UTKU REYHAN : 6-7 Eylül’den 15 Temmuz’a


08 Eylül 02:00


1955 yazı boyunca Türkiye kamuoyunun ve Demokrat Parti
(DP) iktidarının en önemli gündemlerinden birisi Kıbrıs meselesiydi. Adayı
yöneten İngilizlere karşı Rumların önderliğinde bağımsızlık hareketleri
başlamış, bu hareket zamanla silahlı mücadeleye dönüşmüş, yalnızca İngiltere’yi
değil adadaki Türk nüfusu da hedef almaya başlamıştı.


Bağımsızlık hareketleri zamanla Yunanistan’a ilhak
(Enosis) talebine dönüşmüştür. Yunanistan, ada halkının kendi kaderini tayin
hakkı olduğunu gerekçe göstererek konuyu uluslararası boyuta taşımak istemiş,
İngiltere ise adadaki silahlı direniş hareketlerinden çekinerek, çözümü Türkiye
ve Yunanistan’la görüşmekte bulmuştur.


İNGİLTERE’NİN KIBRIS
PLANI


İngiltere’nin çağrısıyla, Türkiye ve Yunanistan’ın
katılımıyla Kıbrıs konusunu görüşmek üzere 29 Ağustos 1955’te Londra Konferansı
toplanmıştır. İngiltere, Türkiye’yi Kıbrıs konusunda daha sert tavır almaya
zorlamıştır. Yunanistan’ın “self determinasyon” talebi karşısında yalnız kalan
İngiltere, Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini öne sürerek, adada Rum ya da Yunan
egemenliğinin ya da bağımsızlığın mümkün olamayacağı, bu yüzden İngiltere
egemenliğinin sürmesi gerektiği tezini işliyordu. Türkiye, Kıbrıs sorununun
Lozan’da çözüldüğünü, bu statükonun devam etmesi gerektiğini, eğer etmeyecekse
Kıbrıs’ın Anadolu’nun doğal bir uzantısı da olmasından dolayı eski sahibine
yani Türkiye’ye ilhakının gerektiğini söylüyordu.


DP KIBRIS KONUSUNDA
SERTLEŞİYOR


DP hükümetinin Kıbrıs siyasetlerini 6-7
Eylül’e giden süreçte hayli sertleştirdiğini görüyoruz. Başbakan Adnan
Menderes 24 Ağustos 1955’te İstanbul’da bir lokantada yaptığı açıklamada bu
sertliği dile getirmiştir:


“Kıbrıs, Anadolu’nun bir parçasıdır. Kıbrıs’ın hukuki
statüsünde bir değişiklik olacaksa, o zaman Kıbrıs sadece Türklere geri
verilebilir. Atatürk ve Venizelos tarafından başlatılan barış ve dostluğu
sürdürmeyi çok isteriz. Ancak bugünkü durum bize tavizlerle ve korkularla dolu
geçmişi hatırlatmaktadır. Yunanistan’ın emperyalist yayılmacı bir politika
izlemiş olduğunu unutmamalıyız. Hepimiz Girit örneğini biliyoruz. Türkiye
hiçbir zaman Kıbrıs’taki statükonun değiştirilmesine izin vermeyecektir.”


Siyasetteki gerginlik basınının da etkisiyle sokağa
yansımaya başlamıştı. Londra Konferansı’nda bulunan Dışişleri Bakanı Fatin
Rüştü Zorlu, Başbakan Adnan Menderes’e gönderdiği telgrafta müzakerelerin çetin
geçtiğini, zorlandıklarını, “Türk kamuoyunun Kıbrıs konusundaki hassasiyetinin
dizginlenemediğini” gösterecek bir adım atılması gerektiğini belirtir.


6-7 Eylül öncesindeki gösterilerde Kıbrıs’taki
Enosisçilere sessiz kaldıkları gerekçesiyle İstanbul’da basılan çeşitli Rum
gazeteleri yakılmış, Rum Patriği I. Athenagoras protesto edilmiştir. Bu süreçte
çeşitli öğrenci cemiyetlerinin yanı sıra Kıbrıs Türktür Cemiyeti, bazı
sendikalar ve Demokrat Parti teşkilatlarının aktif olduğu görülmektedir.


OLAYLAR


6 Eylül 1955 günü Radyo’dan saat 13.00 bülteninde
Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev ile Türk Konsolosluğu arasında bir bomba
patladığı açıklandı. Sahibi bir Demokrat Parti Milletvekili olan İstanbul
Ekspres Gazetesi’nin 16.00’da ikinci baskıya giderek haberi büyük puntolarla ve
detaylandırarak “Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı” manşetini
atması şiddet olaylarını başlattı. Daha sonra Yunanistan mahkemelerinde yapılan
yargılamada bir Türk konsolosluk görevlisi tarafından bombanın yerleştirildiği
hükmüne varılmıştır. Yassıada’da görülen 6-7 Eylül davasında ise bu hüküm tanınmamış,
Yunanistan’ın ceza verdiği Türk konsolosluk görevlileri beraat etmiştir.


Protesto gösterileri önü alınamayan bir şiddet ve
talan hareketine dönüştü. Büyük çoğunluğu Rumlara ait olmak üzere çok sayıda
ev, iş yeri, ibadethane ve mezarlık tahrip edildi, kundaklandı ya da
parçalandı.


Hemen hemen bütün görgü tanıklarının ifadelerinde
saldırganların genel olarak “öldürme” ve “yağma” güdüsüyle hareket etmediği,
mal varlığını yok etme ve tahrip etme amacıyla hareket ettikleri
belirtilmektedir. Resmi kayıtlara göre olaylarda 3 kişi hayatını kaybetmiş, 30
kişi yaralanmış, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3584’ü Rumlara
ait olmak üzere 5538 gayrimenkul çeşitli biçimlerde tahrip edilmiştir.
İbadethanelerdeki kutsal eşyalar parçalanmış, iki Rum mezarlığı da ciddi
biçimde tahrip edilmiştir. Rum cemaatine ait 48 okuldan 36’sı kullanılamaz hale
gelmiş, Rumca yayın yapan 3 günlük gazete ve 1 haftalık derginin de redaksiyon
büroları ve matbaaları ciddi biçimde tahrip edilmiştir.


Olaylar sırasında güvenlik güçlerinin ve itfaiye
teşkilatının olaylara müdahale etmediği ortak tespittir. Yapılan soruşturma ve
yargılamalardan eylemlere katılanların büyük çoğunluğunun İzmit, Adapazarı,
Eskişehir gibi bölgelerden taşındığı ortaya çıkmıştır. Benzer olaylar 6 Eylül
gecesi İzmir’de de yaşanmıştır.


İstanbul’da gece sıkıyönetim ilan edildi ve 5104 kişi
tutuklandı. Kıbrıs Türktür Derneği kapatıldı. İçişleri Bakanı istifa etmiş,
İstanbul ve İzmir valileri ile, Emniyet Genel Müdürü ve 6 general görevden
alınmıştır.


Hükümet yaptığı ilk açıklamada İstanbul’un “komünist
tahrik ve tertibiyle” ağır bir darbeye maruz kaldığını ilan etmiştir. İstanbul
Sıkıyönetim Komutanı Nurettin Aknoz da gazetelerin sorumlularını toplayarak
olaylarla ilgili haberlerde yalnızca komünistlerin suçlanacağını emretmiştir.


Hükümetin açıklamasının ardından İstanbul’da yaşayan
45 komünist tutuklanmıştır. Aynı şekilde Kıbrıs Türktür Derneği’nin
yöneticileri de tutuklanmıştır. 1957’de yargılamalar tamamlanmış ancak herkes
beraat etmiştir.


RUMLARIN GÖÇÜ


1955 yılı sayılarına göre Türkiye’de 103.809
Rum-Ortodoks yaşamaktaydı. 6-7 Eylül’ün hemen ardından büyük bir göç dalgası
yaşanmamıştır. Büyük çoğunluğu Yunanistan pasaportu da taşıyan yaklaşık 5 bin
Rum olayların ardından Türkiye’yi terk etmiştir. Bu tarihten itibaren Rum
nüfusunda kısmi azalmalar olmakla birlikte asıl büyük göç 1964 sonrasında
yaşanmıştır. Yine Kıbrıs konusunda gerilimlerin yaşandığı bir dönemde İsmet
İnönü Hükümeti 1930’da Yunanistan’la imzalanan İskân, Ticaret ve Gemi Ulaşımı
Anlaşmasını tek taraflı olarak feshetmiştir. Yunan vatandaşı da olan Rumların
oturma izinlerini düzenleyen bu anlaşmanın feshiyle İstanbullu Rumların
yaklaşık 1/3’i ülkeyi terk etmiştir. 1978’de Rum nüfusu 7 bine kadar düşmüştür.


LONDRA KONFERANSI
DAĞILIYOR


Olayların Londra’da duyulması üzerine Yunanistan
görüşmelerden çekilmiş, Londra Konferansı da dağılmıştır. Türkiye’de Kıbrıs
konusunda hassas bir kamuoyu olduğunu göstermek amacıyla düzenlendiği iddia
edilen gösteriler, tersine Türkiye’ye zarar veren bir konuma gelmiştir. Örneğin
ABD’li senatör D’Amato 1995 yılında senatoya verdiği bir önergeyle 6-7 Eylül’de
yapılanların “pogrom” niteliğinde olduğunu ve Türkiye’nin kınanmasını
istemiştir. ABD senatosu da bu talebi kabul etmiştir.


YASSIADA YARGILAMASI


Yassıada’da yargılama konularından biri de 6-7 Eylül
olayları olmuştur. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakanı Adnan Menderes,
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun da aralarında bulunduğu 11 sanıklı
davada Menderes ve Zorlu 6’şar yıl ağır hapis cezasına ve 375’er lira para
cezasına çarptırılmışlardır. Menderes ve Zorlu, Rumların Türk vatandaşı olarak
Anayasa tarafından güvence altına alınmış temel haklarını çiğnemek ve Türk
yurttaşlarını gösteri ve şiddet olaylarına teşvik etmek suçlarından ceza
aldılar.


LİBERAL TEZ


6-7 Eylül olaylarının nedenleriyle ilgili birçok tez
ileri sürülse de üç temel yaklaşım öne çıkmaktadır.


Liberal görüş, olayların Anadolu’nun hem etnik hem de
iktisadi olarak Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması projesinin bir davamı
olduğunu belirtir. Onlara göre İttihat ve Terakki, CHP ve DP arasında
gayrimüslimlere yaklaşım konusunda bir fark yoktur. 1915 olayları, nüfus
mübadelesi, Trakya Hadiseleri, Varlık Vergisi ve 6-7 Olayları bir devamlılık
halindedir.


MİLLİYETÇİ TEZ


Bu görüş, olayı “millî hassasiyetlerin kontrolden
çıkması” olarak değerlendirmektedir. İlginç bir şekilde olaylarda komünist
parmağı da aramaktadır. Buna göre Sovyetler Birliği, Türkiye’yi kargaşaya sürüklemek
istemiştir. Bunun için Türkiye’deki komünistler görevlendirilmiş ve onlar da
aslında son derece millî niteliğe sahip olayları taşkınlığa çevirmişlerdir.
Dönemin hükümeti de olayları böyle açıklamış ancak komünistlerle olaylar
arasında zorlansa da bağ kurulamamıştır.


İNGİLTERE-ABD EKSENİ


Bizim savunduğumuz görüş ise şöyledir: Olayların
tesadüfi ve kendiliğinden olamayacak denli organize görüntüsü, işin içinde
büyük bir istihbarat yönlendirmesi olma ihtimalini daha gerçekçi kılmaktadır.


İngiltere’nin ve onun emperyalist rolünü devralmaya
başlayan ABD’nin, yani NATO’nun, bu süreçte fail olma ihtimalinin yüksektir.
Diğer bütün ihtimallerin aksine bu ihtimal somut faydaya dayanmaktadır. Böyle
bir tertipten, DP, Sovyetler Birliği, CHP ya da Yunanistan’ın fayda
sağlayabileceği iddiaları mantıktan uzak zorlamalar olarak görünmektedir.
İngiltere’nin ve dolaylı olarak ABD’nin, Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya
getirerek, Kıbrıs hâkimiyetlerinin devamını sağlama stratejisi olayların
sonuçları itibariyle en gerçekçi ihtimaldir.


GLADYO’NUN İLK FAALİYETİ


Nitekim NATO’nun bütün üye ülkelerde kurduğu yeraltı
operasyon örgütü olan Gladyo ya da Kontrgerilla’nın o yıllarda Türkiye’deki
merkezi olan Özel Harp Dairesi’nin başkanı Sabri Yirmibeşoğlu bunu açıkça
itiraf etmiştir. Gazeteci Fatih Güllapoğlu’nun 1991 yılında çıkardığı “Tanksız
Topsuz Harekât” isimli kitapta Yirmibeşoğlu ile bir mülakat bulunmaktadır:


“- Bak ben sana söyleyeyim, Özel Harp Dairesinin
görevleri üç başlık altında toplanır:


  1. Psikolojik harekât
  2. Gerilla Harekâtı
  3. Yeraltı Harekâtı


İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızlar yeraltı harekâtı
uyguladılar. Bu bir özel harp türüdür. O harekât Müttefiklerin Nazilere karşı
giriştikleri harekâtın başarısında çok önemli bir rol oynadı. Sonra size bir
örnek daha: Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı yaparken Millî Mücadele Birlikleri
oluşturmuştu.


Sonra, 6/7 Eylül olaylarını ele alırsak, .


– Pardon paşam, pek anlayamadım. 6/7 Eylül
olayları mı?


– Tabii… 6/7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve
muhteşem bir örgütlenme idi… amacına da ulaştı. (Paşa bunları söylerken,
benden de soğuk terler boşandı) Sorarım size? Bu muhteşem bir örgütlenme değil
miydi?


– E, evet paşam!”


Yirmibeşoğlu’nun itirafından hareketle, 15 Temmuz 2016
gecesi suçüstü yakalanarak dağıtılan ve o zaman kadar Türkiye’de sayısız,
tertip, sabotaj, suikast ve katlima imza atan Gladyo’nun Türkiye’deki ilk
eyleminin 6-7 Eylül olayları olduğunu söyleyebiliriz.