A. Siyâsî Tarih


45 yılında
parçalanan Kubrat Han’ın Büyük Bulgarya Devleti’nin bir bölüğü Asparuh’un
önderliğinde Balkanlar’a yöneldi. Bizans ile yıllarca süren savaşlar
neticesinde Bulgarlar 681 yılında Koca Balkan’ın kuzeyinde yaşayan Slavları
hakimiyeti altına alarak yeni bir devlet kurdular. Bu kurulan yeni Bulgaristan
Devleti’ni yönetenler Türkî Bulgarlardı. Fakat VIII. asırdan itibaren
aristokrasi arasına girmeye başlayan Hıristiyan Slavlar adım adım ülkeyi
Slavlaştırmaya başladılar.[1] Bu akım Omurtag (814-831) zamanında iyice
hızlandı. 865 yılında Hıristiyanlığın devletin resmî dini olarak kabul
edilmesiyle Protobulgarlar eritilmeye başlandı. Slav alfabesinin mûcitleri olan
Kiril ve Metodiy kardeşlerin gayretleriyle dinî edebiyat da Slavlaştırıldı.
Bunun neticesinde bir milletin en önemli unsuru olan dil de Slavlaştı.


Birinci Simeon
zamanında güç ve kültürel açıdan “altın çağ”ını yaşayan Bulgar Devleti bunu
fazla sürdüremeyerek X. yüzyılın ikinci yarısında içeriden çökmeye başladı.
Bizans, hemen yanında bulunan güçlü bir ülkeye tahammül edemezdi. Bu yüzden
yaklaşık otuz yıl süren bir Bulgar-Bizans mücadelesi sonucunda 1018 yılında
Bulgaristan Bizans esareti altına girdi.


Bu esaret
yıllarında Karadeniz’in kuzeyinde bulunan bir çok Türkî kabile Balkanlar’a
inerek Bizans’a saldırıyordu. Bunların en etkilisi Kumanlar/Kıpçaklar oldu.
Onlar yalnız saldırmakla yetinmeyip yerleşmeye çalıştılar ve bunu başardılar.
Zamanla da İkinci Bulgar Devleti’nin kurulmasında temel faktör oldular. 1185
yılında Asen’in kurduğu İkinci Bulgar Devleti Osmanlı egemenliğine dahil
oluncaya kadar Asenler, Şişmanlar, Terterler gibi Türkî asıllı hanedanlar
tarafından yönetilmiştir.[2]


1299 yılında
Anadolu’da Osmanlı Devleti kuruldu. XIV. asırda Balkanlar Anadolu’dan gelen
Türklerin/Müslümanların akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Gittikçe artan
akınlar neticesinde 1362 yılında Edirne fetholundu, 1363’te Sırpsındığı Savaşı
kazanıldı, 1364’te ise Filibe ve Eski Zağara fethedildi. Ali Paşa Kuzey
Bulgaristan’ı fethetti. Zamanın hükümdarı olan Şişman mağlûp olunca kız kardeşi
Maria’yı Birinci Murad’a nikahladı. 1389 yılında Bulgaristan tamamen Osmanlı
sınırları içine dahil edildi.


Bulgaristan’a
Müslüman unsurun yerleşmesi daha XIII. asrın başlarında oldu. Çünkü o zamanlar
Tuna’nın kuzeyinde 12.000 Kıpçak İslam dini ile müşerref olmuştu. Bunlardan
başka Osmanlı’nın Bulgaristan’ı daha fethetmesinden önce ve sonraları
Anadolu’dan buralara gelen dervişler yerli Bulgar halkının kalplerini
fethetmeye başlamıştır.[3] Böylece Bulgaristan topraklarında bir
Müslüman kitlesi oluşmaya başladı. Bu kitlenin oluşumu tabii ki, Anadolu’dan
buralara göç eden/ettirilen kimselerle ve yerli halktan ihtidâ edenlerle
tamamlandı. Bununla Bulgaristan toprakları bir zorlama olmaksızın İslamîleşti.[4]


Bu Müslümanlar
Osmanlı hakimiyeti altında Hıristiyanlar ile iyi münasebetler içerisinde
yaşadılar. 400’ü aşkın yıl yerli Hıristiyanlar Osmanlı Devleti’ne isyan etme
teşebbüsünde bulunmadılar. Osmanlı Devleti’nin gittikçe gelişmesine ve
güçlenmesine Müslüman Hıristiyan hep birlikte destek oldular. Bu XIX. asrın
ortalarına kadar böyle sürdü.


XIX. asrın
başlarından itibaren Bulgar halkı arasında millî duygulardan kaynaklanan bir hareketlilik
başladı. Bundaki haricî tesir göz ardı edilemez-özellikle Rusya’nın tesiri.
Bunun neticesi olarak isyan teşebbüsleri başladı. 1850 Vidin isyanı ilk önemli
isyandır.[5] Bundan sonra isyan denemeleri devam etti.
Ama başarıya, Avrupa’ya seslerini duyurmaya ancak 1876 Nisan ayaklanmasıyla
ulaşabildiler.[6] Bu isyanların arkasında hep -boğazlarda
gözü olan- Rusya duruyordu.


Nitekim bu
amacına nail olmak için 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi
başlatıldı. Bunun sonucunda Bulgaristan bağımsız bir prenslik haline geldi.
İşte bununla da Bulgaristan Müslümanlarının bitmez tükenmez dertleri başladı.


B. 93 Harbi Sonrası Bulgaristan Türklerinin Durumu


  1. Sosyal
    Durum


Bulgaristan Müslümanları
yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu bünyesinin ayrılmaz bir unsuru olarak
yaşadılar. Bu da aynı dertleri, aynı sevinçleri, aynı kaderi paylaşmak demekti.
Osmanlı 1699 Karlofça Antlaşması’yla “kan kaybetmeye” başladı. Geriye atılan bu
adım tek adım olarak kalmadı. Bunun neticesinde Balkanlar elden gitti, hatta
bütün Osmanlı toprakları parçalanıp dağıtıldı; bugünkü Türkiye toprakları
hariç.


İki yüz yıl hep
zayıflayan, gücünü kaybeden bir imparatorluğun -hangisi olursa olsun- halkını,
tebaasını mutlu etmesini düşünmek ve istemek gayr-i kâbildir. Bulgaristan
Müslümanları, güçsüz bir hükümdarlığın uyruğu olarak son dönemlerde yeterince
zahmete katlandı, 93 Harbi neticesinde de birdenbire azınlık haline geldi.
Bunun insan üzerine bir çok psikolojik ve sosyolojik etkisinin olmaması
imkansızdır.


Azınlık durumuna
düşme bir tarafa, bunun yanında bir de yeni kurulmuş olan Bulgar Devleti’nin
baskıları ve “özgürlüğe” kavuşan Bulgar çetecilerinin, Müslüman-Türk
düşmanlarının zulümleri başladı. Halka en vahşiyâne eziyet metotları uygulandı.[7] Bu baskı ve zulüm olayları üç önemli
sonuç verdi:


  • Ekonomik problemler arttı; zaten fakir olan Müslüman halk
    iyice “battı”.
  • Tedhîş ve zulümlerle halk sindirildi; bu çok önemli bir
    problem. Bir topluluğun hakkını arayamama, yükselememe bunun neticesinde
    doğar.
  • Göçler-İslam dininde göç/hicret kutsal bir olaydır. Bu
    sebeple veya böyle kutsallık anlayışı olmaksızın yapılan göçler
    Bulgaristan, genel olarak da Balkan ve Kafkas Türkleri arasında
    görülmektedir.


Bu göçlerin temel
faktörü yapılan baskılardır. İkinci faktör de millî duyguların doğurduğu
Anavatan’da olma isteği. Göçler, baskının bardağı taşırmasının bir neticesidir.
Bulgaristan Müslümanları arasından Türkiye’ye yapılan göçlerin sonucu
Müslümanlar açısından çok acıklıdır. Bu kötü sonuçları şöylece sıralayabiliriz:


  • Ekonomik kayıplar,
  • Sosyal kayıplar,
  • Müslüman unsurun azalmasından doğan siyasî kayıplar,
  • Aydınların göç etmesinden/ettirilmesinden doğan beyin kaybı
    (beyin göçü).


Bu sonuncusu
kayıpların en vahim olanıdır. Çünkü bir aydın tabakanın yok edilmesi gelecek
bir- iki neslin yok edilmesidir. Bunu bilen Bulgar hükümetleri de tabii ki, bu hususu
hiçbir zaman ihmal etmemişlerdir. Göçlerde ön sırada yer alanlar öğretmenler,
hocalar, millî ve dinî şuura sahip kimseler, halka önderlik edebilecek kimseler
olmuştur. 1878-1944 arası Bulgaristan’dan yaklaşık 1.500.000[8] Müslüman Türkiye’ye göç etmiş/göç etmek
zorunda kalmıştır.


  1. Siyasi
    Durum


Bulgaristan
Müslümanları, daha önce de söylediğimiz gibi 93 Harbi sonrasında azınlık,
yönetilen halk durumuna düştü. Yönetenden yönetilen durumuna düşmenin verdiği
maddî ve manevî sıkıntıları bir ölçüye kadar hepimiz anlayabiliriz.


Yönetmek,
devletin değişik kademelerinde eleman bulundurmak bir toplumun gücünü
göstermektedir. Bulgaristan Müslümanları 1878 sonrasında potansiyel olarak
yeterli güce sahipti, ancak bu gücü hiçbir zaman tamamen harekete geçiremedi,
geçirmeye fırsat bulamadılar. İster Bulgar Prensliği’nde, ister Bulgar
Çarlığı’nda veya Halk İdaresinde olsun Müslümanlar lâyık-ı veçhile seslerini
duyuramadılar. Seslerini duyuramayınca da ezilenlerin en ezileni, hakları en
çok gasp edilen topluluk oldular.


Olaylara eğer
daha konkre olarak bakılırsa şu gerçekler göz önüne serilmiş olur:


Bulgar
Prensliği’nin kurulmasıyla 10 Şubat 1879 yılında kurucu meclis küşat olundu. Bu
Meclise Müslüman saflarından en az 24 kişinin katılması gerekirken, ancak 13
kişi katılabilmiştir.[9] Bulgaristan Müslümanları 1989 yılına
kadar bir siyasî teşkilat kuramamaları sebebiyle her zaman Bulgar partilerine
oy veriyor veya o partilerden aday gösteriyorlardı. Fakat Müslüman adaylar,
partileri ne kadar güçlü olursa olsun, sık sık haksızlığa uğruyorlardı. Ya
seçilmeleri onaylanmıyor, ya seçildikleri halde yerlerine başkası giriyor veya
seçim kağıtlarında karışıklık çıkarılıyor.[10] Ayrıca seçim öncesinde korkutmalar,
tehditler ve buna benzer yıldırma olayları da az olmuyor. Bu seçilme
engellerine bir de 1878 sonrası ilk yıllardaki Bulgarca bilmeme, ikamet şartı
gibi sudan bahaneler katılınca Müslümanların acınacak durumu ayan beyan oluyor.[11] Bu sebepler yüzünden Parlamentodaki
Müslüman mebusların sayısı yirmiyi pek nadir aşabilmiştir.[12] Müslümanların idareye aktif olarak
katılmaları ancak yerel yönetimde mümkün oluyor. Fakat bu da yetersiz kalıyor,
çünkü bir Müslümanın belediye reisi olması ancak tamamı Türk- Müslüman bir
belediyede mümkün oluyor. Köy muhtarları Müslümanların çoğunlukta bulunduğu
köylerde Müslümanlardan seçiliyor. Fakat bunları da iktidarda bulunan
hükümetler keyfî iradelerine göre değiştiriyorlar. 2001 yılına dek Müslümanlar
arasından birine bakanlık verilmediği de tarihin sayfaları aktarılınca
teessüfle müşahede ediliyor.


Velhasıl,
Müslümanların idareye, büyük politikaya katılımları sadece göz boyamak, halkı
yatıştırmak ve değişik zamanlarda ortaya çıkan menfaatler için olmuştur.


Bulgaristan
Müslümanlarının siyasi durumunu bir polis raporundaki şu ifadeler en güzel bir
şekilde ortaya koyuyor: “Türklerin cehalet içinde boğulmaları, kültür
düzeylerinin olabildiğince düşük olması için elimizden gelen her şeyi
yapmalıyız, iktisadî bakımdan ise ayakları üzerine basmalarına fırsat
tanımamalıyız. Bu şekilde onlar siyaset yapamayacak ve siyasî meselelerle
uğraşamayacak hale geleceklerdir.”[13]


Müslümanlar faal
olarak siyasî hayata iştirak edemedikleri için bir çok zulüm ve sıkıntıya maruz
kalmışlardır. Bu problemler Rusların Bulgaristan topraklarını işgal etmesiyle
başlamıştır. Savaş mültecileri problemi Türk toplumunun ekonomik gücünü yok
etmiştir. Türkiye’ye giden ve daha sonra dönen mülteciler “çırıl çıplak”
bırakılmışlardır. Müslüman-Türk köyleri sık sık eşkıyaların saldırısına
uğramış, devlet de bu gibi olayların çoğuna göz yummuştur.[14] Devlet Müslümanların mal varlığının bel
kemiğini teşkil eden vakıfları yoktan sebeplerle yok etmiştir. Savaşlar
esnasında şovenistler masum Müslüman halka etmediği zulmü bırakmamışlardır.
Daha sonraları “Rodna zaştita” teşkilatının devlet desteğiyle yaptığı vahşice
hareketler halkı çok zor durumda bırakmıştır. Bu zulümler otuzlu yıllarda
bardağı taşırmıştır.[15] Özellikle Razgrad mezarlığını yıkma,
Kesarevo katliamı gibi olaylar tarihin en karanlık sayfalarını 20. asırda
medenî dünyanın seyrine sunmuştur.[16] Burada kaydetmeden geçemeyeceğimiz bir
gerçek de Müslümanların isimlerini değiştirme olayları ve Hıristiyanlaştırma
çabalarıdır. 1878 sonrasında bir çok defa Rodoplar’daki Türkî asıllı Pomak
Müslümanların isimleri değiştirilmiş, zorla “Hıristiyanlaştırılmışlardır.”[17] Aynı olaylar Çingene asıllı
Müslümanların başından da eksik olmamıştır.[18] Esefle söylemek gerekiyor ki, bunları
20. yüzyılda medenî olmayı hedefleyen bir devletin idaresi yapmaktadır.


Özetle şunları
söyleyebiliriz: Bulgar hükümetlerinin Müslümanlara yaklaşımları her zaman aşırı
pragmatist, menfaatçi bir biçimde olmuştur. Hakları lâyık-ı veçhile ancak
zaruret hasıl olunca tanınmıştır. Bu gibi yaklaşımlar ve yukarıda zikrettiğimiz
kanunsuzluklar Müslümanları her zaman sinmiş, kompleksli bir durumda
bırakmıştır.


  1. Sosyo-Kültürel
    Durum


Bulgaristan
topraklarında İslâmî kitlenin oluşumu hakkında daha önce söz etmiştik.
Buralarda 1400 yıllık geçmişe sahip olan İslâmî kültür ve ondan da eski olan
Türk kültürünün mirasçısı olan Müslüman-Türkler yaşamaktadır. Bulgaristan
Müslümanlarının kültürü bu iki kültürün bileşimi ve etkisiyle oluşmuştur.[19] Bu nedenle onların kültürünü çok iyi
bilmemiz gerekiyor.


Osmanlı Devleti
kültürel kalkınmaya büyük önem vermiştir. Özellikle Balkanlar’ı fethetmeye
başlayınca buraların imarı, kültürel inkişafı için akla gelmeyecek yatırımlar
yapılmıştır.


Bunun temel
nedeni İslam dini, İslam dininin ilk buyruğu olan “İkra”dır. Bulgaristan
Devleti’ne Osmanlı’dan çok büyük kültürel miras kalmıştır. Bunları vakıf adı
altında toplamak mümkünse de biz şöyle sıralamaya çalışacağız:


A. Kütüphaneler


Osmanlı okuyup
okutmaya büyük önem verdiğinden Bulgaristan topraklarında da bir çok kütüphane
kurmuştur. Bunların en önemlileri şunlardır:


A.1. Şumnu Şerif Halil Paşa Kütüphanesi


1744 yılında
Tombul Cami’nin külliyesine dahil olarak kurulmuştur. Buradan alınan yaklaşık
2300 cilt kitap 1993 yılına kadar Şumnu Bölge Kütüphanesinde, 1993’ten sonra da
Sofya Milli Kütüphanesi’nde korunmaktadır.[20]


A.2. Vidin Pazvantoğlu Kütüphanesi


Osman Pazvantoğlu’nun
Vidin’i 1794 yılında işgalinden sonraki yıllarda kurulmuş olması muhtemeldir.
Bu kütüphaneden 1888 yılında Sofya’ya 2664 cilt kitap getiriliyor. Bunların
2014 cildi bir anlaşma ile Türkiye’ye veriliyor, 650’si ise Sofya Milli
Kütüphanesi’ne kabul ediliyor.[21]


A.3. Samokov Vakıf Kütüphanesi


Şehir yöneticisi
Mehmed Hüsrev Paşa’nın (ö.1847) Samokov’ta mevcut olan küçük kütüphaneleri
birleştirerek kurduğu kütüphanedir. Orada mevcut olan 2845 cilt kitap 1879
yılında Sofya Milli Kütüphanesi’ne teslim edilmiştir.[22]


4. Köstendil Vakıf Kütüphanesi


Mollazade Mehmed
Ağa (ö.1876) tarafından küçük kütüphaneleri birleştirerek muhtemelen 1854-1855
yıllarında kurulmuştur. 1909 yılında mevcut olan 264 cilt kitaptan 250’si Sofya
Milli Kütüphanesi’ne getirilmiştir.[23]


Bulgaristan
Müslümanları bunlar büyüklüğünde olmasa da daha birçok şehir veya köy, medrese,
okul, cemiyet ve tekke kütüphanesine sahipti.[24]


B. Cami ve Tekkeler


Osmanlı
Devleti’nin Bulgaristan topraklarında bıraktığı en büyük zenginlik camiler ve
tekkelerdir. Bu mabetlerin sayısını tam olarak tespit etmek zor olsa da, fikir
verme açısından Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesinde zikrettiği bazı önemli
sayıları buraya dercetmek faydalı olur kanısındayım: Eski Zağara-17 cami, Yeni
Zağara-7 cami, Filibe-53 cami ve 11 tekke, İslimiye-12 cami, Lofça-30 cami,
Sofya-53 cami vesaire. Şehir ve kasabalardaki bu cami sayısı ve her Müslüman
köyünde en az bir caminin bulunması ne büyük dinî-harsî bir varlıktır. Ancak bu
kadarla da kalmıyor, zira bu sayının daha sonraki Osmanlı yıllarında arttığı
tarih sayfalarında görülmektedir.


Bulgaristan’da
İslam’ın egemen olduğu yıllarda hal böyle iken Müslümanların 93 Harbi
neticesinde ekalliyet durumuna düşmeleriyle vaziyet de birden bire değişti.
Minareler birer birer düşmeye, ezanlar birer birer susmaya başladı. İmar
projeleri, her nasılsa, hep camilerin yıkılmasını gerektirdi (!). Yapılacak
yollar hep camilerin üstünden (!) geçti. Böylece camilerin sayısı düştükçe
düştü. 1932-1933 yıllarında şu sonuçlar doğdu: Filibe-9 cami ve mescit,[25] Vidin-7 cami,[26] Rusçuk-4 cami, 5 mescit ve 1 tekke.[27] Mesele bu kadarla da bitmedi. Bugün
Filibe’de 2 cami, Vidin’de 1 kullanılmayan cami, Rusçuk’ta da 2 cami ancak
ayakta kalabilmiştir.


Tekkeler de aynı
akıbete uğradı. Bugün var olan tekkelerin sayısı parmaklarımızın sayısını
aşmıyor. Akyazılı Baba, Osman Baba, Demir Baba bunların en meşhurlarıdır.[28] Demir Baba Tekkesi’ni Müslümanların
elinden almak için büyük çabalar sarf edilmesine rağmen, her nasılsa, bunu başaramamışlardır.[29]


Bu konuda daha
derli toplu bir sayı ortaya koyması açısından yirmi eserin özeti olan şu
çizelge büyük önemi haizdir.[30]


           
Yıllar             
Camiler          Tekkeler
       Türk okulları


1876  
            4860  
           
680    
            4112


1915  
           
2640  
           
346    
            2932


1945  
           
1512  
           
84      
            1340


1955  
           
1230  
           
12      
            2116


1980  
           
1180  
            10
kadar        yok


C. Cemiyetler


93 Harbi
Bulgaristan’da yaşayan Müslüman toplumun sosyo-kültürel hayatına büyük bir
darbe vurdu. Öyle ki, kendine gelmeye başlayana kadar on yıldan fazla sürdü.
Daha önce de söylediğimiz gibi göçler Bulgaristan Türklerinin elit tabakasını
alıp götürüyordu. Halka ön ayak olacak kimselere tek tük rastlanıyordu. Buna
rağmen bu birkaç kişi daha iyi çalışmalarda bulunabilmek için birleşmeyi,
yardımlaşmayı, güçlü olmayı sağlayacak kurumlar tesis etmeye gayret etmişlerdir.
Bu gayretlerin bir neticesi olarak 1906 yılında Muallimîn-i İslâmiyye Cemiyet-i
İttihâdiyyesi kurulmuştur. Bu derneğin amacı Türk muallimlerini bir çatı
altında toplayarak Türk eğitiminin güncel meselelerini müzakere etmektir.
Cemiyetin her yıl yapılan toplantılarında bir çok önemli kararlar alınmış, ama
maalesef bu kararların bir çoğu çeşitli nedenlerle yürürlüğe geçirilememiştir.[31] Cemiyet 1928 yılından sonraki
faaliyetlerini Bulgaristan Türk Muallileri Birliği adı altında daha birkaç yıl
sürdürebilmiştir.


1911 yılında
Sofya’da Müslümanların hukukunu muhafaza etmek, toplumsal haklar elde edebilmek
için İttifâk-ı İslâm adında bir cemiyet kurulmuştur.[32] Bulgaristan Müslümanları iki Dünya
Savaşı arasında daha bir çok cemiyet kurmuşlardır. Şunları sayabiliriz: Rusçuk
Yârânı Cemiyeti, Rusçuk Sahâbet Cemiyeti, Vidin Şefkat Cemiyeti, değişik
kasabalarda kurulan Cemiyet-i Hayriyyeler, Nüvvab mezunları ve öğrencilerinin
kurduğu Ahlâk-ı İslâmiyye Cemiyeti (Uhuvvet-i İslâmiyye), yine Nüvvab öğrencilerinin
kurduğu Müsterşiler Cemiyeti, Altınordu, Şenyurt, Bozkurt, Alparslan, Turan[33] ve Din-i İslâm Müdâfileri Cemiyeti.[34]


Bu son iki
kuruluş Bulgaristan Türklerinin hayatında önemli rol oynamıştır. Turan gençlik
teşkilâtının Türklerin ulusal benliğinin oluşumunda yeri çok büyüktür. Yaptığı
ilmî, kültürel ve sportif etkinlikler, neşrettiği “Yenilik”, “İstikbal”,
“Turan” gibi gazetelerle bütün Bulgaristan’ı kapsayan bir hareket olmuştur. Ancak
derneğin İslâmî kaygıya sahip olmayışı, hatta İslâm karşıtı amacının bulunması
büyük fitnelere, tefrikalara neden olmuştur. İtidâl çizgisine dikkat etmeyen
cemiyet 1934 darbesinden sonra kapatılmıştır.


Din-i İslâm
Müdâfileri Cemiyeti 1933 yılında zamanın Başmüftüsü Hüseyin Hüsnü Efendi
tarafından kurulmuştur. Adından da anlaşıldığı gibi cemiyet İslâm’ı koruma
esasına dayanarak kurulmuştur. Amacı Türkiye’de yapılan Kemalist reformların
Bulgaristan Müslümanları arasına nüfuz etmesini önlemektir. Yayın organı olan
“Medeniyet” gazetesinde bu yönde yazılan makaleler pek çoktur. Derneği Bulgar
hükümetleri de desteklemiştir. Cemiyet Müslümanlar arasında çıkan bazı
tefrikalara neden olmuştur. Eğer bu cemiyet ve diğer bazılarının üyeleri,
taraftarları uzlaşma yolları aramış olsalardı Müslüman toplumu o kadar
parçalanmaz, kendi içinde didişerek kan kaybetmez, pusuda bekleyenleri memnun
etmezlerdi.


D. Neşriyat


Balkanlar’ın ilk
Türkçe gazetesi olan Tuna Bulgaristan topraklarında, Rusçuk’un Tuna Vilâyeti
matbaasında 1865 yılında yayınlanmaya başlamıştır.[35] Bulgaristan’ın bağımsızlığını
kazanmasından sonra bu topraklarda daha bir çok gazete ve dergi yayınlanmıştır.
1882 yılında yayınlanmaya başlayan Tarla gazetesini yaklaşık 150 gazete ve
dergi takip etmiştir. Bunların arasında uzun süre yayınlanmaya devam eden ve
1000 adedi aşan nadir olsa bile bu zengin kültürel varlığın günümüz araştırmacılarına
kaynak teşkîl etmektedir. Bu gazete ve dergiler Bulgaristan Türklerinin fikir
hayatını en güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira bunlar değişik toplumsal
cereyanlar, fikri gruplar ve siyasi güçler tarafından neşredilmiştir.
Gazetelerin nâşirleri birbirileriyle kavgalı olmasalar, sayfalarının büyük
kısmını bir birilerine iftira ve hakaret etmeye ayırmamış olsalardı daha
hayırlı hizmetleri olurdu kanısandayım.


Bulgaristan
Türkleri ele aldığımız dönemde yalnız gazete yayınlamakla kalmayarak, sayısı az
olmasına rağmen kitaplar da yayınlanmışlardır. Ders kitaplarının yanı sıra
dinî, edebî, içtimâî ve tarihî içerikli kitaplar yayınlanmıştır. Bu sıkıntılı
dönemde 100 civarında kitap kaleme alınmıştır.[36] Zamanına göre çok hareketli olan bu
yayın hayatını Müslümanlar faaliyette olan yayınevlerine borçludurlar. Bunların
bazıları şunlardır: İntibah, Nüvvab, Terakkî, Ümit, Hurşit, Tefeyyüz, Ehali
vesaire.


E. Dinî İdare


Bulgaristan
Müslümanları ayakta kalabilmelerini dini idarelerine borçludurlar. Onların
hakları daha ilk uluslararası anlaşmalar ve dahilî kanunlarda Müslüman azınlığı
olarak tespit edildi. 1878 Berlin Antlaşması, 1909 İstanbul Protokolü, 1913
İstanbul Muâhedenamesi, 1919 Nöy ve 1925 Bulgaristan-Türkiye Antlaşmaları,
Tırnova Anayasası ve Muvakkat İdare Kuralları Bulgaristan Müslümanlarının dinî
idarelerini genişçe ele aldılar. Buna göre daha 1880 yılında Dinî Cemaatlerin
İdaresine Dair Muvakkat Kurallar[37] gereğince Sofya’da merkez ve bölge
müftülüğü ve bununla beraber 9 bölge müftülüğü kurularak Müslümanlara Hâriciye
ve Mezâhip Nezâreti kontrolünde özerk bir dinî idare verildi. Merkez müftülüğü
daha sonra başmüftülüğe dönüştü, müftülüklerin sayısı ise zaman zaman
değişikliklere uğradı. Müslümanların dinî idaresi devletin tespit ettiği hatlar
doğrultusunda kendi hazırladıkları tüzükler ile gerçekleştirildi. Bu tüzüklerin
benzer tarafları olduğu gibi farklılıkları da vardır.[38] Bizim ele aldığımız dönemde üç tüzük
hazırlanmıştır: 1895,[39] 1919[40] ve 1945[41] yıllarında.


Başmüftü,
Bulgaristan Müslümanlarını yurt içinde ve yurt dışında temsil ediyor, şer’î
mahkemelerin ve medreselerin kontolünü yürütüyor, Müslüman halkın ahlâkını
yüceltmeye, hayırseverliğini arttırmaya gayret ediyor ve şer’î konularda fetva
veriyor. Yüksek Şer’î Mahkemeye başkanlık ediyor.


Bölge müftüleri
ise imam, hatip, vaiz ve cemaat-i islâmiyeleri kontrol ve idare ediyor ve şer’î
konularda gerek duyulunca fetva veriyor. Bölge Mahkeme-i Şer’iyyesinde kadılık
vazifesini de yürütüyor.


Müftülüklerin
yanı sıra her bölge müftülüğünde bir şer’iyye mahkemesi mevcuttur. Bu
mahkemelerin yetkileri değişik devlet kanunlarıyla düzenlenmiştir. Bölge
şer’îyye mahkemelerinden başka Rusçuk ve Filibe’de olmak üzere iki temyiz
şer’iyye mahkemesi ve Başmüftülükte Dîvân-ı Âlî-i Şer’î (Yüksek Şeriat
Mahkemesi) Müslümanların davalarına bakmaktadır.


F. Vakıflar


Bulgaristan
Müslümanlarının millî ve manevî değerlerinin oluşumu ve korunmasında vakıfların
rolünü tarif etmek imkansızdır. Zira müftülükler, okullar, cami ve tekkeler
ancak ecdadımızın miras olarak bıraktığı vakıflardan hasıl olan gelirler
sayesinde bunca zorluğa karşı direnebilmişlerdir. Bu yüzdendir ki, dün de,
bugün de bütün gözler milletin vakıflarındadır. Vakıf deyince Müslümanların
maddî ve manevî varlığı akla gelmektedir. Çünkü vakıflar apayrı bir
medeniyettir. Camiler, mektepler, tekkeler, zaviyeler, kütüphaneler, çeşmeler,
bedestenler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, köprüler, kuleler ve daha bu
kadar emlâk ve emvâl hep vakıf medeniyetini oluşturan cüzlerdir.


1878 sonrasından
bugüne kadar vakıflar hep soyulmuş, çarçur edilmiş, malûm ve meçhul, Müslim (!)
ve gayrimüslim ceplere indirilmiştir. Bu, kimi zaman devletin gizli veya açık
desteği, kimi zaman ise bizim saflığımız veya vurdumduymazlığımız nedeniyle
olmuştur. Allah’ın işine bakın ki, vakıflar bu kadar pervâsızca uzanan ellere
karşın hâlâ, az bile olsa, ayakta durmaktadırlar.


Vakıfların
muhafazası daha Berlin Antlaşması’yla teminat altına alınmıştı. Fakat daha o
zamanlar bir çok vakıf durağanlığını kaybetti. Misal olarak Vidin şehrini
zikredebiliriz: Bir sürü nâmahrem elin uzanmasına, tecavüz etmesine rağmen
yüzlerce Vidin vakfından 1932 yılında 60 kadarı ayakta kalabilmişti. Ama
saldırılar o kadarla da kalmayarak tâ bugünün Müslümansız ve vakıfsız Vidin’e
gelindi. Durum böyle iken Gâzi Mihaloğulları’nın, Pazvantoğlu’nun, Şerif Halil
Paşa’nın, Mahmud Paşa’nın kemikleri hiç sızlamaz mı? Bunlar haleflerinden Allah
için hesap sormazlar mı?


Vakıfların
üzerinde o kadar göz var ki, onların merkezîleştirilmesi ve daha işlek hale
getirilmesi için kurulan Müessesât-i Diniyye ve Vakfiyye Müdüriyeti bile onlara
sahip çıkamadı, bazen de çıkmadı. Böylece vakıflar 120 yıldır devamlı kanlı bir
mücadele içinde olmaya devam etmektedirler. İnşaallah bugünün demokrasisi
gerçek bir demokrasi olur da 400-500 yıllık o vakıflar da rahat bir nefes alır.


  1. Eğitim
    Durumu


İslâm dini
eğitime çok büyük önem vermiştir. Bunun Kur’ân-ı Kerim’in ilk ayetlerindeki
“oku!” emrinin bir gereği olduğu muhakkaktır. Kur’ân-ı Azîmüşşân veya Sünnet-i
Nebevî Müslüman toplumun okumuş, bilgili, düşünen ve üreten bir toplum olmasını
ister. Bu nedenle daha Peygamberimizin nur saçtığı Asr-ı saadetinde ortaya
çıkan Suffa’yı günümüz anlamındaki en güzel bir eğitim kurumu olarak
nitelendirebiliriz.


Eğitime verilen
önem daha sonraki yıllarda da az değildi. Ancak bu hususta zaman zaman
aksaklıkların olduğu gerçeğine de göz yummak imkansızdır. Gazalî, Zernucî gibi
bir çok İslâm alimi Müslümanların eğitim düzeylerinin yükselmesi için fikrî
mücadele yürütmüşlerdir. Özellikle Bağdat, Kurtuba, Kahire ve İstanbul gibi
İslâm merkezleri değişik zamanlarda büyük ilim merkezleri durumuna
gelmişlerdir.


Bununla birlikte
Balkanlar’da İslâmî kitlenin oluşmaya başlamasından itibaren eğitim
merkezlerinin teşekkülü de başlamıştır. Bu, tabii Osmanlı döneminde olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin 14. yüzyıldan itibaren genel anlamda Balkanlar, dar anlamda
ise Bulgaristan topraklarında gerçekleştirdiği fetihlerle fethedilen yerlerde
Müslümanlara eğitim imkanı sağlayacak okullar kurulmuştu. Bugünkü Bulgaristan
topraklarında kurulan ilk Müslüman okulları -medrese ve mektepler- şu şehir ve
kasabalardadır: Yanbol, Filibe, Eski Zağra, Kazanlık, İhtiman vesaire.[42]


Bu okullar
medrese ve mekteplerden oluşmaktaydı. Bulgaristan’daki medreseler üç çeşitti:
Dârü’l-hadîs-Vidin, Dârü’l-kurrâ-Filibe ve Dârü’t-tıb-Sofya’da Sofu Mehmed Paşa
külliyesinde mevcuttur. Bulgaristan topraklarındaki medreselerin dereceleri
yüksek değildir. Bunlar genellikle yirmili ve otuzludurlar, kırklı, ellili ve
altmışlı olanlara az rastlanmaktadır.[43] En yüksek dereceli medreseler Tırnovo,
Sofya, Filibe ve Niğbolu’da bulunmaktaydılar.[44] Bu okullardan başka 16-17. asırdan
itibaren bir de cami ve mescitlere bitişik olarak dersiye adındaki eğitim
kurumları açılmaya başlanmıştır.


1839 yılndaki
Tanzimat reformlarıyla eğitim sisteminde bir çok değişiklikler yapılmıştır:
İbtidâî okulların (bunlar daha önce var olan dersiye ve sıbyân okullarının
düzenlenmiş halidir), ruşdiyelerin teşekkülü, okul programlarının zenginleştirilmesi,
yeni ders kitaplarının basılması gibi.


Ayrıca
Bulgaristan topraklarını içeren Tuna Vilâyeti’nin yöneticisi Midhat Paşa
buraların eğitiminin kalkınmasında büyük rol oynamıştır. Onun önemli
girişimleri neticesinde Rus-Türk savaşı öncesinde Tuna Vilâyeti’ndeki okul
manzarası şöyledir: 2700 sıbyân okulu (ilkokul), yaklaşık 150 medrese ve 40
ruşdiye.[45]


Osmanlı idaresinde
bulunan Bulgaristan topraklarındaki eğitim ağı bu vaziyetteydi. Ancak Rus- Türk
savaşının başladığı andan itibaren durum büsbütün değişti. Savaş yıllarında
meydana gelen göçlerde Türklerin aydın tabakasını teşkil eden bini aşkın
öğretmen göç etti. Bu durumda okullar başıboş kaldı. Aynı zamanda okulların
maddi ihtiyaçlarını karşılayan zenginler vatanlarını terkettiler, vakıfların
büyük bir kısmı ise gasp edildi. Büyük bir fakirliğe müptelâ olan Müslüman
toplumu çocuklarını okullara gönderemez oldu. Ayrıca eğitim prosesinin
gerçekleştirileceği yerler olan okullar da yakıldı, yıkıldı, gasp edildi.
Birçok okul “devletin ihtiyaçları için devletleştirilerek” resmî daire, kışla,
postahane, tiyatro ve balo salonu, müze olarak kullanılmıştır. Olaylar daha
sonraki yıllarda da bu şekilde devam etmiştir, yalnız fazla dikkat çekmeyecek,
göze batmayacak bir şekilde.[46]


Durum bu minval üzere
olduğu halde A. Pavlova gibi araştırmacılar hiç sıkılmadan “Bulgaristan devlet
idaresinin bütün okullar arasında Türk okullarına karşı en âlicenap, cömert ve
hoşgörülü” olduğunu iddia edebiliyorlar.[47] Oysa, Tırnova Anayasası’nın 78. maddesi
-ilkokulun bütün Bulgaristan vatandaşları için mecburî ve ücretsiz oluşu- 1947
yılına kadar hiç bir zaman uygulanmamıştır.


Ayrıca Bulgar
hükümeti 1891 Eğitim Yasası’nın 192. maddesi gereğince Müslüman okullarına
belediyeler tarafından yıllık yardımlar sağlanması gerekiyor. Ancak daha 1880
Eğitim Kanunu Tasarısının 1. maddesi ile “özel okullar” olarak nitelendirilen
Müslüman okulları, Stamboliyski hükümeti hariç, hiç bir zaman devlet eliyle
yeterince finanse edilmemiştir. Malî destek her zaman sembolik olarak
kalmıştır. Bu, 1894-1895 yılı okullara yapılan ortalama harcamalarda çok
belirgin bir şekilde görünmektedir:


Türk
okulları-            208
leva


Pomak
okulları-       312 leva


Tatar
okulları-           144 leva


Bulgar
okulları-        2485 leva


Yahudi
okulları-       5074 leva


Ermeni
okulları-       2946 leva


Rum
okulları-           3007 leva
[48]


Bulgaristan
hükümetlerinin hazırladıkları kanunlar Müslüman okullarına karşı bir dereceye
kadar hoşgörülüdür, fakat bu hoşgörü sadece yazılı olarak kalmış demek daha
doğrudur kanaatimce. Bulgaristan Müslümanlarının eğitiminin inkişafını bir
yandan yönetim çevreleri engellerken, bir yandan da Müslümanların kendileri
engellemektedirler. Çünkü öğretmen kadrosu yetiştirememektedirler. Okullarda
modernizasyon, yeniden bir yapılanma gerçekleştirilemiyor, programlar, usuller
hep eskiden var olagelenlerdir. Tabii ki, bunun tek nedeni Müslüman toplumun
kendisi değildir. Kurulan hükümetler bu hususta da -çöküşte- Müslümanlara
ellerinden geldiğince değişik kanun ve yönetmeliklerle “destek” vermekten geri
durmadılar. Bu, 1880 yılında İvan Güzelev’in hazırladığı “Eğitim Yasası”ndaki
Bulgarca dersinin mecburî oluşuyla ilgili hususta görülmektedir. Bu yasa ile
Türkler arasında Bulgarca öğretmenlerinin yetişmesine imkân verilmiyor.[49] Aynı zamanda öğretmenlerin sayıca ve
vasıfça yetersizliği nedeniyle bir çok Müslüman okulu kapatılıyor. Fakat yine de
öğretmen yetiştirme imkânları sunulmuyor.


Müslüman-Türklerin
eğitim hayatı, elbette, bahsettiğimiz gibi kapkaranlık devam etmemiştir.
Stamboliyski başkanlığındaki Çiftçi Birliğinin kurduğu koalisyon hükümeti
Müslüman eğitim sistemine rahat nefes alma imkanı sağladığı kuşkusuzdur. Bu
hükümetin kurulmasından bir yıl evvel (1918) öğretmen yetiştirmek için bir
devlet okulu olan “Daru’l-Muallimîn” kurulmuştur. Bu okulun 1928 yılına kadar
sürdürdüğü faaliyeti neticesinde verdiği mezunlar Bulgaristan Türkleri arasında
ulusal bilincin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.[50]


Stamboliyski
hükümetinin Eğitim Bakanı Stoyan Omarçevski’nin 21.07.1921’de hazırladığı
Eğitim Yasası’yla Bulgaristan Türk okullarına bir çok güzel imkân sunulmuştur:
Türk okulları için Eğitim Bakanlığı’nda ayrı bir Başmüfettiş atanmıştır. İlk
başmüfettiş Ethem Ruhi olmuştur.[51] Bir çok okul yeniden hayata dönmüş, okul
fonları oluşturularak Türk okullarının da mal-mülk sahibi olmasına imkân
verilmiş, parasal destekte bulunulmuştur. 1922 yılında Medresetü’n-Nüvvab
açılmıştır. Ayrıca bu birkaç yıl içinde Öğretmenler Birliği etkinliklerini
hızlandırmış, öğretmen kursları düzenlemiştir.[52]


Ne var ki, bu
güzel gelişmeler çok fazla sürmüyor. 9.06.1923 darbesiyle iktidara gelen
“Demokratiçeski sgovor” koalisyonu daha önceki hükümetin genişlettiği
imtiyazları daraltmaya başlıyor. Bu koalisyonun iktidarda kaldığı 8 yıl ve daha
sonraki seneler içinde Bulgaristan Türklerinin eğitim hayatında bir çok
değişiklikler meydana gelmiştir. Bunda Türkiye’de yapılan yeniliklerin[53] etkisinin çok büyük olduğu şüphesizdir.[54]


Bu etkilenme
neticesinde eğitim alanında görülen başlıca problemler: Öğretmenler arasında
patlak veren yenilikçi-muhafazakâr,[55] Kemalist-şeriatçı kavgası. Bu ikilik
Bulgaristan’da daha önceleri ittihatçılık-itilâfçılık şeklinde var olmuştur.
Ancak bu dönemdeki ikilik bütün halkı içine alacak bir dereceye gelmişti. Bu
ikilik neticesinde birbirine zıt cemiyetler kuruldu ve gazeteler neşre başladı,
medreseler ile ruşdiyelerin daha önce var olan küskünlükleri arttı,[56] okullarda program ve alfabe kargaşası
son haddine yükseldi. Okullarda bir Türkçe, bir eski Türkçe okundu. 1930
yılında okullarda Lâtince ile eğitim görülmesi mecbur olurken 1936 yılında Arap
harflerine dönüldü, iki yıl sonra, yani 1938’de Lâtin alfabesine katî bir dönüş
yapıldı.[57]


Bulgaristan
Türklerinin eğitimi en büyük darbeyi 1934-1944 yıllarındaki diktatör rejim
döneminde yedi. 19.05.1934 darbesini yaparak iktidarı işgal eden diktatörler
Türk eğitimini tazyik ede ede minimuma düşürdüler. Bu on yıl içinde okullar
teker teker kapandı, öyle ki 1943-44 eğitim yılında bini aşkın sırf Müslüman
köyünde ancak 344 ilk ve 23 orta dereceli Müslüman okulu kalmıştı.[58]


Bu dikta
hükümetlerin izledikleri politikayı 1937 yılında bölge müfettişleri
komisyonunun hazırladığı rapor çok güzel bir biçimde yansıtmaktadır. Raporda
şöyle denmektedir: “Türk eğitiminin en alt seviyede kalması için bütün kanûnî
yollar kullanılarak tedbir alınmalıdır…”[59]


Bulgaristan
Müslümanları bu sıkıntılı dönemi yaşamakta iken gerçekleştirilen 9.09.1944
Komünist Devrimi kendileri için uzatılan bir dost eli olmuştu. Ancak
ayaklarının üzerine dikilir dikilmez “dostlar” ellerini “şamara” çevirerek
Müslüman halkın yüzüne yüzüne vurmaya başladılar.


Eğitim alanında
büyük atılımlar yapmayı uman Müslümanlar 1-2 yıl içinde işin iç yüzünü
anladılar. Özellikle dini eğitim hususunda hiç umulmadık menfi gelişmeler
meydana geldi. Din dersi önce fakültatif (seçmeli) ders oldu, ancak 1951
yılında bir-iki medrese hariç, bütün okullarda dini eğitim tamamen yasaklandı.[60]


Görüldüğü gibi
Bulgar hükümetlerinin Bulgaristan Müslümanlarının dar anlamda eğitim alanına,
geniş anlamda ise bütün alanlarına karşı yaklaşımları çok az istisna ile, iyi
niyetle olmamıştır. İlişkileri günübirlik menfaatler belirlemiş. Gerek resmî,
gerekse gayr-i resmî yollarla her türlü engelin öne sürülmesinden
çekinilmemiştir. Bu nedenle Müslüman halk rahatça bir nefes alarak, bu ülkenin
normal vatandaşı olamamıştır. Ancak bu kadar içten ve dıştan gelen darbeye
yiğitçe karşılık veren, Bulgaristan Müslümanının ne denli metanet ve direnç
sahibi olduğu ortaya çıkmaktadır. Bulgaristan Müslüman-Türkleri o mahrumiyet
günlerinde gösterdiği salâbet-i diniyye ve sadâkat-i milliyyeyi keşke bugünkü
rahat ve demokratik şartlarda da gösterebilseler.


Vedat Sabri AHMED


Kalem Dergisi
YayınYönetmeni,Sofya Yüksek İslâm Enstitüsü /Bulgaristan


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 385-393


Dipnotlar:


 


[1]
Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, İstanbul 1992, s. VI.


[2]
Mehmet Çavuş, Bulgaristan’da Soykırım, İstanbul 1984, s. 13.


[3][3]
Ş. Haluk Akalın, Sledite na Sarı Saltuk v Rumeliya i svetata obitel na Sveti
Naum/Sarı Saltuk v Ohrid, (İslâm i kultura), Sofya 1999, s. 28.


[4]
Maykıl Kil, “Razprostranenie na islama v bılgarskoto selo prez osmanskata epoha
(15-18v.): Kolonizatsiya i İslamizatsiya”, (Müslümanskata kultura po
bılgarskite zemi), Sofya 1998, s. 56-105; Aleksandır Popoviç, Balkanlar’da
İslam, İstanbul 1995, s. 69.


[5]
Geniş bilgi için bk. H. İnalcık, a.g.e., s. 1-107.


[6]
TDV-İslam Ansiklopedisi, c. VI, s. 398.


[7]
Osman Keskioğlu, Bulgaristan’da Türkler, İstanbul 1985, s. 10-13; Mehmet Şeref
(Aykut), Bulgarlar ve Bulgar Devleti, Ankara 1934, s. 25-30; Bilal Şimşir,
Bulgaristan Türkleri, İstanbul 1986, s. 20.


[8]
Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-8,
Ankara 1997, s. 14-15; Valeri Stoyanov, Turskoto naselenie v Bılgariya mejdu
polüsite na etniçeskata politika, Sofya 1998, s. 63-64; Bulgaristan’da Türkler
Semineri (Ankara Üniversitesi), 10.04.1985, s. 4, 11; Bilal Şimşir, “Etrâku
bulgâriyâ ve mevzûu’l-hicreti” (Dirâsâtu Havle’l-kiyâni’t-Türkiyyi fî
Bulgâriyâ), Ankara 1987, s. 64-92.


[9]
Vedat S. Ahmed, “Bulgaristan Müslümanlarının Durumu (1878-1885)”, Kalem
Dergisi, Sofya, Şubat-Mart 2001, sa. 2, s. 33.


[10]
Jorjeta Nazırska, Bılgarskata dırjava i neynite maltsinstva (1879-1885), Sofya
1999, s. 211, 216.


[11]
Vedat S. Ahmed, a.g.m., s. 33-35.


[12]
Bazı yıllarda Müslüman mebusların sayısı şöyledir: 1879-14, 1880-17, 1882-20’ye
yakın, 1884-26, 1908-15, 1910-10, 1920-9, 1923-10, 1925-5, 1933-4.


[13]
MDTA (Merkezi Devlet Tarih Arşivi), f. 370, op. 1, a. b. 860.


[14]
J. Nazırska, a.g.e., 156-157, 179-180.


[15]
V. Stoyanov, a.g.e., s. 89.


[16]
M. Necmettin Deliorman, Çanlar ve Zindanlar-Bulgaristan Türklerinin Bitmeyen
Çilesi, nşr. R. Özdek, İst. 1985, s. 43-125.


[17]
Ulrih Büksenşuti, Maltsinstvenata politika v Bılgariya, Sofya 2000, s. 76-78.


[18]
U. Büksenşuti, a.g.e., s. 60-64.


[19]
İbrahim Yalımov, “Kültürümüzü Yeterince Tanımıyoruz!”, Kalem, Şubat-Mart 2001,
sa. 2, s. 9-10. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Vedat S. Ahmed,
Medresetü’n-Nüvvab ve Eğitim Sistemi, Sofya Yüksek İslâm Enstitüsü, bitirme
tezi, Sofya 2001.


[20]
S. Kenderova ve Z. İvanova, İz sbirkite na Osmanskite biblioteki v Bılgariya
(18-19 v.), Sofya 1999, s. 15-16.


[21]
S. Kenderova, a.g.e., s. 21-22.


[22]
S. Kenderova, a.g.e., s. 27-29.


[23]
S. Kenderova, a.g.e., s. 33-35.


[24]
O. Keskioğlu, Bulgaristan’da Türkler, Ankara 1985, s. 127-128; S. Kenderova,
a.g.e., s. 38.


[25]
“Filibe Vakıflarının Durumu”, Tebligat, Sofya 30. 11. 1932, sa. 5.


[26]
“Vidin Vakıflarının Durumu”, Tebligat, Sofya 31. 12. 1932, sa. 6.


[27]
“Rusçuk Vakıflarının Durumu”, Tebligat, Sofya 31.01.1933, sa. 7.


[28]
Osman Keskioğlu, Bulgaristan’da Türkler, Ankara 1985, s. 51-55.


[29]
MDTA, f. 471, op. 1, a. e. 18; “Demir Baba Tekke bılgarska starina”, Razgradsko
slovo, 15.09.1927, sa. 211-212, s. 2; “Tursko predizvikatelstvo”, Rusenska
poşta, 26. 01. 1928, sa. 1943, s. 2; “Demir Baba”, Rehber, s. 246, s. 1.


[30]
Mehmet Çavuş, Bulgaristan’da Soykırım, İstanbul 1984, s. 10-11.


[31]
O. Keskioğlu, a.g.e., s. 99-109; A. Hamdi Akseki, Bulgaristan Mektupları,
Hazırlayan: Ferhat Koca, İstanbul 2000, s. 25-27; Ahmed İhsan, Bulgaristan
Türkleri ve Hayât-ı İlmiyye ve Fikriyye, Şumnu 1922, s. 18-31.


[32]
A. Popoviç, a.g.e., s. 76.


[33]
D. Danailov, Sıyuz na turskite mladejki i kulturno-prosvetni i gimnastiçeski
drujestva “Turan”, Dırjavni Arhivni İzvestiya, c. 60, 1990, s. 358-366; O.
Keskioğlu, a.g.e., s. 113-123.


[34]
Medeniyet, sa. 15, 16, 18.


[35]
Yusuf Kerim, “Bulgaristan’da Türkçe Süreli Basın (1865-1944), (Balkan Ülkelerinde
Türkçe Eğitim ve Hayat Bilgi Şöleni), Türk Dili Kurumu, Ankara 1999, s. 167.


[36]
Yayınlanan kitapların büyük bir kısmı Sofya Milli Kütüphanesi’nin Şarkiyat
Bölümü ve Plovdiv Bölge Kütüphanesi’nde mevcuttur. Ayrıca bk. O. Keskioğlu,
a.g.e., s. 134-138.


[37]
Dırjaven vestnik (Bulgar Resmi Gazetesi), Sofya 9.07.1880, sa. 56, s. 1-2.


[38]
İsmail Cambazov, Bulgaristan’da Başmüftülük Tüzükleri, Ümit, Eylül-Ekim 1995,
sa. 4, s. 6-8.


[39]
İttifak, 9 ve 16 Teşrîn-i Evvel 1895, sa. 60-61, s. 4.


[40]
Bulgaristan Müslümanları Müessesât-ı Diniyye İdâre ve Teşkilâtı Nizamnâmesi,
Sofya 1924.


[41]
Ustav za duhovnoto ustroystvo i upravlenie na müsülmanite v Bılgariya, Sofya
1945.


[42]
Orlin Sıbev, Osmanski obrazovatelni instutsii v bılgarskite zemi (XV-XVIII
vek), (Yayınlanmamış doktora tezi), Sofya 1999, s. 58-74.


[43]
O. Sıbev, a.g.e., s. 134.


[44]
O. Sıbev, a.g.e., s. 72.


[45]
B. Şimşir, a.g.e., s. 29; H. Memişoğlu, Bulgaristan’da Türk Kültürü, Ankara
1995, s. 74-78; İ. Yalımov, Bulgaristan Türklerinin Eğitim Düzeni, Ümit, Sofya
1997, sa. 16, s. 12.


[46]
B. Şimşir, a.g.e., s. 32-35; Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Başlangıcından Bu
Yana Bulgaristan’da Türkçe Eğitim, Balkan Ülkelerinde Türkçe Eğitim ve Hayatı
Bilgi Şöleni, Türk Dili Kurumu, Ankara 1999, s. 110.


[47]
Antoaneta Pavlova, İstoriya na turskite uçilişta v Bılgariya (1878-1959),
Magistır “M”, 1993, s. 37.


[48]
B. Şimşir, a.g.e., s. 39.


[49]
J. Nazırska, a.g.e., s. 82.


[50]
İbrahim Tatarlı, Şumen Devlet Türk Öğretmen Okulu (Daru’l-muallimîn), Ümit,
Sofya, Kasım 1995, sa. 5, s. 16-18; O. Keskioğlu, a.g.e., s. 76-81.


[51]
MDTA, f. 471, op. 2, a. b. 3 ve 4’e bakılırsa Bulgaristan’daki Müslüman
Okulları Başmüfettişliği daha 1920 yılında 01.01.1920 tarihli genelge mucibince
merkezi Sofya’da, Şumen ve Plovdiv’de de şubeleri olmak üzere kurulmuştur. İlk
başmüfettiş de eski Suhindol Ruşdiyesi müdürü Mustafa Ceyhun tayin edilmiştir.


[52]
İ. Yalımov, a.g.m., s. 13.


[53]
Yenilikler hakkında bk. Cengiz Hakov, İstoriya na Turtsiya prez XX vek, Ankara
2000, s. 75-96.


[54]
V. Stoyanov, a.g.e., s. 81.


[55]
Yenilikçi-muhafazakar çatışmasının boyutları ve Bulgaristan Türklerinin fikri
tarihindeki boyutları için bkz. İbrahim Hatiboğlu, “XX. Yüzyılın İlk Yarısında
Bulgaristan Müslümanları Arasında Dini Islahat Çabaları”, IRCICA tarafından
21-23 Nisan 2000 tarihli uluslarası sempozyumda sunulmuş tebliğ, Proceedings of
the International Symposium on Islamic Civilization in the Balkans adlı bildiri
kitabında yakında yayımlanacak.


[56]
Gruplar arası tartışmalar hakkında geniş bilgi edinmek için bu dönemde
neşredilen “Deliorman”, “Rehber”, “Savaş”, “Turan”, “Rodop”, “Dostluk”,
“İntibah”, “Medeniyet” ve başka gazetelere bakılmalıdır.


[57]
Bilal N. Şimşir, Türk Harf Devriminin Türkiye Dışında Yayılması: Bulgaristan
Türkleri Örneği, Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, Türk Tarih Kurumu, Ankara
1991, s. 187-206; Cengiz Hakov, Bulgaristan Türk Okullarında Yeni Türk
Alfabesinin (Latin Alfabesi) Uygulanması, (Orjinalden fotokopi), s. 1-7; MDTA,
f. 176, op. 1, a. b. 888.


[58]
H. S. Yenisoy, a.g.m., s. 133.


[59]
MDTA, f. 177, op. 2, a. b. 835.


[60]
Yuliyan G. Markov, Razvitie na obrazovanieto sred turskoto naselenie v
Bılgariya (1944-1952 g.), İstoriçeski pregled, yıl 26, 1970, sa. 1, s. 73-74.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet