BİYOGRAFİ & KİM KİMDİR ? NE NEDİR ?

Baş Kaldıran Adam : Albert Camus

LİNK : https://gencyazarlar.org/2017/10/23/bas-kaldiran-adam-albert-camus/

Üniversite yıllarında sular seller
gibi Sartre okurken, bir arkadaşımın Albert Camus’nun kitaplarını tavsiye
etmesiyle tanıştım onunla. Hayatımın anlamını sorguladığım, o devrin siyasi
ortamındaki yaşam koşullarından bunaldığım dönemde, Camus bana tabir yerindeyse
ilaç gibi gelmişti.

Hayata bir anlam yükleme ısrarımın
ne kadar gereksiz bir çaba olduğunu öğrendiğimde, dünyaya Sisifos’un gözünden
bakmaya başlamıştım. Sanırım bugünkü Epiküryen düşüncemin tohumları da o
yıllarda Sisifos’un “Umutsuzluğun içindeki umudu” yakalamasıyla atılmıştı. Hiçbir
zaman vazgeçmemeyi öğrenmiştim. Ölüme soğuk bakmayı ve başkaldırmayı da!

Camus ise bunu uzun yıllar önce
babasının mezarı başında öğrenmişti. 1957 yılında, “ insanın yaşadığı vicdani
sorunlara getirdiği aydınlık” nedeniyle Nobel ödülü alan Camus, yirmi dokuz
yaşında ölen babasının mezarı başında şöyle düşünüyordu: “Varoluş, oğlu
babasından daha yaşlı hale getiriyorsa, hayatta bir düzenden söz edilemez.”
Camus tam da burada dünyanın düzenine başkaldırmaya başlamıştır artık.

Dünyayı akla aykırı olarak gören
ve insan bilinci ile dünya arasındaki kopuşu “Saçma” olarak nitelendiren Camus,
ölümle birlikte her şeyin sona ereceğini bilerek umutsuzluğun değil, yaşama
sevincinin seçilmesini savunur. Yani başkaldırı bir bilinçlenme durumudur.
Burada onun felsefeye yaptığı en büyük katkı, insanların kendilerine
anlamsızlıktan başka bir şey vermeyen bir dünyada anlam aramanın “saçma” olduğu
fikridir.

Ve elbette önemli olan “saçma”yı ortadan kaldırmak değil, ona meydan okumaktır.

Yaşam tüm anlamsızlığına rağmen
yaşanmalıdır. Bu bağlamda başkaldırı, bireyin temel bir insan hakkı olan yaşama
hakkını öne çıkarır. Yaşama hakkını savunabilmesi içinse insanın
başkaldırmasını bilmesi gerekir.

Camus’ya göre başkaldırı, adalet
ve özgürlüğü bağdaştırabilmekte yatar ve bu hiçbir zaman sınırsız özgürlük
istemi değildir. Aksine özgürlüğün sınırları olsun ister ve bu sınır da her
insanın başkaldırı gücüdür.

Onun bu başkaldırı düşüncesi herkesi içine alan, ölçülü, sınırlı, özgürlüğe
dayalı, ölüme ve öldürmeye karşı, bütün insanlar için iyilik isteyen bir
düşüncedir. Başkaldırmada umut, dayanışma ve yaşamı sevme vardır.

İki Dünya Savaşı sonrasında
nesneleştirilen, yaşama hakkı kısıtlanan ve insani değerleri düşürülen insandan
yola çıkarak, ona yeniden hak ettiği yeri kazandırma çabasıyla, “Çağının
vicdanı ve tanığı” olarak nitelendirilen Camus’nun fikirleri bugün hala
canlılığını ve geçerliliğini koruyor.

Üzülerek görüyoruz ki, felsefesindeki “saçma” onun peşini bırakmamış ve 1960
yılının Kasım ayında henüz kırk yedi yaşındayken saçma bir trafik kazasında
hayata veda etmiştir.

Acaba, Camus böylelikle bize baş
kaldıramayacağımız tek gerçeğin ölüm olduğunu göstermek mi istemiştir? Bunu
asla bilemeyeceğiz…




















Melek Koç