ESKİ TÜRKLERDE
ŞEHİRCİLİK


KAYNAK : https://yenidenergenekon.com/1005-eski-turklerde-sehircilik/


Turfan Kenti


Çağlar boyu hüküm sürmüş büyük devletlere
baktığımızda, Türkler’in yaşam tarzını belirli bir yere oturtamamak hep sorun
olmuştur. Türk Tarihi incelemelerinde Türkler’in Anayurdu olduğu kadar,
yerleşik olup olmadığı da birçok tartışmalara yol açmıştır. Yerleşikler
tarafından yapılan Türk Tarih araştırmalarınca; göçebelik ve Bozkır Kültürü bir
toplumu alt tabakaya düşüren, o toplumu kalitesiz kılan bir unsur gibi
gösterilmekle kalmamış, asırlar boyu Türk Toplumunun göçebe bir yaşam tarzına
sahip olduğunu inancı süregelmiştir. Bu doğrultuda bazı Türk müelliflerince bu
görüş desteklenmiş, kimi ilim adamları da bunun yanlışlığının ispatına gayret
göstermiştir. Hali ile bu konuda oldukça fazla eser yazılıp çizilmiştir. Ancak
önemli Türk Tarihçilerimizin yazdıkları bu eserlerden sonra birçok arkeolojik
araştırmalar yapılmış ve yeni gerçekler ortaya çıkarılmıştır. Ortaya çıkan bu
gerçekler de her zaman olduğu gibi kendinden öncekini çürütmüş, bu usta
yazarların eserlerinin tekrar incelenmesinin gereğini ortaya çıkarmıştır. Bu
çalışmada; Yerleşik bakış açısının Türklerde ve Türklerin tarihinde uyandırdığı
gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkan kaynaklar ve bir kaç da geride kalmış
hususa değinilmiştir.


Giriş


Türkler günümüzden dört bin yıl evvel Orta
Asya’da yaşadığı kabul edilen topluluklardır. Rus arkeologlar tarafından
yürütülen kazı ve araştırmalara göre Andronovo Kültürü’nün temsilcisi sayılan
bu ırk; beyaz ve brakisefal1dirler.(Ögel 1991:5)  Bu ırk için Proto-Türk 2
tabirini kullanmak daha yerinde olacaktır. Dört bir tarafa doğru yayılma
belirtileri gösteren bu Proto-Türkler Doğu Türkistan’ın kuzey kesimlerini yurt
edinmişlerdir.(Öztuna 1969:37) Türklerin ana/ata yurdunun bugünkü Orta Asya
coğrafyasın kapsayan bölge olduğu genel kabul görmüş gerçekler arasındadır.3


Türkler mevzu bahis olduğunda, göçebe adı ilim
dünyasında tartışmasız kabul edilmiş olup, birçok Türk bilgini de bunu
desteklemiş, yerleşik yaşamı, şehirciliği, bir yerde oturmayı yalnız ekonomik
faaliyetler doğrultusunda değerlendirmişlerdir. Göçebe Türk kavramı günümüzde
son derece yerleşmiş olup, şehircilik neredeyse Selçuklulardan başlatılmıştır
bu da –ki bu haddi ile önyargıdır- bilime ters düşmektedir. Belirli bir kültür
sahası, medeniyet çizgisi, hatta inanç sisteminden dahi bir ölçüde yoksun
sayılan bu göçerler horde 4 şeklinde tanımlandırmıştır. (Kafesoğlu 2010: 34)
Böylelikle bilumum Doğu Bilimciye gün doğmuş, Türkleri; ‚otlak peşinde koşan,
başıboş insan sürüsü‛ olarak nitelendirmeye başlamışlardır. İşin kötü yanı ise;
Türk ilim adamları, bu tezi çürütmeğe gayret göstermek yerine bu füzulatlara
katılıp bunlara destek vermişlerdir. Konu ile ilgili en büyük yanlış ise;
göçebelik kavramının mahiyetinin kavranmadan konu üzerine çalışılmış olmasıdır.
Nitekim göçerlik/göçebelik yerleşik bakış açısının bir ürünü olup, tamamı ile
bu yerleşik müsteşriklerin Avrupa merkeziyetçiliği doğrultusunda Türklerin
ilkelliğini ortaya koymak gayesi taşımaktadır. Yunanlıların Yunanca bilmeyen
manasını taşıyan Barbar kelimesi de zamanla bu kavram doğrultusunda; ilkel,
saldırgan, vahşi gibi çeşitli tanımlarla özleşmiştir. Türklerin göçerliğinin
batılı bilim adamlarınca bu denli vurgulanışının sebebi de kuşkusuz Türklerin
göçerliğinin değil, barbarlığının ispatı çabasıdır. (Polat 2004: 19) Ne yazık
ki birçok müellifimiz Orientalist icadı olan bu görüşleri desteklemişlerdir.
Eski Türklerin yerleşikliğinden daha çok, onların medeniyetini, toplumsal
düzenlerini, yaşayış ve geleneklerini aynı zamanda siyasi oluşumlarını ve tüm
dünyaya örnek teşkil etmiş Türk Kültürünü, Barbar Türk kavramını zihinden
silmeye dönem şartları değerlendirilerek ve şehircilik alametleri de bilinerek
başlanmalıdır.


Türklerde şehircilik faaliyetlerinin
mevcudiyeti hakkında Doğu Bilimcilerin ve Türk müelliflerinin söyledikleri göze
çarpar. Nitekim Oğuzlar ile ilgili çalışmaları ile adından sıkça söz ettiren
saygıdeğer müverrih Faruk Sümer; (1993:önsöz) Eski Türklerde Şehircilik adlı
eserinde Türklerin en eski yurdu olan Moğolistan’da şehir kurma şerefini
Uygurlara bahşetmiştir. Uygur Devleti ile başlatıp, Hsiung-nu5ları veya Köktürk
Kağanlığı’nı bile dahil etmediği şehircilik kavramını ancak onların halefi olan
Türgişler ile devam ettirmiştir. Bunu da Türk tarihinin başlangıcından aşağı
yukarı bin yıl sonra şehir kurmaya başladıklarını yazarak anlatmaya başlamıştır.
Yine aynı yerde müellif şehirlerde oturmak ve şehir kurmak fikrinin Türk
toplumunun yüksek idareci zümresinden çıktığını ve onlar tarafından uygulamaya
konulduğunu dile getirirken Türkleri asimile edebilecek kadar kalabalık bir Çin
milletine Çin Seddi’ni yaptıracak kadar büyük korku salan, Onluk Sistemi
getiren Metehan’ın askeri ve siyasi dehasını göz ardı etmekle kalmamış, Bilge
Kagan’ı da yüksek idareci zümredeki kişilerin dışında tutmuştur.


“Çinliler son derece muhafazakar
bir millet olmalarına rağmen, Hun akınlarını durdurabilmek ve Hun
saldırılarının ötesine atabilmek için tarihlerinde ilk defa orduların giyim ve
silahlarında köklü bir reform yapmışlardır” (Koca 2002:536)


Konar-Göçer Türkler


Türkler’in öy 6 kültüründen gelmiş olması
demek onların şehirciliği tanımadığı anlamına gelmez –ki- günümüzde dahi
Anadolu’nun birçok yerinde yaylak-kışlak yaşam tarzına rastlamaktayız. Tarih
araştırmalarındaki yanlışlardan biri de; müelliflerimizin Konar-Göçer tabirinin
mahiyetinden uzak oluşu  nedeni ile Türk kavimleri bahsinde ‚göçebe‛ adını
kullanmayı seçmiş olmalarıdır. Konar Göçer tabiri ile kastedilen belirtildiği
gibi bugün dahi var olan yazın bir yerde, kışın başka bir yerde yaşama
şeklidir. Bu; rastgele göç şeklinde gerçekleşmeyip, yılın belirli aylarında
belirli şekilde ve belirli yerlere gitme/yer değiştirme politikasıdır. Bu
politikanın amacı ise, devletin geçim ve devamlılığını sağlamaktır. Günümüzde
dahi yazlıklar ve yaylalar mevcuttur ancak bu bizim göçerliğimizi değil, yaşam
standartlarına göre yer değiştirdiğimizi gösterir.


Uygur Kağanlığını dönemine tekabül eden Taryat
Yazıtından bir örnek : 


‚tört bul(u)ŋd(a)qı bod(u)n (i)ş
küç b(ä)rür y(a)γ(ı)m bül(ü)k yoq bol[tı ötük(ä)n (ä)li t(ä)gr(ä)s (ä)li]
(ä)k(i)n (a)ra ılγ(a)m t(a)r(ı)γl(a)γ(ı)m s(ä)k(i)z s(ä)l(ä)ŋä orqun toγla
s(ä)b(i)n t(ä)l(ä)dü q(a)r(a)γa burγu ol y(ä)r(i)m(i)n sub(u)m(ı)n qon(a)r
köç(ä)r b(ä)n.‛


Dört bucaktaki halk iş güç verir. Düşmanım Bülük yok oldu. (Ötüken
eli ile Tegres eli); ikisi arasında vadilerim, tarlalarım: sekiz kollu Selenga,
Orkun, Tola, Sebin, Teledü, Karağa, Burgudur. Bu yersuyumda konar göçerim.‛(Gül
2006: 207)


Nitekim Uygurlar’ın atalarını örnek
aldıklarını ve onların devamı olduğunu bildiğinden aynı ili tutup, aynı yeri
başkent yaptığı ve aynı siyasi politika doğrultusunda hareket ettiği de
bilinmektedir. Öyleyse öncelik; neye ve ya kime göre göçebe sorusunun yanıtını
vermektir. Konar-Göçerlik ile göçebeliğin arasındaki farklar bilinmeli ve 
buna dayanarak belirli yargılara varılmalıdır. Bir diğer soru ise‚ şehircilik
faaliyetlerinin göstergeleri nelerdir‛ olmalıdır.. Bir kavmin yerleşik veya
şehirci tabirine dahil tutulması için gerekenler araştırıldığında;


Mabedler, Mezar Alanları, Ekonomik
Faaliyetler, Edebi Kültür ve Sanat Faaliyetleri, Kültür ve Medeniyet Oluşumu, 
Siyasi Yapılanma ve Teşkilatlanma akla gelmelidir.


 Kısa başlıklar altında bunları incelemek
gerekirse;


Bazı Buluntulara Göre Türklerin Yaşam Tarzının Değerlendirilmesi


Bir çok önemli isim yerleşik Türklerden söz
ederken Hunlar ve Köktürkleri bu faaliyetlere dahil etmemiştir ki; nitekim
572-580/81 yılları arasında Köktürk Hakanlığı tahtında oturduğu bilinen Çin
hayranı T’a-po (bir başka deyişle Taspar) Kagan’ın Budizm dininin etkisinde
kaldığı gerekçesi ile ülkesine bir mabed inşa ettirdiği yine Faruk Sümer’in de
doğruladığı bir bilgidir. Ancak Sn. Sümer bu bilgiyi neşrederken dahi onlardan
(Köktürklerden) -‚Vezir Tonyukuk’un nasihatine‛7  dayanarak- VI. yy’ın
sonlarında ortaya çıkan şehircilik fikrini hiçbir zaman fiili sahaya
geçiremeyen bir kavim olarak nitelendirmiştir. Nitekim Sümer Eski Türklerde
Şehircilik adlı eserinde sürekli bir şekilde göçebe hayat geçiren tabiri ile
ele aldığı Köktürk Devleti’nin XI. yy’da Kaşgarlı Mahmut’a ulaştığından söz
edilen; başkent Ötügen’deki abidelerin yanı sıra dikkat ve alaka çekici
yıkıntılar halinde de olsa varlıklarını hala sürdüren binalardan da
bahsetmiştir (Sümer 1993: 9).


Kuzey Chou İmparatoru Wu-ti’nin Budizm karşıtı
siyaseti nedeni ile ülkeyi terketmek mecburiyetinde kalan ünlü misyoner, Hintli
rahip Jinagupta ve yanındakiler Taspar Kagan’ın himayesine
girmişlerdir.(Özönder 2002: 484) Nitekim kendi imparatorunun karşıt
siyasetinden kaçan bir misyonerin göçebe bir kavmin henüz din değiştirmiş
liderine sığınması pek de olası değildir. Ne yazık ki tüm bunlara rağmen,
Türkler’in başşehri, Orhun Abidelerinin kalbi Anayurt Ötügen’de oturmak devlet
idare etmek, kervan gönderip ticaret yapmak, hakimiyeti elde tutmak kavramları
dahi çadırlarda yaşayan bir kavmin söyleyebileceği öğütler olarak
nitelendirilmiştir. Nitekim göçebe bir Hakan olduğu öne sürülen İlteriş Kagan8
Çin’e karşı 17, Oğuzlara karşı 5, Kıtay’a Karşı 7 defa savaşmış ve onları
cesareti ile tabiiyetine almıştır (Ergin 1998: 79).


Hsia Hun Devletinin hükümdarı He Lien
P’o-p’o’nun mezarı ile ilgili kayıt önemlidir. Ölen hükümdarın oğlunun babası
için mezar, mabed ve bark9 yaptırmış olduğu dikkate şayan hususlar arasındadır.
25.000 kişinin mezar yapımında, 7.000 kişinin ise mabed yapımında çalıştırılmış
olduğu zikredilmektedir. (Sarıtaş 2010: 147) Bununla beraber M.Ö. 58 yılında
Kuzey Hunlarda beş Şan-yü10 arasında Ho-han-yeh galip gelinceye kadar saltanat
sürecekti. Ancak Ho-han-yeh Çin Devletinin tabiiyetine razı olmadan önce;
kardeşi Küçük Yabgu Çi-çi’nin halkın kendine destek olanlardan bir kısmını da
yanına alarak bugünkü Kazakistan’da yaşayan Kırgızların yanında kısa ömürlü de
olsa bir devlet kurduğunu bilmekteyiz. Bunun Çin Yıllıklarında;  ‚Talas
Nehri yakınlarındaki kalenin kapısının iki yanında 100 piyade balık pulu
nizamında yerleşti‛ şeklinde geçtiğini Rasonyi’den öğrenmekteyiz (Rasonyi 1998:
67).


Yerleşik hayatı tanımadığı iddia edilen Hun
İmparatorluğu milattan 58 yıl önce küçük bir grup olarak dahi bir kale inşa
ettirmiş, devletin merkezini oraya nakletmiştir. Bu; Çi-çi’den önce de yerleşik
bir kültürün varlığından bizi haberdar eder. Moğolistan’da yapılan araştırmalar
sonucunda Hunların; bazıları surlar ile çevrili birçok yerleşim merkezine sahip
oldukları ve bu yaşadığı şehirlerde ise tarım ve el sanatları ile uğraştıkları
kanıtlanmıştır (Sarıtaş 2010: 147). Büyük Hun Devleti’nin medeniyetinin eski
Orta Asya kültür sahasının yerine geçtiğini ve Orta Asya kültürlerini Çin ve
İran modasına rastlanacak şekilde fakat tamamen Orta Asyalı ve Hun olarak yine
Büyük Hun Devleti’nin birleştirdiğini görmekteyiz (Ögel 1991: 46). Özellikle
Moğolistan ve Altaylardaki Hun çağı mezarlarında Çin ve İran mallarının
bulunması, Orta Asya’dan geçen İpek Yolu’nu elinde tutan Hun prens ve
hükümdarları uzak doğu ve batı ticaretinde bizzat rol oynamışlardı (Ögel 1991:
43).11


Moğolistan’da sürdürülen kazı çalışmaları
sonucunda Uygurların yanında, Hun ve Köktürk dönemine ait yüzlerce kurgan
ortaya çıkarılmıştır. (Gül 2006:207)


Ekonomik Faaliyetler Işığında Konunun İncelenmesi


Ekonomik faaliyetlere gelecek olursak; göçebe
mantığı sürdürülmekle birlikte Köktürklerin çiftçiliğe önem verdiği,
topraklarını ektirmek gayesi ile Çin’den tarım aletleri ve darı istediği
belirtilmiştir (Sümer 1960: 568). Ekonomik faaliyetlere dayanarak geliştirilmiş
olan bu mantık da burada kendi kendini çürütmekle birlikte, çok iyi
bilinmektedir ki yerleşik hayatın başlıca göstergesi en eski devirlerden
günümüze‚ tarım‛ olarak gelmiştir. Çünkü; verimli tarım arazilerine mevsim
şartları ve hasat zamanı dahilinde yılın belirli aylarında yer değiştirmek
sureti ile konar-göçer yaşamı benimsemiş olan Türk kavimlerinden sanılıyor ki,
bu husus neticesinde ‚horde‛ şeklinde bahsedilmiş ve Türkler otlak peşinde
koşan başı boş insan sürüsü olarak zikredilmiştir.  Buna müteakiben
Türklerin ilk kez darıyı ektikleri ve bol miktarda elde ettikleri
zikredilmekte, ‚tarığ-lak‛ sözünün darı biten yer manasına gelişi ile‚ tarla‛
sözünün türemiş olduğu düşünülmektedir (Sümer 1960:568).


Denildiği gibi tarım yerleşik hayatın başlıca
göstergesidir. Çünkü göçebe devamlı yer değiştiren, ‚yeri yurdu belli olmayan‛
demektir ki, göçebe bir kavmin tarımla geçimini sağlıyor olması da bahiren
mümkün değildir.  


Türklerin çiftliklerinden ve çiftliklerini
sulamak için mühim kanallar yaptığından, hububat ektiğinden ve meyve ağaçları
yetiştirdiğinden12 şüphe yoktur ki Ötüken ormanını yurt edinme nedenleri de
buradan gelmektedir (Nur 1972: 27).


Türklerin hayvancılıkla alakadar olduğu
bilinmektedir, ancak hayvanlarını göçtüğü yerlere götürebilme imkanı
olduğundan, bu yerleşik hayattan çok, göçer yaşam kültürünün ispatı
sayılabilir. Ancak Eski Orta Asya’da yaşayan Türk kavimlerinin başlıca geçim
kaynaklarından birinin de maden olduğu unutulmamalıdır. Çin kaynaklarından
edindiğimiz bilgilere göre Türkler ilk kez Altay Dağları’nda ortaya çıkan
demircilerdir. Akıncı bir kavim olan ve Çin’e korku salan13 Türk kavmi silah ve
savaş aletleri yapımındaki becerilerini gündelik aletler ve süs eşyaları
yapımında da sergileyerek bölgenin ünlü demircileri olarak anılmışlardır. Eski
Orta Asya Türklüğünde maden işletmeciliğinin önemini ve yaygınlığını tarih
kaynakları ve Eski Türkçe metinlerden bilmekteyiz. Bu bilgiler ışığında Eski
Türk kavimlerinin göçebe olduğu yorumlarını yeniden gözden geçirmek gerekir.
Zira göçebe bir toplumda maden işçiliğinin gelişmesi son derece güçtür. (Şen
2008: 162) Birçok kaynakta Türk madenciliği ele alınmış olup, Ergenekon
bunların başında gelir . (Kurat 1952: 2) Bununla birlikte Türklerin mitolojik
dönemlerden bu yana madencilik özellikle de demir işçiliği konusundaki
ustalıklarıyla anıldığı kaynaklara geçmiştir. (Şen 2008: 162) Türklerin
kullandığını bildiğimiz ‚ Bu gök kirsün, kızıl çıksun ‛ sözünde durmazsan kılıç
kana bulansın demir senden öcünü alsın gibi bir anlam ifade ediyor olması,
demirin ve demirciliğin önemini gösterir (Sümer 1960:567).


Çağdaş Kaynaklara Göre Türk Yaşam Tarzı


En eski Türk kavimleri ile ilgili bilgileri
şüphesiz bize Çin yıllıkları ve mezkur kavmin ilişkisi bulunan devletin
yazıtları vermektedir. Ancak bunun dışında çeşitli seyyahların gezi yazıları da
(Örneğin İbn Fadlan) bu kavimler hakkında bilgi edinmemizi sağlar. İslam
Coğrafyacıları da birçok Türk kavmi hakkında bizi aydınlatacak bilgiler
neşretmişlerdir. Türklerin yaşam tarzını inceleme amacı ile yazılacak bir
yazıda bu görüşlere de başvurulmalıdır.  “Türk Ülkelerinden olan Vahan ve
Sebin’e geldik. Vahan’da bolluk ve kalite bakımından eşsiz altın madenleri
vardır. Buranın vadilerinde sellerin ve akarsuların getirdikleri toz şeklinde
altın madenleri bulunur. Halk bu tozları toplar ve etrafa götürürler.” (Şeşen
2001: 97)


(Aynı zamanda Türklerin ticaret yaptığını da
görmekteyiz) Haklarında ilk bilgiyi V. yy’da Priskos’tan edinebildiğimiz bir
kavim olan Sabar Türkleri, VI. yy’da Prokopios14 tarafından Bizans ile
münasebetleri dolayısıyla ele alınmıştır. Bu vaka’n-nüvis Sabarlar hakkındaki
görüşlerini; 


“Sabarlar insan hafızasının hatırlayabildiği
zamanlardan beri ne İranlılardan, ne Romalılardan hiç kimsenin düşünemediği
makinelere sahiptiler. Öyle ki; her iki imparatorlukta fenci eksik olmamış ve
her devirde muhasara makineleri yapılmıştır. Fakat şimdiye kadar bu
barbarlarınkine benzer bir buluş ne ortaya konmuş, ne de onlar gibi
kullanılabilmiştir. Bu şüphesiz; insan dehasının bir eseridir.”(Kafesoğlu 2010:
153) şeklinde kaydetmiştir. Bu; en azından Sabarlarda madenciliğin yerini,
savaş aletleri ve araç gereç yapımını bize açıkça belirtmektedir ki;
Bizans-Sasani mücadelelerinde uzun süren bir dönemde belirleyici gücü
oluşturmuş olan Sabarların Türk olduğu da günümüzde ispat edilmiştir.


Hun İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi hakkında
kesin bilgi sahibi değiliz ancak; Çin tarihçisi Ssu-ma Ch’ien’e göre Hunlar
M.Ö. III. bin yılın II. yarısında birleşerek kuvvetli bir millet
oluşturmuşlardır. (Grousset 1980: 38) Çin ve Türk kültürü üzerine kaynaklara
dayalı araştırmalar yapan Alman asıllı Sinolog15 Wolfram Eberhard M.Ö. 1050’de
Çin ülkesinde kurulmuş olan Chou Hanedanının menşei itibarı ile Türk olduğunu
ileri sürmekle beraber, ‚Atı, arabayı, bronzu, hayvan takvimini ve gök dinini
Çin’e Chou’lar (yani Türkler) sokmuştur‛ ibaresini kullanmıştır16.


Destanlardan da yola çıkılarak yerleşik
hayatın ispatı yapılabilir. Örneğin değişik madenlerimize destanlarımızda sıkça
yer verilmiştir. Türkler’in gelişmiş demir işçiliğinden etkilenen bir diğer
ulus İranlılar olup, milli destanları olan Şehname’de Türk ordularını; demirden
ve çelikten kurulan ibaresi ile izah etmiştir.


Türk Coğrafyasında Son Yıllarda Yapılan Araştırmaların İncelenmesi


Rus arkeologların Selenga civarında Baykal
Gölü17-İvolgi Nehri yakınlarındaki çevresi 4 hendek ile çevrilmiş olan 75
hektarlık bir meydanda bulunan Hun kasabasında demir işleme atölyeleri ve bronz
dökümhaneleri ortaya çıkmıştır. (Şen 2008: 165) Yine aynı kasabada yaklaşık 80
ev ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca burada bronz işleme atölyeleri, saban
demirleri, değirmen taşları ve oraklar bulunmuştur. (Klyashtorny ve Sultanov
2003: 68)  Araştırma sonuçlarının ortaya çıkardığı gerçeklere karşın
bulunan bu şehir ve birçok sayıdaki yerleşme merkezinin varlığını kabul etmek
durumunda kalmış olan bazı müellifler bu şehir ve yerleşmeleri; Hunların Çinli
tutsaklarını oturttuğu yerler olarak yorumlamış oldukları günümüzde
bilinmektedir (Sümer 1993: önsöz).


American Journal of Physical Anthropology
dergisinin III. sayısında yayımlanan Koreli ve Moğol arkeologların M.Ö I. yy’a
ait bir Hun Mezarında yapılan çalışmalar neticesinde gün ışığına çıkarılmış
bazı buluntulara değinilmiştir. Bunlardan;  ‚altın kolye, gümüş kaşık,
altın, bronz, demir gibi madenlerle süslenmiş ahşap bir tabut‛ dikkat
çeker.(Kim 2010:431)  Nitekim altın kolye Hun Sanatı, gümüş kaşık gümüş
madeninin bolluğunu, madenlerle süslenmiş olan tabut ise; Hunların madencilikte
ne kadar ileri düzeye ulaştığını gösterir. Daha önce ortaya çıkarılmış bulunan
maden işleme atölyelerinin doğruluğunu sağlamlaştıran bu tabutun işlenmesi için
belirli bir sanat anlayışı doğmuş olmalıdır. Sanat anlayışlarının oluşumu ise;
belirli bir süre bir arada yaşamayı da gerektirir. Bununla beraber maden işleme
atölyesi Hunların kendi yaşadıkları yere inşa edilmiştir. Bu da bize Hunların
mimari anlayışı hakkında bilgi verebilmektedir18. Yine aynı döneme ait kazı
çalışmalarında ortaya çıkan Hun mezarlarında Kırgızların kullandığı ‚şöt‛ adı
verilen kazmaya benzer bir alet (duvarda bıraktığı izlerden anlaşılır) , İskit
tipi üç kenarlı temrenleri olan ağaç ve kemik oklar bulunmuştur. Talas
mezarından çıkarılan beşik, tahta kap-kacaklar ve ölü hediyeleri arasında türlü
eşyalar ortaya çıkarılmıştır. Ölülerin antropolojik incelemeleri sonucunda,
bunların Hunlar olduğuna dair şüphe kalmamıştır.  Alma-Ata’ya bağlı olan
Karagalinke yerleşmesinde tek başına bulunan ve bir Şaman mezarı olduğu sanılan
mezarda türlü takı ve süs eşyaları ile üzerine çeşitli resimler ile süslemeler
yapılmış altın şerit ortaya çıkmıştır. Bu buluntular ve özellikle altın şerit;
Bernştam tarafından‚ yerli sanat mahsulü‛ olarak nitelendirilmiştir. Çu Irmağı
boyunda Ak Peşin harabesi’nde ortaya çıkarılan 8 odalı köşkün Soğdlara ait
olduğu sanılmaktadır (İnan 1948: 276).  


Soğdlar hususuna gelindiğinde; bu İrani kavmin
uzun zaman Türk Budunu’nun hakimiyeti altında yaşadıklarını, Türklerde kültürel
tesirler bıraktıklarını ve bir çok Soğdça kelimenin etimolojik değişme
göstererek Türk diline geçtiği19 bilinmektedir. Türk olan bir Soğd veya
Soğdcayı iyi bilen bir Türk tarafından yazılmış olan Bugut yazıtları Mazdeist20
Soğd kültürünü yansıtması bakımından önemli olduğu gibi, Türklerdeki Soğd
tesirini de açıkça ortaya koymaktadır. (Özönder 2002: 483) Türklerde bu denli
tesirler bırakmış olduğu kanıtlanan bu İrani kavmin yerleşikliği herkesçe
bilinir. Birçok konuda Türk kültürünü etkilemiş olduğu bilinen bu kavmin
yerleşik olmasına karşın göçebe bir budunun himayesinde yaşadığının düşünülmesi
pek de mümkün olmasa gerek.


Edebi Metinlerin İncelenmesi


Edebi kültür ve sanat faaliyetlerine
gelindiğinde ise; Çin rivayetlerine göre: Köktürk hükümdar sülalesi olan
‚Aşina‛ ailesinin atası dişi bir kurt21tur ve Türk halk geleneğinin devamı
niteliğindeki bu kültür oldukça yaygındır. Hatta VI. ve VII. yy’larda taş ve
madenler üzerine kurt tasvirli kabartmalar yapılıyor, altın kurt başlı tuğlar
dikiliyordu. Sanat eserlerinden yola çıkılarak böylece kurt başlı sancak
figürünün hükümdarlık alameti olduğunu söylemek mümkündür. (Kafesoğlu 2010:
316) Kurt geleneği yalnızca Köktürklerde değil tüm Türk kavimlerinde görülen
tipik ve Türk aidiyetli bir belirtidir. Kök-böri 22 kavramı da bu şekilde
yerleşmiştir. Hakimiyet alametlerinin Türklerin sanat faaliyetlerine yansıması
da bu şekilde gerçekleşmiştir. Köktürk Devleti’nin Kağanını ziyarete gelen
Bizans elçisi altından eşyalardan, tarihçiler Türk Tamirçı23 ve kuyumculardan
bahsetmişlerdir. Orhun Abidelerinden alınan bilgiler24 doğrultusunda o zaman da
tıpkı günümüzdeki gibi altın madeninin zenginlik belirtisi olabileceği göze
çarpmaktadır.


Bunların yanı sıra destanlar Türk halklarının
sözlü geleneğini ortaya koymakla birlikte yaşayış tarzlarını, kültürlerini ve
her türlü siyasi olaylarını da bize bildirir. Türklerin tarihi de başlarından
geçenler dolayısı ile pek çok destanî hikayelerle sahiplik etmek durumunda
kalmıştır. Türklerin; Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş, Alp-er-Tunga gibi
destanları vardır. Şüphesiz ki bunlar; tarihimizi öğrenmek adına başlıca
kaynaklar olup, değişerek günümüze gelmiş de olsalar o dönemde yaşayan
insanların ağzından çıkmış sözlü gelenekler olarak Türk milleti için ehemmiyeti
tartışılamaz bir yerdedirler. Türkler’in edebi anlamda en başta gelen
şahsiyetlerinden biri Yolluğ Tigin25 olsa gerektir. Yolluğ Tigin’in yazı
yazıyor olduğunu Orhun Abideleri örneğinden biliyoruz. Bunun yanı sıra resim ve
süslemeler yaptığı ve türbe inşa ettiği kaynaklarda zikredilmiştir (Sümer 1993:
8).


 Türklerin ilk yazılı belgeleri Orhun
Kitabeleri olarak kabul edilse de; yazılı belgelere dayanan Türk tarihi Hun
devri ile başlar. Karbon çözümlemelerine göre M.Ö. V.-IV. yylara ait olduğu
bilinen bir‚ Hun Mezarı’ndaki‛ buluntular tüm Türk tarihini değiştirecek
niteliktedir. Bu;  Essik Kurganı olarak bilinen ve bir kısmı altından olmak
üzere 4.000 parça eşyayı içeren bir mezardır. Bu mezarda altın zırh ile
kaplanmış bir ceset dikkatleri çekmiştir. Zırhın üzerindeki işlemeler oldukça
ince ve sanatsaldır. Mamafih Altın Elbiseli Adam tasvirinin kaynağının buradan
gelmiş bulunduğunu görüyoruz. Sanatsal önemi konusunda tartışmaya yer
bırakmayacak olan bu altın elbiseli adamdan ziyade Türk tarihini değiştirir
nitelikte olarak değerlendirdiğimiz buluntu ise Kurgandaki eşyalar arasındaki
Gümüş Tabağa işlenmiş olan 26 harflik Türk yazısıdır. (Şen 2008: 167) Orhun
Alfabesinin ilk örneği olan bu gümüş tabak üzerindeki 26 harflik yazı –Esik
Kurganı- aynı zamanda Türk tarihindeki ilk yazılı belge niteliğindedir.
(Değinilecek tek husus bu olmayıp, esasen Esik Kurganındaki bu yazılar olmasa
da ilk yazılı belge Orhun Abideleri değildir. Çünkü I. Köktürk Dönemine ait
anıt mezar külliyesi olan Bugut Yazıtları Orhun Abideleri’nden evvelce yazılmış
olup; ‚Köktürk Devletine ait ilk yazılı belge‛ niteliğini taşımaktadır. Bu
bağlamda Orhun Abideleri’nin, Türk adının geçtiği ilk yazılı belge niteliği
taşıdığı söylenebilir.) Konuyla ilgili olarak yapılan araştırma ve incelemeler
sonucunda yazıtın I. Köktürk Kağanlığı dönemine (582) ait olduğu ve üç yüzünün
Soğd harfleriyle yazılmış Soğdça bir metni; bir yüzünün ise, Brâhmî harfleriyle
yazılmış Sanskritçe metni içerdiği anlaşılmaktadır (Alyılmaz 2008: 12).


Eski Türk kitabeleri içinde kırmızı mürekkep
ile yazılan ve halen Tuva’da bulunan Yenisey Yazıtları da önemlidir. Eski
Türklerin Köktürk harfleri ile yazmış olduğu metinlerden meydana gelen bu
Yenisey anıtlarının içinde şüphesiz ki en önemlileri olan 28 ve 29 numaralı
yazıtlardır –ki; bu Eski Türklerin yapmış olduğu en büyük harita olması sebebi
ile bir hayli önemlidir. (Sertkaya 2001: 32) İlmen ilerlemiş olmanın yanı sıra
teşkilatlanma çalışmalarının hız kazanmaya başladığını görüyoruz. Kendine ait
yazısı dahi olduğu ispatlanmış olan bir kavmin bahsinde günümüzde halen Bozkır
Kültürü’nün yeri en alt seviyede gösterilmekte, otlak peşinde koşan tabirinin
ise kullanımı ne yazık ki sürmektedir. 


Arkeolojik Buluntular Işığında Yapılan Çalışmaların Müellifler
Tarafından Değerlendirilmesi


Türk Beyleri kendileri savaşa gittiği zamanlar
kadın ve çocuklarını (Konçuy: hatunlarını) bırakabilecekleri tesisler ve
yapılar inşa etmişlerdir. Bunun yanı sıra bizzat Çinli prensesler için
yapıldığı rivayet edilen görkemli saraylar mevcut bulunup ve yine Hun dönemine
iltica eden birkaç yapı-özellikle Abakan nehri boylarında Evtyukhova’nın
incelediği saray-ın Çinli General Li-ling için yapılmış olduğu kabul
edilmektedir. Bu şekilde Hatun ve Yabgu şehirlerinin varlığından haberdar
oluyoruz. (Baykara 1980: 501) Türk şehircilik tarihi bir bağlamda doğru veya
yanlış Hatun şehirlerinden başlatılmıştır. Hunların şehirlerindeki bu evlerde
Çinli tutsaklarını oturttuğunu, Hun saraylarının Çinli prenseslere hatta Çinli
generallere yapıldığını ve buna benzer türlü iddiaları ortaya koymuş ve yine
şehirciliğin değil göçerliğin ispatı yoluna gitmişlerdir.


Tarihin karanlıkları aydınlanırken, Çinliler
tarafından ‚Hu‛ ya da ‚Hsiungnu‛ olarak adlandırılan Türk kavminin bir kısmı, o
zamanki Çin sınırı olan, Şansi’nin ve Ho-pei’nin kuzeyinde olan Ordos’ta
oturuyorlardı. (Grousset 1980: 38) Bugün Çin sınırları içinde bulunan Ordos
bölgesinde de Hunların önemli faaliyetlerinin olduğunu biliyoruz. Örneğin M.Ö.
50’lerde bir Hun hakanı eskiden bir Çin kalesi olan Guanglu’yu başkent olarak
kullanmıştır. Aynı zamanda büyüklüğü ve görkemi ile dikkat çeken Lung (Ejderha)
şehrinin de Hunlar’ın önemli yönetim merkezi olduğunu belirtmekte yarar vardır
(Sarıtaş 2010: 150).


Çinli tutsakların oturtulduğu öne sürülen
Ordos‘ta kurulan bir Hun şehri vardır. Bu şehir 16 km uzunluğunda ve 16-30
metre genişliğinde dış duvarlara sahiptir. Ayrıca dört köşesinde gözetleme
kuleleri bulunmaktadır. Nitekim; tutsakların oturmaları için inşa edildiği öne
sürülen şehirlere bu amaçla gözetleme kuleleri, tahkimatlı duvarlar ve
heykeller yapılmış olması pek güç bir durumdur.


Türk Şehirleri 


H. Perlee’ye göre; Eski Moğolistandaki
şehir ve müstahkem mevkiiler Hun devrine aittir. Çin Kaynakları M.Ö III-I.
yy.’larda Orta Asya’da hakimiyet kurmuş olan Hunlara ait Moğolistan sınırları
içinde Çince ‚Çen‛ adını taşıyan birkaç şehre işaret etmektedirler. Bu şehirler
daha çok imparator sarayları yöresinde kurulmuştur. En son yapılan kazı
çalışmalarında Yenisey, Selenga ve Kerulen ırmakları havzasında kadim 5 şehir
daha ele geçirilmiştir ve Çin kaynaklarına göre; Türk hakanlarının Altay
Dağları’nda sarayları vardır. (Caferoğlu 2009: 370) Türklere ait ilk destani
materyal niteliğindeki Çin kaynakları dahi Hun Hakanlarının saraylarını kayda
değer bulmuşlardır.


Oğuz Kağan destanında İslamiyet’i kabul
ettikten sonra Türkmen adı ile de anılan Oğuzların anlatıldığını biliyoruz.
Bugün birçok müellif Oğuz Kağan’ın Hun Hükümdarı Motun Yabgu (Metehan) olduğunu
kabul etmiştir. (Gömeç 2004: 121)


“… Bu Köprüden Oğuz diyarına kadar kimsenim
faydalanmayıp, Oğuz diyarında ise sulama ve diğer hususlarla faydalanılır. Oğuz
ülkesi kuzeye ve doğuya doğru uzanan büyük bir ülkedir. Oğuzların yüksek
dağları ve bu dağların üzerinde hükümdarların barındığı ve yiyeceklerin
saklandığı kaleler vardır. Bu kalelerde hükümdar tarafından görevlendirilmiş,
bölgenin korumasını sağlayan askerler bulunur.” (Şeşen 2001: 113) 


Yukarı Nüşcan’dan Tuğuzguzlar’ın 26 Hakanı’nın
şehrine büyük köy ve verimli arazilerden geçerek 3 aylık yol gidilir. Bu şehrin
halkı Türk’tür. İçlerinde ateşe tapan meccusiler, Maniheist zındıklar vardır.


Hakan demirden 12 kapısı bulunan büyük bir
şehirde oturur. Türkler’in 16 şehri vardır. (Şeşen 2001: 185)


Bedah an : Toharistan’ın yukarı kısmında ,
Türk ülkelerine hudut bir şehirdir. Türkler’in meşhur şehirleri 16 tanedir.
Türk ülkelerinin en genişi Tuğuzguz ülkesidir. (Şeşen 2001: 134/136) 


..bunca diyara kadar ordularımı yürüttüm ve
sonunda anladım ki Ötügen ormanından daha güzel yer yok imiş ! Türk milletinin
yurt edineceği ve yönetileceği yer Ötüken imiş ! Burada oturup, Çin milleti ile
ilişkileri düzelttim. (Alyılmaz 2004: 183) 


İç Moğolistan Bölgesindeki Hun Şehirleri


T’a-pu-la-pai, T’u-mo-t’e-erh-shih-chia-tzu,
Pao-t’ou şehrinin Ma-tu köyü, Ch’ing-shui-he ilçesi, T’uo ilçesinin Ku-ch köyü,
Sha-la-ch’tung-lao-chan-ying-tzu, Wu-la-t’e Ch’ien-ch’i-san-ting-chang-feng,
Yi-ming-tung, Sheng, Ch’eng-liang, Chun-ka-erh ilçesinin Na-lin kasabası,
Wa-erh-t’u-kou, Shu-ya ve Ku-tsang27 şehirlerinin Hunlar’a ait olduğu
kanıtlanmıştır (Sarıtaş 2010: 148).


Sonuç


 Hunların mezarlarından ele geçirilen
diğer buluntulardan yaşam alanlarına değin hepsi şehir hayatına gereken önemin
verildiğinin ispatıdır. Ayrıca; bu şehirlerin etraflarındaki şehir surları
Hunların büyük çoğunluğunun göçebe olduğunu neşreden müelliflerimizin buradaki
maddeleri ve kazılar sonucunda gün ışığına henüz çıkmış daha birçok envanteri
göz önünde bulundurmaları temennimizdir. Takdir edilmelidir ki bu surlar;
şehirde ikamet eden Türk halkının dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı
muhafazası için inşa edilmiştir.


Düne kadar bir zamanlar Reşüdeddin’e inanarak
kendimizi Moğollarla beraber Sarı ırktan saymış, bir zamanlar da Deguignes ve
emsalinin fikirlerine kapılarak ‚Türk’ün göçebeliğini‛ söyleyip durmuştuk.
Fakat bugün; kendimizi ne onun, ne de bunun arkasından gidecek kadar aciz
görmüyoruz (Günaltay 1937: 13).


Rana Ece KARAHAN


Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih
Bölümü, (ecezenn@hotmail.com)


DİPÇE


1 Kafatasının ön alt eksenine göre kısa olan
(kimse), kısa kafalı.


2 Türklerin atası / ilk Türkler


3 Bir diğer görüş ise; Sümerlerin kullandığı
dilin Hint-Avrupa dil ailesine mensubiyeti vb. nedenler öne sürülerek, Türk
soyunun Sümerlere dayandığı ve ana/ata yurdun Mezopotamya olduğudur.


4 Başıboş insan yığını / sürü


5 Hsiung-nu sözü ile ‚kavim‛, ‚halk‛,
‚topluluk‛ manasına gelen Türkçe Kun veya Kün (Hun) kelimesi kastedilmiştir. Bu
kelimenin Çincedeki manası ‚vahşi‛ yahut ‚yaban domuzu‛dur Çince söylenişi ise
Hsiung-nu’dur ve Ch’in’lerden sonra M.Ö. III. Asırda belirgin bir şekilde
geçer. IXVIII. Asırlarda ‚Hien-Yun‛ ve daha evvel, Hiun-Yu‛ en son olarak da
basitleştirilmiş şekli ile sadece ‚Hu‛ adı ile bahsedilmiştir. Aynı zamanda
bilinen ve kabul edilmiş İlk Türk Devletidir. (Koca 2002:534)


6 Çadır


7 ‚Biz Çinlilerin yüzde biri kadarız. Bir
şehir kurup oturursak, düşman bizi orada yok eder. Halbuki kurmazsak, zayıf
olduğumuz zamanlarda çekilir, güçlü olduğumuz zamanlarda ilerleriz‛ Ayrıntılı
bilgi için bk; Ayşe Hür, ‚Temür Kazug’a Kurulan Balığ’lar‛, T oplumsal Tarih Dergisi,
Orta Asya Türk Tarihi, S.155, 2006, s.30


8 Vezir Tonyukuk tarafından; ‚Bilici, Türk
Bögü Kagan’ı, Türk Bilge Kagan’ı‛ olarak bahsedilen Köktürk Hakanı.


9 Küçük saray manasına gelir. Köktürk çağında
ölen Kağanlar için yapılan binaların ve evlerin adı da Bark olarak geçer.


10 Hükümdar.


11 Ayrıca Hun devri ile ilgili diğer tüm Orta
Asya buluntuları için bkz: Bahaeddin Ögel, İ s l a m i y e t t e n Ö n c e T ü
r k K ü l t ü r T a r i h i , TTK yayınları, Ankara 1991. Avrupa Hunlarına ait
arkeolojik kazılar sonucu elde edilen buluntular için bkz: Şerif Baştav,
‚Avrupa Hunları‛ Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi, Cilt I, 597-652 Ankara 2002.


12 Türk destanlarında da ağaç sevgisi geniş
yer tutmuştur. Eski Türk inanışlarına göre Tengri insan cinslerini bir ağacın
dokuz dalında barındırmış ve her daldan bugünkü insanlığın ataları türemiştir.
Ayrıca Oğuz Kağan’ın Kök, Tag, Tengiz adlı çocuklarını doğuran kadın göl
ortasındaki kutlu bir ağaç kovuğunda ortaya çıkmıştır. Oğuz’un Orduları batıya
sefer düzenlerken İtil nehrini ağaçtan bir salın üzerinde geçmişlerdir. Ağaçtan
yapılan kağnı hikayesinin yanı sıra bir de Oğuz Akınları esnasında dul kalan
bir kadın çocuğunu ağaç kovuğunda doğurmuş ve ona ‚içi boş‛ manasına gelen
‚Kıpçak‛ adını vermiştir. Ergenekon’dan çıkmak için ağaç kovuğunda demir
eritilmiş, Uygur Türklerinin efsanevi atası Bögü kagan ve kardeşleri de bir
ağaçtan doğmuşlardı. (Gömeç 2000: 7)


13 Çin Seddi’nin Türk akınları neticesinde
yapıldığını ve bu seddin inşasında sonradan Çin himayesine giren Türk askerlerinin
çalıştığını da belirtmek gerekir.


14 Filistin’de doğup Anadolu’ya gelmiş ve
hukuk eğitimi gördükten sonra avukat olarak çalışmaya başlamıştır. Sonra
vaka’n-nüvis olmuş ve Erken Bizans döneminin en kudretli imparatoru olan
Justinianos’un ve Kuzey Afrika Fatihi olan Belisarios’un yanında yer almaya
başlamıştır. Justinianus’tan ‚Bizans kenti valisi, seçkin kişi‛ gibi ünvanlar
aldıktan sonra Bizans’ın 6 ciltlik Yapılar Tarihi, 8 ciltlik Savaşlar Tarihi’ni
(Corpus) ve ölümünden hemen önce de Gizli Tarih adlı eseri kaleme almış bir
Bizans Tarihçisidir. (Prokopius 1973:XIII)


15 Çin topluluklarının ve Çince’nin
araştırılması ile ilgilenen kişi, Çin Tarihçisi


16 Nitekim Çin coğrafyasında bulunan Türk
şehirlerinde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu elde edilen envanterler
arasında birçok at heykeline de rastlanmış olması dikkate değerdir. Ayrıntlı
bilgi için bk: Wolfram Eberhard, Eski Çin Kültürü ve Türkler , çev: İkbal Berk,
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 4,
19-29, 1943 Ankara.


17 Saadettin Gömeç Ankara 2008 basımlı ‚ Türk
Kültürü’nün Ana Hatları ‛ adlı kitabında Baykal Gölü’nün anlamını büyük göl
veya derin göl olarak izah eder. Bugünkü Saha Türklerinin inancına göre, Baykal
Gölü dünyanın tabanıdır. Dünya da Baykal Gölü’nün içinde yaşayan bir balık
üzerinde durur. (V. V. Barthold Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler , Haz.
İ.AkaK.Y.Kopraman, Ankara 1975, s.128) Büyüklük bakımından dünyanın sayılı
gölleri arasındadır. Tarih boyunca Türkler’in yerleştikleri bu bölgeye 17.
asırdan itibaren ise, Ruslar sahip oldular. 


18 Ayrıntılı bilgi için bk: Türk Dünyası El
Kitabı , Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Dil-KültürSanat, A-23, Seri 1,
Ankara 1992.


19 Türk Diline Soğd dilinden geçmiş Hatun,
Çek, Kend vb. birçok kelime vardır.


20 İranlı Zerdüşt tarafından kurulan tek
tanrılı inanç sistemi olan Zerdüştlük dinine, İnanılan tek tanrıya verdikleri
Ahura Mazda adıyla bağlantılı olarak Mazdeizm de denir. Sonraki dönemlerde ise
daha çok Mecusilik adıyla anılmıştır. Tek tanrılı bir inanç sistemi getirdiği
için kimilerince peygamber olarak kabul edilen Zerdüşt’ün hayatıyla ilgili
bilgiler daha çok efsanelere dayanır.


21 Yol gösteren, zor anlarda imdada yetişen
bir kült olarak yerleşmiş olan Kurt adı Çin kaynaklarında ‚Fu-Li‛ şeklinde
anılmıştır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi
I, Eğitim Dizisi, İstanbul 1997.


22 Kök: boz, böri: kurt kök-böri: Bozkurt


23 Demirci


24 ‚Altun, kümüş eşgitli kutay bunsuz ança
berür‛ (Çinliler altını, gümüşü, ipeği ve ipekli kumaşları sorun çıkarmadan
bize verir. (Şen 2008: 167)


25 Orhun Abidelerini kaleme aldığını
bildiğimiz kişidir. Nitekim Akdes Nimet Kurat bundan çok fazla etkilenmiş
olacak ki; aynı adı oğluna vermiştir.


26 Dokuz Oğuz. Burada kastedilenler Uygurlar
olmalıdır.


27 Hunlar tarafından kurulduğu bilinen bu
şehirden yine Hunlar tarafından ‚Yatan Şehir Beldesi‛ şeklinde bahsedilmiştir.


KAYNAKÇA


ALYILMAZ, Cengiz. ‚Bugut Yazıtları ve Anıt
Mezar Külliyesi Üzerine‛,  Atatürk  Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 15 (37),  317-326. ALYILMAZ,
Cengiz. ‚İpek Yolu ve Orhun Yazıtları‛. Ankara Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 11 (24), 2004, 181-192.  BARTHOLD,
Vasiliy Vladimiroviç. ‚Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler‛ Haz. İsmail AKA,
Kazım Yaşar KOPRAMAN, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975.  BAŞTAV, Şerif
‚Avrupa Hunları‛ Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi, Cilt I, 597-652 Ankara 2002.
BAYKARA, Tuncer. ‚Türk Şehircilik Tarihinden : Hatun Şehirleri‛. Belleten,
Ankara : 1980,  XLIV, 497-510. CAFEROĞLU, Ahmet.  ‚Sovestkaya Arheologia:
Tanıtımlar‛, Türkiyat Mecmuası. 2009, 370-377. ERGİN, Muharrem. Orhun
Abideleri. Ötüken Yayınları, İstanbul 1998. EBERHARD, Wolfram ‚Eski Çin Kültürü
ve Türkler‛, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi,
Ankara 1943, Cilt:1, Sa.4, 19-29. GÖMEÇ, Saadettin. ‚Oğuz Kağanın Kimliği,
Oğuzlar ve Oğuz Kağan Destanları Üzerine Bir İki Söz‛.  Tarih
Araştırmaları Dergisi, Ankara 2004, 35(22), 113-121. GÖMEÇ, Saadettin. ‚İslam
Öncesi Türk Tarihinin Kaynakları Üzerine‛. Tarih Araştırmaları Dergisi, 1999-2000,
20/31, Ankara 2000 GROUSSET, Rene. Bozkır İmparatorluğu. Çev. M. Reşat Uzmen,
Ötüken Yayınevi,  İstanbul 1980. GÜL, Bülent. ‚Moğolistan’da Türkolojinin
Gelişimi ve Moğolistan’da Yapılması Gereken Türkoloji Çalışmaları Üzerine‛.
Türkiyat Araştırmaları Sempozyum Bildirileri. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü, Ankara 2006. 203-219 GÜNALTAY, Şemseddin. ‚Türkler’in
Ana Yurdu ve Irkı Meselesi‛. İstanbul Üniversitesi Tarih Semineri Dergisi.
İstanbul: Edebiyat Fakültesi Yayınları, Milli Mecmua Basımevi, 1937, 3-13.
İNAN, Abdülkadir. ‚Türkistanda ve Altaylarda Son Yıllarda Yapılan Arkeoloji
Araştırmaları‛ Belleten, XII, Haberler, Ankara 1948, 274-278 KAFESOĞLU,
İbrahim. Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 2010. KİM, Kijeong vd.
‚2000 Year Old West Eurosian Male İn Northeast Mongolia‛, American Journal Of
Physical Anthrophology, 142:429-440, (2010) KLYASHTORNY, S.G., SULTANOV, T.İ.
Türkün Üç Bin Yılı. Selenge Yayınları, Çev: A.Batur, İstanbul 2003. KOCA,
Salim. ‚Büyük Hun Devleti‛ Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi, Cilt I, Ankara
2002. KURAT, Akdes Nimet. ‚Köktürk Kağanlığı‛. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih
Coğrafya Fakültesi Dergisi, Ankara 1952,  X(1-2): 1-36.  NUR, Rıza.
Türk Tarihi. Cilt I, Kutluğ Yayınları, İstanbul 1972.  ÖGEL, Bahaeddin.
İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi (Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre),
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII,
Sa-42, Ankara 1991. ÖGEL, Bahaeddin. Türk Mitolojisi I, Eğitim Dizisi, İstanbul
1997. ÖZÖNDER, Sema Barutçu. ‚Eski Türklerde Dil ve Edebiyat‛, Türkler, Yeni
Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, III Cilt, 481-498. ÖZTUNA, Yılmaz. Türk
Tarihinden Yapraklar. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1969. POLAT, Mehmet Said.
Selçuklu Göçerlerinin Dünyası. Kitabevi Yayınları, İstanbul 2004. PROKOPİUS.
Gizli Tarih, [Türkiye] Milliyet Yayınları, 1973 RASONYİ, Laszlo. Tarihte
Türklük.  II. Baskı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Ankara
1988. SARITAŞ, Eyüp. İslamiyet Öncesi Türklerde Kültürel Hayat. Scola
Yayınları, İstanbul 2010 SERTKAYA, Osman. ‚Fikri Eski Türkler Okur Yazar
Mıydı?‛. Köktürk Devletinin 1450. Kuruluş Yıldönümü Sempozyum Bildirileri. Yeni
Avrasya Yayınları, Ankara 2001, 23-37. SÜMER, Faruk. ‚Anadolu’ya Yalnız Göçebe
Türkler mi Geldi?‛. Belleten,  Türk Tarih Kurumu, Ankara 1960. Cilt XXIV,
93-96.  SÜMER, Faruk. Eski Türklerde Şehircilik. Türk Tarih Kurumu, Ankara
1993. ŞEN, Serkan. ‚Eski Türklerde Maden İşçiliğine Bir Bakış‛. Modern Türklük
Araştırmaları Dergisi. Ankara  2008, 5(3) :162-172 ŞEŞEN, Ramazan. İslam
Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri. Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet