Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

İlk
Modern Bilim İnsanı : İbn-i Heysem



Bundan
yaklaşık bin yıl önce Irak’ın Basra şehrinde doğayı anlamak için güçlü bir arzu
duyan, ilerici, araştırmacı ve sorgulayıcı bir alim yaşadı. İslam dünyasının
Avrupa’dan Çin’e dek uzandığı, bilim, sanat ve felsefe alanlarında altın çağını
yaşadığı yıllarda, tarihi değiştiren bir bilim insanı olarak ortaya çıkan bu
kişi İbn-i Heysem idi.

Onu tarih ilk
bilim insanı ünvanı ile ödüllendirdi.


Antik dünya ve
bilimsel fikirleri hakkında bildiklerimizin büyük kısmı Yunancadan ya da başka
eski dillerden Arapçaya, sonra da Avrupa dillerine çevrilen belgelerle
gelmiştir bize. Arap âlimler eskilerin fikirlerinin üzerine yenilerini inşa
edip onları geliştirerek Avrupa’ya zengin bir miras ulaştırmışlardır: bilimsel
sorgulamayı yeniden alevlendirmede önemli bir rol oynayan bir miras.


Işığın
incelenmesi buna iyi bir örnektir.


Ebu Ali el-Hasan bin el-Heysem ( 965-1038)
döneminin en büyük bilim insanıydı.


Kendisi Avrupa’da
Alhazen
adıyla tanınmıştır. Bilim ve matematiğin çeşitli alanlarında çok sayıda (bugün
bilimsel makale diyebileceğimiz) kitap yazmıştır; fakat en büyük eseri MS 1000
yılı civarında optik üzerine yazdığı yedi kitaplık bir dizidir.


Bu eser 12.
yüzyılın sonunda Latinceye çevrilmiştir fakat Avrupa’da ancak 1572’de Opticae
thesaurus (Optik Hâzinesi) adıyla basılmıştır.




İbnü’l-Heysem’in eserinden gözün anatomisi




Bu eser yaygın
biçimde incelenmiş ve Avrupa’da 17. yüzyılda bilim devrimini başlatmış
düşünürler üzerinde büyük etkide bulunmuştur.


“Nasıl
görüyoruz?” diye sormuştur İbn-i Heysem ve devamında fikirlerini sınamak için
işe koyulmuştu.


İlk filozoflar
ışığın gözde doğduğunu düşünüyorlardı. Her şeyin dört elementten (toprak, hava,
ateş ve su) müteşekkil olduğu fikrinin sahibi, MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan
Empedokles, ışığın bu kadar olmadığını, gece karanlığının dünyanın güneşten
gelen ışığın önüne geçmesinden kaynaklandığını fark etmişti. MÖ 3. yüzyılda
yaşamış olan Epikuros’un
da benzer görüşleri vardı.


Ancak görmenin
gözden dışarıya doğru giden bir şeyle bağdaştırılması yüzyıllarca sürmüştür.


MÖ 428-347
yılları arasında yaşamış olan Platon dahili ışıkla harici ışığın birleşiminden
bahsetmiştir. MÖ 330-260 yılları arasında yaşamış olan Öklid başka
şeylerin yanı sıra görme eyleminin “işleyiş” hızından kaygı duymuştur.


Bu fikirler bize
garip de gelse, MS ilk bin yılın sonuna kadar ciddi itirazlarla
karşılaşmamışlardır. Sebeplerden biri, tabii ki, Batı uygarlığının Roma
İmparatorluğu’nun düşüşünden sonra Karanlık Çağ’a girmedir.


İşte böyle bir
dönemde Heysem görmenin dış dünyayı yoklamak için gözden bir tür dahili ışığın
dışarı çıkmasının sonucu olmadığını, tam tersine, dış dünyadan göze giren
ışığın sonucu olduğunu ileri sürmüş ve bunu pek çok mantık argümanıyla
desteklemiştir.


Argümanlarından
biri artimaj
diye bilinen olayla ilgilidir.


Parlak bir ışığa
yaklaşık yarım dakika gözlerinizi dikip sonra gözlerinizi kaparsanız, o parlak
ışığın dış hatlarını “görürsünüz”, tabii genellikle başka bir renkte. Bu
artimaj bazen gözlerinizi açtıktan sonra da “gözlerinizin önünde benekler”
halinde kalmaya devam edebilir.


Heysem bunun
ancak dışarıdan gözleri etkileyen bir şey sonucunda olabileceğini ileri sürüyordu.
Bu şey etkinin, ışığın ne içeri girebileceği ne de dışarı çıkabileceği gözün
kapalı olduğu durumda da sürmesini sağlayacak kadar güçlü bir iz yaratıyordu.


Heysem’e göre
ışık etkisinin göze dışarıdan geldiğini kanıtlayan başka örnekler de vardı.


Işığın
davranışına dair bilimsel bir anlayışın geliştirilmesine en büyük etkiyi,
resimlerin “camera
obscura
” içinde oluşması meselesini ele alış tarzı yapmıştır.


Kelime anlamı
“karanlık oda” olan bu fenomen ona ait değildi elbette. Kökeni antik Çin’den
gelmekteydi. Heysem bu unutulmuş fikri kendi görüşleri ile birleştirmiş ve
yaygınlaşmasını sağlayarak yeni bir çağın kapılarını aralamıştır.


Fikri iş başında
görmek için güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün karanlık bir odada ayakta
durun ve pencereyi kalın bir kumaşla örtün. Kumaşta minik bir delik açın ve
odaya buradan ışık girmesini sağlayın. Göreceğiniz şey dışarıdaki dünyanın
pencerenin karşısındaki duvara ters olarak düşmüş tam renkli resmidir.


Aynı fenomen iğne
deliği fotoğraf makinesinde de olur. Burada karanlık “oda” bir ayakkabı kutusu
ya da o büyüklükte bir şeydir. Bir ucunda iğne deliği olan kutunun kesilmiş
karşı ucundaki bir kopya kâğıdı da perde görevi yapar. Deliği ışıkta, kutunun
perde kısmını ve başınızı ise gölgede tutarak baktığınızda bu minik perdede
dünyanın ters dönmüş bir resmini görürsünüz.


Camera obscura
daha sonra
fotoğraf makinesine
dönüşmüştür. Peki ama nasıl çalışır?


Heysem’in fark
ettiği gibi kilit nokta ışığın doğrusal hareket etmesidir. Bahçede camera
obscura’nın gördüğü belli uzaklıktaki bir ağacı düşünün. Ağacın tepesinden
gelip perdedeki delikten geçen düz bir çizgi, karşıdaki duvarın yere yakın bir
noktasına doğru devam edecektir. Fakat ağacın dibinden gelen düz bir çizgi
delikten yukarı doğru geçecek ve duvarın tavana yakın bir noktasına
çarpacaktır. Ağaçtaki diğer bütün noktalardan gelen doğrular delikten geçip
benzer şekilde tam yerlerine çarpacaklardır. Sonuç ağacın (ve bahçedeki başka
her şeyin) baş aşağı çevrilmiş resmidir.


Heysem ışığın
güneşte ve dünyadaki alevlerde meydana gelen minik parçacık demetlerinden
oluştuğunu düşünüyordu. Bunlar doğrusal olarak hareket edip çarptıkları
nesnelerden geri sekiyorlardı.


Heysem ışığın,
çok hızlı olmasına rağmen, sonsuz bir hızla yol alamayacağını anlamıştı – düz
bir çubuğun, bir ucu suya daldırılınca eğilmiş gibi görünmesini düşünmüş ve bu
etkinin, yani kırılmanın, ışığın suda ve havada farklı hızlarda yolculuk etmesinin
sonucu olduğunu fark etmişti.


Aynı zamanda
mercekleri ve bükey aynaları da inceleyip merceğin kırılma sayesinde ışığı
odakladığını buldu.


Yazdığı “Optik
Kitabı” (Kitab el-Manazir) ve Latince çevirisi (De Aspectibus) aracılığıyla,
fikirleri Avrupa Rönesansı da dahil olmak üzere, Avrupalı ​​bilim insanlarını
etkiledi. Bugün birçok kişi onu optik tarihinin büyük bir ismi ve “Modern
Optiğin Babası
” olarak görür.


Heysem’in
uzattığı bayrağı ilk alan kişi günümüzde daha çok gezegenlerin güneşin
etrafında dönme yasalarını keşfetmesiyle tanınan Johannes Kepler (1571-1630)
oldu.


17. yüzyılın
başlarında Kepler
Heysem’in açıklamalarından yola çıkıp insan gözünü iğne deliği fotoğraf
makinesi gibi tanımladı. Işığın gözbebeğinden girdiğini ve gözün arkasındaki bölge
olan retinada dış dünyanın bir resmini oluşturduğunu söyledi.


Ancak retinada
ters olarak oluşan resmin nasıl bizim dünyayı algılayışımızda düzeldiğine dair
muammaya yüzyıllar boyunca cevap bulunamadı. Bugün, tıpkı televizyonun kendisi
ters dursa bile ekrandaki resmin elektronik olarak ters çevrilebildiği gibi,
beynin baş aşağı duran resmi otomatik olarak düzelttiğini biliyoruz.


Heysem, sadece
optik alanında çalışmalar yapmamıştır; astrofizik, mekanik, astronomi,
geometri, sayılar teorisi, mühendislik, felsefe gibi alanlarda da pek çok eser
vermiştir.


Heysem’in anısına
Ay’ın bize bakan yüzünde bulunan bir kratere ismi verilmiştir (bkz. Alhazan Crater). 


2014 de
yayınlanan Neil de Grasse Tyson’un sunduğu ünlü Cosmos belgeselinin Aydınlıkta Saklanmak isimli
bölümünde Heysem’in başarılarına detaylıca değinilmiştir.


Önyargılardan
arınmış bir bilimsel yöntemin ilk adımlarını atan Heysem, ardından gelecek olan
nesnel bilim anlayışının da kurucusu ve ilk uygulayıcısıdır. Onun bilim
anlayışında hurafelerin, inançların ya da temelsiz önyargıların yeri yoktur;
bilim ispat, deney ve gözlemle ortaya konur ve var olan her iddia eleştiriye ve
değerlendirmeye açıktır.


İbn-i Heysem,
tarihte bilimin kurallarını oluşturan ilk kişiydi.


Hakikati bulmak
zordur ve ona giden yol çetindir. Hakikati arayanlar olarak sizler, hemen hüküm
vermeyecek ve eskilerin yazılarına öylece güvenmeyecek kadar bilge olmalısınız.


Sorgulamalı ve o
yazıları her açıdan eleştirel biçimde incelemelisiniz.


Yalnızca delil ve
deneyi dikkate almalısınız, herhangi bir kişinin

söylediklerini değil. Çünkü her insan, kusurun her türlüsüne karşı savunmasızdır.


Hakikati
arayanlar olarak bizler, önyargı veya dikkatsiz düşünüşten kaçınmak için
çalışmalarımızda kendi fikirlerimize de kuşku ve sorguyla yaklaşmalıyız.


Bu dersi çıkarın
ve hakikat gözlerinizin önüne serilsin.


Bilimin yöntemi
budur işte…


Sibel Çağlar


Kaynak:


  • John
    Gribbin, “Schrödinger’in Yavru Kedileri”, syf: 53 -56



  • Cosmos
    – Bir Uzay Serüveni: Aydınlıkta Saklanmak


Matematiksel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış