harcamalarını artırması, Rusya ile yakın ilişkiler kurması, Asya
Yatırım Bankası gibi alternatif kaynaklarla IMF ve Dünya Bankası’nın yerini
alabilecek projelere girişmesi Çin’in gücünü artırırken ABD’yi ise yeni
önlemler almaya itiyordu.


Tüm bu gelişmelerin ardından Çin’in aslında
kapitalistleştiği konuşuluyordu, hatta yeni kapitalist düzenin liderinin Çin
olacağı gündeme geliyordu. Çin aslında 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye
oldu ve küresel ticaret sitemine katıldı. Bir yandan ekonomisini yabancı
yatırımlara açarken bir yandan da Batı’ya çevreyi kirletmeye başlayan emek
yoğun sektörlerden de kurtulma imkânı doğmuştu. Öte yandan Çin sermayenin
devlet kontrolünün dışına çıkmasını engelledi ve Batıya bağımlı bir sermaye
sınıfı oluşmadı. Ayrıca Çin ekonomisi ağırlıklı olarak emek yoğun ve ucuz
işçiliğe dayanırken ülke teknolojide de hızla ilerledi. Bunu Huawei örneğinde
gördük. Kısacası Çin başlangıçta ABD’nin sermayeyi verip üretim yaptırdığı bir
ülke konumundayken bugün teknoloji bakımından ABD’ye rakip firmalar çıkarttı.


İşte bu noktada Başkan Trump, ticaret savaşları
altında Çin’in ABD’den yaptığı ithalatı artırmaya zorluyordu. Çünkü ABD’nin
büyümesinde dış ticaretin önemi Çin’in büyümesindekinden çok daha fazla.
Aslında korumacılık önlemleriyle dış ticareti kısıtlamak ABD ekonomisine Çin’den
daha fazla zarar veriyordu. Bu kapsamda uzun süren bir dönemin ardından
2020’nin ilk ayında iki ülke arasında Faz 1 anlaşması imzalandı ve Faz 2’nin
detayları görüşülmeye başlandı.


Dünya ticaret savaşları ile yorgun düşmüşken üzerine
piyasaların hiç beklemediği COVID-19 salgını ile karşı karşıya kaldı.
 Evet bu salgın Çin’de başladı ve başlangıçta yani dünyaya yayılmamışken
büyük şirketler Çin’in üretim merkezi olmasını sorguladılar. Sonrasında ise Çin
bu süreci iyi yönetti ve salgın dünyada, özellikle Avrupa’da ve Amerika’da,
oldukça hızlı ilerlerken Çin toparlanma eğilimi içerisine girdi. Hatta tıbbi
malzeme ve doktor yardımında bulunan ülke konumuna geçti.


Bu noktada şunu söylemek mümkün, Çin bu krizi yönetim
biçimiyle aslında dışa açılırken, Batı ve ABD içine kapanıyor. Ancak yine de
Çin’in bir handikabı var o da batı ve ABD tarafından şeffaf olarak
algılanmayışı. Çin eğer şeffaf olduğunu kanıtlayabilir ve tüm dünyaya güven
aşılayabilirse üretim üssü olmaya devam etmesinin yanı sıra ekonomik açıdan lider
koltuğuna oturması da an meselesi olabilir. Tabii bunun için yanında güçlü
müttefiklere ihtiyacı var. Tedarik zincirlerinin sarsılması gösterdi ki iç içe
geçmiş piyasa koşullarında tek bir hegemonya oluşu olumsuz koşullarda tüm
dünyayı hızlı bir şekilde ve derinden etkiliyor. Kapitalist sistemin
sorgulandığı bugünlerde Türkiye gibi dinamik bir nüfusu olan, Asya ve Avrupa’yı
bağlayan oldukça önemli jeopolitik konuma sahip ve turizmin adeta cenneti olan
bir ülkenin yeniden inşa edilmesi beklenilen dünya düzeninde büyük pay alması
sadece Türkiye açısından değil global sistem açısından da oldukça avantajlar
sağlayacaktır.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER