KAYNAK : http://www.cinhh.com/modern-cin-edebiyatinin-oncusu-lu-xun/


Modern
Çin Edebiyatının Öncüsü : Lu Xun



Babası
devlet memurluğu sınavlarını defalarca denemesine rağmen geçemeyince Qing
hanedanlığında hatırı sayılır bir memuriyeti olan dedesi duruma el atar ve
babasının sınavı geçmesi için yerel yetkililere rüşvet teklif eder. Dede,
sadece kendi oğlu için değil, aynı şehirde yaşayan varlıklı başka ailelerin
çocukları için de müdahalede bulunmak istemiştir aslında.  Tarih
kitaplarından ve Lu Xun’un kendi gözlemlerinden öğrendiğimize göre rüşvet o
devirde, bu devirdekinden çok daha yaygın, çok daha kabul görmüş bir yükselme
aracıymış. O derece ki dede parayı kendisi doğrudan vermiyor, uşağıyla
gönderiyor. Uşak da safın önde gideni olsa gerek ki –belki de rüşveti başka bir
alışverişin adıyla vermek istemişlerdi- verdiği rüşvet karşılığında makbuz istiyor.
Yetkili şahıs da makbuz hazırlamak için defteri tekrar açtığında o sırada odada
bulunan bir başka yetkili parayı görüyor ve rüşvet olayı açığa çıkıyor. Bundan
sonrası Lu Xun’un ailesi için hep felaket, hep baş aşağı!


Dede,
Pekin’de yargılanıyor ve idama mahkûm ediliyor. Yalnız idam tarihi sürekli
ertelendiği için, tam bir işkenceye dönüşüyor ceza. Uzayan hapis günlerinin
getirdiği maddi külfet de ayrı bir konu. Her bir erteleme için Lu Xun’un ailesi
Pekin’deki yetkililere rüşvet ödemek zorundalar. İronik bir durum bu! Rüşvet
vermekten idama mahkûm edilen bir suçlunun cezasını sürekli ertelemek ve her
seferinde bu ertelemeler için rüşvet talep etmek.


Tabii,
dedeyi hayatta tutmak için harcanan paranın haddi hesabı yok. Baba tüm bu
olaylardan sonra iyice hayattan soğuyor, kendini içkiye ve afyona veriyor,
yataklara düşüyor. Lu Xun o zamanlar ilkokul çağında bir çocuk. Babası ölmesin
diye evdeki eşyaları mahalledeki tefeciye ipotek olarak veriyorlar birbiri
ardına. Lu Xun ileriki yaşlarında o günleri çok iyi hatırlıyor çünkü pek çok
kere kendisi gidiyor tefeciye eşya götürmek ya da parayı almak için. Evdeki
eşyaları satarak elde ettikleri paralarla geleneksel Çin ilaçları alıyorlar ama
tüm bu ilaçlara rağmen babanın sağlığı hiç de iyiye gitmiyor. Bir süre sonra da
baba ölüyor. Lu Xun yıllar sonra yazacağı bir öyküde, tefecinin dükkânına giden
bir çocuğu anlatmış ve yaşadığı utancı dile getirmiştir.


Babasının
ölümünden sonra Lu Xun bir süre klasik Çin eğitimine devam etse de gençlik
yıllarını Nanjing’deki teknik lisede geçiriyor. Burada Huxley’in “Evrim ve
Ahlak” kitabını okuyor. Kitaptan o kadar çok etkileniyor ki dağda bayırda her
yerde bu kitapla geziyor. Ayrıca Mill’in “Özgürlük Üzerine”si ve devrin ilerici
Çinli yazarlarının o zamanın dergilerinde çıkan yazıları, genç Lu Xun üzerinde
büyük ve kalıcı etkiler bırakıyor.


Liseden
sonra Qing hanedanının bursu ile Japonya’ya tıp eğitimi almaya gidiyor Lu Xun.
İlk yıl, Japonca hazırlık okurken sınıf arkadaşlarının sorumsuz ve lakayt
davranışlarından çok rahatsız olsa da pek sesini çıkarmıyor. Gittikten bir süre
sonra da Qing hanedanına bağlılığın simgesi olan atkuyruğu saçını kesmesi
ileride göreceğimiz özgürlükçü ve ilerici Lu Xun’un ilk işaretlerini vermesi
yönünden kayda değer bir gelişmedir. Yalnız Lu Xun’un saçını neden Japonya’ya
varır varmaz değil de bir süre bekledikten sonra kestiği bazı araştırmacıların
merakını çekmiştir. Malum, Qing hanedanı Çinli memurlara zorunlu kılıyordu bu
atkuyruklarını ve sırf Japonya’daki Çinli öğrencileri izlesin diye casus memurlar
gönderiyordu Japonya’ya. Lu Xun’un saçını, bu memur Çin’e geri dönmek zorunda
kaldıktan sonra kesmiş olması, onun başlangıçta “Suya sabuna dokunmadan okulumu
bitireyim” diyen bir öğrenci olduğunu ve zamanla siyasi bir kimliğe büründüğünü
göstermesi adına ilginçtir.


Tokyo’ya geldikten az bir süre sonra, Lu Xun atkuyruğu saçını
kesti. Başlangıçtaki isteksizliğinin nedeni Yao Wenfu adındaki, Qing hanedanı
tarafından Japonya’daki öğrencileri izlesin diye gönderilen bir memur olabilir.
Nasıl olmuşsa, Zou Rong ve birkaç arkadaşı Yao’yu bir kız öğrenciyle uygunsuz
bir halde yakalayıp, saçındaki atkuyruğunu kesince, Yao Wenfu Çin’e geri dönmek
zorunda kaldı. Bu durum Lu Xun’un tepki çekmeksizin saçını kesmesinin önünün
açmış olabilir.[1]


Japonya’da
bir yıl okuduktan sonra başından geçen bir olay, Lu Xun’u hekimlik kariyerinden
vazgeçirip, onun yazarlık serüvenini başlatmıştır. Japonya-Rusya savaşı
sırasında Rusya adına ajanlık yaptığı iddiasıyla kafası kesilerek idam edilen
bir Çinlinin görüntülerinin arkadaşlarında hiçbir insancıl tepki ortaya
çıkarmadığını görmesi, Lu Xun’u bu konuda uzun uzun düşündürür. Çinli
öğrenciler sanki sirkte gösteri yapan bir hayvanı izliyor gibi duygusuzca
bakmaktadırlar, kendi topraklarından bir insan gözleri önünde öldürülürken.
Şunları yazıyor yıllar sonra yayınlanan bir kitabının önsözünde:


O zamana kadar, benim gibi Çinlilerle çok ciddi bir münasebetim
olmamıştı. Bir gün, ders sonrası arta kalan zamanı dünyanın farklı yerlerinde
çekilmiş resimleri göstererek geçiren bir profesörün sınıfında, Çin’de çekilmiş
bir resme baktık. Ortada, elleri arkadan bağlanmış bir adam vardı. Etrafında en
az onun kadar sağlıklı ve güçlü başka adamlar birikmişti ama bu adamların
yüzlerindeki ifade açıkça ilan ediyordu onların az sonra gerçekleşecek olaya
karşı ne kadar duyarsız ve hissiz olduklarını. Resmin altındaki yazıya göre;
ortadaki Çinli, Japonya ordusunda Rusya için casusluk yaparken yakalanmış ve
halka örnek olması için umuma açık bir yerde kafası kesilerek idam edilecekmiş.
Etrafındaki Çinliler, manzaranın keyfini çıkarmak için gelmişlerdi adeta.[2]  


Lu
Xun bu deneyimden sonra anlıyor ki Çin’in ihtiyacı olan şey ne tıptır ne de
mühendislik, tam tersine Çin’e gereken şey sanattır. Eleştiren, yıkan, baştan
yapan, güçlüye boyun eğmeyen bir sanat anlayışıdır Çin’in hastalığına iyi
gelecek olan ilaç. Ancak sanatın insan ruhunu yüceltici gücüyle Çin halkı hak
ettiği çağdaş insan seviyesine erişebilir. Bu nedenle yazmaya daha çok vakit
ayırmaya karar veriyor. Tıp eğitimini yarıda bırakıp –Sevdiği ve saydığı
hocasını kırmamak için ona biyoloji çalışacağım diyor.- Çin’e geri dönüyor. Bu
arada Jules Verne’in romanlarını ve Rusya ve Doğu Avrupa kökenli öyküleri
Çinceye çeviriyor. Bu çeviriler hiç satmayınca ve bir de çıkardığı dergi
istediği başarıyı elde edemeyince umudunu iyice yitiriyor. Çin’in geleceği ve
batılılaşması konularında denemeler kaleme alıyor. 1908’de Mançu
hanedanını devirmeyi amaçlamış Guang Fu Hui örgütüne üye oluyor. (Gerçi bu
iddiayı kabul etmeyen tarihçiler de var.) 1909’dan itibaren okullarda
öğretmenlik, yöneticilik, devlet memurluğu (eski metinleri kopyalama) işleri
yapıyor. Bir yandan da öyküler ve denemeler yazıyor.


1911
devrimiyle umutlanıyor fakat bu umudu yavaş yavaş yerini yeise ve çaresizliğe
bırakıyor. Bakıyor ki tek umut bağladığı cumhuriyet, istediği insan modelini
yaratmakta pek etkili değil. Çin, politik devrime rağmen, insanları yine aç ve
çaresiz, hayat nüfusun çoğu için yine çok zor. 1919’da göstericilerin vahşice
öldürülmelerine şahit olunca (O kadar çok öğrenci tutuklanıyor ki hapishaneler
dolduğu için üniversiteleri nezarethaneye / işkencehaneye çeviriyorlar.) artık
tamamıyla vaz geçiyor cumhuriyetçi geçinenlerin vaatlerinden. Bu umutsuzluğunu
tarihçi J D Spence şu anekdotla dile getiriyor:


Lu
Xun, Yeni Gençlik[3] dergisinin editörlerinin ve yazarlarının
da kendisinin Japonya macerasının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra
deneyimlediği yalnızlık duygusunu tattığına inanıyordu. Aynı zamanda bir türlü
karar veremiyordu ne yapması gerektiğine. Gerçeklik bu kadar berbatken,
rahatına düşkün Çin halkını uyandırıp, onu çirkinliklerle yüzleştirmenin nesi
doğrudur? Bir gün, evine gelen Yeni Gençlik editörlerinden birisine şunları
söyler: Demirden bir ev düşün. Kapısı ve penceresi olmasın bu evin. Asla
yıkılamasın, asla hava almasın. Bu durumda içerideki insanlar kısa sürede
uykuya dalacak ve bir süre sonra da havasızlıktan ölecektir. Uykuda ölecekleri
için ölümün acısını hissetmeyeceklerdir. Böyle bir durumda sen avazın çıktığı
kadar bağırsan ve uykusu hafif olanları uyandırsan, kime nasıl bir iyilik
yapmış olacaksın? Editör umutsuzca yanıtladı Lu Xun’u. Dışarıdaki kişi her
kimse elinden geleni ardına koymamalıdır o insanları kurtarmak için. Çünkü asla
bilemeyiz evin ne derece yıkılmaz olabileceğini, denemeden asla bilemeyiz bu
insanların kurtarılamayacağını.[4]


Bundan
sonra sol akımlara daha çok yaklaşıyor Lu Xun ama asla Komünist Partiye üye
olmuyor. Yazmaya, eleştirmeye devam ediyor. Öykülerinde halkın kullandığı dili
temel almasıyla halk tarafından da el üstünde tutulan bir yazar haline geliyor.
Ayrıca, seçtiği konular, tıpkı kendisini etkileyen Rus yazarlar (Gogol, Gorky)
gibi, onu toplumsal gerçekçiliğe yakın bir konuma sürüklüyor. Yarattığı
karakterlerde halkın ikiyüzlülüğünü, sistem tarafından ezilen insanın
çaresizlikten nasıl birbirini yiyen bireylere dönüştüğünü, feodal (ağalık)
sisteminin şeytana dönüştürdüğü köylüleri anlatıyor. Arthur Smith’in “Chinese
Characteristics” kitabını Japonca çevirisinden, Bertrand Russell’ın “Problem of
China”sını Çince çevirisinden okumuş birisi olarak batılıların gözünde
“kusurlu, gelişmemiş, tembel, üçkağıtçı” olarak gördüğü Çin halkını korkusuzca
eleştiriyor.


Lu
Xun’un toplumsal gerçekçiliği cesur bir şekilde ön plana taşıması ölümünden
yıllar sonra da olsa onu Mao’nun övgüsüne mazhar kılıyor. Mao, Lu Xun için
“Kültür devriminin başkomutanı” ifadesini kullanmıştır. Hatta mezar taşının
üzerindeki kaligrafiyi Mao bizzat kendisi yazar. Buna rağmen Mao’nun Lu Xun’un
dolaylı ve simgesel anlatımını eleştirdiği zamanlar da olmuştur.  Örneğin
Lu Xun’un denemelerinden söz ettiği bir yerde “Bizler onun gibi lafı dolandırma
ihtiyacı hissetmeyeceğiz. Ciğerlerimizin tüm gücüyle haykıracağız gerçeği.
Devrim sonrası Çin’de saklama ihtiyacı olmayacak.” demiştir.


Lu
Xun’un öyküleri yoğun simgesellik içeren öykülerdir. Bu durumu, edebiyat
sanatının salt bir sanat olarak elde tutulmasına bağlı saf bir inanç olarak algılayabileceğimiz
gibi, Lu Xun’un arada kalmışlığına da bağlayabiliriz. Komünist partiye
bağlanamadı Lu Xun, cumhuriyetçilerde umduğunu bulamadı, milliyetçilere hiç
yanaşmadı… Arafta kaldı bir bakıma. Arafta kaldığı için de halka halkı yazdı
sadece. Yazar olarak niyetini tam olarak ortaya koymak ortada kalan birisi için
zordur. Bu noktada simgesellik renkli bir kapı yaratır yazar için. O renklerle
yapıt hedeften sapmaksızın karmaşıklaşır, birden fazla anlama bürünür. Herkesi
mutlu edecek bir ortak metne dönüşür. Ayrıca, metnin kendine ait bir niyeti
olduğu konusunda okuyucu ikna edilirse, yazarın büyüklüğünün tescili kaçınılmaz
olur. Bu şekilde yazılan simgesel metinler klasik olma yolunda daha başarılı
olurlar çünkü simgeler zamanın çarkları arasında daha rahat eğilip bükülürler,


Lu
Xun hiç kuşkusuz bir edebiyat ve kurgu ustasıdır. Eleştirel konumunu korumak
için hiçbir tarafa yanaşmamıştır. Haksızlığa şahit olduğu zaman meydana çıkmış
ve destek vermiştir. Erken ölümüyle de kültür devriminin olası ağır hakaretlerinden
kurtulmuştur. Bu da bugün var olan Lu Xun kültünü izah eden etkenlerden
birisidir. Maalesef en az onun kadar büyük bir yazar olan Lao She uzun yaşamış,
kültür devrimini görmüş ve devrimi “adam dövmek” olarak anlayan gençler
tarafından tahkir edilmiş, sopalarla darp edilmiş, sokaklarda devrim karşıtı
diye yürütülmüştür. Resmi kayıtlara göre de tüm bu aşağılamalara dayanamayıp
1966 yılında Taiping Gölünde intihar etmiştir.


Lu
Xun’un yarattığı karakterler ayağı çıplak dilencidir, oğlunu devrim kavgasında
yitirmiş bir kadındır, her türlü işe koşan uşaktır, hasta yavrusuna kana
batırdığı ekmeği yediren cahil annedir, tefeciye evdeki son eşyaları götüren
çocuktur, komşularının kendisini pişirip yiyeceğini düşünen delidir (gerçeği
söyleyebilmek için deli olmak gerekir)… Lu Xun bunların öykülerini yazarken
“Çinli” karakterini incelemiş, Çinli karakteri olarak ortaya konan arızaları
değiştirmek için onları yerden yere vurmuştur. Bir çeşit toplumu kendisiyle
yüzleştirme işine girişerek Çin edebiyatında o zamana kadar görülmemiş bir
girişimin başını çekmiştir. Bu yüzden de yirminci yüzyılın edebiyat tarihçileri
tarafından hak ettiği değeri görmüştür.


Eğer
Şanghay’da yaşıyorsanız ya da yolunuz bir gün Şanghay’a düşerse, şehrin
kalabalığından ve gürültüsünden uzak bir köşesinde yer alan Lu
Xun müzesini
ziyaret etmenizi öneririm. Zamanında gezmiş, üzerine kısa bir
de tanıtım yazısı yazmıştım. Müzede, tıpkı Qu’nün müzesinde olduğu gibi Lu
Xun’un kişisel eşyalarını, onu etkileyen yazarları ve yazmış olduğu kitapların
ilk basımlarını görmek mümkün.


[1] Çeviri: http://mclc.osu.edu/rc/bios/lxbio.htm


[2] Lyell, sayfa 23, wikipedia.org


[3] Zamanın ilerici dergilerinden
birisi.


[4] The Gate of Heavenly Peace: The
Chinese and Their Revolution by Jonathan D. Spence


Diğer
Kaynaklar:


Ayrıntılı
Hayat Hikayesi: http://mclc.osu.edu/rc/bios/lxbio.htm


Kısa
Hayat Hikayesi: http://en.wikipedia.org/wiki/Lu_Xun


Yapıtlarının
Bazıları (İngilizce): http://www.marxists.org/archive/lu-xun/index.htm


Lu
Xun’un etkilendiği yapıtlardan birisi olan, 19. yüzyılda Çin’de yaşamış bir
misyoner rahip tarafından yazılmış  “Chinese Characteristics”
kitabı: http://library.uoregon.edu/ec/e-asia/read/asmith.pdf


Türkçe’de
yayınlanan öykü seçkisi “Çığlık”: http://www.idefix.com/kitap/ciglik-lu-sin/tanim.asp?sid=RUF6WGKAML3K4HT50HPR


Çığlık
üzerine yazılmış bir eleştiri yazısı: http://www.kitapkokusu.net/index.php/c1/62-clk.html