Tarihin Efsaneleşmiş En
Büyük Facialarından Biri : Franklin Expedition


AMC’nin 2018 yapımı dizisi
The Terror’un da konusu olan Franklin Expedition, tarihin en ilginç
vakalarından biri.


efendim, bir kısmınızın bildiği üzere şu
sıralar(2018 ilk yarısı) yabancı film pörtföyü arasıdan sıyrılan the terror
adında bir dizi var. abc yapımı ve aynı adlı kitaptan uyarlama. her ne kadar
kitapta fantazi kurgular yer alıyorsa da olay, tarihi gerçeklere dayanmaktadır
ve bununla da kalmayıp, tarihin en vahim keşif girişimi ve bir facia olarak
kayıtlara geçmiştir.


bir ekşi sözlük geleneği olarak, çayınızı
kahvenizi kapıp gelin, ben de size tarihe “franklin expedition”
olarak geçen bu olayı öncesi ve meydana geliş sebepleriyle anlatayım.


malumunuz, kristof
kolomb
‘un 1492’de kazaran amerika kıtasına ayak basması dünya denizcilik
tarihinde önüne geçilemez bir keşif furyasının doğmasına vesile oldu. magellan‘ın
dünya etrafında dolanmasıyla bu furya hızlanmaya başladı. hemen ardından hernan
cortez
‘in aztek imparatorluğu‘nu, francisco
pizarro
‘nun da inka
imparatorluğu
‘nu yıkmasıyla ortamda buldukları binlerce ton altın ve
mücevher taşa ek olarak değerli ne varsa, amerika kıtasından ispanya
hazinesine akıtmaları bir anda ispanya’yı dünyanın en zengin imparatorluğu
haline getirdi ve bir patlama yaşattı. e hal böyle olunca da donanması olan tüm
ülkelerin, tabiri caizse gözü döndü. takip eden yıllarda portekiz
hindistan’a yerleşti. bir yüzyıl sonra da hollanda, güney
afrika
ve endonezya‘ya
kapak attı.


yıllar 1700’lere geldiğinde, bu “dünyayı
keşif furyası” en parlak çağını yaşamaya başladı. 1700’lerin ikinci yarısında
dünya’da hala bilinmeyen birçok fenomen, ve bu fenomenlerden türetilen efsane
ve olasılıklar, insandan insana doğruluğu bilinmeden dedikoduyla grip gibi
yayılıyordu. herşey varsayımdı, ama olabilme ihtimali de vardı.


mesela 1700’lerin dünya haritalarında uzak
doğu asya kıyıları kesin olarak bilinmelerine rağmen, bu kıyıların ötesinde ne
olduğu bilinmiyordu. pasifik okyanusu‘nun olduğu yerde kocaman bir boşluk
bulunuyordu. hollandalı abel tasman, bu boşlukta ne olduğunu öğrenebilmek için
endonezya’dan pasifik okyanusu’na açılmış ve kurak ve dev bir kıyıyı takip
ederek önce tazmanya
adasını keşfetmiş, yoluna devam ederek başka bir büyük kara parçasına denk
gelmiş ancak buranın yerlilerinin adamlarını vahşice öldürmesi sonrasında geri
çekilmiştir. tam da bu noktada ingilizler, pasifik okyanusu’nun tam ortasında
abel tasman tarafından rapor edilen kıyıların, pasifik okyanusu’nun
“kocaman bir boşluk” olarak göründüğü haritalardaki henüz keşfedilmemiş
dev ve zengin bir kıtaya ait olduğunu konuşmaya başladılar. o kocaman boşluğun
ortasında, amerika gibi dev bir kıta, ve o kıtanın zenginlikleri, altınları,
gümüşleri, değerli taşları ve ilginç havyanları ile bitkileri olmalıydı. bu
teorik kıtaya, terra australis adını vermişlerdi: great south
continent(büyük güney kıtası). bu sadece bir varsayımdı ve bu kıtayı bulmak
için gönderdikleri kaptan james cook, tüm bu hayalleri boşa çıkarttı ama ingiltere
topraklarına önce yeni zelanda, sonra avustralya,
en son olarak ta kanada’nın batı kıyıları olan british
columbia
‘yı kattı.


1800’lü yıllara gelindiğinde ingiltere,
çin ile çok sıkı bir ticaret içindeydi ve çin’e ulaşabilmek için afrika’nın
tamamından dolanıp üstüne hindistan ve endonezya’dan geçmek, aylar hatta yıllar
alan süren çok masraflı bir süreçti. ingilizlerin çin’e ulaşmak için bir
kısayol’a ihtiyaçları vardı. yine tam da bu sıralarda, bir başka dedikodu
yayıldı: amerika’nın kuzeyinden dolanarak çin’e mesafeyi yarısından da fazla
kısaltacak bir denizyolu, “kuzeybatı geçidi” olmalıydı. ya da
ingilizce’deki adıyla, “northwest passage”.


kanada zaten artık ingiliz sömürgesiydi ve
grönland ile beraber doğu kıyılarının haritaları çizilmişti. alaska ise ruslar
ve bizzat kaptan james cook tarafından en küçük girintisine kadar
haritalanmıştı. işte tam da bu ikisinin arasında, haritada “bilinmeyen”
bir boşluk vardı. ve herkes de, bu boşlukta yazları buzlarının eridiği bir
deniz geçidinin varlığından emindi. onlara göre, bu geçit sadece keşfedilmeyi
bekliyordu.


keşif furyası, 1800’lerin başlarında
tropikler dahil dünyanın ikliminin sıcak ve ılıman olduğu tüm yerleri haritada
bulmuştu. geriye sadece insan yaşamına tehlike oluşturan aşırı soğuk iklimin
hakim olduğu kutuplar kalmıştı.


antarktika’nın ötesinde herhangi birşey
olmadığı, 1839-43 arasında james
clark ross
önderliğinde 4 yıl süren ve “ross expedition”, yani
“ross keşif seferi”nde kesinlik kazandı. yine de bu keşif ile
manyetizma, gökbilim, buzulbilim, biyoloji, botanik ve jeoloji gibi birçok
bilim dalına çağının ötesine sıçrama yaptıracak bilimsel veriler toplanmıştı.


james clark ross’un bu seferinden sonra
dünya üzerinde haritada geriye bilinmeyen tek bir şey kalmıştı: kuzey kutbu.
ve kuzey kutbu söz konusu olunca da, ister istemez herkesin aklında sözde hala
keşfedilememiş olan “kuzeybatı geçidi” geliyordu.


işte bizim hikayemiz, tam olarak buradan
başlıyor. ingilizler için geriye keşfedilecek, dünya tarihine adlarını bir kez
daha yazdıracakları son bir büyük keşif şansı kalmıştı. kuzeybatı geçidi, artık
keşfedilmeliydi.


bu işe aşırı derecede büyük bir ciddiyetle
eğildiler. bu son büyük ve onurlu görev için ellerinde ne varsa çekinmeden öne
sürecekler, en büyük masraftan dahi kaçınmayacaklar ve yine bu görev için, en
iyinin en iyisini seçeceklerdi.


james clark ross’un çığır açan antarktika
seferinde kullandığı 2 savaş gemisi vardı. hms erebus
ve hms
terror
. bu ikisi aslında birer kıyı bombardıman gemisiydi ve erebus,
terror’dan biraz daha büyüktü. ingilizler bunları aldı ve tarihte bir ilk
olacak şekilde kutupların sert şartlarına ellerinden geldiği kadar
dayanabilecek şekilde modifiye ettiler. gemilerin teknesinin deniz
seviyesindeki kısmını metalle sardılar ve buzu kırabilsin diye de burunları
özellikle güçlendirildi. hms erebus ve hms terror, tarihte ilk kez hem yelkenli
olup hem de buhar motoruyla pervane itişi sistemine sahip olan gemiler oldular.
bu pervaneler çalıştırıldığında, buhar motoru gemilerin her birini 4 knot
hızında ilerletebiliyordu ancak bu sistem sadece çok ihtiyaç duyulduğunda
kullanılmalıydı. bunun sebebi de gemilerin alabilecekleri toplam kargo ve ağırlıktı.
yani bu buhar motoru için bulundurabilecekleri kömür, çok fazla olamazdı. çünkü
gemilerin bu destansı seferinin ne kadar süreceği öngörülemediğinden, her iki
gemide toplam 135 kişilik mürettebatı 3 yıl doyurabilecek kadar gıda
stoklanmıştı.


teknolojik olarak imkanın elverdiği en son
teknoloji ile donatılan bu gemiler hazırlandıktan sonra iş, bu gemileri
layıkıyla yüzdürecek en iyinin en iyisi olan personeli seçmekti. işte burası,
ipin ucunun kaçtığı ve herşeyin sapa sarmaya başladığı nokta oldu. kraliyet
donanması bu iş için önce en ünlü ve başarılı olan soylulardan başladı, ki
bunlara james
clark ross
da dahildi. ancak hepsi ardı ardına bu teklifi reddetti. james
clark ross’un nedeni, karısının artık başka bir sefere çıkıp hayatını riske
atmasını istememesiydi. hal böyle olunca da donanma, seçeneklerini ve
tercihlerini mecburen aşağı çekti ve bulabileceğinin en iyisiyle yetinmeye
karar verdi.


bulabildiklerinin en iyisi, daha önce
kanada’da keşif seferi yapmış olup an itibarıyla tazmanya valisi olan yüzbaşı
sir john
franklin
‘di. hms erebus’a kaptanlık yapacak john franklin’in komutasında,
hms terror’e kaptanlık yapacak isim konusunda ise aslında pek de istemedikleri
bir adamı kabul etmek zorunda kaldılar. james clark ross’un en iyi arkadaşı
olup, antarktika’daki o ünlü seferde yine hms terror’un kaptanlığını yapmış
olan francis
crozier
. francis crozier aslında hiç istenen bir adam değildi çünkü
ingiliz değildi. normal bir aileden gelmiş bir irlandalı
idi. yani “üstün ırk”tan değildi. yine bu seferde yer alacak bir başka subay
da, soysuz bir aileden gelmesine rağmen son derece karizmatik ve eğitimli olan
ve soylu bir ailenin evlatlık olarak yetiştirdiği james
fitzjames
‘ti.


neyse, efendim bu adamlar 19 mayıs 1845
günü yola çıktılar ve önce grönland‘a vardılar. john
franklin
, mürettebatı tarafından çok sevilen bir adam olmasına rağmen
disiplini herşeyin önünde tutuyordu ve küfür ve sarhoş olmayı yasaklamıştı.
yasaklarına uymayan 5 kişiyi grönland’da gemilerden indirip ingiltere’ye geri
göndermekte tereddüt etmemişti. velhasıl o 5 kişi, o an aslında ne kadar şanslı
olduklarını ancak yıllar sonra anlayabileceklerdi.


10 tane öküz kesilip grönland’daki soğuk
havada etleri doğal bir buzluktaymış gibi istiflendikten sonra 2 gemi hareket
etti ve en son temmuz 1945’te, balina avcıları tarafından baffin körfezi’nde
görüldüler. bu andan sonra da, tıpkı kuzeybatı geçidinin kendisi gibi haritadan
ve tarihten kayboldular. temelli…


birden yokolmuşlardı.


2 yılın ardından ingiltere ardı ardına
keşif seferleri düzenlemeye başladı. artık amaç kuzeybatı geçidini değil,
kaybolan mürettebat ve gemileri bulmaktı. ilerleyen yıllarda, bu seferlerin her
birinden birçok akıl almaz derecede farklı ipucu ele geçirildi; ancak tam
olarak ne olduğu asla anlaşılamadı. sanki ortada devasa bir yapboz vardı ve
kuzey kutup dairesinde tüm parçalarına dağılmıştı, ve bulunabilen az sayıdaki
küçük parçaları da birleştirildiğinde tüm resmi göstermekten çok uzaktı. gizem
asla çözülemedi. ta ki 2000’lere kadar…


aradan geçen 150 yılda hem denizden hem
karadan yapılan birçok sefer akabinde bulunan binbir türlü eşya, mesaj ve
gömülmüş cesede ek olarak inuit(eskimo) sözlü geleneklerinde yer alan anlatı ve
hikayeler kayıt altına alındı ve en nihayet önce 2014’te hms erebus,
ardından da 2016’da hms terror‘un enkazlarının nunavut eyaletindeki king
william adası körfezinin 30 metre altında batmış halde keşfedilmesiyle büyük
resim, çok şaşırtıcı ve sürpriz dolu olaylar içeren bir şekilde ortaya çıktı.


olaylar gerçekten çok ilginçti. ve bir o
kadar da vahim. daha kutup dairesine girer girmez mürettebatın bir kısmı
tüberküloz’a yakalanmış ve 3 kişi ölmüştü. ancak faciaya yol açan esas unsur,
bundan sonra john franklin’in takip ettiği rotaydı. mesele şu ki, franklin
peel
sound
” adı verilen bir kanaldan ilerlemişti. işte başını belaya
saracak olay da buydu: özellikle bu viktoryen dönemde ingilizler kendilerini
dünyanın en üstün ırkı olarak gördüklerinden, yerli inuit avcılarla iletişime
geçme gereği duymamışlar ve onları vahşi, yabani ve barbar varlıklar olarak
görüyorlardı. eğer ki konuşsalardı, buzların erimiş olduğu bir dönemde
geçtikleri peel sound’un aslında kuzey kutup dairesindeki en kaotik noktalardan
biri olduğunu öğreneceklerdi. çünkü peel sound
kanalı buz tuttuğu zaman aşırı derecede sert ve kalın tutuyordu ve tüm o
buzların altında, ilk bakışta deniz değil de kara olduğu izlenimi veriyordu. ve
o buz da, tam da hms erebus ve hms terror
tam ortasından geçerken öyle bir tuttu ki, iki gemi de buza saplandı. saplanış
ki ne saplanış, sanki kazık sokularak kayaya gömülmüşlerdi.


facia böylece başlamış oldu. 1800’ler,
bilenler için “küçük buzul çağı”(little ıce age) denen bir dönemdir.
özellikle 1815’te patlayan tambora yanardağı, 100 yıl boyunca dünya iklimini
birkaç derece düşük tutmuştu. dolayısıyla buzun içine saplanıp kalan gemiler,
takip eden dönem ve yıllarda, buzulların kendi hareketleriyle sürüklenmeleri
haricinde kıpırdayamadı. ilk başta manzara korkutucu değildi. gemilerde 3000
kitap vardı ve tüm kamaralar ısıtma sistemiyle donatılmıştı. 3 yıl yetecek gıda
vardı. fakat zaman ilerledikçe, bambaşka bir sorun belirdi ve büyüyüp bu
koskoca seferi temelinden sarsarak yokoluşa götürdü.


insanlarda baş ağrılarını takip eden
fonksiyonel bozukluklar, ve en son olarak delilikle son bulan ölümler belirmeye
başlamıştı. insanlar ruh ve zihin sağlıklarını kaybederek ölmeye başlamıştı.
bunun sebebi, yedikleri konservelerdeydi.


1980’lerde bulunan cesetlerden alınan saç
ve doku örneklerinde, normal bir insan bünyesinin kaldırabileceğinin nerdeyse
10 katı kurşun saptanmıştı. yani bu adamlar, kurşun zehirlenmesinden ölmüştü.
ilk önce dokuları kararmış, sonra dökülerek tarif edilemez acılar yaşatmış ve
tüm bunlar zihnin sağlığını yitirmesiyle ölüm şeklinde son bulmuştu.


bulunan konserve örneklerinden bir gerçek
ortaya çıktı: konserveleri hazırlayan 2 firmadan biri, londra’ya yerleşen bir
macar’ın kurduğu bir firmaydı ve bu macar beyefendi, sırf işi alabilmek için
fiyatı düşürdükçe düşürmüş ve en sonunda ihaleye konmuştu. ancak işin aciliyeti
olduğu için konservelerin kapaklanıp mühürlenmesi işlemi baştan savma olmuş ve
bu işlemde kaynatıcı olarak kullanılan kurşun, zaman içinde konservenin
içindeki yemeğe karışmıştı. ve insanlar da bu konserveleri tüm yolculuk boyunca
ve buza saplandıkları andan itibaren düzenli öğünlerle yemişti.


ingiliz hükümeti, kayıp keşif grubunu veya
en azından gemileri bulana 20.000 sterlin, yani günümüz parasıyla 2 milyon
sterline yakın bir ödül koydu. e haliyle, aralarında james
clark ross
’un da olduğu birçok kişi kurtarma seferlerine çıktı ancak
bulunanlar ilk ölen 3 kişinin gömülü donmuş mumyaları ve küçük alet edevat
oldu. inuit’lerin anlattığı hikayeleri ise kaale almıyorlardı. ama başka
elementler de vardı: 1848’de peel sound’un girişine gelen bir arama gemisi, peel sound‘a
bakıp “john franklin bu buz yığınının içine yüzmüş olamaz” deyip
aramasını sonlandırmıştı.


1859’da yola çıkan bu keşif seferlerinden
biri, teğmen william hobson öncülüğünde taşların üst üste konulmasıyla
oluşturulmuş bir zaman kapsülü(time capsule) buldu. bu, muazzam bir keşifti.
çünkü o zamanlar, sefer yapan gemilerin tümünün yakın oldukları karaya bir
zaman kapsülü içinde rapor bırakması kuralı vardı. böylece kaybolsalar bile
akıbetleri hakkında bir tahmin yapılabilecekti.


zaman kapsülünün içinden bir mektup çıktı.
ilki, 28 mayıs 1847 tarihliydi ve kaptan franklin öncülüğünde, herşeyin
kusursuz şekilde ilerlediği ve buzların erimesini beklediklerini yazıyordu.
ancak mektubun kenarlarında ikinci bir mesaj daha vardı ve bu mesaj
okunduğunda, tüm resim birden karanlık hale geldi: ikinci mesaj tam 1 yıl sonra
1848 mayıs’ında yazılmıştı ve franklin ile beraber 9 subayın da olduğu 24
mürettebatın ölmüş olduğunu ve komuta kademenin francis cozier tarafından
yürütüldüğünü yazmakla kalmamış, buza saplandıkları ilk kıştan itibaren buzların
hiç erimemiş olduğunu ve 1 santim bile ilerleyemediklerini anlatmıştı. facia
büyüyordu.


1860 ve 1869’da charles hall
öncülüğündeki 2 keşif, bilgi edinmek için daha çok inuit’ler üzerinde
yoğunlaştı ve ilk defa, yabani ve barbar olarak gördükleri halktan çok ciddi
bilgiler edinmeye başladılar. ilk önce king william adası’nda içinde çok fazla
sayıda ekipman olan bir kayık ve içinde 2 ceset buldular; fakat bir sorun
vardı: kayık, gemilerin olduğu yöne yönlendirilmişti. daha sonra da yine
inuit’lerin yardımıyla birçok cesedin kalıntılarına ulaşıldı: bu cesetlerden
biri de, zamanının en parlak beyinlerinden olan tıp uzmanı harry
goodsir
’e aitti.


charles hall,
inuit’lerle iletişime geçerek hikayenin aydınlanmasındaki en büyük unsuru,
“tanık hikayelerini” devreye sokarak çığır açtı. birçok inuit, olanlara tanık
etmişti ve bu beyaz adamlara dair anlatacak, kendilerine ilginç gelen birçok
anıları vardı.


francis
crozier
ve adamları 1848 yazında, charles hall’ın
1869’da bulduğu kayığı, gemide çikolataya kadar ne kadar yaşam desteği ünitesi
varsa doldurarak çok büyük bir partiyle güneye doğru yürüyüşe çıkmışlardı.
ancak mesafe çok uzundu ve bu adamların her tarafı, inuit’lerin dediklerine
göre şişlik ve yara içindeydi. hepsi hastaydı. birçoğu yavaş yavaş c vitamini
eksikliğinden kaynaklanan iskorbit hastalığından çürüyor, geri kalanı ise
yıllar içinde hem konservelerden hem de gemilerin içindeki su sistemini yayan boruların
kurşun kaynaklı olmasının da etkisiyle, kurşun zehirlenmesiyle yavaş yavaş acı
içinde eriyorlardı. güneye yürümüşler, ancak bir noktada pes ederek geri
dönmeye karar vermişlerdi. yürüyüş umutsuzlukla sona ermişti ve hepsi, “ev”
olarak bildikleri tek yer olan gemilere dönmeye karar vermişlerdi. buzların
erimesi, tek umutlarıydı.


2 eskimo, charles hall’a tanık oldukları
hikayeleri kronolojik olarak anlatırken hikaye gittikçe daha da karanlık ve
insanlık dışı bir hal aldı. 1850 yazına gelindiğinde bir partiyle
karşılaşmışlardı ve partide 30 kadar adam vardı, açlıktan kırılıyorlardı.
başlarındaki uzun boylu bir adam, inuit dilini bilmemesine rağmen kendilerine
gelip aç olduklarını yalvarırcasına el işaretleri ve seslerle anlatmaya
çalışıyordu. ınuitler için bu adamlar garipti: çünkü 4 yıldır burdaydılar ve
hala bir fok bile avlamayı bilmiyorlardı, öğrenmemişlerdi. bu beyaz adamlar
nasıl bu kadar cahil olabilirdi? buna rağmen adamlara yardım edip ellerinde
istifledikleri etleri verdiler, ancak ertesi sabah hemen sıvıştılar: 2 inuit,
30 adamı doyuramazdı.


yine başka bir inuit, aynı yılın kışında
gemilerin kendi kendilerine olduğu bir gün, boşaltılmış olduğunu düşünüp içinde
kullanışlı birşey bulabilir miyim diye girdiğinde karşılaştığı manzarayı
anlatır: içerde bir sürü adam vardı ama hepsi hareketsizdi ve hastaydı:
hepsinin yüzleri, elleri derileri, tüm vücutları simsiyahtı. hem kurşun
zehirlenmesi, hem iskorbit, hem soğuk yanmasından kangren hem de açlık, tüm
vücutsal fonksiyonlarını yoketmişti ve artık ölmeyi bekliyorlardı. kendisi
gemiden çıkacakken bu adamlar birden dirilmiş ve onu gitmekten alıkoymak
istemişlerdi. tam o sırada yine uzun bir adam gelip inuiti kurtarmış, ve
kamarasına çekerek el işaretleriyle birkaç yüz metre ilerdeki başka bir kampa gitmemesi
konusunda kendisini uyarmıştı.


bu uzun adamın sözkonusu inuit’e gitmemesi
için uyardığı kamp hakkındaki fikirler, ancak yüzyıl sonra toplu bir halde
bulunan kemiklerin incelenmesiyle ortaya çıktı.


tüm gıda tükenmişken ve avlanmayı
bilmiyorken, mürettebatın bir kısmı yamyamlığa başlamıştı ve muhtemelen çok
büyük bir kavga sonunda gemiden uzaklaştırılmışlardı. bulunan tüm kemiklerde
belli birkaç detay vardı: tüm el ve kafalar ayrı bir noktada gömülmüştü ve
geriye kalan tüm diğer kemiklerde, derin bıçak izleri bulunmuştu. bu izler,
etin kemikten sıyrılma işleminden kalan izlerdi. anlaşıldığı üzere, dışlanan
adamlar aralarından biri öldüğü zaman kendisini “insan” yapan görsel unsurları
gözden uzaklaştırmak için el, ayak ve başlarını kesip başka bir yere gömüyorlardı.
geriye kalan gövde ise bir karkas muamelesiyle işlenip yeniyordu.


en son inuit hikayesi, 1851 yazına dairdi.
gemiler artık bomboştu ve bir inuit, gemilerden dışarı doğru karda az sayıda
ayak izi görüp onları takip ederek 4 adama ulaşmıştı. bu adamlar kendisinden
yardım istedi ve takip eden kış boyunca, bu inuit onlarla yaşayacak ve onları
doyurup, avlanmayı öğretecekti. bir sonraki baharda yollarını ayırmışlar, ve bu
4 adamdan aralarındaki en uzun olanı, inuit’e minnettarlık hediyes olarak bir kılıç
hediye etmişti: kılıcın üstünde yazan isim, bu uzun adamın kimliğini ve
karakterini ne iyi anlatabilecek isme aitti: james
fitzjames
. 4 adam, güneye doğru yönelerek ufukta kayboldu ve bir daha
kendilerini gören olmadı.


tarihin son büyük keşif girişimi, tarihin
en trajik faciasıyla son bulmuştu. 129 adamdan geriye 1 tane bile kurtulan
olmamış, ve tüm bu mürettebat sadece soğuk değil, açlık, hastalık, ölüm,
yamyamlık, umutsuzluk ve kutup karanlığı ile tam 6 yıl boyunca mücadele
etmişti. kaçamamışlardı, bulundukları kuzey kutup dairesi, medeniyete
olabilecek en uzak noktalardan biriydi ve zamanında, günümüzde mars’ın bize
olduğu kadar “uzaylı” bir ortamdı.


gemilerin kaderine dair ne olduğu ancak
2010’lu yıllarda ortaya çıktı. 2 gemi de, king william adası’nın güneyinde
suyun 30 metre altında keşfedildi. ikisi de, yıkılmış direkleri haricinde el
değmemiş kadar iyi bir durumdaydılar. bulundukları ortam o kadar “uzaylı” idi
ki, haritada bilinmeyen bir boşluk olan bu bölgedeki king william adası’nın ada
olduğunu bilmiyorlar, anakaranın bir uzantısı olarak gördükleri “king
williamsland” adını verdikleri bir kara olduğunu sanıyorlardı. bölgeye, bu
kadar yabancıydılar.


inuit’leri vahşi olarak görmeyip, o 6
yılda onlardan kutuplarda yaşamanın sanatını öğrenmiş olsalar belki aralarından
bir kısmı kurtulabilecekti. ama ingiliz kibiri, tarihin efsaneleşmiş en büyük
facialarından birinin doğmasına sebep oldu. 2 gemi enkazının ingiliz hükümeti tarafından
hediye edildiği kanada bunun farkına varmış olacak ki, 1990’da nunavut
bölgesini inuitlerin özerk bir eyaleti haline getirdi ve “eskimo” terimi, rafa
kaldırıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet