Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Neneler
ve torunlar



Dışarda
her yer bembeyaz, bu kış mevsiminde Üsküp’e yağan ikinci kar. İlki daha sertti,
tanecikler sanki nefretini yağdırıyor gibiydi üzerimize, rüzgârın etkisinden
herhalde, şu insanın yüzünü kesen cinstendi. Bu ikincisi ise yumuşacık, lapa
lapa, tadını çıkarmalık olanından. Yumuşacık bir örtü gibi, evlerin çatıları
bembeyaz olmuş. Dışarda çocukların sesleri cıvıl cıvıl, sanırsın kuşlar kartopu
oynuyor. Yağan kar dağılmıyor tabi, öyle tuz gibi değil, hemencecik kartopu
oluveriyor. İnsanın böyle bir tablo karşısında çocuk olası geliyor yeniden.


Üsküp’te
bir tepe var, Gazi Baba Tepesi, o tepeden aşağıya süzülen bir de Gazi Baba
Mahallesi var. Ben bir kış ritüelinden ve bu mahallenin çocuklarıyla “nenelerimizden”
bahsetmek istiyorum. Gazi Baba Mahallesi’nin, en tepesinden başlayan evlerin
ocaklarından tüten dumanıyla ayrı bir havası var şüphesiz. Hele ki bu kış
günlerinde kızakların ta en alt sokaklarına kadar hızla kaydığını görürsünüz.
Kiremit çatıların üstü bembeyaz karlarla örtülmüş, sanırsın evleri bir yorgan
sarmış. Bu bembeyaz örtüler bana yumuşacık yanakları olan, elleri pamuk gibi
ninelerimizin başlarından hiç çıkarmadıkları bembeyaz başörtülerini
hatırlatıyor. Soğuk kış günlerinde bu topraklarda her evde yanan bir soba
varsa, o sobanın yanı başında oturmuş, elinde örgüsü olan bir “nene” de vardır
mutlaka.


Babaanne
bize sonradan geldi aslında, ya “hacı nene” vardı her derde deva olan, ya da
bir gün hacca gitmek için her gün dua eden bir “nene”. Arnavutlar da nene der,
Boşnaklar ise ya nana ya da nena derler. Edebiyatta nasıl değişiklikler
yaşandığını anlatabiliyoruz, tarihi eserlerimizin değişimini, restorasyonunu
keza. Daha doğrusu araştırma yazılarını da biraz karıştırarak öğrenebileceğimiz
konular bunlar. Ancak evlerde kapılar ardında saklanmış, kahramanlıkları hiçbir
yerde yazılmamış, her döneme karşı kendilerince meydan okuyan nenelerimiz
bilinmiyor. Benim de ismini ailemde devamlı duyduğum, ancak hiçbir zaman
göremediğim bir nenem var.


Size
Sulhbiye Neneden bahsetmek istiyorum. Sulhbiye Nene, dedemin öz annesi,
Makedonya ile Arnavutluk sınırları arasında Karaca diye bir köyden kaçıp iki
oğluyla birlikte Prizren’e yerleşmiş. İki yıl Prizren’de kaldıktan sonra da
yaşamını Üsküp’te devam ettirmiş. Tam yüz yıl önce yaşanan bir olay aslında,
Osmanlı bu toprakları terk ederken bazı insanlar da yaşadıkları yerleri terk
edip farklı farklı şehirlerde yaşamak zorunda kalmışlar. Sulhbiye Nenenin
kocasını Sırp askerleri öldürmüş. Sadece kocasını değil tabi, köyün tüm
erkeklerini. Yaşlı amcalar da “sen dul kaldın, bu köyde artık yaşayamazsın,
buraları terk et” demişler. Sulhbiye de Ali (dedem) ve Şair adında iki küçük
oğlunu yanına alıp -beline de silahını takarak- yaşamaya devam etmiş bu
topraklarda.


Gençlerden
kimse sağ kalmamış; sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kurtulmuş. Askerler
kurşuna dizdiklerini ayrıca süngülemişler, ölü taklidi yapan bir tek genç
kalmış Mahmut adında. Sulhbiye’nin öz kardeşinin oğluymuş Mahmut, tam
süngüleyecekken askerler çizmelerini almak istemiş ve süngü batırmayı
unutmuşlar. Mahmut da sağ kalmış. Onun hikâyesi apayrı aslında. Kendisi bu
toprakları terk edip, “Osmanlı neredeyse ben de oradayım” diyerek
Çanakkale’deki savaşa katılmış. Oradan da gazi olarak sağ çıkmış, lakabı da
Deli Mahmut olmuş. Deli Mahmut, Edirne taraflarında yaşamaya devam etmiş;
evlenmiş, iki kızı olmuş. Arada sırada, İkinci Dünya Savaşı zamanında Üsküp’te
iki oğluyla tek başına kalan Sulhbiye halasına yardım paketleri gönderiyormuş.


Rahmetli
dedem annesinden çok korkarmış, annesi ne derse o olurmuş. Gün gelmiş Ali
büyümüş, evlenmiş. Evlenmiş evlenmesine ama birkaç ay sonra İstanbul’a gitmiş.
Halama hamile olan Hibe Gelinin (babaannem) kardeşleri Sulhbiye Neneye gelip
“Oğlun dönmezse kardeşimizi de alıp gideriz” demiş. Gelinini arkasına alan
Sulhbiye Nene de onlara cevap vermiş: “Gelinimi almaya gelirken ailenizden
hanımı güzel olan beş erkek seçip gelin almaya. Nedenini merak ediyorsanız,
belimdeki şu silahı görüyorsunuz değil mi, gelenlerin hanımları dul kalacak,
bari güzel olsunlar ki kendilerine yeniden birilerini bulabilsinler” demiş.
Kardeşler başlarını öne eğip gitmiş. Sulhbiye de oğluna haber göndermiş “bir
çocuğun doğdu hemen gel” diye. Uzun Ali de İstanbul’dan vazgeçip Üsküp’e
dönmüş. Annesinden bir güzel azar işitmiş, bir daha da Üsküp’ü terk etmek gibi
hiçbir işe kalkışmamış.


Balkanlar’da
buna benzer çok hikâye var aslında. Bizim nene hatunlarımız savaşlarda ve
barışta her zaman “koruyucu” olmaya çalıştılar. Osmanlı bu topraklardan çekip
gittikten sonra aileyi bir arada tutmaya, kültürlerini korumaya gayret ettiler.
Gerekirse evden hiç çıkmamış torunlarına kimliklerini masal gibi anlattılar.
Kalkandelen’de, Gostivar’da, Ohri’de, Kumanova’da nerede bir yaşlı nene
gördüysem hepsinin gözlerinde o ışığı yakaladım, hepsinde o sıcaklığı gördüm.


Günümüzde
de öyle, hiç değişmediler. Benim bir nenem vardı, geçen yıl rahmetli oldu
kendisi.  Aslında dedemin ikinci hanımıydı, hiç çocuğu olmamıştı ondan.
Dedem ondan yirmi yıl önce vefat ettiyse de nenem bizi hiç bırakmadı. Öz evladı
bildi bütün çocuklarını ve bizleri de öz torunu. Bir de hâlâ hayatta olan
anneannem, yani “hacı nene”. Hacı nenem ve nenem, ikisinin de başlarında beyaz
örtü, ellerinde örgüleriyle beraber çay içtikleri günü hatırladım bu kış gününde.
İçimi bir neşe kapladı, ikisi de kavga eder gibi konuşuyordu çünkü, inat
ediyorlardı nedenini bilmediğim bir şey için. Bir gün bizim hacı nene, akraba
ziyareti için uçağa binip Norveç’e gitti, elinde akıllı telefonla aradı beni
oradan. “Yolculuk nasıl geçti” sorusunu beklemeden anlatmaya koyuldu:


“Uçaktan
iner inmez bastonumu gösterdim görevliye, hemen bana tekerlekli sandalye
getirdiler, hiçbir yerde beklemeden vip’ten geçtim. Burada akşam belli değil
sabah belli değil nenem,  namaz vakitlerini şaşırıyorum. Her yer yemyeşil,
ama hiçbir şey alamadım, su bile çok pahalı burada, ‘vayfay’ var şükür,
konuşuruz yine.”


Bizim
hacı nene inanılmazdır. İki kez hacca gidebilmiş ve hacdayken başına küçük bir
maymun çıkmış, hac hikâyelerini anlatır dururdu bizlere. Dedem çok uzun zaman
önce vefat etmiş, az biraz hatırlıyorum kendisini, ama anneannem yıllardır hacı
dedemi anlatmaktan bıkmadı, onun sayesinde de hiç eksikliğini hissetmedik biz
de. Konuştukları o temiz Türkçe olsun, anlattıkları kıssalar olsun, bizim bu
topraklarda varlığımızın onların o pak başörtüleri gibi tertemiz kalmasını
sağladı. Bundandır işte, buraları biraz da “Anadolu” kokar.


Sıcacık
evlerin içinde dumanı tüten ocaklar görüyorum yine, her tarafı bembeyaz bir kar
kaplamış, karşıma o sıcak evlerin temiz yüzlü yaşlıları çıkıyor. Alınları,
yanakları çizgi çizgi, her çizginin içinde ne anılar ne hatıralar gizli kim
bilir. Gülüşlerinden sonra daha da derinleşen çizgiler görüyorum, adına
mutluluk diyorum, çocukluk diyorum, elimdeki kartopunu da gökyüzüne
fırlatıyorum.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış