• BİYOGRAFİ DOSYASI /// Deniz DALKILINÇ : Son yüzyılın tanığı bir öğretmen : Meşkure (Göze) Yuca
  • Yayın Tarihi : 25 Ekim 2019 Cuma
  • Kategori : BİYOGRAFİ & KİM KİMDİR ? NE NEDİR ?

Deniz DALKILINÇ : Son yüzyılın tanığı bir öğretmen: Meşkure (Göze) Yuca

Meşkure Yuca ile Aralık 2012’de İstanbul’da görüştüğümde 100 yaşına yeni basmıştı. Maksem’de Çinkolu Kahve Sokağı’nda doğan ve doğum tarihini -1912 veya 1913- tam hatırlayamasa da daha sohbetin başında 1920-30’lu yılların Bursa’sında bir yolculuğa çıkmaya hazır olduğunuzu hissediyorsunuz. Maksem’den Kız Lisesi’ne hızlı adımlarla giden genç kızla birlikte Bursa’nın dar sokaklarında yürüyorsunuz sanki.

Bursa’nın köklü ailelerinden Aklıevveller’in hayattaki en yaşlı üyesi olan Meşkure Hala Çinkolu Kahve Sokağı’ndan inerken ikinci evde doğar. 52 numaralı evlerinin karşısındaki muhallebiciyi daha dün gibi hatırlar.

İnanılmaz hafızasına hayran kaldığım, Bursa tanığı bir öğretmenin Bursa’daki yürüyüşüne kendi sözleriyle ortak olalım:

“Mahallemizde muhakkak her sabah evin çocukları kapının önünü süpürürlerdi. Eğer yıkanacak yerler varsa da yıkardı. Sokağımızın ortasından da su akar. Hepimiz oraya süpürürdük. Çinkolu Kahve Sokak harika bir temizlik içinde olurdu her zaman. Abim (Mithat Gözeler) biraz büyük olduğu için karagöz yapar, çocukları çağırır karagöz oynatırdı. Akşamüstü eğer müsaitse okuldan gelir ezan okurdu. Çok severdi abim ezan okumayı.

Gökdere bizim evin hemen yanındadır. Bir tarafımızda dere bir tarafımızda bu anlattığım Çinkolu kahve yolu. O yol dosdoğru Setbaşı’na iniyor. Setbaşı’ndaki köprünün Bursa tarafına iniyor. Çok iyi hatırlarım. Temenye (Temenyeri) bizim balkonumuzdan ayna gibi görünür. Evimiz 3 katlıydı. Eğer Temenye’yi görmek istersek çekerdik panjurları, arasından Temenye görünürdü. Fakat Temenye her gün yol değiştiren bir yerdir. Bugün buradadır yarın orda. Bizim önümüzde o kadar büyük evler vardı ki hepsi gitti. Evi olduğu gibi böyle alıp götürüyor. Sonra bir set bıraktı aşağı kadar. Önümüzde ev yok artık. Dereye kadar toprak, setler. O evi de yıkmışlar şimdi. Satılmıştı. Çok güzel antika bir evdi. Öyle evdi ki yani…

Meşkure Yuca, 9 numarada kırmızı işaretli

Kız Muallim Mektebi

1927’de girdim Kız Muallim Mektebi’ne, 1932’de mezun oldum. Kız Muallim mektebi bizim evle büyük ana caddenin arasında, tam ortasındadır. O yıllarda hiç unutmam bizim okulumuzun hamamı yoktu. İşin en komiği kimimiz bohçamızı kimimiz bavulumuzu alır sokağa çıkar Mahkeme Hamamı’na koşardık. Orda da artık kimler yok ki. Benim sevgilimden tutunda, (Işıklar Askeri okulunda okuyordu) hepsi bekliyor biz hamamdan çıkalım diye. Hamamın kapısında değil aralıklarda bekliyorlar. Görünürler mi hiç. Ondan sonra işte o hamam işi biter okula dönerdik. En büyük derdimiz oydu. 5. Sınıfa kadar geldik, mezun olduk hala hamamımız yoktu.

Muallimler Caddesi’nde Erkek Lisesi vardı. Hala orda mı bilmem. Bizimki Darülmuallimat, erkeklerinki Darülmuallimin. Ne kadar münazara olursa bizi oraya götürürlerdi.

Müdürümüz Cemal Bey’di. Meşhurdur Cemal Bey. Kaç kız lisesine müdürlük yapmıştır.

Sonra öğretmen okulunda fevkalade hocalarımız vardı. 60-70 yaşlarında bir Tayfur hocamız vardı. Riyaziyeci (matematikçi), sıfır hoca. Ne konuşabilir ne edebilir fakat hocamızdı. Bir tane Türkçe hocamız vardı, çenesi tutmuyor, ağzı hep açıktı. Zavallıya sinek atarlar bilmem ne yaparlar. Bir kimya hocamız çok sıkıydı. Tatar mıydı neydi çok hoştu. Çok ciddi bir kadındı.  Bir tanesini de bilirsiniz çok meşhur, Fakihe Hanım  (Fakihe Öymen) tarih hocamız. Çok güzeldi, kocası da erkek lisesinde Coğrafya hocası. Bunlar idealimizdi. Onları görünce herkes bakar; ‘işte bizde böyle evlensek, bizde böyle koca bulsak’ derdi. Fevkaladeydiler. Onlar ölmüşlerdir.

Resim öğretmenimiz 25-26 yaşında Fransa’dan gelen bir öğretmendi. Çok hoştu. Ama hakikaten hoş. Sürahi falan konuyor önümüze onu yapıyoruz. Hadi yaptınız mı diye soruyor. Bu adamcağız elinde bastonuyla gezerdi. Bir dolaşıyor ki, kimisi güzel bir göz yapmış, kimisi güzel dudak yapmış. Oda 1-2 sene mi ne kaldı okulda. Zavallı zoraki kaldı, o da gitti sonra.

İdman hocamız çok iyiydi. Naciye Hanım (Naciye Aküren). Naciye Hanım çok fevkalade bir öğretmendi. Ben sporcuydum. Sonra izciler çıktı. İzci olunuyor falan. Ben kendimden emindim alacak diye beni ama almadı. Neden mi benim basenlerim büyüktü de ondan. Ona çok dikkat ederdi. Artık aylarca ağlaya ağlaya kendime gelemedim yani.

Edebiyat Öğretmenimiz Ali Ulvi Beydi. Meşhur çocuk şairi. Şimdi mezarda sorsan ‘Meşkure diye taleben var mı’ diye, var der. Çünkü her sabah beklerdim: ‘Öğretmenim ben bayılıcam bana bir simit alır mısın, çok açım derim’. Utanırım. Ama çocuğuz yahu daha 11 yaşında, düşünsene orda hiç bir şey yok, kimse yok. Tanıdığın yok. Sevdiğin yok.

Tanınmış arkadaşlarımız da oldu okulda. Mesela Muazzez (Muazzez İlmiye Çığ) ile Hatice (Hatice Kızılyay). İkisi sınıfta daima masanın en başında otururdu. Bunlarla biz 1 sene beraber okuduk. Sonra 3. Sınıfı kaldırınca bizi ikiye böldüler. Yarısını bıraktılar yarısını geçirdiler. Biz tam okuyorduk, 1.2.3. sınıf derken bir emir çıktı. 3’te talebe yok. 5 sınıftı 6 sınıf olacak öğretmen okulu. O sene kısıntı yaptılar. 1’den 2’den biraz çocukları bıraktılar. 10 çocuk 10 çocuk. Yani 3. sınıfa talebe kalmadı. 50-60 kişiydik o zaman. Dışardan gelenler var, Bursa’dan gelenler var. Yani Muazzez öndeki sınıfta mıydı arkadaki sınıfta mıydı hatırlamıyorum. Annesi Hatice’yi doğar doğmaz sokağa atmış veya herhangi birisine vermiş. Sonra biz mezun olduğumuz sene bir baktık çarşaflı bir kadın kapıda bekliyor. Annen gelmiş diye haber verdiler Hatice’ye. Hatice bir sinirlenmiş ki. Beni bırakan kadının yüzüne tükürmeye mi gideceğim, gitmem demiş. Fakat Hatice ile Muazzez hanımlar kafa kafaya verirler, açarlar kitaplarını masalarına çalışırlardı. Eğer varsa kırmızıbiber falan veya bir yemekleri kendi kendilerine ekmeklerine sürer yerlerdi. Ne bizlerle konuşurlar ne de bize bir lokma verirlerdi. Ama o zamanda aşçılar bir soğan vermezdi bize. Giderdik yalvarırdık vermezlerdi.

Birçoğu iyi tanındı oradan. İşte bu Aylalar falan. Safiye Ayla, böyle küpte şarkı söylerdi gece yarısı, yatakhanede. Safiye Ayla benden 2 sınıf yüksekti. Belki de 3 sınıf. O da saralıydı, çok korkardım ben. İkide bir düşüyordu. Geceleri buna küp verirlerdi arkadaşları. Ne kadar güzel şarkılar söylerdi ne kadar güzel. Yanıktı sesi. O zaman bir aileden gelme değildi. Çok iyi kızdı ama sarası vardı çok fena. Bir gün Safiye Ayla delirdi. Bahriyeliyi mi ne seviyormuş. Bahriyeli ondan vazgeçince, oğlan artık seni istemiyorum deyince biz gece mütalaasındayken bu delirdi. Birde baktık ki bahçede havuzun etrafında müdür koşuyor o koşuyor. Tutamıyorlar. Herkes yatağandan fırladı. Oraya koştuk ne yapıyorlar diye. Sonra tuttular onu. Ondan sonra da bir daha okulda yoktu. Göremedik bir daha. Bu olaydan sonra Safiye’nin 10-15 tane bahriyeli şarkıları çıktı.

Bir kız da intihar etti ama onu hiç bilemiyorum. Bizim sınıfta. Esma galiba, pencereden attı kendini. Neden intihar ettiğini bilemedik. Bir tanesini de mahkeme yaptılar. Yakalamışlar kırda bir yerde bir oğlanla. Onu kovdular.

Afet inan da bizim okuldaydı. Afet İnan’la Ayla hepsi bir sınıfta. Hakikaten güzel kızdı Afet. Hani biliyorsunuz teleme peyniri derler ya şişman. Ama okumadı. Öğretmen olup çıkmadı. Atatürk onu Almanya’ya yolladı. Profesör yaptı getirdi. Sonra da çok güzel bir adamla, profesörle. evlendirdi.

Münevver Belen

Münevver (Belen) bizim gelinimizdir. Bursa Halkevi’ni yapığı zaman abim Mithat’la tanışıyorlar. Abim Bursa’da inşaat mühendisi. Nafia’da tanışıyorlar. Nasıl olmuş bak. Münevverler Tataristan’dan geldikten sonra İzmit’e yerleşiyorlar. Erenköy’de lisede okuduktan sonra güzel sanatlarda mimarlığa kadınlarda alınacak diye duyuyorlar. Münevver bir de Leman (Tomsu) isminde bir tane daha kadın var. Arkadaşı Münevver’in. Bunlar ikisi güzel güzel gitmişler imtihana girmeye. Gitmişler ki kimse yok bunlardan başka. Güzel sanatlardaki heyet düşünmüş ki bunlar mademki hevesli bu kadar. Bunlar muhakkak istiyorlar. İkisini de almışlar. Leman inşaata gitmiş, münevver mimarlığa. Ondan sonra Münevver Bursa’ya tayin olmuş. Bursa’da abimle tanışıyorlar. Daireleri aynı yerde. Hatta Münevver Halkevi yarışmasını kazanınca Nafıa Müdürlüğü’nde çalışan bütün arkadaşlar para toplamışlar adamakıllı bir yüzük almışlar. Abim de Münevver’e gayet güzel bir tane İngiliz kumaşından bir elbiselik hediye almış. İşte bu da vesile olmuş, ondan sonra da karar vermişler evlenmeye.

Yazın Uludağ’dan inmezdik ki. Ben kayak bilmem ama Münevver güzel kayardı. Münevver’in bir macerası vardır. Bir gün Uludağ’a gitmiş kışın. Abimle falan da gitmezdi her zaman. Kendi kendine de gider, arkadaşı varsa onlarla da giderdi. İşte bir gün giderken giderken bir ağacın yanına gelmiş ki bir ayı tam karşısında. Hiç farkında değilmiş, kulakları da biraz az duyardı zaten. Hemen ağaca atlamış, ayı bunun kıçına bir tane indirmiş. Gülerek anlatırdı. Hiç kimse yok diyor, ben yukarda ayı aşağıda bağıra bağıra zor kovmuş ayıyı.  Münevver’i yaz çok enteresan bir kızdı de.

Münevver’in kardeşi Müzeyyen’le (Müzeyyen İlker) biz aynı okuldaydık. O benden yüksekteydi. O kız bir sanatkârdı. Bütün gece herkes uyuduktan sonra müzik odasının salonuna gider keman çalardı. Nasıl güzel sesler. Kimse ne bir şikâyet eder, ne bir şey yapar. Ninni gibi çalar hepimizi uyuturdu. O kadar sanatkâr bir kızdı ki anlatamam. Kaşla göz arasında bakarız kemanı elindeydi. Ben böyle müzik çalışan görmedim.

Siği (Kumyaka) günleri

Kız Muallim Mektebi’nden 1932 senesinde mezun olduktan sonra Konya Aksaray’a çıktı tayinim. Ama oraya gitmedim. Öyle büyük adamlar geliyordu ki bizim mezun olduğumuz sene okula. Kartlarını veriyorlardı. Onların içinden bir tanesi vardı şimdi unuttum adını çok iyi biliyordum ama unuttum. Sıkışırsan dedi bu kartı sana veriyorum. Ben de babama verdim kartı. Babamda o adama demiş böyle böyle Konya’nın Aksaray ilçesine verdiler. Bu daha 16 yaşında, bu orda ne yapabilir yani kendi kendine, onun için beni Mudanya’ya verdiler. Mudanya’nın köyüne Siği’ye. Yürüyerek giderdik Mudanya’dan Siği’ye. Ama ne güzeldi.

Siği’de bir çocuk vardı. Askeri lisede tüberküloz olmuş. Ona bir sene hava değişimi vermişler. O da gelir her gün okulu süpürür, yıkar etrafını filan. Muhtarımda çok gençti. Bir yol vardı okulun önünden geçen kestirme bir yol. Buraya bir insan girdimi bunlar hepsi ateş saçılır. Muhtarla o çocuk sokmaz onları, nöbet tutarlardı. Oradan yabancı geçmesin diye. Şuradan yürü oradan kestirmeden gidilmez diye. Sırf beni müdafaa için, yani rahatsız etmesinler diye. O kadar başkaydı yani. Acaba bir gün gördüler mi benim denize girdiğimi? İmkânı yok. Eğer böyle denize doğru gidiyorsam kimse yok ortalıkta. Çok iyi ömür geçirttiler bana.

Ben ama nişanlıyım. Süreyya gelir giderdi yanıma. Eğer o gelmezse bir de bakarım ki bir kaçı koşar postaneye mektubum varsa getirirlerdi. Hep bunlar beni sevdiklerinden besbelli yani. ‘Öğretmenim mektup var’ diye bağırarak gelirler sabahın kapıda. Elimden buradan on kişi tutar buradan on kişi tutar artık yürüyemeyiz. Ben orda eşref günlerimi yaşadım. Sonra kadınlara da eğitime başladık. Kadınlarda geliyor öğreniyor. Bayılanlar ölenler. Kadınlar bir a yazacaklar titreye titreye yazarlardı. Ne kadar güzel şeyler yaptım orda. Hadi çocuklar marş derdik günün zeytinini toplardık hemen köyde.

Siği’de ve Mudanya’da birer sene öğretmenlik yaptıktan sonra evlendim. Daha sonra kocamla Çanakkale’ye tayin olduk. Ezine’de 2 sene öğretmenlik yaptım. 4 senede Çanakkale’de yaptım. Urfa Gaziantep, Diyarbakır, Kars Sarıkamış’ta da öğretmenlik yaptım. Emekli olmadım. İstanbul’da bana öğretmenlik vermediler bende bıraktım 1950’li yıllarda.”

Meşkure Yuca, sohbetin sonunda benim de öğretmen olduğumu öğrenince; “Sen öğretmen misin yazık sana. Acıyorum ben şimdiki öğretmenlere. Pek harap oluyorlar ihtiyarlıklarında.” diyor ve ekliyor: “Ömrün yetecek mi senin bunları toparlamaya. Eğlenmek için yaz bunları işte, böyle vaktin geçer.”

  • Deniz DALKILINÇ