Deniz
DALKILINÇ : Son yüzyılın tanığı bir öğretmen: Meşkure (Göze) Yuca


Meşkure Yuca ile Aralık 2012’de İstanbul’da
görüştüğümde 100 yaşına yeni basmıştı. Maksem’de Çinkolu Kahve Sokağı’nda doğan
ve doğum tarihini -1912 veya 1913- tam hatırlayamasa da daha sohbetin başında
1920-30’lu yılların Bursa’sında bir yolculuğa çıkmaya hazır olduğunuzu
hissediyorsunuz. Maksem’den Kız Lisesi’ne hızlı adımlarla giden genç kızla
birlikte Bursa’nın dar sokaklarında yürüyorsunuz sanki.


Bursa’nın köklü ailelerinden
Aklıevveller’in hayattaki en yaşlı üyesi olan Meşkure Hala Çinkolu Kahve
Sokağı’ndan inerken ikinci evde doğar. 52 numaralı evlerinin karşısındaki
muhallebiciyi daha dün gibi hatırlar.


İnanılmaz hafızasına hayran kaldığım,
Bursa tanığı bir öğretmenin Bursa’daki yürüyüşüne kendi sözleriyle ortak
olalım:


“Mahallemizde muhakkak her sabah evin
çocukları kapının önünü süpürürlerdi. Eğer yıkanacak yerler varsa da yıkardı.
Sokağımızın ortasından da su akar. Hepimiz oraya süpürürdük. Çinkolu Kahve
Sokak harika bir temizlik içinde olurdu her zaman. Abim (Mithat Gözeler) biraz büyük
olduğu için karagöz yapar, çocukları çağırır karagöz oynatırdı. Akşamüstü eğer
müsaitse okuldan gelir ezan okurdu. Çok severdi abim ezan okumayı.


Gökdere bizim evin hemen yanındadır. Bir
tarafımızda dere bir tarafımızda bu anlattığım Çinkolu kahve yolu. O yol
dosdoğru Setbaşı’na iniyor. Setbaşı’ndaki köprünün Bursa
tarafına iniyor. Çok iyi hatırlarım. Temenye (Temenyeri) bizim balkonumuzdan
ayna gibi görünür. Evimiz 3 katlıydı. Eğer Temenye’yi görmek istersek çekerdik
panjurları, arasından Temenye görünürdü. Fakat Temenye her gün yol değiştiren
bir yerdir. Bugün buradadır yarın orda. Bizim önümüzde o kadar büyük evler
vardı ki hepsi gitti. Evi olduğu gibi böyle alıp götürüyor. Sonra bir set bıraktı
aşağı kadar. Önümüzde ev yok artık. Dereye kadar toprak, setler. O evi de
yıkmışlar şimdi. Satılmıştı. Çok güzel antika bir evdi. Öyle evdi ki yani…


Meşkure Yuca, 9 numarada
kırmızı işaretli


Kız Muallim Mektebi


1927’de girdim Kız Muallim Mektebi’ne, 1932’de mezun oldum. Kız
Muallim mektebi bizim evle büyük ana caddenin arasında, tam ortasındadır. O
yıllarda hiç unutmam bizim okulumuzun hamamı yoktu. İşin en komiği kimimiz
bohçamızı kimimiz bavulumuzu alır sokağa çıkar Mahkeme Hamamı’na koşardık. Orda
da artık kimler yok ki. Benim sevgilimden tutunda, (Işıklar Askeri okulunda
okuyordu) hepsi bekliyor biz hamamdan çıkalım diye. Hamamın kapısında değil
aralıklarda bekliyorlar. Görünürler mi hiç. Ondan sonra işte o hamam işi biter
okula dönerdik. En büyük derdimiz oydu. 5. Sınıfa kadar geldik, mezun olduk
hala hamamımız yoktu.


Muallimler Caddesi’nde Erkek Lisesi vardı. Hala orda mı bilmem.
Bizimki Darülmuallimat, erkeklerinki Darülmuallimin. Ne kadar münazara olursa
bizi oraya götürürlerdi.


Müdürümüz Cemal Bey’di. Meşhurdur Cemal Bey. Kaç kız lisesine
müdürlük yapmıştır.


Sonra öğretmen okulunda fevkalade hocalarımız vardı. 60-70
yaşlarında bir Tayfur hocamız vardı. Riyaziyeci (matematikçi), sıfır hoca. Ne
konuşabilir ne edebilir fakat hocamızdı. Bir tane Türkçe hocamız vardı, çenesi
tutmuyor, ağzı hep açıktı. Zavallıya sinek atarlar bilmem ne yaparlar. Bir
kimya hocamız çok sıkıydı. Tatar mıydı neydi çok hoştu. Çok ciddi bir
kadındı.  Bir tanesini de bilirsiniz çok meşhur, Fakihe Hanım 
(Fakihe Öymen) tarih hocamız. Çok güzeldi, kocası da erkek lisesinde Coğrafya
hocası. Bunlar idealimizdi. Onları görünce herkes bakar; ‘işte bizde böyle
evlensek, bizde böyle koca bulsak’ derdi. Fevkaladeydiler. Onlar ölmüşlerdir.


Resim öğretmenimiz 25-26 yaşında Fransa’dan gelen bir
öğretmendi. Çok hoştu. Ama hakikaten hoş. Sürahi falan konuyor önümüze onu
yapıyoruz. Hadi yaptınız mı diye soruyor. Bu adamcağız elinde bastonuyla
gezerdi. Bir dolaşıyor ki, kimisi güzel bir göz yapmış, kimisi güzel dudak
yapmış. Oda 1-2 sene mi ne kaldı okulda. Zavallı zoraki kaldı, o da gitti
sonra.


İdman hocamız çok iyiydi. Naciye Hanım (Naciye Aküren). Naciye
Hanım çok fevkalade bir öğretmendi. Ben sporcuydum. Sonra izciler çıktı. İzci
olunuyor falan. Ben kendimden emindim alacak diye beni ama almadı. Neden mi
benim basenlerim büyüktü de ondan. Ona çok dikkat ederdi. Artık aylarca ağlaya
ağlaya kendime gelemedim yani.


Edebiyat Öğretmenimiz Ali Ulvi Beydi. Meşhur çocuk şairi. Şimdi
mezarda sorsan ‘Meşkure diye taleben var mı’ diye, var der. Çünkü her sabah
beklerdim: ‘Öğretmenim ben bayılıcam bana bir simit alır mısın, çok açım
derim’. Utanırım. Ama çocuğuz yahu daha 11 yaşında, düşünsene orda hiç bir şey
yok, kimse yok. Tanıdığın yok. Sevdiğin yok.


Tanınmış arkadaşlarımız da oldu okulda. Mesela Muazzez (Muazzez
İlmiye Çığ) ile Hatice (Hatice Kızılyay). İkisi sınıfta daima masanın en
başında otururdu. Bunlarla biz 1 sene beraber okuduk. Sonra 3. Sınıfı
kaldırınca bizi ikiye böldüler. Yarısını bıraktılar yarısını geçirdiler. Biz
tam okuyorduk, 1.2.3. sınıf derken bir emir çıktı. 3’te talebe yok. 5 sınıftı 6
sınıf olacak öğretmen okulu. O sene kısıntı yaptılar. 1’den 2’den biraz
çocukları bıraktılar. 10 çocuk 10 çocuk. Yani 3. sınıfa talebe kalmadı. 50-60
kişiydik o zaman. Dışardan gelenler var, Bursa’dan gelenler var. Yani Muazzez
öndeki sınıfta mıydı arkadaki sınıfta mıydı hatırlamıyorum. Annesi Hatice’yi
doğar doğmaz sokağa atmış veya herhangi birisine vermiş. Sonra biz mezun
olduğumuz sene bir baktık çarşaflı bir kadın kapıda bekliyor. Annen gelmiş diye
haber verdiler Hatice’ye. Hatice bir sinirlenmiş ki. Beni bırakan kadının
yüzüne tükürmeye mi gideceğim, gitmem demiş. Fakat Hatice ile Muazzez hanımlar
kafa kafaya verirler, açarlar kitaplarını masalarına çalışırlardı. Eğer varsa
kırmızıbiber falan veya bir yemekleri kendi kendilerine ekmeklerine sürer
yerlerdi. Ne bizlerle konuşurlar ne de bize bir lokma verirlerdi. Ama o zamanda
aşçılar bir soğan vermezdi bize. Giderdik yalvarırdık vermezlerdi.


Birçoğu iyi tanındı oradan. İşte bu Aylalar falan. Safiye Ayla,
böyle küpte şarkı söylerdi gece yarısı, yatakhanede. Safiye Ayla benden 2 sınıf
yüksekti. Belki de 3 sınıf. O da saralıydı, çok korkardım ben. İkide bir
düşüyordu. Geceleri buna küp verirlerdi arkadaşları. Ne kadar güzel şarkılar
söylerdi ne kadar güzel. Yanıktı sesi. O zaman bir aileden gelme değildi. Çok
iyi kızdı ama sarası vardı çok fena. Bir gün Safiye Ayla delirdi. Bahriyeliyi
mi ne seviyormuş. Bahriyeli ondan vazgeçince, oğlan artık seni istemiyorum
deyince biz gece mütalaasındayken bu delirdi. Birde baktık ki bahçede havuzun
etrafında müdür koşuyor o koşuyor. Tutamıyorlar. Herkes yatağandan fırladı.
Oraya koştuk ne yapıyorlar diye. Sonra tuttular onu. Ondan sonra da bir daha
okulda yoktu. Göremedik bir daha. Bu olaydan sonra Safiye’nin 10-15 tane
bahriyeli şarkıları çıktı.


Bir kız da intihar etti ama onu hiç bilemiyorum. Bizim sınıfta.
Esma galiba, pencereden attı kendini. Neden intihar ettiğini bilemedik. Bir
tanesini de mahkeme yaptılar. Yakalamışlar kırda bir yerde bir oğlanla. Onu
kovdular.


Afet inan da bizim okuldaydı. Afet İnan’la Ayla hepsi bir
sınıfta. Hakikaten güzel kızdı Afet. Hani biliyorsunuz teleme peyniri derler ya
şişman. Ama okumadı. Öğretmen olup çıkmadı. Atatürk onu Almanya’ya yolladı.
Profesör yaptı getirdi. Sonra da çok güzel bir adamla, profesörle. evlendirdi.


Münevver Belen


Münevver (Belen) bizim gelinimizdir. Bursa Halkevi’ni yapığı
zaman abim Mithat’la tanışıyorlar. Abim Bursa’da inşaat mühendisi. Nafia’da
tanışıyorlar. Nasıl olmuş bak. Münevverler Tataristan’dan geldikten sonra
İzmit’e yerleşiyorlar. Erenköy’de lisede okuduktan sonra güzel sanatlarda
mimarlığa kadınlarda alınacak diye duyuyorlar. Münevver bir de Leman (Tomsu)
isminde bir tane daha kadın var. Arkadaşı Münevver’in. Bunlar ikisi güzel güzel
gitmişler imtihana girmeye. Gitmişler ki kimse yok bunlardan başka. Güzel
sanatlardaki heyet düşünmüş ki bunlar mademki hevesli bu kadar. Bunlar muhakkak
istiyorlar. İkisini de almışlar. Leman inşaata gitmiş, münevver mimarlığa.
Ondan sonra Münevver Bursa’ya tayin olmuş. Bursa’da abimle tanışıyorlar.
Daireleri aynı yerde. Hatta Münevver Halkevi yarışmasını kazanınca Nafıa
Müdürlüğü’nde çalışan bütün arkadaşlar para toplamışlar adamakıllı bir yüzük
almışlar. Abim de Münevver’e gayet güzel bir tane İngiliz kumaşından bir
elbiselik hediye almış. İşte bu da vesile olmuş, ondan sonra da karar vermişler
evlenmeye.


Yazın Uludağ’dan inmezdik ki. Ben kayak bilmem ama Münevver
güzel kayardı. Münevver’in bir macerası vardır. Bir gün Uludağ’a gitmiş kışın.
Abimle falan da gitmezdi her zaman. Kendi kendine de gider, arkadaşı varsa
onlarla da giderdi. İşte bir gün giderken giderken bir ağacın yanına gelmiş ki
bir ayı tam karşısında. Hiç farkında değilmiş, kulakları da biraz az duyardı zaten.
Hemen ağaca atlamış, ayı bunun kıçına bir tane indirmiş. Gülerek anlatırdı. Hiç
kimse yok diyor, ben yukarda ayı aşağıda bağıra bağıra zor kovmuş ayıyı.
 Münevver’i yaz çok enteresan bir kızdı de.


Münevver’in kardeşi Müzeyyen’le (Müzeyyen İlker) biz aynı
okuldaydık. O benden yüksekteydi. O kız bir sanatkârdı. Bütün gece herkes
uyuduktan sonra müzik odasının salonuna gider keman çalardı. Nasıl güzel
sesler. Kimse ne bir şikâyet eder, ne bir şey yapar. Ninni gibi çalar hepimizi
uyuturdu. O kadar sanatkâr bir kızdı ki anlatamam. Kaşla göz arasında bakarız
kemanı elindeydi. Ben böyle müzik çalışan görmedim.


Siği (Kumyaka) günleri


Kız Muallim Mektebi’nden 1932 senesinde mezun olduktan sonra
Konya Aksaray’a çıktı tayinim. Ama oraya gitmedim. Öyle büyük adamlar geliyordu
ki bizim mezun olduğumuz sene okula. Kartlarını veriyorlardı. Onların içinden
bir tanesi vardı şimdi unuttum adını çok iyi biliyordum ama unuttum. Sıkışırsan
dedi bu kartı sana veriyorum. Ben de babama verdim kartı. Babamda o adama demiş
böyle böyle Konya’nın Aksaray ilçesine verdiler. Bu daha 16 yaşında, bu orda ne
yapabilir yani kendi kendine, onun için beni Mudanya’ya verdiler. Mudanya’nın
köyüne Siği’ye. Yürüyerek giderdik Mudanya’dan Siği’ye. Ama ne güzeldi.


Siği’de bir çocuk vardı. Askeri lisede tüberküloz olmuş. Ona bir
sene hava değişimi vermişler. O da gelir her gün okulu süpürür, yıkar etrafını
filan. Muhtarımda çok gençti. Bir yol vardı okulun önünden geçen kestirme bir
yol. Buraya bir insan girdimi bunlar hepsi ateş saçılır. Muhtarla o çocuk
sokmaz onları, nöbet tutarlardı. Oradan yabancı geçmesin diye. Şuradan yürü
oradan kestirmeden gidilmez diye. Sırf beni müdafaa için, yani rahatsız
etmesinler diye. O kadar başkaydı yani. Acaba bir gün gördüler mi benim denize
girdiğimi? İmkânı yok. Eğer böyle denize doğru gidiyorsam kimse yok ortalıkta.
Çok iyi ömür geçirttiler bana.


Ben ama nişanlıyım. Süreyya gelir giderdi yanıma. Eğer o
gelmezse bir de bakarım ki bir kaçı koşar postaneye mektubum varsa
getirirlerdi. Hep bunlar beni sevdiklerinden besbelli yani. ‘Öğretmenim mektup
var’ diye bağırarak gelirler sabahın kapıda. Elimden buradan on kişi tutar
buradan on kişi tutar artık yürüyemeyiz. Ben orda eşref günlerimi yaşadım.
Sonra kadınlara da eğitime başladık. Kadınlarda geliyor öğreniyor. Bayılanlar
ölenler. Kadınlar bir a yazacaklar titreye titreye yazarlardı. Ne kadar güzel
şeyler yaptım orda. Hadi çocuklar marş derdik günün zeytinini toplardık hemen
köyde.


Siği’de ve Mudanya’da birer sene öğretmenlik yaptıktan sonra
evlendim. Daha sonra kocamla Çanakkale’ye tayin olduk. Ezine’de 2 sene
öğretmenlik yaptım. 4 senede Çanakkale’de yaptım. Urfa Gaziantep, Diyarbakır,
Kars Sarıkamış’ta da öğretmenlik yaptım. Emekli olmadım. İstanbul’da bana
öğretmenlik vermediler bende bıraktım 1950’li yıllarda.”


Meşkure Yuca, sohbetin sonunda benim de
öğretmen olduğumu öğrenince; “Sen öğretmen misin yazık sana. Acıyorum ben
şimdiki öğretmenlere. Pek harap oluyorlar ihtiyarlıklarında.” diyor ve ekliyor:
“Ömrün yetecek mi senin bunları toparlamaya. Eğlenmek için yaz bunları işte,
böyle vaktin geçer.”


  • Deniz DALKILINÇ




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet