Casus nedir ? İslam tarihinde casusluk faaliyetleri ve önemi…


Arapça ces kökünden “gözetleyen, araştıran”
mânasında isim olan casus kelimesi, “düşmanın sırlarını araştırıp bilgi
sızdıran, düşman içinde çeşitli yıkıcı faaliyetlerde bulunan kişi”
anlamına gelmektedir. Bu faaliyet sırasında göz önemli bir fonksiyon icra
ettiğinden Arapça’da casusa “göz” anlamına gelen ayn adı da
verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de casus kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten
gelen tecessüs fiil olarak geçmektedir (el-Hucurât 49/12).


A) Tarihçe. 1. Asr-ı Saâdet Dönemi. Hz. Peygamber
İslâm devletinin başkanı olarak barış ve savaş halinde üstünlük sağlamak
amacıyla düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî faaliyetlerine dair istihbarat
çalışmalarına büyük önem vermiştir. Bedir Savaşı’na başlamadan önce Kureyş
ordusuyla ilgili araştırmalara bizzat katıldığı gibi önemli savaşların hemen
hepsinde düşman hakkında bilgi toplayacak gözcüler göndermiş ve düşman
ülkesinde yaşayarak merkeze bilgi aktaran casuslar görevlendirmiştir.


Hz. Peygamber’in istihbarat çalışmalarına verdiği
önemi ve bu tür faaliyet alanlarının genişliğini gösteren örnekler olarak o
dönemde görevlendirilen bazı casusları ve görevlerini zikretmek gerekir.
Müslüman oldukları halde kimliklerini gizleyerek oturdukları Mekke, Evtâs,
Necid ve Diyârıgatafân’dan siyasî, askerî ve iktisadî bütün önemli faaliyetleri
rapor etmek üzere Ebû Temîm el-Eslemî, Abbas b. Abdülmuttalib, Enes b. Ebû Mersed,
Ömer b. Sâidî ve Hüseyl b. Nüveyre el-Eşcaî; Kureyş’in daha sonra Bedir
Savaşı’na sebebiyet veren Suriye kervanını takip etmek üzere Talha b.
Ubeydullah ve Saîd b. Zeyd; müslüman olduğunu gizleyen Mekkeli bir demirci ile
irtibat kurarak Ayyâş b. Ebû Rebîa ve Seleme b. Hişâm adlı iki müslüman mahkûmu
kaçırmak üzere Velîd b. Velîd b. Mugīre; Müreysî’ Gazvesi öncesinde mensubu
bulunduğu Benî Mustaliḳ kabilesinin Medine’ye saldırmak için başlattığı
hazırlık hakkında bilgi toplamak üzere Büreyde b. Husayb; Hâlid b. Süfyân b.
Nübeyh el-Hüzelî’nin Medine’ye hücum etmek maksadıyla Urene’de taraftar
toplamaya başladığına dair haberlerin aslını araştırmak ve doğru olduğu
takdirde Hâlid’i öldürmek, ayrıca dört beş kişilik bir grupla beraber İslâm
düşmanı yahudi Ebû Râfi’i öldürmek üzere Abdullah b. Üneys el-Cühenî; Hendek
Muhasarası sırasında, müslüman olduğunu gizleyerek müttefik ordularının arasına
girmek ve bölücü faaliyetlerde bulunmak suretiyle ordu mensuplarını birbirine
düşürüp ittifakın dağılmasını sağlamak üzere Benî Eşca’ kabilesinin reisi Nuaym
b. Mes’ûd; aynı ordunun içine sızarak bilgi toplamak üzere Cübeyle b. Âmir
el-Belevî ve Huzeyfe b. Yemân; yine Hendek Muhasarası sırasında Benî Kurayza
yahudilerinin tutumunu öğrenmek üzere Zübeyr b. Avvâm; Hudeybiye Antlaşması ile
sonuçlanan umre yolculuğuna karşı Kureyş’in aldığı tavrı tesbit etmek için Büsr
b. Süfyân; Huneyn Gazvesi’nden önce Hevâzin, Sakīf, Nasr ve Cüşem gibi
kabilelerin toplandıkları haberinin alınması üzerine Medine’ye karşı bir savaş
hazırlığı içinde olup olmadıklarını araştırmak maksadıyla Abdullah b. Ebû
Hadred; Tebük Seferi’nden önce Benî Kâ’b kabilesini düşmana karşı kışkırtmak
üzere Büdeyl b. Verkā, Amr b. Sâlim ve Büsr b. Süfyân; Bedir Savaşı’nda yenik
düşen Kureyş kabilesini müslümanlara karşı kışkırtıp siyasî-askerî bir ittifak
teklif ettiği ve Hz. Peygamber ile yaptığı anlaşmayı bozan benzeri hareketlerde
bulunduğu tesbit edilen Medine yahudilerinin reisi Kâ’b b. Eşref’i öldürmek
üzere Ebû Nâile’nin de aralarında bulunduğu bir grup ve Mekke’deki müslüman
esirleri Medine’ye kaçırmak üzere Mersed b. Ebû Mersed el-Ganevî
görevlendirilmişti. Hz. Peygamber’in casusları zaman zaman ödüllendirdiği de
bilinmektedir. Meselâ Kureyş kervanını takiple görevli olan Talha b. Ubeydullah
ile Saîd b. Zeyd Bedir Gazvesi’ne katılmadıkları halde ganimetten pay
almışlardır.


İslâmiyet’ten önce, Arabistan ticaretine hâkim olan
Kureyş başta olmak üzere bütün Arap kabileleri hayatlarına ve mal varlıkları
ile ticaret kervanlarına yönelik her türlü tecavüzü önlemek için casusluk
faaliyetlerine önem vermişlerdir. Kureyş kabilesi İslâm’dan sonra bu
faaliyetleri baş düşman olarak gördüğü müslümanlara yöneltmiştir. Bunun en
belirgin örneklerinden biri, Ebû Süfyân’ın liderliğinde Suriye’den gelen Kureyş
kervanının aldığı sağlam istihbarat sayesinde hem Hz. Peygamber’in gönderdiği
casusları, hem de kendisini bekleyen İslâm ordusunu atlatarak Mekke’ye
ulaşmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, karşı casusluk faaliyetlerini de
ihmal etmemiştir. Bu yönde aldığı ilk tedbir, Tebük Gazvesi hariç bütün askerî
sefer ve seriyyelerde en yakınlarına bile gerçek hedefi söylemeyerek dikkatleri
başka taraflara çekmek olmuştur. Hatta Abdullah b. Cahş seriyyesinde olduğu
gibi bazan gönderdiği bir askerî birliğin kumandanına bile gerçek hedefi
söylemediği, eline mühürlü bir mektup vererek belli bir süre sonra okuyup
gideceği yeri öğrenmesini emrettiği görülmektedir. Bunun yanında düşman adına
çalışan casusların yakalanarak etkisiz hale getirilmesi çalışmaları da vardır.
Meselâ Hâtıb b. Ebû Beltea’nın Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıkları ihbar
girişimi ortaya çıkarılmış, Ebû Süfyân adına casusluk yapan Furât b. Hayyân
yakalanmış, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nden hemen önce İslâm ordusunun içine sızıp
bilgi toplayan bir casus ve Huneyn Gazvesi’nden önce yine aynı görevi yapan bir
başka casus öldürülmüştür. Ayrıca Hz. Peygamber’in, Hudeybiye Antlaşması ile
sonuçlanan Mekke yolculuğu sırasında Kureyş hakkında bilgi toplamak için
Huzâalı bir gayri müslimi görevlendirdiğine dair rivayetler, İslâm devletinin
gerektiğinde gayri müslim casuslar kullanmasının da câiz olduğunu
göstermektedir.


2. Sonraki Dönemler. İstihbarat faaliyetlerine Asr-ı
saâdet’ten sonra da gerekli önemin verildiği görülmektedir. Hilâfet dönemi iç
ve dış savaşlarla geçen Hz. Ebû Bekir ridde* olayları süresince her tarafa
casuslar göndermiş, Şam ve Filistin ordularının kumandanları Yezîd b. Ebû
Süfyân ile Amr b. Âs’a, diğer cephelerdeki İslâm ordularının durumunu rapor
edecek ve düşman hakkında bilgi toplayacak casuslar görevlendirmelerini ve
kendileriyle ilgili sırları gizlemelerini emretmiştir. Ecnâdeyn Savaşı
sırasında kimliğini gizleyerek elçi sıfatıyla girdiği düşman karargâhında
incelemelerde bulunan kumandan Amr b. Âs’ın, Filistin bölgesindeki
Kaysâriye’nin muhasarası esnasında yakalanan düşman casuslarını elde ederek
kendi hesabına çalıştırdığı da rivayet edilmektedir. Yine Hz. Ebû Bekir
döneminde Şam fâtihi Ebû Ubeyde b. Cerrâh bölgede tutunabilmek için gayri
müslim Nabatîler’den casus olarak faydalanmıştır. Sevâd orduları kumandanı
Hâlid b. Velîd de Âlîs ve Hîre halkı ile, İranlılar’a karşı casusluk yapmaları
şartıyla antlaşma yapmıştır.


Hz. Ömer istihbarat faaliyetlerine büyük önem vermiş,
Ebû Ubeyde ve Sa’d b. Ebû Vakkās gibi ordu kumandanlarına Hz. Ebû Bekir’inkine
benzer tavsiyelerde bulunmuştur. Ebû Ubeyde’nin bölge zimmîlerinden Bizans
ordusu içinde faaliyet gösterecek casuslar seçtiği, Hâlid b. Velîd’in de
çeşitli bölgelerde casusluk ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunan adamları
olduğu bilinmektedir. Filistin ordularının Gazze kanadı kumandanı Alkame b.
Mücezziz, elçilerinin yeterli istihbaratı sağlayamaması üzerine elçi sıfatıyla
girdiği düşman kalesinde bizzat bilgi toplamıştı. Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Antakya
civarındaki Curcûme halkı ile (Cerâcime), ayrıca Ürdün ve Filistin’deki
Sâmirîler’le cizyeden muaf tutulmaları karşılığında casusluk yapmaları
hususunda anlaşmıştır. Şam’ın fethinden sonra Bizanslılar hesabına casusluk
yaptıkları anlaşılan Arbessûs (Misis veya bugünkü Kozan civarı) zimmîlerini,
bölgeyi bir yıl sonra veya -bütün mal varlıklarının iki katının kendilerine
ödenmesi karşılığında- derhal boşaltmaları hususunda muhayyer bırakmış, birinci
seçeneği tercih etmeleri üzerine de verilen süre sonunda bu yerleşim merkezini
yıktırmıştır. Ayrıca gayri müslimlerin Medine’ye girişini kontrol altına almak
ve giyim kuşamlarında müslümanlara benzemelerini yasaklamakla da düşman
casuslarının hilâfet merkezine sızmalarını engellemeye çalışmıştır.


İstihbarat faaliyetleri Hz. Osman döneminde de devam
etmiştir. Kıbrıs fâtihi Muâviye b. Ebû Süfyân’ın ada halkıyla yaptığı zimmet
antlaşmasına gerektiğinde düşmanın durumunu rapor etmeleri şartını da koyduğu
bilinmektedir. Daha sonra ise ortaya çıkan tefrika dolayısıyla istihbarat daha
çok Hz. Ali ile Muâviye arasında gelişmiştir. Bununla birlikte Hz. Ali genel
istihbarat faaliyetlerini de ihmal etmemiş ve meselâ Mısır valiliğine tayin
ettiği Eşter’e her tarafa güvenilir casuslar göndermesini emretmiştir.


Emevîler devrinde istihbarat teşkilâtı daha düzenli
bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu dönemde oluşturulan Dîvânü’l-berîd’e mensup
memurlar aynı zamanda istihbarat faaliyetlerini de yürütüyorlardı. Bunlar bilgi
toplayarak merkeze ulaştırırken yine aynı dönemde oluşturulan Dîvânü’r-resâil
mensupları da elde edilen gizli belgeleri değerlendirmek ve istihbaratla ilgili
yazışmaları yürütmekle vazifelendirilmişti. Ayrıca toplumun her kesiminden
casusların görevlendirildiği bu dönemde sınırlarda giriş çıkışlar da kontrol
altına alınmıştı. Abbâsîler devrinde Dîvânü’l-berîd’den ayrı olarak savaş
sırasında faaliyet gösterecek özel haber alma teşkilâtı (el-bürudü’l-harbiyye)
kurulmuştu. Büveyhîler zamanında ilk defa Muizzüddevle tarafından sâî ve gammâz
adı verilen casuslar görevlendirilmiş, Fâtımîler döneminde ise bu tür
faaliyetler Dîvânü’l-inşâ çerçevesinde yürütülmüştür. Casuslar doğrudan
Dîvânü’l-inşâ başkanı tarafından görevlendirilir, maaşları onun tarafından
ödenir ve bilgiler doğrudan doğruya ona aktarılırdı. Memlükler devrinde ilk
defa I. Baybars tarafından özellikle Moğollar ve Franklar’a karşı faaliyet
gösterecek yeni bir istihbarat servisi kurulmuştur. Memlük kaynaklarında bu
gizli servis elemanları kāsıd adıyla zikredilmektedir. Kimlikleri pek çok
Memlük devlet ricâlinden dahi gizlenen, adları divanlara kaydedilmeyen bu
servis elemanları doğrudan doğruya müstakil bir âmire bağlı olup raporlarını
ona sunuyor ve maaşlarını gizli bir ödenekten alıyorlardı.


B) Fıkhî Hükümler. İslâm hukukuna göre İslâm devleti
lehine casusluk yapmak câizdir. Hatta devletin bekası için zaruret halini
alırsa bu tür faaliyetlerde bulunmak vâciptir. Nisâ sûresinin 71. âyetinde
müminlere düşmana karşı tedbir almaları, Enfâl sûresinin 60. âyetinde düşmana
karşı kuvvet hazırlamaları emredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre
savaşta üstün gelebilmek için barışta tedbir almak ve hazırlıklı olmak
gerekmektedir. Bu ise düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî durumunu bilmek ve
gerekli tedbirleri almakla mümkündür.


Bir müslümanın düşman lehine casusluk yapmasının haram
olduğu konusunda icmâ vardır. Enfâl sûresinin 27. âyetinde müminlerin Allah’a,
Resul’üne ve birbirlerine karşı hainlik etmeleri, Mâide sûresinin 51. âyetinde
yahudi ve hıristiyanları dost edinmeleri, Mümtehine sûresinin 1. âyetinde ise
Allah’ın ve inananların düşmanlarıyla yakınlık kurmaları yasaklanmıştır. Bu
âyetler ve Hz. Peygamber’in karşı casusluk faaliyetleriyle ilgili sünneti,
düşman casuslarının ihbar edilmesinin vâcip olduğuna delil teşkil etmektedir.


Düşman hesabına çalışan casuslara, bunlara yardım ve
yataklık edenlere verilecek cezalar konusunda değişik görüşler mevcut olup konu
ile ilgili hükümler suçlunun müslüman, zimmî, harbî müste’men oluşuna göre de
farklılık arzetmektedir.


1. Müslüman Casus. İmam Mâlik’ten gelen bir rivayete
göre dindaşlarına zararı dokunduğu ve yeryüzünde fesat çıkmasına sebebiyet
verdiği için öldürülür. Düşman lehine çalışan müslüman casusun zındık* hükmünde
olduğunu ileri süren İbnü’l-Kāsım, İbn Rüşd ve Sahnûn gibi Mâlikîler’e göre
suçluluğu ortaya çıktıktan sonra tövbe etse bile ölümle cezalandırılır. Derdîr
de bu görüşü benimsemekte, ancak suçluluğu ortaya çıkmadan önce ikrarda bulunup
tövbe eden casusun tövbesinin kabul edilmesi gerektiğini söylemektedir. İbn
Vehb bu görüşü daha da yumuşatıp suçluluğunun ortaya çıkmasından sonraki
tövbenin de kabul edilmesini savunmakta, İbnü’l-Mâcişûn ise suçlunun bir defaya
mahsus olmak üzere ta’zîr*le cezalandırılması, suçun tekerrürü halinde ise
öldürülmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Eşheb el-Kaysî ve kendilerinden
nakledilen diğer rivayetlere göre İmam Mâlik ile İbnü’l-Kāsım bu hususta hükmün
devlet başkanına ait olduğunu belirtmektedirler. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de
içinde bulunduğu bazı Hanbelîler’e göre bu suç, gerektiği takdirde ölüm de
dahil olmak üzere ta’zîrle cezalandırılır. Ahmed b. Hanbel, İbn Akīl ve İbn
Teymiyye, düşmana bilgi sızdıran müslüman casusun ta’zîren öldürüleceği
görüşünü benimserken Ebü’l-Mehâsin İbnü’l-Cevzî, ancak tekrar casusluk
yapacağından korkulması halinde bu cezanın verilebileceğini belirtmiştir. Bazı
Mâlikîler’le Hanefîler, Şâfiîler, Zeydîler’e ve Evzâî’ye göre düşman hesabına
casusluk yapan müslüman öldürülmez. Bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel ile Ebû
Ya’lâ el-Ferrâ da bu görüştedirler. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf gibi bazı
Hanefîler ise bir daha işlememek üzere tövbe edinceye kadar fizikî baskı (Ar.
vec’: dayak vb.) ve uzun süreli hapsi ihtiva eden bir ta’zîr cezasının
uygulanmasından yanadırlar. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, suçunu bizzat ikrar
etmesi veya suçluluğunun sübut bulması halinde devlet başkanı tarafından fizikî
cezaya çarptırılması gerektiğini söylemektedir. Bazı Mâlikîler de suçluluğunun
sabit olması durumunda fiziki baskı, hapis ve sürgünü ihtiva eden bir ta’zîr
cezası uygulanması görüşündedirler. İmam Şâfiî ise daha çok suçlunun kimliği
üzerinde durmaktadır. Ona göre müslümanların ileri gelenlerinden güvenilir bir
kişi fiilin hükmünü bilmeden bu suçu işlemişse cezalandırılmaz, bu vasıfları
taşımayan biri ise ta’zîren cezalandırılır. Sonuç olarak, Mâlikî ve Hanbelî
mezheplerine mensup bazı âlimler, bu suça uygulanacak ta’zîr cezasının sınırını
geniş tutup suçlunun ölümle cezalandırılacağını söylerken başta Hanefî ve
Şâfiîler olmak üzere İslâm hukukçularının çoğunluğu fiziki baskı, hapis, sürgün
gibi bir cezanın verilebileceği görüşünü benimsemişlerdir. Devlet başkanının,
ta’zîr grubuna giren cezaların takdiri konusundaki geniş yetkisi de göz önüne
alınırsa cezanın uygulanması sırasında duruma göre farklı hükümler uygulama
imkânının her zaman mevcut olduğu anlaşılır.


2. Zimmî Casus. İslâm devletinin gayri müslim
vatandaşı olan zimmî, casusluk yapması halinde, İmam Mâlik ve talebeleri, Ahmed
b. Hanbel ve Evzâî’ye, ayrıca İmâmiyye ile Zeydiyye mezheplerine göre zimmet
akdini bozduğundan devlet başkanı tarafından ölümle, asılarak teşhir edilmek
veya köle statüsüne geçirilmek suretiyle cezalandırılır. Ebû Yûsuf ise sadece
ölüm cezasını gerekli görmektedir. Şâfiîler’in çoğunluğuna göre, eğer zimmet
akdinde İslâm devletiyle ilgili sırların düşmana aktarılmasını yasaklayan bir
madde bulunmuyorsa, bu suçun işlenmesi halinde akid bozulmayacağından suçlu
öldürülmez. Hanbelîler de bu görüşü tercih etmişlerdir. Ebû Yûsuf dışındaki
Hanefîler’le bazı Şâfiîler’e göre, zimmet akdinde böyle bir madde bulunsun veya
bulunmasın, casusluk suçu akdi bozmadığı gibi suçlu da öldürülmez, ancak her
iki halde de fizikî ceza uygulanır.


3. Harbî-Kâfir Casus. Gayri müslim bir devletin
vatandaşı olup müste’men statüsünde bulunmayan casusların öldürülmesi hususunda
ittifak vardır. Şeybânî’ye göre bulûğa ermemiş casuslar katledilmeyip fey*
hükmü uygulanır.


4. Müste’men Casus. İslâm ülkesine eman*la girmek
isteyen gayri müslim bir kişide ilke olarak casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık
gibi İslâm devletine zarar vermeye yönelik bir kastın bulunmaması şartı aranır.
Eman akdinde, İslâm devletiyle ilgili sırları düşmana aktarmasını ya da düşman
casuslarına yardım ve yataklık etmesini yasaklayan bir madde bulunmasına rağmen
casusluk suçunu işlerse öldürüleceği konusunda görüş birliği mevcuttur. Böyle
bir maddenin mevcut olmaması halinde Hanbelîler, Mâlikîler ve Ebû Yûsuf, bu
suçla süreli bir eman akdinin bozulacağını ileri sürerek yine ölüm cezasına
hükmetmekte, ancak devlet başkanının müste’men casusu köle statüsüne geçirmeyi
tercih edebileceğini de söylemektedirler. Evzâî, emanın kaldırılıp casusun
sınır dışı edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Şeybânî suçluluğu
kesinlik kazanmamış casus zanlısının sınır dışı edileceğini belirtir. Ebû Yûsuf
dışındaki Hanefîler ile Şâfiîler ise eman akdinin böyle bir suçla
bozulmayacağı, dolayısıyla suçlunun öldürülemeyeceği, ancak fizikî ceza
uygulanıp hapsedileceği görüşündedirler. Sonuç olarak casusluk suçunun ta’zîr
grubuna girdiği ve devlet başkanının bu konuda geniş takdir yetkisinin
bulunduğu göz önüne alınırsa casusa verilecek cezanın günün şartlarına göre
belirlenme imkânının her zaman mevcut olduğu söylenebilir.


İslâm kaynaklarında, kendi devleti lehine casusluk
yapan bir müslümanın dinî görevlerini yerine getirirken karşılaştığı zorluklar
sırasında faydalanabileceği ruhsat*lara dair bilgiye rastlanmamaktadır. Bununla
ilgili literatürde tesbit edilebilen tek örnek, Medine’ye saldırmak üzere
Urene’de taraftar toplamaya başlayan Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’yi
öldürmekle görevlendirilen Abdullah b. Üneys el-Cühenî’nin ictihadıdır. İslâm
hukukçuları esas itibariyle, erkânına riayet imkânı bırakmayan hastalık veya
şiddetli savaş hali dışında farz namazların yürürken, kıbleden başka bir tarafa
yönelerek veya ima ile edasına ruhsat vermemişlerdir. Ancak düşmanını
kaçırmamak için ardından takip eden Abdullah b. Üneys’in bu sırada ima ile
namazını da kıldığı, Hz. Peygamber’in ise onun bu ictihadını onayladığı rivayet
edilmektedir. Bu hususta hüküm verirken maslahat* ve zaruret*le ilgili genel
kurallara başvurmanın zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.


Uhud Gazvesi’nden hemen önce Hz. Peygamber tarafından
gönderilen Ali b. Ebû Tâlib kumandasındaki keşif kolunun, ele geçirdiği iki
düşman gözcüsünü bilgi vermekten kaçınmaları üzerine dövmeleri, gerektiği
takdirde düşman casuslarına konuşmaya zorlamak için fizikî baskı
uygulanabileceğini göstermektedir. Ancak Şeybânî’ye göre fizikî baskının suçun
ispatı için uygulanması halinde meydana gelecek bir ikrar, ikrah altında
gerçekleştiğinden geçerli değildir.


C) Türk Devletlerinde Casusluk. Tarih boyunca çok
sayıda devlet kuran ve pek çok devletle siyasî münasebetlerde bulunan Türkler
istihbarat işine büyük önem vermişlerdir. Orta Asya Türk devletlerinde
casuslara çaşut, ihbara ise çaşutlama denirdi.


Eski siyaset bilimcileri, ülkenin ve halkın menfaati
için casus kullanmanın gereği üzerinde durmuşlardır. Nizâmülmülk, dünyanın her
yerine tüccar, seyyah, sûfî, eczacı kılığında casuslar gönderilmesini ve
bunlardan ülkelerin durumları hakkında haberler alınmasını, taşradaki
idarecilerin padişaha muhalefetlerine ve muhtemel isyanlarına karşı ülke içinde
de casus kullanılmasını, ancak casuslara karşı da uyanık bulunulmasını tavsiye
etmiştir (Siyâsetnâme, s. 110 vd.). Aynı şekilde XI-XIII. yüzyıllar arasında
yazılan idarî teşkilâtla ilgili eserlerde sûfî müellifler bile ülkenin selâmeti
bakımından istihbarat işinin önemini belirtmişlerdir.


Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler’de berîd*
teşkilâtı ve istihbarat işlerinin büyük önem kazandığı bilinmektedir (Beyhakī,
I, 27, 386). Gazneliler’de casusluk özellikle Sultan Mahmud zamanında çok
gelişmiştir. Onun casusluk faaliyetlerini yoğunlaştırdığı ülke ise Karahanlı
Devleti’ydi.


Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk yıllarında casusluk
işlerine önem verilmemiş, Dîvân-ı Berîd de kaldırılmıştır. Nizâmî-i Arûzî
Selçuklu idarecilerini, saltanata mahsus âdet ve kuruluşların çoğunu, bu arada
haberleşme teşkilâtını kaldırmakla itham etmektedir (Çehâr Makale, GMS, XI,
24). Gerçekten kaynaklarda belirtildiği gibi casusluktan ve casuslardan
hoşlanmayan Alparslan bu teşkilâtı kaldırmıştır (Bündârî, s. 67). Nizâmülmülk,
İsmâilîler’in uzun süre gizli faaliyetlerde bulunduktan sonra iyice güçlenip
birdenbire ortaya çıkmalarını haber alma teşkilâtının bulunmayışına
bağlamaktadır. Daha sonra Selçuklular’da Nizâmülmülk’ün gayretleriyle
haberleşme sistemi kurulmuş, Sultan Melikşah’la veziri özel casuslar
kullanmışlardır. Sultan Sencer’in Edîb Sâbir adlı şairi casusluk göreviyle
Hârizm’e gönderdiği ve onun yolladığı bir resim sayesinde kendisine karşı
düzenlenen bir suikasttan kurtulduğu bilinmektedir (Devletşah, I, 136-137).


Büyük Selçuklu Devleti’nin uzantıları sayılan diğer
Türk devletlerinde de istihbarat işine önem verilmiştir. Kirman Selçukluları
hükümdarlarından Muhammed b. Arslanşah yalnız ülkesinde değil İsfahan, Horasan
vb. yerlerde “sâhib-i haber” denilen casuslar bulundurmuştur. Hârizmşahlar’da
casusluk teşkilâtına önem verilmiş, Haçlılar’la sürekli mücadele halinde
bulunan Zengîler ve Eyyûbîler zamanında da teşkilâtın gelişmesi için büyük
gayretler sarfedilmiştir. Casusluğun, hükümdarların bu işe önem verip
vermeyişine göre gelişip zayıfladığı anlaşılmaktadır.


Anadolu Selçukluları’nda berîd teşkilâtı mevcut
olmamakla birlikte istihbarat işlerinin artarak önem kazandığı bilinmektedir.
Esasen daha Büyük Selçuklular’dan itibaren Arapça berîdin yerine Türkçe ulak
kelimesinin kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Selçuklular, önceleri Bizans
İmparatorluğu’nun casusları ve İran’daki Bâtınî zümrelerin gizli fedaileriyle
(bk. DÂÎ) uğraşırken XI. yüzyıldan itibaren bunlara Moğol casusları da
katılmıştır. Anadolu Selçukluları özellikle Moğol casuslarına karşı Bizans’a
yaklaşma ve bu devletle siyasî münasebet kurma yollarını aramışlardır. XII ve
XIII. yüzyıllarda Anadolu Selçukluları’nın Bizans İmparatorluğu ile kurduğu
ilişkiler, görünüşte resmî elçi, gerçekte ise casus olan görevlilerle olmuştur.
Selçuklular’ın gelişmesini ve Batı’ya yayılmasını istemeyen Moğol hükümdarları
daha ziyade Bâtınî casuslar kullanmışlardır. II. Gıyâseddin Keyhusrev zamanında
Anadolu’da Baba İshak-ı Horasânî adlı Türkmen şeyhinin başlattığı Babaîler
ayaklanmasının amacı sadece dinî değildi; Moğollar’ın Anadolu’yu ele
geçirmelerine yönelik önceden tasarlanmış planlı bir hareketti. Babaî müridleri
arasına giren Moğol casusları Selçuklu ordusunun başarı kazanmasını
güçleştiriyordu. Nitekim o yıllarda Moğol ordusu Kösedağ’da Selçuklular’ı
yenmiş ve bu devlete son vermiştir (1243).


İlhanlılar zamanında, Hasan Sabbâh’ın yolundan giderek
casusluğu Bâtınîliği yayma faaliyeti için kullanan dervişlerin çalışmaları
önlenmiştir. Hülâgû Han’ın kumandası altındaki Moğol ordusu, Haşhaşî
casuslarının yuvalandığı Alamut Kalesi’ni almış ve gizli faaliyetlerde bulunan
Bâtınîler’i ortadan kaldırmıştır.


Moğollar daha sonra Anadolu birliğini kuran, Trakya’yı
alarak Balkanlar’a yayılan Osmanlılar zamanında da faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir. XIV. yüzyıl sonlarında Anadolu’da yine Bâtınî düşünceleri
benimseyen gizli bir akım yayılmaya başladı. Horasan taraflarından gelen ve
kendilerine derviş süsü veren Bâtınîler Cengiz Han’ın haleflerince himaye
edilmiş, Osmanlı, Altın Orda, Türkistan ve İran ülkelerine gönderilmiştir.


Timur devrinde, komşu ülkelerde ve halk arasında
dolaşarak haber toplayan derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkâr, pehlivan
kılığında casuslar kullanıldığı bilinmektedir. Bizzat Timur tarafından
görevlendirilen bu kişiler genellikle iki koldan faaliyet gösteriyorlardı.
Bunlardan biri, Osmanlı idaresindeki Anadolu beyliklerini Osmanlılar’a karşı
ayaklandırmak, diğeri ise Moğol hâkimiyeti altında bulunan yerlerde yaşayan
Bâtınîler’i Sünnîler arasına sokarak inanç karışıklığı çıkarmak, özellikle
Alevîler’i Anadolu’nun doğusundan başlayarak Güneydoğu’ya ve Orta Anadolu’ya
doğru ilerletmekti. Timur kısa sürede muvaffak olmuş, Yıldırım Bayezid
zamanında hemen hemen siyasî birliği kurulmuş olan Anadolu’yu Ankara
Savaşı’ndan sonra parçalamayı başarmıştır. Timur’un Ankara Savaşı’nı
kazanmasında casusların büyük rolü olmuştur.


Osmanlılar zamanında, çoğu Nizâmülmülk’ün
Siyâsetnâme’sinin etkisinde kalınarak yazılmış nasihatnâme ve siyâsetnâme
türündeki eserlerde casus kullanmanın önemi ısrarla vurgulanmıştır. Bu
eserlerde ülke içinde olduğu gibi dış düşmanlara karşı da casus kullanılması
öğütlenmiş, düşmanın durumunu bilmenin önemi ve ülkenin ancak bu sayede ayakta
kalabileceği belirtilmiştir. Gerçekten Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde, XVI.
yüzyılın sonlarından itibaren istihbarata gereken önemin verilmeyişinin büyük
rolü olduğu bilinmektedir. Nitekim dönemin siyaset bilimcileri de bu hususa
dikkat çekmişlerdir (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Nesâyihü’l-vüzerâ, s. 79).


Osmanlılar’da muhbirlik ve “nakl-i kelâm”
pek hoş karşılanmamakla birlikte istihbarat, daha kuruluş yıllarından itibaren
üzerinde önemle durulan bir konu olmuştur. Timur darbesinden sonra XV. yüzyılın
ilk çeyreğinde tekrar toparlanan Osmanlılar dışarıda ve içeride casusluk faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir. Dışarıdaki faaliyetler genellikle, başta Bizans İmparatorluğu
olmak üzere Macaristan Krallığı’na, Venedik Cumhuriyeti’ne ve papalığa karşı
olmuştur. Osmanlılar Anadolu birliğini sağlamak için beyliklere ve özellikle
Karamanoğulları’na karşı da casus kullanmışlardır. Hıristiyan dünyasıyla ilgili
olarak daha ziyade yahudilerden ve özel olarak yetiştirilmiş hıristiyan
casuslardan faydalanılmıştır. Genellikle İtalya’da ve Avusturya’da faaliyet
gösteren bu casuslara martolos* denirdi. Bir rivayete göre martoloslar daha
Osman Gazi ve Orhan Gazi zamanlarında casus ve haberci olarak kullanılmıştır
(Neşrî, I, 25, 51, 174). İtalya’da görevli martolosların sadece yahudilerden
olmasına özen gösterilir, böylece yahudilerin Hıristiyanlığa karşı Mûsevîlik
gayretlerinden de istifade edilirdi. Özel eğitimden geçirilen hıristiyan
martoloslar ise genellikle Macaristan ve Avusturya’da faaliyet gösterirlerdi.
II. Murad, II. Kosova Savaşı öncesinde Doğan adlı bir martolostan düşmanın
durumu hakkında bilgi edinmiştir (Âşıkpaşazâde, s. 134). Fâtih devrinde
Macaristan’a yapılan akınlar sırasında görünüşte hıristiyan, gerçekte ise
müslüman olan kırk martolosun kullanıldığı bilinmektedir (Anhegger, TD, sy. 1,
s. 156). XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren martoloslar Anadolu’da
özellikle Uzun Hasan’a karşı gerçekleştirilen seferlerde de faaliyet
göstermişlerdir (Anhegger, a.g.e., s. 285 vd.). Martoloslar dikkat çekmemek
için bulundukları ülkenin geleneklerine uygun olarak yaşarlar ve mutlaka bir
işle meşgul olurlardı. Osmanlılar voynuk*ları da muhbir olarak kullanmışlardır
(Ercan, s. 75, 96).


Askerî amaçlı istihbaratta Osmanlılar, daha önceki
Türk devletlerinde olduğu gibi dil denilen düşman esirlerinden de istifade
etmişlerdir. Savaşlarda diri olarak elde edilen ve kendilerinden orduları ve
ülkeleri hakkında bilgi edinilen diller (Selânikî, I, 32; II, 645), genellikle
düşman topraklarına giren akıncılar ve bunlarla birlikte akına çıkan
martoloslar, bazan da timarlı sipahiler tarafından yakalanırdı (Koçi Bey, s.
25). Akıncılara bu diller kılavuzluk yaparlardı. Ancak dillerin bazan ülkeleri
lehine çalıştıkları, sefer güzergâhını saptırarak Türkler’i tuzağa düşürdükleri
de olmuştur. Büyük seferler için mutlaka casusların vereceği bilgilere ihtiyaç
duyulurdu. Nitekim Kanûnî Sultan Süleyman’ın Sigetvar seferinde (1566) Osmanlı
ordusuna, Macar kalelerinde uzun süre hizmette bulunmuş Mezorich Mortan adlı
bir Boşnak kılavuzluk etmiştir.


Yükseliş döneminde Osmanlılar kendi ülkelerine kırgın
bazı Batılılar’dan da casus olarak faydalanmışlardır. Fâtih Sultan Mehmed’in,
sarayına getirttiği İtalyan sanatçılardan ülkeleri hakkında bilgi edindiği
bilinmektedir (Babinger, s. 609-612). Buna karşılık yine Fâtih zamanında
çeşitli yerlerden bilgin, sanatkâr, hekim kisvesinde gelen casusların ülkeleri
lehine faaliyet gösterdiği de kaydedilmektedir. Gerçekten hemen tamamı yabancı
olan saray hekimleri, Batılılar için her zaman kullanılan ideal muhbirler
olmuşlardır. Fâtih’in şüpheli ölümüne adı karışan Yâkub Paşa’dan, Lord Byron’ın
hekimi olup daha sonra Osmanlı sarayına yerleşen İngiliz Millingen’e ve
casuslara dair bir kitap yazan Mavroyani Paşa’ya kadar saray hekimleri
genellikle Osmanlılar aleyhine casusluk yapmışlardır (Cevdet, V, 63-64).
Elçilikler de yine Batılılar’ın kullandığı âdeta resmî birer casusluk
teşkilâtıydı (Koçi Bey, s. 66). Erken devirlerden itibaren bundan en çok
Venedikliler faydalanmışlardır. Daha XV. yüzyılda bu devletin İstanbul’da
balyos* adı altında dâimî elçi bulundurduğu bilinmektedir.


İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılar’ın Anadolu’da
ve Avrupa’da güçlenip yayılmaları, Batı’da biri papalık, diğeri krallarca
yürütülen iki büyük casusluk teşkilâtının gelişmesine yol açmıştır. Katolik
hıristiyan dünyasının temsilcisi olan papa, Türkler’e karşı bütün Avrupalılar’ı
birliğe çağırırken kullandığı casuslar aracılığı ile bütün kiliseleri ve
kralları Osmanlı Türkleri aleyhine karşı kışkırtmıştır. Merkezi İstanbul’da bulunan
Ortodoks Patrikliği de papanın münasebet kurduğu bir müesseseydi. Hıristiyan
dünyasını bölmek için Fâtih tarafından ihya edilip himaye gören Ortodoks
kilisesi daha sonraki dönemlerde Türkler aleyhine Vatikan’la iş birliği
yapmıştır.


XV. yüzyılda casusluk faaliyetlerinin en büyüklerinden
birine, önce Rodos şövalyelerine sığınan, daha sonra İtalya’ya geçen ve papanın
eline düşen Cem Sultan sebep olmuştur. Bu olay yıllarca Roma-Venedik ve
İstanbul arasında gizli casusluk ve çıkar oyunlarına yol açmıştır.


Doğuda bir devlet teşkilâtı olarak casusluk, XVI.
yüzyılın ilk çeyreğinde Safevî Devleti zamanında İran’da yeniden ortaya
çıkmıştır. Bu teşkilâtın amacı Sünnî Osmanlı Devleti’ni yıkmak, Şiîliği İslâm
dünyasına hâkim kılmak ve bütün İslâm ülkelerini ele geçirmekti. Osmanlı
kaynaklarında Râfizî, kızılbaş veya Alevî adlarıyla anılan Şiî Safevîler, Şah
İsmâil’in başa geçmesiyle İran’da idareyi ele aldıktan sonra özellikle Doğu
Anadolu’da faaliyet göstermişlerdir. Şah İsmâil kısa sürede burada mânevî bir
nüfuz kazanmayı başarmıştır. Bunda kullandığı propagandistlerin etkin rolü
olduğu kesindir. Aslında birer casus olan Şiî dâîler yalnız tekkelerde ve halk
arasında değil kendilerini Bektaşîliğe nisbet eden yeniçeriler arasında da
faaliyet göstermişlerdir. Dede, baba, halife, sultan, şeyh, pîr gibi sıfatlarla
anılan Şiî propagandacısı casuslar, II. Bayezid zamanında sarayda bile saygı
görmüş ve taraftar bulmuşlardır. “Hatâî” mahlasıyla Türkçe şiirler
yazan Şah İsmâil bu sayede kısa sürede Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü sarsacak
bir güce ulaşmıştır. Bu hükümdar daha da ileri giderek casusları vasıtasıyla
Doğu seferi sırasında Yavuz Sultan Selim’i öldürtmek istemiş, ancak başarılı
olamamıştır (Lutfî Paşa, s. 249).


Osmanlı padişahları içinde gerek ülke dahilinde
gerekse ülke dışında casusluktan en çok faydalanan hükümdarlardan biri Yavuz
Sultan Selim’dir. Daha şehzadeliği zamanında İstanbul’da olup bitenlerden, bu
arada babası II. Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Ahmed’i veliaht yapma niyetinden
haberdar olan Yavuz Selim, Şah İsmâil’in Anadolu’daki bölücü faaliyetlerinin ne
dereceye ulaştığını da biliyordu. Padişah olduktan sonra Şah İsmâil’i
Çaldıran’da yenerek Anadolu’daki gizli kızılbaş faaliyetlerine geçici de olsa
son vermiştir.


Kanûnî Sultan Süleyman zamanında özellikle Batı’daki
casusluk faaliyetlerine önem verilmiştir. Bu hükümdar sefere çıkmadan önce
martoloslardan bilgi alır, Avrupa devletlerinin durumlarını, askerî güçlerini,
savaş teknik ve kabiliyetlerini öğrenir, kendi ordularını da ona göre teçhiz
ederdi. Kanûnî martolosları barış zamanlarında da sürekli muhbirlik işlerinde
kullanmış, böylece martolos teşkilâtına ayrı bir nitelik kazandırmıştır. Bu
dönemde martolosların bir görevi de düşman devletlerin halkı arasına karışarak
Türkler’in gücünü, askerî üstünlüğünü anlatmak suretiyle morallerini bozmak ve
devletlerine olan güvenlerini sarsmaktı. XVI. yüzyılda Osmanlılar Batı’da kral
saraylarında özellikle Slav ve Hırvat sınırlarında papazları ve asilzadeleri de
casus olarak kullanmışlardır. Kaptanıderyâ Küçük Ali Paşa’nın kardeşliği
Sicilyalı Mehmed Ağa, Titus Moldariensis Clericus adıyla kırk yıla yakın
Osmanlı himayesindeki Fransa kralının sarayında Osmanlı casusu olarak görev
yapmıştır. Mehmed Ağa Avrupa devletleri ve özellikle Osmanlı Devleti’nin
Batı’daki en büyük rakibi olan Avusturya hakkında da İstanbul’a muntazaman
bilgiler göndermiştir. Öte yandan Türkler’in fethettikleri yerler halkına
hoşgörülü davranmaları, yüzyıllarca oralarda tutunabilmelerinin en büyük sebebi
olmuş, hatta bu yerler halkı çok defa Türkler lehine muhbirlik bile
yapmışlardır. Kanûnî zamanında batıda Boğdan, Mohaç, Bosna, doğuda Erzurum,
Van, Lahsâ bey ve beylerbeyilerine gönderilen fermanlarda düşmanı gözetlemeleri
istenirken (BA, MD, nr. 3, tür.yer.) ülke içindeki haber alma teşkilâtı da
geliştirilmiştir.


XVII. yüzyıl başlarından itibaren gittikçe güçlenen ve
Osmanlı tebaası Ortodokslar’ın koruyuculuğunu üstlenerek gayri müslimleri
Osmanlı Devleti aleyhine karşı sürekli kışkırtan Rus Çarlığı’na karşı da bir
casusluk teşkilâtı kurulmuştur. Bu teşkilâta özellikle Tatarlar alınmıştır.
Ulak adıyla anılan bu haberciler karavul denilen menzillerde gözcülük yaparlar
ve aldıkları bilgileri süratle merkeze ulaştırırlardı. Casus ulaklar özellikle
Balkanlar’da, Rus ve İran sınırlarında kullanılmıştır. IV. Murad zamanı,
Osmanlı tarihinde casusluk faaliyetlerinin yoğun olduğu dönemlerdendir. Bu
hükümdarın çocuk yaşta tahta çıkması sebebiyle devlet idaresi Kösem Sultan’ın
eline geçmiş, gevşek idare yüzünden Safevî Devleti doğuda casusluk
faaliyetlerini arttırmış ve Anadolu Alevîleri’ni merkezî hükümete karşı isyana
teşvik etmiştir. Sultan Murad 1632’de idareyi eline aldıktan sonra merkezde ve
taşrada durumu düzeltmeye çalışmış, İran şahının propagandacı olan casusların
birçoğunu öldürtmüş, bu arada Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi’nin devlet
aleyhine faaliyetlerini arttırması üzerine patriği astırmıştır. XVII. yüzyılda
Köprülü ailesinden ıslahatçı vezirler de içeride ve dışarıda çok sayıda casus
kullanmışlardır.


XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne tercüman, hekim,
elçi olarak gelen, saraya giren ve padişahla yakın ilişki kuran Ermeni, yahudi,
Rum gibi gayri müslimlerden başka Arap, Gürcü, Tatar, Arnavut ve Boşnak gibi
müslüman unsurların içinden de casus çıktığı, hatta bunların II. Viyana
Kuşatması’nda devlete karşı yıkıcı faaliyetlerde bulundukları bilinmektedir.
Bunların en önemlisi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile Tatarlar arasında
cereyan eden olaydır. Kırım Tatarları arasına karışan düşman casusları, Mustafa
Paşa’nın zaferden sonra yağmaya izin vermeyeceği şâyiasını yayarak onların
savaşma şevklerini kırmışlardı.


XVIII. yüzyılda Osmanlılar düşmanları hakkında daha
ziyade gemi reislerinden bilgi edinmişler ve Batılı devletler nezdinde dâimî
elçi bulundurmamanın cezasını çok ağır ödemişlerdir. Halbuki İstanbul
yüzyıllardan beri çeşitli sefirlerin ticarî ve askerî uzmanlarının âdeta bir
mücadele alanı olmuştu. Bu mücadeleler bir süre sonra Şark meselesini
doğurmuştur. XVIII. yüzyılda Fransa’dan getirtilen Baron de Tott ile XIX.
yüzyılda Almanya’dan çağırılan Helmuth von Moltke, hem askerî uzman hem de
siyasî diplomat olarak faaliyet göstermişlerdir. Bunlar bir yandan Osmanlı
ordusunun ıslahı için gayret gösterirken bir yandan da bu hizmetlerini kendi
ülkelerinin çıkarları için kullanmışlardır. Baron de Tott Türkler’e karşı
tutumunu hâtıralarında açıkça ifade etmiştir. I. Mahmud zamanında Avusturya’dan
kaçarak Osmanlı Devleti’ne sığınan Fransız asıllı Comte de Bonneval’in
(Humbaracı Ahmed Paşa) durumu da şüphelidir. Osmanlılar’ı sürekli olarak
Avusturya’ya karşı savaşa kışkırtan Comte de Bonneval’in hükümete sunduğu her
raporun bir nüshasının Fransa’ya gönderilmesi, hayatının sonlarına doğru
kendisinin de ülkesine dönmenin yollarını araması, hakkındaki casusluk
şüphelerini kuvvetlendirmektedir.


I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde casusluk ve
karşı casusluk faaliyetleri artmış, muhbirlik bir devlet kuruluşu haline
getirilmiş, doğrudan devletten maaş alan casuslar kullanılmıştır. Casusluk
önceleri hemen sadece Rum ve Ermeni gibi gayri müslimlere münhasırken bu dönemde
Türkler’den de casus yetiştirilmiştir. Hâlet Efendi’nin ısrarıyla tercüman olan
Kostaki’nin casusluğu ortaya çıkınca idam edilmiştir. Onun yerine Dîvân-ı
Hümâyun tercümanlığına Fenerli Rum ailesinden İstavraki Efendi getirilmişse de
gizli belgeler buna değil Rum asıllı müslüman Yahyâ Efendi’ye tercüme
ettirilmiş, Yahyâ Efendi Bâbıâli’deki Tercüme Odası’nda yabancı dil öğrenmek
isteyen gençlere Fransızca öğretmekle de görevlendirilmiştir (Şânîzâde, IV,
33). Daha sonra ise divan tercümanlıklarına müslümanlar getirilmiştir (Orhonlu,
Atatürk Konferansları, V, 17).


III. Selim zamanında Avrupa’nın önemli merkezlerinde
dâimî ikamet elçiliklerinin kurulmasıyla Osmanlı istihbaratında büyük bir adım
atılmıştır. Zira elçilerin gizli görevi, bulundukları ülke hakkında hükümete
raporlar sunmaktı. Ancak bu elçilerin yabancı dil bilmemeleri, onları çoğu
casus olan Rum tercümanların yardımına muhtaç bırakmıştır (Kuran, s. 64). XIX.
yüzyılda casusluk faaliyetleri öyle artmıştır ki Kabakçı Mustafa önderliğindeki
isyanda âsiler bile öldürecekleri devlet ricâlini ele geçirmek için casus
kullanmışlardır (III. Selim’in Hal’ine Dair Risâle, vr. 9a-b). II. Mahmud
zamanında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa da Osmanlılar’a karşı casusluk
faaliyetlerinde bulunmuştur (Atâ Bey, III, 132-134).


Osmanlı gizli polis teşkilâtı, yabancı ajanların
faaliyetlerinin yoğunlaştığı XIX. yüzyıl ortalarında, İngiliz elçisi Statford
Canning’in Mustafa Reşid Paşa’ya telkiniyle kurulmuş ve teşkilâtın başına
Civinis Efendi getirilmiştir. Sultan Abdülmecid zamanında kurulan bu ilk polis
teşkilâtı yine bu padişah zamanında kapatılmış, fakat 1863’te yeniden
açılmıştır. Bu defa başına Ermeni asıllı biri getirilmiş ve o da zararlı
faaliyetlerde bulunmuştur.


II. Abdülhamid devrinde Osmanlı istihbarat teşkilâtı geliştirilmiş
ve modernleştirilmiştir. Yine bu dönemde Midhat Paşa Tuna valiliği sırasında
burada özellikle Bulgarlar’a karşı örnek bir gizli polis teşkilâtı kurmuştur.
Makedonya’daki ayaklanmalar ve gizli teşkilât için Aynaroz’a Boşnak Hasib adlı
bir ajan yerleştirilmiş, bundan çeşitli ihbarlar alınmıştır. II. Abdülhamid’in
özel casusları hafiye*lerdi. Bu hükümdar zamanında karşı faaliyette bulunan
çoğu gayri müslim casuslar da vardı. Bunlardan yahudi asıllı Emanuel Karasu,
II. Abdülhamid’e karşı kurulan casusluk teşkilâtının başına getirilmiş,
padişahın tahttan indirilmesi için çalışmış ve sonunda bunu başarmıştır. II.
Abdülhamid’i tahttan indiren İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin iktidarı zamanında
kurulan Teşkîlât-ı Mahsûsa ise gerçek mânada çağdaş bir casusluk teşkilâtıydı.


Devlet aleyhine faaliyet gösterenlerin cezası her
devirde ağır olmuştur. Nitekim İstanbul’un fethi sırasında Bizans lehine
casusluk yapmakla itham edilen Vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa XV. yüzyıl
ortalarında, yine casuslukla itham edilen Yorgaki adlı zimmî ise XVII. yüzyıl
sonlarında ölümle cezalandırılmıştır (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i
Vekāyiât, s. 430).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet