Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Türk
aydınının, küreselleşme projesi ve operasyonlarıyla birlikte içine düşürüldüğü
derin kriz; yarılma, kişilik ve kimlik parçalanması, köksüzleşme ve
yabancılaşma, günümüzün en temel olgularından biridir. Bunun gerisindeki
belirleyici etkenin, daha önce de sık sık belirttiğimiz gibi, Yeni
Tanzimatçılık olduğunu söyleyebiliriz. Ya da bir kültür olarak aldığımızda,
bazılarının kullanmayı daha çok tercih ettikleri Oryantalizm de diyebiliriz
buna. Bazı vurgu farklarıyla aynı anlama gelen bu kültür, gerek tarihsel,
gerekse toplumsal boyutlarıyla, dünyaya ve olaylara Batı merkezli kalıplarla,
şablonlarla ya da Batı’nın emperyalist çıkarlarına göre biçimlenmiş düşünce
modelleriyle bakmaktadır. Yenilik, ilerleme, devrim adına genellikle
geliştirilen düşünce ve projeler Batılı ölçütlerle test edilmektedir. Yani Batı
gerçekliğine göre üretilmiş değerleri kopye etmekten kurtulamayan kişiliksiz,
köksüz, hayatı değiştirme iradesinden aciz bir aydın karakteriyle karşı
karşıyayız.

Kuşkusuz
altını çizerek vurgulamak gerekir ki, sözkonusu ettiğimiz Batı, 19. yüzyılın
ilerici Batı’sı değil, 20. yüzyılın gerici Batı’sı’dır. Diderot, Rousseau,
Robespierre, Goethe, Stendhal, Schiller, Marks, Hugo, Darvin vb’lerin temsil
ettiği ilerici/devrimci Batı’nın Aydınlanmacı, akılcı, toplumu ve insanı
özgürleştiren değerlere ve ideallere sahipti. Bu değerler, yüzyılın ortalarına
kadar zayıflayarak kısmen varlığını sürdürse de, esasen 20. yüzyılın başından
itibaran devrimlerin, dünyayı değiştirecek ve insanlığı özgürleştirip
geliştirecek dinamiklerin doğuya kaymasıyla birlikte Batı’nın temel değerleri
olmaktan çıktı, o coğrafyayı terketti. Kaldı ki, Batı’nın ilerici olduğu 19.
yüzyılda bile Türk veya herhangi bir Doğu’lu aydın ve yöneticinin, kendi
köklerinden kopup, ona sırt çevirip Batı’yı taklit ederek bir gelişme
göstermesi mümkün değildi. Bu da Tanzimat deneyimiyle kanıtlanmış bir
gerçekliktir.

Evet,
bugün Batı, bizzat kendi ürettiği insanlığın en ileri, gelişmiş ölçütleri
açısından da çürüyen, çöken emperyalist gerici bir uygarlıktır. İnsanlığın
ilerici, özgürleştirici bütün dinamiklerini, işçi sınıfı ve sosyalizm dahil,
akılcılık dahil, çürütmüştür, soysuzlaştırmıştır, kirletmiş ve terketmiştir.
Akılcılık ve bilim ancak emperyalist tekellerin yüksek kâr hırsına hizmer
ettiği sürece bir değere sahiptir. Bilimsel Sosyalizmin 20. yüzyıldaki bütün
pratikleri bunu kanıtlamaktadır. Gerçeği öğrenmek isteyen, bunun için araştırma
zahmetine katlanan herkes için bu, gün gibi açıktır.

***

Bugün,
emperyalist Batı’ya ve Batı merkezli, Batı denetimli, Batı projesi içerikli
gelişmelere yaklaşımda, tavırda çok daha belirleyici ve yaşamsal rol oynayan,
Türk aydınını öyle veya böyle davranmaya zorunlu kılan daha derin bir gerçekle
karşı karşıyayız. Bu olgu; Batının “kendi içine çökerken”, deyim yerindeyse bir
karadeliğe ya da büyük bir bataklığa dönüşürken etki alanındaki bütün
toplumsal, düşünsel, estetik ve yaşamsal canlılığı, enerjiyi temsil eden
yapıları da çözen, dağıtan, çürüten bir toplumsal entropidir. Günümüzde Türk
aydınının tarihsel ve toplumsal görevlerini yerine getirebilmesinin temel
koşullarından biridir entropik çözülmeye karşı direnmek; onun çekim alanından
kurtulup yeni bir uygarlığı kurmanın enerjisini, iradesini üretmek.

Toplumsal
entropiyi, özellikle sosyalistler, devrimciler açısında günümüzün somut
gerçekliği içinde daha anlaşılır bir biçimde açıklamaya çalışalım. Somut soru
şudur: Yeni bir toplum kurmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz? İstiyorsak, yeni
toplumu, yeni dünyayı kurma, hayatı kökten değiştirme bilinci ve iradesinin
zorunlu pratik adımı olarak örgütlenmek, partileşmek zorundayız, bunun başka
bir yolu yoktur. Bu tavır, liberalizmin yücelttiği bencil ve örgütsüz/partisiz
bireyde somutlaşan entropik dağılma ve sıradanlaşmaya direnmenin, onun
bilincini, iradesini üretmenin önemli bir adımıdır.

Daha
da önemlisi, ideolojik, siyasal ve kültürel olarak Batı uygarlığının gelecekle
ilgili umut verici, iyimserlik taşıyan hiç bir olumluluğu kalmamıştır. Batı’da
egemen kültür “Tüketim Toplumu” kültürüdür; asalak, hazırcı, yağmacı bireyin yüceltildiği
bir toplumdur bu artık. Üretici, yaratıcı, çalışkan, geleceği düşünen insana
değer verilmeyen mafyalaşmış bir kültürdür bu. Tüketim manyağı olmuş,
yalnızlaşmış bireyin, anı yaşamayı, gününü gün etmeyi, geçmişi ve geleceği
düşünmemeyi, tarihsizliği, tarih dışına kaçmayı erdem saydığı bir toplum.

Marks,
“Alman İdeolojisi” adlı kitabında, insanlar iki tür üretim etkinliğinde
bulunurlar; birincisi üreyin, yani çocuk yapma, ikincisi de üretim, temel
ihtiyaçların sağlanması etkinliğidir, der. Emperyalizmin asalaklığının ve
çürümüşlüğünün merkezi olan Batı’da, nasıl üretici insanın yerini budala
tüketici almışsa, aynı şekilde, gelecek umudunun tükenmesinin bir parçası
olarak üreyim konusundaki insani-içgüdüsel eğilim de büyük ölçüde
zayıflamıştır. Bunun somut kanıtı mı; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya vb bütün
Batı toplumlarında eşcinsel evlilikler resmileşmiştir. Bu resmileşme, toplumda
güçlü bir eğilim haline gelen ve olağanlaşan, meşrulaşan eşcinsellik olgunun
kendini kabul ettirmesinden başka bir şey değildir. Bunun yanında, ensest
ilişkilerin, ruh hastalığının, intihar olaylarının, şiddet, öldürme tutkusunun
alabildiğine yaygınlaşma da tabloyu tamamlayan diğer olgulardır.

Avrupa
merkezli yeni bir dünya-yeni bir toplum kurma, yani sosyalizm idealinin pratikte
denenip başarısızlığa uğradığı son deneyim Paris Komünü’dür. Bu deneyim, Avrupa
merkezli bir sosyalizm girişiminin, ne kadar güçlü siyasal-örgütsel yapılar ve
öncü iradeler oluşturulursa oluşturulsun, nesnel koşullarının olmadığını
gösterdi. Daha sonraki, Sovyet Devrimi’nin büyük fırtınasına rağmen, bir artçı
deneyim olarak, 1921 Alman Spartaküs ayaklanmasının yenilmesi de bu tarihsel ve
toplumsal olguyu pakiştirdi. 1936 İspanya deneyimi, 1945 sonrası iktidara çok
yaklaşan Fransız Komünist Partisi ve daha sonraki Togliatti’nin İtalyan
Komünist Partisi deneyimleri, Batı’da 1871’lerde başlayan toplumsal entropinin,
dağılma ve çözülmenin giderek arttığını gösterir. İnsanlığı yeni bir topluma,
yeni bir uygarlığı taşıma iredesinin ya da enerjisinin giderek sönmekte,
tükenmekte olduğunun kanıtlarıdır bunlar.

***

Türkiye
sosyalist solunun son 30 yıllık tarihine baktığımızda, iki eğilim çarpışıyor.
Bir tarafta, entropik dağılmanın batağında, geleceği, yeni bir toplumu kurma
umudunu, enerjisini, iyimserliğini yitirmiş bir kesim var. Bu kesim, farkında
veya değil, derin bir çözülme, karamsarlık ve inkarın ağında çırpınan,
postmodern kültür akvaryumunda, havuzunda anarşistçe tepkiler gösteren,
devrimci iradesini kaybetmiş ya da ulusa karşı bölücü projelere teslim etmiş
veya etmeye eğilimli bir “sol” manzarası gösteriyor.

Diğer
tarafta ise, karadeliğe dönüşen, çöken Bat merkezli entropik çözülmeye,
dağılmaya karşı direnen, Asya merkezli yeni bir toplum projesini, programını
hayata geçirmeyi amaçlayan, Vatan Partisi’nin merkezinde olduğu bir hareket
var. Bu iki karşıt eğilim sadece partili, örgütlü mücadele noktasında kendini
göstermiyor. Çünkü kendini sosyalist olarak tanımlayan başka partiler de var.
Entropiye karşı, iktidarı hedefleyen devrimci, kurucu, yapıcı ve birleştirici
irade, Vatan Partisi’nin diğer bütün diğer düşünce ve uygulamalarında da
geçerlidir. Türkiye’nin devrimci dinamiklerini birleştiren, ABD merkezli
emperyalist siyasetlere karşı ülke gerçekliğinden ürettiği program, strateji ve
siyasetleriyle bunu her bakımdan kanıtlayan, bütün bunları ulusun gündemine
getirebilen bir parti.

Başka
bir deyişle, tamamen Batı merkezli, Batı’dan üretilen ve yayılan çürüme,
çözülme ve dağılmanın, entropinin karşısında direnmenin, bugün siyasetten
kültüre, sanata, ahlaka her alanda yaşamsal önemde olduğu bilinmelidir. Bu
direniş, kuşkusuz, Batı’nın terkettiği aydınlanmacı, akılcı, hümanist birikimi
devralan Asya merkezli yeni bir uygarlık, yeni bir insan, yeni bir kültür ve
sanat demektir.

***

Yirmi
birinci yüzyılın bu tablosunu, bu büyük gerçekliğini görmeyen, kavrayamayan bir
aydının, sanatçının ya da bir sosyalistin vay haline!.. Buna göre duruşunu,
bakış açısını yenilemediği, netleştirmediği sürece kişinin karadeliğin entropik
çekim alanından kurtulabilmesi olanaksız görünüyor. Ülkemizin içinde yaşadığı,
salt siyası değil aynı zamanda kültürel, ahlaki, estetik krizin de en temel
nedenidir bu. Siyasette Türk aydınına yeni mandacılık ve yeni Sevrcilik olarak
dayatılan kriz, kültürel alanda, edebiyat ve sanatta postmodernizm olarak
dayatıldı.

Tabloya
daha yakından baktığımızda neleri görüyoruz?Türkiye’nin düşmanı olmayı, ihaneti
seçmiş, ABD’ye piyonluk yapan PKK ve FETÖ’yü konumuzun dışında tutuyorum.
Öncelikle CHP yönetimi olsun, AKP olsun, İyi Parti ve MHP olsun mevcut düzen
partilerinin Türkiye’ye savaş açan ABD merkezli Batı ile bağlarını hâlâ neden
koparamadıklarının ekonomik ve siyasi açıklaması zor olmasa gerek. Ancak,
örneğin Ataol Behramoğlu’nun Türkiye’nin Batı uygarlığından kopup Avrasya
cephesinde yer almasına neden karşı çıktığının açıklamasını ancak yukarıdaki
tablo çerçevesinde bulabiliyoruz. Onun mantığına göre, emperyalist de olsa,
çökse de dağılsa da Batı’dan kopmamalıyız. İkinci olarak, Prof. Yalçın
Küçük’ün, Doğu Perinçek’in Soner Yalçın’a eleştirel mektubuna cevap
niteliğinde, bilimsellikten ve gerçeğe bağlılıktan uzak, hakaretler içeren,
hezeyanlı, bilgi yanlışlıkları ile dolu yazısının bütününe baktığımızda ise,
entropik çöküş, dağılış, çözülüş kültürünün yansımalarını, dışavurumlarını
görmekteyiz.

Küçük’ün,
Perinçek’i TİP’e karşı yıkıcılıkla ve yalancılıkla suçlarken değinmesi
gerektiği halde atladığı, 1968’lerdeki SD (Sosyalist Devrim) ve MDD (Milli
Demokratik Devrim) tartışmalarında, kendisi Sosyalist Devrim stratejisini
savunduğu bilinmekte. Ve yazıdaki bir çok tartışma konusunun, çarpıtmanın esas
kaynağını, bu iki devrim stratejisi ve yorumu arasındaki 50 yıllık temel
saflaşma ve tartışmanın oluşturduğu da hiç unutulmaması gereken bir gerçektir.
1980’lerden sonraki Küresel Karşıdevrim sürecinde çok açık bir şekilde ortaya
çıktı ki, bırakın sosyalist devrimi, Türkiye’nin ulusal bağımsızlığını, ulusal
egemenliğini ve bütünlüğünü tehdit eden küreselci ve Yeni Osmanlıcı saldırıya
karşı, Cumhuriyeti yeniden kazanma, yani Milli Demokratik Devrimi ya da Kemalist
Devrimi tamamlama görevi daha bitmiş ve aşılabilmiş değildi. Yalçın Küçük’ün,
hayat tarafından yanlışlanan stratejik ve siyasi düşüncelerinin odağında ise,
Türk Devrimi’nin ulusal karakterine Batı merkezcilikten kaynaklanan bir
karşıtlık ve Türk kimliğine, devrimci Türk milliyetçiliğine karşı tepki
yatmaktadır.

1980’lerden
sonraki, ulusal devletleri ortadan kaldırmayı, onları parçalayıp küçük
devletçiklere dönüştürmeyi stratejisinin merkezine koyan Kürelleşme projesinin
ayartmalarına aldanan, teslim olan bütün sol örgüt ve kişiler, ciddi bir
devrimci irade gösteremeden dağıldılar ya da ufalanıp marjinalleştiler. Veya
ABD piyonu bir örgütün, PKK’nın kuyruğuna takılmaktan kurtulamadılar. Çünkü,
ABD ile Türkiye arasdındaki bir savaşın her şeyi belirlediği bu yeni dönemin
gerek iç, gerekse dış çelişmeleri, emek-sermaye çelişmesinin esas alındığı bir
programın ve siyasal mücadelenin gerçekçi olmadığını kanıtladı. Ayrıca bir süre
Sosyalist Devrim stratejisi için “umut verici” bir görünüm sergileyen yeni TKP,
Türkiye gerçekliğinin dayattığı Kemalist, ulusalcı siyasetler ile emek-sermaye
çelişmesine dayanan dar, sekter, dışlayıcı çizgi arasındaki karşıtlığın ürünü
olan iç tartışmalar sonunda bölündü ve etkinliğini yitirdi.

Bütün
bunlar şunu gösteriyordu: Milli Demokratik Devrim stratejisi, sadece ekonomik
ve siyasi olarak emperyalizme ve ortaçağa karşı mücadeleyi içermiyordu. Aynı
zamanda, Bilimsel Sosyalist teori ve pratik dashil, düşünsel, kültürel her
alanda Batı merkezliliğe, küreselci emperyalist -bugün postmodern- kültüre
karşı bir mücadeleyi ve alternatif üretmeyi içeriyordu. Özetle MDD, 20.
yüzyılda bütün devrimlerin gerçekleştiği ülkelerin deneyimleriyle de
kanıtlandığı gibi, ulusal özgünlüklere dayanmayı esas alıyordu. Batı merkezli
düşüncelerin, teori ve pratiklerin devrimci ve gerici yanlarını ayrıştırarak
benimsemeye özel önem veriyordu ve vermektedir.

***

Yalçın
Küçük’ün sosyalist kimliğinin gerisindeki Sosyalist Devrim stratejisi,
emek-sermaye çelişmesinin temel olduğu kapitalist Batı’ya özgü sosyalizm
teorisinin bir uzantısıdır, bir devamıdır. Hatta, Sosyalist Devrim teorisini
hâlâ savunan devrimci dostlara en ufak bir haksızlıkta bulunmak istemem, Yalçın
Küçük bu tür tartışmaları da “aşmış” durumda, İslamcı ortaçağ gericiliğine
karşı Batı’nın, emperyalizmin desteğine sığınmayı, onunla işbirliği yapmayı
ilericilik olarak vaazedebiliyor.

Bu
düşüncenin, sosyalizm hedefini gerçekleştirmek içim, en gelişkinleri Batı’da
olan benzeri düşünce ve siyasetlerle işbirliği, kader birliği içinde olması çok
doğaldır. Oysa, son 30 yılın deneyimi Batı solunda başkalarının da
yararlanacağı böyle bir enerjinin kalmadığını gösteriyor. Bu nedenle, görünüşte
“sistem karşıtı”, sözde “radikal”, bir çok solcu arkadaşın yüreğinin yağını
eriten bir solculuk gösterisinden öteye gitmeyen Batı merkezci sosyalizm, ya da
Yalçın Küçük’ün sosyalizmi, ulusal gerçeklerden kopuk, ulusal bağımsızlık diye
temel bir kaygısı olmayan, şizofrenik bir aydın davranışından öte bir anlam
taşımıyor. Ayrıca değer verdiğimiz o büyük entelektüel birikimin neresinde “bir
kilo bala bir gram zehir” karıştığını bulmaya çalışıyoruz.

***

Sorun
nerede? Neden Yalçın Küçük örgütlü, partili bir bütünlüğü, birleştiriciliği
karşısına alan, ben merkezci, dağıtıcı, tartışmaları düşüncelere ve siyasetlere
değil kişilere indirgeyen bir davranış içine giriyor? Partili bütünlüğün,
birleştiriciliğin, devrimci bir irade merkezinin adresi illa ki Vatan Partisi
olmak zorunda değildir; ama en az 50 yllık deneyin gösterdi ki, dünyayı
değiştirmek ve Türkiye’yi devrime götürmek iddiasında olan bunu kanıtlamak,
bunun seçeneğini yaratmak zorundadır. Oysa Yalçın Küçük bu 50 yıllık dönemde,
bırakalım devrimci bir irade üretmeyi ve bunu örgütlü bir güce dönüştürmeyi,
üyesi olduğu TİP dahil bütün pratiklerde de asıl dağıtıcı, bozguncu rolü
oynayan olmuştur. Çünkü, Ego’su, Ben’i kolektif çıkarın, paylaşmanın,
birlikteliğin, partililiğin hep önüne geçmiştir. Neden bir bilim insanı olarak,
düşüncelerini ve eleştirilerini nesnel toplumsal ve tarihsel olgulara
dayandırma çabasına burun kıvırdığını bunlar bir ölçüde açıklıyor. Kanımca onun
düşünsel, duygusal ve davranışsal sıkıntısının kaynağına bir ölçüde yaklaştık.

Yalçın
Küçük’ün düşünce sisteminin ve toplumsal-siyasi yaklaşımının gerisindeki bütün
teori ve tezlerini “Aydın Üzerine Tezler 1830-1980”de bulabiliriz. Burada
konumuzla bağlantılı Türk Devriminin niteliğini ve hedeflerini ilgilendiren iki
temel tez ya da iddia vardır. Birincisi, Tanzimat Reformlarının ilerici mi
yoksa gerici mi olduğuyla ilgilidir. İkincisi ise, milletleşmenin ve Türkçülüğün
kapitalizmin ve emperyalizmin yapay, uydurma bir projesi mi yoksa modern çağın
nesnel bir gerçekliği mi olduğuyla ilgilidir.

Yalçın
Küçük’ün III. Salim ve özellikle II. Mahmut’la başlayan Türk modernleşmesi ile
ilgili tezlerinde Tanzimat reformlerı, Türk toplumunu ilerleten, özgürleştiren
ilerici reformlar olarak vurgulanır. Batı’nın özellikle 1850’lerden sonra
emperyalist-sömürgeci bir siyasete yöneldiği es geçilir. Tanzimatçılar ve Yani
Osmanlılar sanki birbirinin devamı olarak gösterilir. Oysa, gerek Gökalp, Gerek
Akçura ve gerekse Mustafa Kemal ve arkadadaşlarınca ortaya konduğu gibi
Tanzimatçılık Batı işbirlikçiliğidir, yerel, ulusal dinamikleri yok
saymaktadır, önemsiz görmektedir. Yeni Osmanlılar ise, Tanzimatçılığın devamı
değil, karşıtı bir tarihsel rol oynamışlardır. Sıkıntının birinci nedeni, bugün
de Tanzimatçılığın teorisini yapmaya devam eden Küçük’ün bu tezinin emperyalizm
ve Türkiye gerçekliğinde yanlışlanıyor, çürütülüyor olmasıdır. Kuşkusuz,
çağımızın en önemli gerçeği olan emperyalizm ile ezilen uluslar arasındaki
temel çelişme ve çözümüne ilişkin bu hastalı bakış, türevi bir çok hatayı da
beraberinde getirmektedir.

Küçük;
emperyalizmin Tanzimet’la Osmanlıya kapitalist mülkiyet haklarını, bireysel
özgürlükleri ve genel olarak Batılı yaşam tarzını dayatırken bunları tamamen
biçimsel bir “modenleşme”, “uygarlaşma” vb olarak getirdiğini, yerli ekonomiyi
yok ederek Osmanlıyı sömürgeleştirmeyi amaçladığını, 1914’e gelindiğinde bunu
da büyük ölçüde gerçekleştirdiğini görmek istememektedir. Yani, ona ve benzer
düşünenlere göre, emperyalizm geri kalmış ülkeleri sömürgeleştirse ya da
tamammen bağımlı hale getirse de, kapitalist üretim ilişkilerinin, kapitalist
piyasanın o ülkede gelişmesi sağlanıyorsa bu ilerici bir şeydir.

Marksizmik
bu ekonomist, mekanik yorumunu savunan yaygın bir eğilim var, hâlâ dünyada. En
son Büyük Ortadoğu Projesi’yle dayatılan bu değil miydi? Batı’nın özgürlük,
demokrasi, insan hakları getirebileceğine hâlâ inanan geniş bir aydın,
“sosyalist” kesim yok mu? ABD Irak’ı işgal ederken, Irak Komünist Partisi’nin
bu işgali destekleme gerekçesi, emperyalizmin “uygarlaştırma”,
“demokratikleştirme” yalanı, pardon sopası değil miydi?

Sıkıntının
ikinci nedeni ise, diğer bir tezi olan, Türkçülüğün, Türk milliyetçiliğinin 19.
yüzyılda emperyalizmin imal ettiği, “uydurduğu” bir akım olduğu, Türkiye’nin
toplumsal gerçekliğine dayanmayan bir zorlama olduğu biçimindeki iddiasının da
günümüz gerçekliğinde çürütülmüş olmasıdır. Bu durumda ona göre, Kemalist
milliyetçilik ve milletleşmenin devrimci karakteri tartışmalı hale geliyor.
Dolayısıyla bugünkü Ezilen Dünya’da ulusal devleti savunmanın birincil devrimci
görev olduğu da reddedilmiş oluyor. Görüldüğü gibi, 19. yüzyıl Marksizminin
devrim modeline takılıp kalınmıştır. Sovyet pratiği dahil 20. yüzyılın bütün
devrimci pratikleriyle çoktan çöpe atılmış bu görüş, ne yazık ki ülkemiz
solunda Avrupa merkezci bir yaklaşım olarak etkisini sürdürmekte.


























































Sonuç
olarak, Batı merkezli her alanda yaşanan büyük çöküşün, dağılmanın etki
alanında kalarak ilerici, devrimci hiç bir düşünce ve pratik geliştirilemez.
Çürüyen ve çöken Batı uygarlığıyla her boyutta hesaplaşmak, Asya merkezli yeni bir
uygarlığı yükseltmek, 21. yüzyılda insanlığın temel sorunudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış