YARGI & ADLİYE & CEZAEVLERİ & HUKUK & SİYASİ DAVALAR

Sevgili okuyucularım, 1996 yılında Ege denizinde Kardak krizi patlamıştı.

Yunanistan, bölgedeki adacıkların kendisine ait olduğunu iddia ediyor,
denizden kuşatma yapıyor, oralara asker çıkarıp bayrağını dikiyordu.

Türkiye direndi ve adalara asker gönderdi. Kardak’a gecenin geç saatlerinde
yağmur ve fırtına altında gizlice çıkan ve denizcilerden oluşan SAT (su altı
taarruz) komandoları oraya Türk Bayrağı’nı dikti.

Yunan askeri korktu, savaş gemilerine binip geri çekildi. Aksi takdirde
savaş çıkacaktı.

O komandolardan birinin adı Ali
Türkşen’di.

O şimdi “Darbecilik vesaire
suçlardan” tutuklu, Balyoz davasından hükümlü!

Türkşen’den dün aldığım mektubu sizlere iletiyorum. Başlığını “Biz Kardak’ta boşuna mı ölecektik” koymuş.

Ülkemizin bu hükümet döneminde içine sürüklendiği rezil ve yüz kızartıcı
durumu ve Genelkurmay’ın çaresizliğini çok iyi anlatan bu mektubu lütfen
dikkatle okuyunuz:

* * *

“Sayın Çölaşan,
şahsınıza, ailenize ve okurlarınıza sevgi ve saygılarımı sunarak mektubuma
başlıyorum.

Ben iki yıldır
Hasdal Askeri Ceza ve Tutukevi’nde yatan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen. Belki
de adımı 17 yıl önce Kardak krizinde görev alan SAT (su altı taarruz) komandosu
Deniz Üsteğmen Ali Türkşen olarak da hatırlıyor olabilirsiniz.

Krizi üzerinden
geçen yıllarda rütbem üsteğmenden albaya yükselirken aklım geriye gitmiş olmalı
ki, şu anda Poyrazköy davasında iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve ek olarak
toplam 51 yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyorum.

Balyoz davasından da
16 yıl hüküm almış durumdayım!

Aktörü olduğumuz bu
kurgu davalara ilişkin olarak Hasdal’dan size birçok mektup yazıldığını
biliyorum. Ben bugüne kadar yazacak çok ciddi bir neden bulamamıştım.

Ancak son birkaç
gündür gazetelerde yer alan bazı haberler beni bu mektubu yazmaya itti.

* * *

1996 yılında Türkiye
ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren kriz sırasında SAT komandoları olarak
yaşadıklarımızı bir gün kamuoyu ile paylaşmak kısmet olur elbet. Ancak benim
bugün üzerinde durmak istediğim ve size yazmama sebep olan konu, aradan geçen
ve 20 yılı bile bulmayan sürede geldiğimiz durumdur.

O gece Kardak
Kayalıklarının üzerine çıkan iki subaydan biri 2 yıldır tutuklu olan ben Ali
Türkşen, diğeri de 4 yıldır Hasdal’da ikamet eden Deniz Yarbay Ercan
Kireçtepe’dir.

30 Ocak 1996 gecesi
yaşadıklarımıza dair çok şey anlatılabilir ama bir şeyi özellikle ifade etmek
gerekir. Ercan ve benim dışımda Kardak Kayalıklarının üzerinde görevlendirilen
10 astsubay silah arkadaşımla birlikte o geceye dair en önemli ayrıntı, çatışa
çatışa canımızı teslim etmeden, kimilerinin “Kaya parçası” diye küçük gördüğü
vatan toprağına tek bir Yunan askerini adım attırmayacağımıza dair ettiğimiz
yemindi.

Biz o gece şehit
olabileceğimizi bile bile ve büyük bir onurla o görevi icra ettik… Ve biz o
gece biliyorduk ki etrafımızda bizi yalnız bırakmadan sabahı eden, irili ufaklı
onlarca gemideki, havada ve karadaki yüzlerce cesur yürekli silah arkadaşımızdı
ve onlar da aynı bizler gibi ölmeye ve her an yardımımıza gelmeye hazırdılar.

Bugün ne yazık ki
onların da büyük bir çoğunluğu ile Hasdal, Silivri ve diğer cezaevlerindeki
hücreleri paylaşıyoruz…

Ve bugün basından
takip ediyoruz ki, Yunanistan artık herhangi bir krize sebep olmadan Ege’deki
adaları elini kolunu sallaya sallaya işgal etmeye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
(GKRY) de petrol arama ruhsatlarını dağıtmaya başlamış. Benim bu durumda aklıma
şu soru takılıyor Sayın Çölaşan:Madem bu işler bu kadar kolay olacaktı, biz 30
Ocak 1996 gecesi Kardak’ta boşuna mı ölecektik? Biz o gece bir gün bu
hainliklere uğrayalım, hapislerde bir ömür geçirelim diye mi ölmeye yemin
etmiştik?

* * *

Bu konuda bir yandan
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi uygulamaları ortadayken öte yandan
Genelkurmay Başkanlığının yetkili ağızlarından duyulan beyanlar ise ayrı bir
çelişki teşkil etmektedir.

Son 5 yıldır TSK’nın
üzerine kara bulut gibi çöken dijital iftiralar sonrasında TSK’nın zayıfladığı,
ülke çıkarlarının bu nedenle zedelendiği, Ege ve Akdeniz’de gücünü yitirdiği

görüşlerine Genelkurmay Başkanlığı katılmamakta ve bu konuda yorum yapan
tutuklu komutanlar için “İçinde bulundukları psikolojik ortam nedeniyle
duygusal davrandıklarını düşünüyoruz” demektedir!

Genelkurmay
Başkanlığı resmi olarak böyle söylemek zorundadır. Yoksa kendini inkar etmiş
olur.

Ancak Yunanistan ve
GKRY’nin yaptıkları ortadayken, bu söylenenler kendi kendini kandırmaktan öteye
geçemez.

Benim bu konuda son
söyleyeceğim şudur:

50 yaşına gelmiş
hapisteki bir SAT Komandosu olarak ben yeni bir Kardak krizinde yine görev
almaya ve gerekirse ölmeye hazırım.

Ancak ne yazık ki bu
kez, 30 Ocak 1996 gecesinde olduğu gibi bizi yalnız bırakmadan sabahı edecek,
her an yardımımıza koşmaya hazır yüzlerce cesur yürekli silah arkadaşı ve

komutan bulur muyum, işte ondan çok emin değilim!

* * *

Sayın Çölaşan,
Türkiye son dönemde kendi savaş gemisini inşa yolunda çok önemli mesafeler
almıştır.

Ayırdığınız kaynak
ve teknoloji paralelinde bu çok da zor olmayabilir. Ancak bir gemi, onu
layıkıyla kullanacak personeli olmadan ruhsuz bir metal yığınından başka bir
şey değildir.

Dünyanın en modern
savaş gemisini en küçük vidasına kadar imal de etseniz, içine o gemiyi
kullanacak cesur yürekleri koyamadıktan sonra en modern geminin bile hiçbir
değeri olmayacaktır…

Ve ne yazık ki
Türkiye, Balyoz, Poyrazköy, Kafes, Amirallere Suikast, Askeri Casusluk gibi
dijital kurgu ürünü davalarla yüzlerce cesur yüreğin zindanlara mahkum
edilmesine ve dışarıdaki birçok masumun da yüreğine korku salınmasına sessiz
kalmıştır.

Bu günahın
Türkiye’ye başka neleri kaybettirebileceğini görmekse şu andaki en büyük
endişemizdir.

Genelkurmay
Başkanlığı, ya da bu yazıyı okuyan herkes şunu çok iyi bilsin ki, bizim
derdimiz hapiste geçirdiğimiz süre ya da ailelerimizin içine düşürüldüğü
mağduriyet

değildir.

Bizim derdimiz
bağımsız olmak, ulus olmak derdidir.

Çektiğimiz
sıkıntılar ve uğradığımız hainlik bir derde derman olacaksa, ona da varız. Ama
Türkiye’nin bugün düştüğü durum için yapılan samimi değerlendirmelere, “İçinde
bulunduğumuz psikolojik ortam nedeniyle duygusal davranmak” olarak
yaklaşılırsa, kimse kusura bakmasın ama, buna da söyleyecek sözlerimiz vardır.

* * *

Mektubum uzun oldu
biliyorum…

Şahsım ve ruhlarını
çok iyi bildiğim önemli sayıdaki silah arkadaşım adına ancak şunu
söyleyebilirim:

Hasdal’da tutuklu
hiç kimse meslek yaşantısı boyunca başını önüne eğdirecek bir yaşantı içinde
olmamıştır.

Birileri bize iftira
attı diye de başımızı öne eğecek değiliz.

Bu esaretten
kurtulmak için ne kimseye boyun eğer, ne de kimseden af dileriz.

Bizler vatan,
millet, bayrak ve Atatürk sevgisini bir günde edinmedik, bir günde de
vazgeçecek değiliz. Bu değerler, birileri üzerimize dijital iftiralar attı,
hakimler de hak hukuk tanımadan bizleri yargıladı diye vazgeçilecek değerler
değildir.

Biz dün neysek bugün
de aynı insanlarız. Biz değişmedik ama Türkiye ve Türkiye’nin değerleri
değişti.

Asıl başını öne
eğmesi gerekenler Türkiye’yi değiştirenlerle bu değişime sessiz kalanlar
olmalıdır.

Saygılarımla. Ali
Türkşen. Deniz Kurmay Albay.”

Bu mektup çok şey anlatıyor. Yürekli albayıma ve onun cezaevlerine tıkılmış
olan kahraman, yurtsever silah arkadaşlarına teşekkür ediyorum, ben de hepsine
ayrı ayrı saygılarımı sunuyorum.




































































































SÖZCÜ