FERHAT ÜNLÜ : Casusların
‘Araf’ı İstanbul
 


Tarihte bilinen en büyük ‘hain casus’ olan
Harold Adrian Russell Kim Philby, şimdilerde bir balık restoranı olan panoramik
Boğaz manzaralı Münevver Ayaşlı Yalısı’nı ev ve çalışma ofisi olarak kullandığı
iki yılın sonunda İstanbul’dan ayrıldı. Gittiğinde sene 1949’du.


Anthony Blunt,
Guy Burgess, Donald MacLean ve hâlâ kim olduğu tartışmalı bir isimden oluşan
meşhur ‘Cambridge Beşlisi’nin lideri olan Philby, ülkemize 1947 Şubatı’nda
gelmiş, buradaki görevi bittikten sonra da Washington’a atanmıştı.


1963’te Beyrut’ta
görevliyken deşifre olana kadar da İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI6 ya da
SIS’in üst düzey yöneticisi olarak Sovyetler Birliği’ne çalıştı. Foyası ortaya
çıkınca Moskova’ya iltica etti. Philby, Asya ile Avrupa arasında köprü olan
‘casusların araf şehri’ İstanbul’dan yolu geçen tek istihbaratçı değil elbette.


Bu haftaki Üç
Boyutlu Portre’de İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le
Mesurier’in (Meslektaşı Thomas Edward Lawrence ya da psikanalist/düşünür Carl
Gustav Jung gibi tumturaklı bir ismi var) İstanbul’da 11 Kasım’da şüpheli
biçimde ölümü vesilesiyle İstanbul’daki casusluk öykülerini okuyacaksınız.


Los Angeles nasıl
melekler şehri olarak biliniyorsa İstanbul da Soğuk Savaş yılları, hatta
Osmanlı’dan beri casuslar şehri olarak bilinir. Steven Spielberg’ün yönettiği
Casuslar Köprüsü filminin adının içini, mecazi anlamda dolduran kent
İstanbul’dur. Ne var ki Mesurier dâhil İstanbul’daki casuslar doğrudan
Türkiye’ye hedef almaz, alamazlardı. Daha çok üçüncü bir ülkeye karşı
çalışırlar ve ülkemizi lojistik merkez olarak kullanırlardı.


Ben Macintyre’ın
Arkadaşlar Arasında Bir Casus: Kim Philby ve Büyük İhanet adlı kitabında yer
alan bilgilere göre Türkiye’nin egemenliği sözkonusu olmadıkça İstanbul’daki
casusluk faaliyetlerine göz yumuluyordu. Bir nihai tedbir olan tutuklama ve
sınırdışı, ancak Pera Palas’ta İngiliz Başkonsolos Yardımcısı Chantry Hamilton
Page’ın ağır yaralandığı bombalı saldırı ya da Almanya Büyükelçisi Franz von
Papen’e suikast girişimi gibi ekstrem olaylarda istihbarat savaşı çığırından
çıktığında yapılıyordu.


O yıllarda
ajanlık öylesine aleni idi ki, bir istihbaratçı, Park Otel’in balo salonuna
girdiği anda orkestra ‘Bebeğim, Ben Bir Casusum’ şarkısını çalmaya başlıyordu.


ROCKEFELLER’DAN YARDIM ALMIŞ


Kim Philby, Moda
Yat Kulübü’nde Cam’bridge’ (Burası da ‘casuslar köprüsü’ imiş) Beşlisi’nin
üyesi Guy Burgess’le birlikte bir gecede 52 brendi kadehi tüketecek kadar
İstanbul’un gece hayatına uyum sağlamıştı.


1942’nin
baharında İngiltere’nin Türkiye’deki operasyon faaliyetlerini yönetmek üzere
İstanbul’a gönderilen Nicholas Elliott’ın ilk gecesinde götürüldüğü Taksim’s
adlı mekân; şimdinin Cahidesi gibi restoran, gece kulübü ve kabare karışımı bir
yerdi. Ancak Cahide’den farklı olarak İstanbul’un ‘casus merkez’lerinden
biriydi.


Almanya
Başkonsolosluğu’nun yanında bulunan eski Park Otel’in barı da casusların,
martinilerini (Casus içkisi olarak bilinir ya) yudumladığı gayrimeşru
istihbarat karargâhlarından biriydi.


O dönemin önemli casuslarından
İlyas Bazna, yani Çiçero da, Almanya’ya da çalışan ama asıl olarak MİT’in atası
Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti’nde hizmet eden bir istihbaratçıydı.


İngiliz casus
eskisi ve yazar Ian Fleming’in (James Bond’un yazarıdır ama Sherlock Holmes-Arthur
Conan Doyle misalindeki gibi kahramanından daha az meşhurdur) yolu da
İstanbul’dan geçmişti. Fleming, Rusya’dan Sevgilerlefilmi için 23 Haziran 1963
tarihinde İstanbul’a gelmişti.


Graham Fuller
1960’larda genç bir CIA görevlisi olarak İstanbul’da çalıştı. Ha bu arada 1980
darbesinden sonra “Bizim çocuklar başardı” diyen dönemin CIA İstasyon
Şefi Paul Henze’yi de unutmayalım.


O dönemde double
ajanlar, muhbirler, fahişeler, alkolü fazla kaçırınca ‘ötenler’, uyuşturucu
müptelaları, hepsi ama hepsi örümcek ağı gibi birbirine bağlı bir casusluk
hücresinin parçası idiler.


Daha evvelinde,
yani 20. Yüzyıl’ın başlarında Kızılay gönüllüsü, arkeolog, hemşire gibi
maskelerle Türkiye’de casusluk faaliyetleri yürüten yabancı gizli servis
elemanları vardı.


Daha da evveline
gidelim. Emrah Sefa Gürkan’ın yazdığı 16. Yüzyıl Osmanlı’sında Karşı İstihbarat
başlıklı çalışma, bize eskinin casusları hakkında bilgi veren çalışmalardan
biri. Yerimiz sınırlı, oradaki bilgilerden yalnızca birini paylaşalım: 16.
yüzyılda diplomasinin casusluğu absorbe ettiği ya da her ikisinin karşılıklı,
daha net bir anlatımla birbirinin hilafına da olabildiğini yazıyor Gürkan.


Konu başlığımızı
ilgilendiren boyutuyla o yıllarda zengin bir Yahudi banker olan ve Avrupa
kraliyet aileleri ile teması bulunan Joseph Nasi’nin Avrupa’da epey dolaştıktan
sonra bir casus olarak İstanbul’da faaliyet gösterdiğini de söyleyelim.


Eski casusluk
hikâyeleri konusunda Servet Avşar’ın hazırladığı Birinci Dünya Savaşı’nda
Casusluk Okulları, Casusluk Uygulamaları ve Osmanlı Devleti’nin Casusluğu
Önleme Faaliyetleri başlıklı çalışma da önemli. Avşar’ın çalışmasında NİLİ adlı
uzmanınca bilinen ve elbette İstanbul’da da faaliyet gösteren casusluk şebekesi
hakkında önemli bilgiler verilmiş. Bu alandaki müstakil tek çalışmanın Celil
Bozkurt’un kaleme aldığı Osmanlı Arşiv Belgeleri’nde NİLİ Casusluk Örgütü
olduğunu da yeri gelmişken belirtelim.


NİLİ, Yahudiler’in
kurduğu bir istihbarat örgütüydü, ancak İngilizlere de çalışıyordu. NİLİ,
‘İsrail’in İhtişamı Bitmeyecek’ anlamına gelen bir İbranice cümlenin (Netzah
Israel Lo Ishakere) kısaltması. Bu casusluk şebekesi, Filistin cephesinde Kudüs
dâhil Alman ve Türk subaylarından bilgi almak için fahişelerden, metreslerden
istifade etmiş. Demek ki şimdilerde Mossad tarafından etkin biçimde kullanılan
honey trapping (kadın cinselliğini kullanarak yürütülen istihbarat
operasyonlarına verilen ad) yöntemini, atalarından miras almış Yahudiler.
Servet Avşar’ın çalışmasının NİLİ ile ilgili bazı kısımlarına daha yakından
bakalım:


“Birinci
Dünya Savaşı esnasında Filistin’deki ordularımıza katılmak üzere Haydarpaşa’dan
sevk edilen kıtaatımızın sınıf ve numaraları ve topların adedi şimendifer
idaresi müstahdeminden biri tarafından düşmana ihbar edilmiştir.”


Suriye sahası da
dâhil Ortadoğu’da 20. Yüzyıl’ın başında faaliyet gösteren NİLİ, Filistin
cephesinde İngilizlere hizmet ediyordu. NİLİ’nin yakalanan casuslarından Jozef
Tobin sorgusundaki ifadesinde; “Ben ve Nauman Belkent, sık sık
İngilizlerin tarafına geçerek oradan aldığımız emir ve talimatı Arason’un bu
taraftaki vekiline getiriyorduk. Üçüncü ve dördüncü derecedeki ajanlarımızın
topladığı bilgileri de bildiğiniz şekilde şişeler içinde İngilizlere
yetiştiriyorduk” itirafında bulunmuştu.


Bu tarihsel arka
planı verdikten sonra son dönemden de üç örnek sıralayıp odak konumuz Le
Mesurier’e geçelim. İran’ın Eski Savunma Bakan Yardımcısı Ali Rıza Askari’nin
2006’da İstanbul’a geçtikten sonra ‘hassas nükleer’ sırlarla birlikte kuvvetle
muhtemelen CIA, bir ihtimal de Mossad tarafından kaçırıldığını belirtelim.


Çok daha yeni iki
örnek ise Kaşıkçı cinayetini ellerine yüzlerine bulaştırarak gerçekleştiren
beceriksiz Suudi istihbaratçılar ve CIA’in eğittiği Birleşik Arap Emirlikleri
casuslarıydı. (Bu casusların faaliyetlerini anlattığım yazı için bkz: Körfez’in
stajyer casusları:
https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2019/04/28/korfezin-stajyer-casuslari)


DÜŞMAN İKİ İSTİHBARATIN TERKİBİ


Millli İstihbarat
Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan, Bilkent Üniversitesi kütüphanesinde bulunan
‘Intelligence and Foreign Policy: A Comparison of British, American and Turkish
Intelligence Systems’ (İstihbarat ve Dış Politika: İngiliz, Amerikan ve Türk
İstihbarat Sistemleri’nin Mukayesesi) başlıklı yüksek lisans tezinde (Mayıs
1999) Türk istihbarat sistemini, parlamenter denetimli İngiliz istihbarat
sistemiyle totaliter Rus istihbarat sisteminin bir terkibi olarak
nitelendirmişti. Bilhassa kendisinin göreve geldiği 2010’dan bu yana
Türkiye’nin istihbarat anlayışında olumlu yönde pek çok değişiklik oldu.


Bu tezde anılan
İngiliz ve Rus istihbarat sistemi deyince, Litvinenko, Skripal olaylarından
sonra her ne kadar intihar ya da daha büyük bir olasılıkla kaza gibi görünse de
Le Mesurier’in ölümü gündeme geliyor.


Kaynaklarımla
yaptığım görüşmeler ile İngilizce ve Türkçe açık kaynaklara dayanarak Le
Mesurier’in tuhaf hikâyesinin kapsamlı bir özetini yapmaya çalışayım.


TGRT Haber’deki
Kozmik Masa’da zaman zaman yayına aldığım karşı casusluk uzmanı Metin Ersöz, Le
Mesurier’in kurduğu Mayday Rescue adlı sözde yardım kuruluşunun Rockefeller
Brothers Fund’dan finansal yardım aldığı bilgisini veriyor. Ersöz, “En son
2016’da kendi ekibinden 7-8 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir operasyonda da
deşifre olmuş biri. Bu bir istihbaratçı için en kötü durumdur” diyor.


Le Mesurier,
sivillere saldıran Esad rejimi güçleri için “Yaptıkları iş, katiyen
aşağılayıcı” demişti. Elhak, bu doğru. Ne var ki kendilerinin yaptıkları
işin de masum olduğu söylenemez.


Le Mesurier 25
Mayıs 1971 Singapur doğumlu. 1990’larda İngiliz istihbarat subayı imiş ve
Yugoslavya’da sözüm ona barışı koruma gücü ile birlikte çalışmış. En az onun
kadar önemlisi, 2002’de ne yaptığı. Bu yılın başlarında Kudüs’te çalışmış.
Oradaki görevi cezaevindeki altı tutukluyu Ramallah’dan kaçırmakmış. Daha
ilginci, 2006-2011 arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde oğul Bush’un
kontr-terör danışmanı Richard Clarke’ın yönettiği Good Harbour adlı güvenlik
şirketinde çalışmış. Manidar. Buradan da Suriye’ye geçmiş zaten.


KENDİ KENDİNE KOMPLO MU?


2013 senesinde Le
Mesurier’in kurucusu olduğu Mayday Rescue’yu da kapsayan Beyaz Baretliler (veya
Miğferler) kurulmuş Suriye’de. Bu yapının en yoğun faaliyeti Suriye sahasında.
Bunun haricinde Somali ve Lübnan’da da faaliyet gösteriyorlar.


Şam’a göre Beyaz
Baretliler El Kaide’nin doğal bir parçası. Hatta Esad, DEAŞ Lideri Bağdadi’nin
öldürüldüğü operasyon için de Beyaz Baretliler’in istihbarat sağladığına
inanıyor.


Mesurier’in
ölümünde finansal sebeplerin de etkili olabileceği yönünde (zimmetine para
geçirme dâhil) kanılar var. Bunu da araştırdım. Mayday Rescue adlı kuruluşun
şirketi 18 Aralık 2014’te işe başlamış, Beyoğlu Vergi Dairesi’ne kayıtlı bir
şirket. Şirketin bankalarda USD ve Euro cinsinden 216.468.50 TL değerinde
varlığı bulunuyor. Ancak parasal ilişkiler nedeniyle öldürüldüğü ya da intihar
ettiğine ilişkin de kesin kanıt yok. Yalnızca kanı var.


Kuruluşun
sitesinde vakfa maddi destekte bulunan ülke ve kurumlar şöyle sıralanıyor:
Birleşmiş Milletler, Danimarka, Almanya, Hollanda, İngiltere, ABD ve Kanada
hükümetleri, Katar Kalkınma Fonu ve adı sanı bilinmeyen birçok hayırsever!


Mayday Rescue, Le
Mesurier’in ölümünden sonra yaptığı açıklamada kurucularının casus olmadığını
öne sürdü ve şöyle dedi:


“James ve
geçmiş çalışmaları hakkında medyada yayılan yalan haberler çok üzücü. James,
hayatının hiçbir döneminde İngiliz (ya da başka bir) istihbarat örgütünde yer
almadı.”


İnanıp inanmamak
size kalmış. Kuruluşun 750 gönüllüsü var. Sadece bu kadarcık gönüllü ile son
beş yılda 100 binin üzerinde hayat kurtardıklarını iddia ediyorlar. Nasılsa
teyidi veya tekzibinin (‘Neither confirm nor deny’) imkânı yok. Buna da inanıp
inanmamak sizin tercihiniz.


Oscar Akademisi,
bunlara inanıyor olacak ki ve bu kuruluşun gayriresmi olarak bağlı olduğu Beyaz
Baretliler adlı yapıyı o kadar masum buluyor olmalı ki Eylül 2016’da Netflix’de
ve Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen ‘Beyaz Baretliler’e
2017’de en iyi belgesel ödülünü verdi. Akademi, bu tür politik işlere ödül
veriyorsa mutlaka bir yerlerden telkin almıştır. Hollywood demişken… Le
Mesurier’in bir James Bond hayranı olduğunun da altını çizelim. Evinde James
Bond serisinin kitapları da dâhil çok sayıda polisiye, casusiye kitap bulunmuş.


Yavaş yavaş
toparlayalım: Le Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’ten
‘Suriye’deki sivil savunma ve sivillerin korunmasıyla ilgili yaptığı
hizmetlerden ötürü’ şövalyelik unvanı aldı.


Mesurier’in
meslek hayatı gibi özel hayatı da epey yoğun geçmiş. Üç evlilik yapmış. İkinci
evliliğinden iki kızı var ve onlarla yıllardır görüşmüyormuş.


Saraybosna’da ilk
eşi Aurelie Marle ile tanışarak evlenmiş. Ürdün’de tanışıp evlendiği ikinci eşi
Sarah Tosh’tan iki kızı var. Son evliliğini Emma Winberg ile geçen yıl yapmış.
Onunla da Irak’ta tanışmış. Fazla ölüm görmenin Freudyen anlamda yaşam
güdülerini tetikliyor olmasından mıdır bilinmez, ne hikmetse hep savaş
bölgelerinde âşık olup evleniyor. Eskilerin lafıyla bu da şayan-ı dikkat.


Le Mesurier’le
ilgili en net bilgilerden biri şu: Yaptığı işin etkisiyle psikolojik buhrana
girdiği ve anti-depresan ilaç kullandığı. Kırmızı reçeteli ilaç da kullanıyor
muydu bilinmez. Her halükârda psikotik rahatsızlığa ya da alkol, belki madde
kullanımına bağlı bir esriklik ânında kaza veya intihar olasılığı ciddiye
alınması gereken bir olasılık.


Le Mesurier’in
ölümü her gün açığa çıkan yeni bilgilere rağmen halen esrarını koruyor. Bu
esrar perdesi, nihai otopsi raporu ile kriminal olarak ve gizli servisimizin
derin araştırmalarıyla da istihbari manada çözümlense bile komploların ardı
arkası kesilmeyecektir.


Eğer işin içine uyuşturucu ya da doz aşımı
alkol girdiyse fazladan bir komploya hiç gerek yok. Zira uyuşturucunun bizatihi
kendisi ve alkolün ‘overdose’u insanın kendisine karşı kurabileceği en büyük
komplo zaten. İradesizliğin insan hayatına kastettiği bir komplo…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet