ŞIRNAK’TA BİR ADAM GÖRDÜM !


Yılını kesin olarak hatırlamıyorum; ancak 1990’lı
yılların başıydı.

Türkiye Diyanet Vakfı’ndaki müfettişliğimin ilk yıllarıydı.

30’lu yaşların başındaydım.

O sırada Teftiş Kurulu Başkanı olan … ile aramız fazla iyi sayılmazdı.

Kendisine karşı herhangi bir saygısızlığım yoktu, ancak herhalde yalakalık ve
yağcılık yapmadığım için olacak beni fazla sevmezdi.

Doğrusu benim de onu sevdiğim pek söylenemezdi.

Bu sebeple de en uzak yerlere beni gönderirdi.

Arkadaşlar arasında adım, Doğu İlleri Genel Müfettişi’ne çıkmıştı.

Bazen de Doğu ve Güneydoğu İllerinden sorumlu Müfettiş diyorlardı bana.

Aynı durum ondan sonraki Teftiş Kurulu Başkanı zamanında da devam etti.

Doğu ve Güneydoğu illerinden beri gelmiyordum.

Yine bir gün önüme bir görev yazısı koydu Teftiş Kurulu sekreteri olan arkadaş.

Yazıya bakılırsa; Van ve Bitlis’te bulunan TDV şubelerinin genel teftişini
yapacak, buna ilave olarak Şırnak İli Beytüşşebab ilçesinde bulunan TDV
Şubesi’nde kaybolduğu söylenen 50 kuruşluk bir cilt Maktu (değeri üzerinde
yazılı) Makbuzu kimin kaybettiğini bulacaktım!

Dikkat edin lütfen 50 kuruşluk maktu makbuz diyorum; beher yaprağı 50 kuruş
değerinde olan 100 yapraklı bir cilt bağış makbuzu.

O günkü parayla toplam parasal değeri 5000 (BEŞBİN) lira, şimdiki parayla 5
kuruş olan bir makbuzdan bahsediyorum.

Sanıyorum o sırada 2 veya 2.5 milyar TL. maaş alıyorduk.

Şimdiki parayla 2.000 veya 2.500 TL.

Yani özetle; bugünkü parayla 2.500 TL. maaş alan bir müfettiş, yine bugünkü
parayla toplam değeri 5 kuruş olan bir makbuzun akıbetini araştırmak için
Beytüşşebab’a gidecekti!

Yol parası bile makbuzun toplam tutarının kat be kat üstündeydi!

Ankara’dan uçakla Van’a, oradan karayoluyla Bitlis ve Siirt üzerinden Şırnak’a,
oradan da bugün bile terör örgütünün yuvalandığı ve o sırada örgütün merkez
üslerinden birisi olan Kato dağlarının eteğindeki Beytüşşebab’a gidecektim!

Sıkıyorsa gitme!

Derhal işten atarlardı!

Esasen gerek Teftiş Kurulu Başkanı, gerekse diğer idareciler iki de bir bunu
hatırlatır dururlardı.

Nitekim 2009 yılına gelince dediklerini yaptılar da; zira haksız yere beni
işten attılar 2009 yılında!

Neyse gelelim asıl konuya:

Uçakla Van’a, Van’daki görevim bittikten sonra otobüsle Bitlis’e, oradan da
yine otobüsle Siirt’e geçtim.

Siirt-Eruh-Şırnak yolunun güvenlik sebebiyle kapalı olduğunu, haftada ancak bir
gün askerlerin gözetimi altında konvoyla yolculuk yapıldığını söylediler.

Ancak bir hafta bekleyemezdim.

Çünkü Ankara’daki beylere hesap veremezdim!

Onlar sırf fazladan harcırah almak için gün körlediğimi düşünürlerdi!

Bu sebeple konvoy gününü beklemeden Siirt Müftülüğü’nün temin ettiği bir araçla
yola çıktım.

Siirt-Eruh-Şırnak yolunda en az 5 kere askerler tarafından durdurulup arandık.

Askerlerin tutumu gerçekten de iğrençti!

“Araçtan in, arkanı dön, ellerini araca yasla” diye emir veriyorlar, sonra da
arkamızdan yaklaşıp her yanımızı mıncıklıyorlardı!

Kimliğimi görünce de “Hemşerim ölümüne mi susadın. Ne geziyorsun bu yollarda.
Seni görürlerse mutlaka dağa kaçırırlar…” diye söyleniyorlardı.

İşte bu şerait içinde, yüce dağların arasından, derin vadilerden, dağ
yamaçlarında bulunan ve yola hakim mağara önlerinden, yakılıp yıkılmış
köylerden geçerekten, bir akşam üzeri ulaştık Şırnak iline.

Müftülüğe vardım ve kendimi tanıttıktan sonra gece kalabileceğim uygun bir yer
olup olmadığını sordum.

“Yok” dediler.

“Beytüşşebab’a gideceğim” dedim; “Gidemezsin” dediler. “Ölümüne mi susadın. Şu
zamanda seni buraya gönderenler, galiba seni gözden çıkarmışlar hocam!” diye
içime korku saldılar.

İşte ondan sonra Beytüşşebab’a gitmekten vazgeçtim.

Beytüşşebab’daki görevliyi Şırnak’a çağırarak orada ifadesini aldım ve
Ankara’da bitecek işi Şırnak’ta bitirdim.

Kızıltepe’de bulunan Mardin havalimanından da Ankara’ya döndüm.

“Ankara bitecek iş” diyorum; altı üstü 5 kuruş değerinde bir bağış makbuzu,
“değerini hesaba yatırın” deyip işi bitirin kardeşim, 5 kuruşluk makbuz için
Beytüşşebab’a Müfettiş göndermek suretiyle, insanların gözünde hem kendinizi,
hem de müfettişinizi alay konusu yapmak ve müfettişinizin can güvenliğini
tehlikeye atmak da neyin nesi?

Şırnak’ta misafirhane ve uygun otel bulamayınca mecburen Müftülükte şef olarak
çalışan ve o sırada Müftü Vekili olarak görev yapan …’ın davetini kabul ederek
onun evine misafir oldum.

İlk defa gördükleri halde beni evlerine kabul etiler ve çok güzel ağırladılar.

Delikanlı durumundaki erkek çocukları hizmet için etrafımda fır döndüler.

O tarihten sonra, kendisiyle dost olduk.

Hemen her kandilde ve bayramda aradı beni.

Ankara’ya her geldiğinde uğradı yanıma.

Emekli olduktan sonra bile dostluğumuz sürdü ve sürmekte.

2015 yılında başlatılan şehir mücadelesinde, dostum eşini ve çocuklarını alarak
Gaziantep’e yerleşti.

Kendisine Ankara’da boş bulunan evimde kalabileceğini söyleyerek Ankara’ya
çağırdım; teşekkür etti gelmedi.

Bugün kendisinden öğrendim; Şırnak’taki şehir içi çatışmalarında birkaç katlı
evinin bütün duvarları yıkılmış ve o duvarları yeniden ördürmüşler!

Sakın ola “bir Kürt ile Türk Milliyetçisi bir Türk’ün dostluğu nasıl mümkün
olabilir” demeyin, olabilir.

Zira o herhangi bir Kürt değil, devletine sadakatle bağlı bir Kürt.

Zaten Hakkari, Şırnak, Diyarbakır gibi yerleri vatan toprağı olarak kabul
etmemizin ve oraların güvenliği için can vermemizin bir sebebi de bu kabil Kürt
vatandaşlarımız değil midir?

Yani devletine, milletine ve bayrağına bağlı Kürtler demek istiyorum.

Üstelik o ve ben, Kürt ve Türk olmaktan önce insanız; üstelik o, adam gibi bir
adamdır!

Böyle Kürtlere canımız kurban olsun; onlar bizim en aziz, en muhterem
kardeşlerimizdir.



Dostum diş tedavisi için Ankara’ya gelmiş ve bugün birlikte olduk.

Geçmişi yad ettik kendisiyle.

İlk yaptığı iş, birlikte verdiğimiz pozu ailesine göndererek sevincini onlarla
paylaşmak oldu.

Ben de yaptım aynısını.

Hoş geldin Ankara’ya dostum; alâ ra’si ve’l ayn…


Ömer Sağlam

17 Eylül 2018