YILMAZ
ÖZDİL : Kuvayı Milliye’den Kozmik Oda’ya…


18 Haziran 2020


1919.


Takvimler 13
Mayıs’ı gösteriyordu.


İzmir için için
kaynıyordu.


Yunan postalı
vatanımıza basmak üzereydi.


İşgale saatler
kalmıştı.


Mustafa Necati
bey, İzmir Atatürk Lisesi’nin öğretmeniydi.


“Bu kadar kolay
olamaz, bu kadar kolay olmamalı” dedi.


Şehrin
yurtseverlerine haber saldı, “mektepte buluşalım.”



Süleyman Ferit
(Eczacıbaşı) bey, miralay Kazım (Özalp) bey, miralay Süleyman Fethi bey,
Moralızade Halit bey, Vasıf (Çınar) bey, Ragıp Nurettin (Ege) bey, (Gavur)
Mümin bey, gazeteci Hasan Tahsin bey… İsimlerini tek tek buraya
sığdıramayacağım öğretmenler, doktorlar, avukatlar, tüccarlar, liman işçileri…
Mektepte buluştular.



Miting kararı
alındı.


Bildiri yazıldı.



Milli
mücadelenin, Kuvayı Milliye’nin ilk direniş bildirisiydi.



El ilanı şeklinde
bastırıldı.


Daha mürekkebi
kurumadan, Mustafa Necati bey’in öğrencileri tarafından, İzmir Atatürk Lisesi
öğrencileri tarafından, Kordon ve Konak başta olmak üzere, bütün şehirde
dağıtıldı.



Şu yazıyordu…


“Ey bedbaht Türk!


Hakkın gasp
ediliyor.


Namusuna
saldırılıyor.


Güzel memleketin
Yunan’a verildi.


Şimdi sana
soruyoruz:


Yunan
hakimiyetini kabule taraftar mısın?


Artık kendini
göster.


Tekmil
kardeşlerin Maşatlık’tadır.


Oraya yüzbinlerle
toplan, ezici çoğunluğunu bütün dünyaya göster.


İlan ve ispat et:


Burada zengin, fakir,
alim, cahil yok, burada Yunan hakimiyetini istemeyen ezici Türk çoğunluğu var.


Bu sana düşen en
büyük vazifedir, vazifeden geri kalma.


Acı duymak fayda
vermez.


Maşatlık’a koş!”



Ertesi gün…


14 Mayıs 1919.


Hava ağır ağır
kararırken, bugün Bahribaba parkı olarak bilinen Maşatlık’ta iğne atsan yere
düşmüyordu.


Kadın erkek
çocuk, İzmir adeta nehir gibi akmıştı.


Körfezde işgal
gemileri son hazırlıklarını yapıyor, Karşıyaka’nın fenerleri gözyaşları gibi
parlıyordu.


Konuşmacılar
birer birer kürsüye çıkıyor, kalabalık kah ağlayarak, kah haykırarak,
dalgalanıyordu.


Maşatlık’tan
yükselen uğultu şehrin sokaklarına imbat gibi yayılıyordu.



Son konuşmayı
Mustafa Necati bey yaptı.


Kürsüye çıktı.


Yelekli, siyah
takım elbise giymişti.


Beyaz gömlek,
siyah kravat takmıştı.


Başında kalpak
vardı.


Kuvayı
Milliye’nin simgesi, Kurtuluş Savaşı’nın alametifarikası kalpak, ilk kez bir
sivil tarafından, tarih sahnesine çıkarılmıştı.


Bu yurtsever
“öğretmen”in ne diyeceğini merakla bekleyen kalabalık, adeta nefesini tutmuştu.


Doğup büyüdüğü
şehrin insanlarına şöyle bir baktı… Sonra da yüreğinin sesiyle koskoca meydanı
çın çın çınlattı:


“İşgal başlıyor.


İzmir Yunan’a
ilhak ediliyor.


Bu akşam, güzel
İzmirimizde son ve tarihi akşamımızdır.


Ayaktayız.


Vakar ve
sukunetinizi muhafaza ediniz.


Vatan ordusuna
iltihaka hazırlanınız.


Teslim
olmayacağız!”



Teslim olmadı.


Asla.



Kürsüden indi,
ailesiyle vedalaştı, Kuvayı Milliye komutanı olarak Soma’ya geçti, emrine
verilen Bulgurcu Mehmet efe müfrezesiyle birlikte, Soma’da Akhisar’da
Bergama’da vuruştu.


Balıkesir’e
geçti.


“İzmir’e Doğru”
gazetesini çıkardı.



Mustafa Kemal’in
yol arkadaşı olarak, milli eğitim bakanlığı yaptı.


Harf devrimini
gerçekleştirdi, ortaöğrenimi parasız hale getirdi, yabancı okulları denetim
altına aldı, köy enstitülerinin temelini attı.



Başkentimiz
Ankara’da tapusu kendisine ait, şahane bir mimariye sahip, süs eşyası kadar
zarif bir evi vardı.


Bu ev, kendisi
rahmetli olduktan sonra, ailesi tarafından devlete bağışlandı.


Bülent Ecevit’in
başbakanlığında, İstemihan Talay’ın kültür bakanlığı döneminde restore edildi,
Mustafa Necati Kültür Evi olarak düzenlendi.



Ve önceki gün…



Bu kültür evinden
Mustafa Necati’nin adı silindi.


Nuri Pakdil’in
adı verildi.



O kim?



Atatürk’e
“firavun” diyen…


29 Ekim 1923’ten
sonraki Cumhuriyet dönemini “değerlerimizden kopma dönemi” olarak tanımlayan…


“Yaşasın
Cumhuriyet” diyenlere karşı “yaşasın şeriat” diyen…


“Ne mutlu Türküm
diyene” demeye dili varmayan…


Atatürk
düşmanlığından başka ciddiye alınan herhangi bir entelektüel (!) faaliyeti
bulunmayan kişi.



Başka?



2009 yılıydı.


Kumpasların en
vahşi dönemiydi.


Ankara
Çukurambar’da bir otomobil durduruldu.


Güya isimsiz bir
ihbar gelmişti.


Sivil kıyafetli
iki subay gözaltına alındı.


Özel Kuvvetler
Komutanlığı’nda görevliydiler.


“Bülent Arınç’a
suikast” manşetleri patladı.


Bu suikast
palavrasını kapıyı kırmak için levye olarak kullandılar, Kozmik Oda’ya
girdiler.


125 milyon word
sayfası ebatında devlet sırrı’nı çaldılar.



Devlet sırları
göz göre göre çalındıktan sonra anlaşıldı ki…


Suikastçi diye
yakalanan o iki subay, aslında Bülent Arınç’ı filan takip etmiyordu, şüpheli
davranışları olan bir albayı takip ediyorlardı.


O takip edilen
şüpheli albay, Bülent Arınç’ın eviyle aynı muhitte bulunan bir apartmanı sık
sık ziyaret ediyordu, 15 numaralı daireye girip çıkıyordu, o dairede oturan
kişiyle başbaşa yemeğe gidiyorlardı.


O şüpheli albayın
o dairede oturan kişiye bilgi-belge aktardığı tahmin ediliyordu, bu yüzden
takip ediliyordu.



O esrarengiz
dairede kim oturuyordu biliyor musunuz?


Nuri Pakdil!



Dolayısıyla…


Kahramanımız
Mustafa Necati bey’in adını oradan sildik diye sevinebilirsiniz ama, kendi
yaptıklarınızı tarihten silebilmeniz hakikaten imkansız!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet