Musevi Türkler 

Dileyen her insan sonradan Musevi olabilir ama
Yahudi olamaz, çünkü Yahudi, bir
ırkın adıdır
, Yahudi olunmaz, doğulur. Musevi, Hz. Musa’nın
şeriatını benimseyenlerin adıdır. Hz. İsa’nın dini İsevilik, tahrif olunca
Hıristiyanlık, Hz. Musa’nın dini Musevilik de tahrif olunca Yahudilik adını
aldı. Musevilik en sonunda bir ırka özel etnik bir dine evrildi, bu,
dejenerasyonun da zirvesiydi. Her Yahudi, aynı zamanda Musevi’dir ama her
Musevi, aynı zamanda Yahudi değildir. Dolayısıyla “Yahudi Türkler”, “Yahudi
İngilizler”, …vb ifadeler doğru değildir, doğrusu “Musevi Türkler”, “Musevi
İngilizler”dir. 

Bizde, birçok inanç
ve ırkta da olduğu gibi Musevi Türk’lerde de “baba” esastır, yeni doğan çocuk,
babanın dinini kabul etmek durumundadır, Yahudiler’de
ise
, nesli devam ettirdiği, taşıyıcı olduğu gerekçesiyle “anne” esastır, çocuk annenin dininden olur.
Bir başka ifadeyle, Yahudiler’e
göre “esas olan tohum değildir, esas olan tarladır.”
 Bu
sebeple de bir Yahudi kızı, kolay kolay bir aşk evliliği yapamaz, onun kiminle
evleneceği Havra’nın iznine bağlıdır, Yahudi olmayan biriyle, hatta dindaşı bir
Musevi’yle dahi evlenemez, hahamlar buna müsaade etmez. Söz dinlemezse, nesli
ifsat etmekle suçlanır ve toplumundan dışlanır. 

İlk Musevi
Türkler 

1071’den beri değil,
yaklaşık 12 bin yıldır Anadolu’da bulunan Türkler arasında Museviliğe ilk
geçişler, Milattan Önce 600’lü yıllarda, Museviliğin kâbesi Urfa’da, Oğuzlar’ın
asker-sivil ekâbirleri arasında başlar. Urfa, Oğuzlar’ın Anadolu’daki ilk uğrak
yeridir. Urfa, Oğuzlar’ın Ehura Mazda inancına göre ilk özel mabed inşa
ettikleri yerdir. Bu inancın mimarı ve kutsal kitabının adı Avesta olan
Zerdüşt’ün, “eski İran peygamberi” olduğu bazı Batılılar ve Farslar tarafından
yaygın bir şekilde iddia edilir, oysa Zerdüşt, Orta
Asya-Horasan doğumludur, Türk asıllıdır, Oğuzların içinden çıkmıştır
insanlık tarihinin de dokuzuncu peygamberidir.  Zerdüşt,
Urfa ya da

Anadolu’ya hiç
gelmedi. 

Oğuzlar, Urfa’yı bir
süre uhkum/idari merkez olarak kullandılar. Urfa ayrıca Oğuzlar’ın üstün Ehura
Mazda dinini yayma, ekâbirleri ise Orta Asya’ya eski inançlarının usûllerini
onarmaya gönderdikleri bir merkez oldu. Oğuzlar,
ekâbirlerinden bazılarını Musevilik’in içine, Türkler’in “her dinin içinde bir
miktar bulunma stratejisi” çerçevesinde attılar
 ve
Urfa’yı, Musevilik’in ilk emniyetli şehri yaptılar. Urfa, baskı altındaki
Museviler’in sığındığı bir yer oldu, ibadetlerini burada rahatça
yapabildiler. 

Musevi Türkler, en
eski Sabetay’lardır. Sabetayizm aslında, Yahudilik içinde bir Türk hareketidir
, doğal olarak
Yahudi merkezler, hareketin mensuplarının izini sürmektedir. Ömrü Sabetayları
araştırmakla geçen Kudüs-İbrani Üniversitesi Yahudi Mistisizmi profesörü Gershom G. Scholem de “The Messianic Idea in Judaism and
Other Essays on Jewish Spirituality” adlı eserinin 1974 Fransızca baskısının
219-247 sayfaları arasında Sabetaylık konusunu ele almakta ve “Sabetay’ların
İsrail’de de bulunduğunda hiç şüphe yoktur. Zaten bizim dikkatimizi çeken de bu
durumdur” demektedir.  

Pazar günü devam
edelim. 

Musevi Türkler (2) 

Musevilik, eski dönemlerde kendisine “muhtedi” kabul ediyordu. İsrailoğulları’ndan
olmamalarına rağmen Yemen’den, Habeşistan’dan (Falaşalar), Hindistan’dan ve
Türkler’den (Hazaralar, Kırımçaklar, Karailer) insanlar, Museviliğe mensup
olabiliyorlardı. Musevilik,
evrensel nitelikte bir din idi, giderek sadece bir ırka ait yerel bir dine
dönüştü 
ve “Yahudilik
adını aldı. Diğer yandan Yahudilerin ve Hristiyanların dinlerinin bozulduğuna
dair bir inançları yok, “Dinlerimizin
muharref olduğu iddianıza bizim de katılmamızı beklemeyin

diyorlar. 

Musevilik ve
İsevilik dinini benimseyen Türkler, tarihte, bu iki dinin deforme olmasını ve
yerelleşmesini geciktirmek gibi tarihi bir rol oynamışlardır.
 Halen bugün de
Musevi Türkler’in bir bölümü, yalnızca Tevrat’ı ölçü alır, Tevrat’ın zorlama
tefsiri olarak değerlendirilen Talmud’u reddeder, bunu, rabbiler tarafından
yazılan, düzmece ve çelişkili bilgiler içeren bir kitap olarak
değerlendirirler. Yahudiler’e göre ise Talmut, Tevrat kadar önemlidir. Bunların
ilahi ilhamla yazdırıldığına inanırlar. Genel Yahudi Ansiklopedisi’ne göre “Talmud, şerhleri olmaksızın, kilitle kapatılmış bir kitaptan öteye
geçmez.” 
Talmut’a inanmayanlar gerçek Yahudi sayılmaz.
Nitekim bir kısım Musevi Türkler, Talmut’a inanmadıkları için Yahudiler
tarafından Yahudi olarak kabul edilmezler. Bu bağlamda tıpkı bizim de mensubu
olduğumuz Kuzey İslâmı ve Maturidilik’te olduğu gibi, Musevi Türkler’de de akıl esastır, bu sebeple de bazı Yahudilerce “tehlikeli” olarak
değerlendirilirler.
 

Talmud’ta,
kendilerinden olmayan herkese karşı bir kin besleme ve onlara tepeden bakma
öğütlenir, Yahudi olmayan herkes, bir önyargıyla “düşman”dır. Musevi Türkler bu fanatizmi de reddeder ve bu sebeple de
Siyonizm’in önünde bir engel olarak görülürler.
 

İspanya’dan
Mançurya’ya, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyaya dağılmış
Musevi Türkler, gittikleri yerlerde Musevilik çalışmalarında Rabanit
Yahudiler’le çatıştılar, çatışıyorlar. Bugün, bazı merkezlerce finanse edilen
çeşitli çalışmalarla Musevi Türkler’e ait ne kadar kanıt varsa, üzeri
örtülmeye, “yok” sayılmaya,
yok edilmeye çalışılıyor. Çünkü Musevi
Türkler hakkında ortaya çıkan bazı gerçekler, tarihin yeniden yazılmasını
gerektirmekte
. Ancak ünlü tarihçi Halil İnalcık’ın ifadesiyle “Şu bir gerçektir ki hiçbir zaman, objektif bir tarih yazılamaz; zira
tarih, daima belli politikaları ve ideolojileri yönlendiren ve temsil eden bir
görüş ve anlayışla ele alınmıştır.”
 (H. İnalcık’ın 29 Mart
2006 tarihinde Ankara Üniversitesi Rektörlüğü 100. Yıl Salonu’nda sunduğu
“Tarih ve Politika” konulu konferanstan – Konferansın tam metni için: Ankara
Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı: 19,
Yıl: 2006) 

Musevi Türkler’e
ilişkin bazı veriler ayrıca “Yahudiler, Tanrı’nın seçtiği halktır” dogmasını da
yerle bir etmektedir.
 1983 yılında İngiltere’de şüpheli bir şekilde eşiyle
birlikte intihar ettiği iddia edilen Arthur Koestler, “Onüçüncü Kabile” adlı kitabında Siyonizm’i
temellerinden sarsan şu görüşlere yer veriyor: “Tarihçilerin pek çoğu, Doğu
Avrupa Yahudilerinin ve dolayısıyla dünya Yahudilerinin bir bölümünün, belki de
büyük çoğunluğunun, Sami ırkından
olmayıp
 Hazar (Türk)
soyundan olmaları
 olasılığı üzerinde durmaya
yönelmişlerdir… Yahudilerin
pek çoğu Doğu Avrupa kökenli. Bu da, bunların büyük bir olasılıkla, “Türkik”
bir ulus olan Hazar kökenli olduğu anlamına gelebilir.
 Eğer
bu doğruysa söz konusu Yahudilerin atalarının Tur-i Sina’dan değil, Kafkas
dağlarından geldiği, Ürdün dolaylarından değil, Volga dolaylarından koptuğu
gerçeklik kazanır. Böyle olunca bu insanların İbrahim’e, İshak’a, Yakub’a yakın
olmaktan çok, Hunlara, Uygurlara, Macarlara yakın oldukları kabul edilmelidir.”
(Arthur Koestler, Onüçüncü Kabile, Plato Film Yayınları, Temmuz 2007, Sayfa 5
ve 6) 

Yahudi-Musevi
Türkler’in içinde Yahudiliğin tüm renkleri mevcut olduğu gibi, Yahudiliğin
içinde de Musevi-Yahudi Türkler’e karşı genel ve birleşmiş bir reddiyeden
bahsedilemez. 

Yarın devam
edelim. 

Musevi Türkler (3) 

Türkler’in Anadolu’daki varlığı 1071’de başlamadığı
gibi Yahudi varlığı da 1492’de başlamamıştır, tarihi kalıntılardan, Anadolu’nun
özellikle Kudüs’e yakın kıyı bölgelerinde Milattan Önce de Yahudi cemaatlerinin
yaşadığı anlaşılmaktadır. Yahudiler için, eğer Kudüs’e gidemiyorsa bari yakın
olmak çok önemliydi, mesela “Kuzguncuk, Avrupa Yahudileri tarafından, Kutsal
Topraklar’a varmadan önceki son durak olarak kabul edilirdi. O kadar ki
herhangi bir sebepten dolayı ‘Vaat Edilmiş Topraklara’ ulaşamayanlar hiç
olmazsa, Kudüs’ten denizle ayrılmamış Kuzguncuk’a yerleşip ölmeyi arzular ve
orada gömülmeyi vasiyet ederdi.” (Naim A. Güleryüz, Fetih Öncesi ve Feth-i
Hakani Sonrası İstanbul’da Musevi İbadethaneleri – Uluslararası Osmanlı
İstanbulu Sempozyumu/2, Mayıs 2014) 

1170 yılında
İstanbul’u ziyaret eden ünlü İspanyol Yahudisi seyyah Tudela’lı Binyamin,
“Sefer ha- Massa’ot” adlı eserinde, İstanbul’un Pera semtinde, Rabinik
Yahudiler’in yanı sıra Musevi Türkler’e de rastladığını ifade etmektedir.
Musevi Türkler, 1453’te İstanbul’un fethinden önce ve hatta Osmanlı daha ortada
yok iken onlar buradaydı ve Fatih’i onlar karşıladı. Selanik ve Edirne’yi bir
ilim merkezi haline getiren Musevi Türkler, Fatih’in çağrısıyla fetihten sonra
İstanbul’a göç ettiler. Osmanlı, Rabanit Yahudilerle olan farklılıklarını
bildiği için Musevi Türkler’e “cemaatbaşı” seçme hakkı tanıdı ve onları ayrı
kategoride değerlendirdi, vergiden de muaf tuttu. 

Cumhurbaşkanlığı
Forsu’nda tarihte kurulmuş Türk imparatorluklarını simgeleyen 16 yıldızın
yedincisi, Musevi Türkler’in Milattan Sonra 651 ila 983 yılları arasında
yaşayan devleti Hazar İmparatorluğu’dur.
 

Musevilik veya
Yahudilik dininin kaç yıllık bir geçmişe sahip olduğunun hesaplanabilir olduğu
yaklaşımı, Yahudiler ve Hıristiyanlar için de geçerliliğini korumakta. Kur’an-ı
Kerim söz konusu olunca Yahudiliğin hayli kadim bir din olduğu ortadadır. İşin
ilginç yani Yahudiliğin kadimiyetini Yahudilerin de kabul etmemesidir.
Yahudiler için bile “Yahudilik yaklaşık 3-5 bin yıllık bir dindir”. 

Oysa Kur’an-ı kerim
dikkatle incelenirse Yahudiliğin 3-5 bin yıllık taze bir din olmadığı hayli
kadim bir geçmişe sahip olduğu görülür. İsrailoğulları da bu açıdan
bakıldığında hayli kadim bir ırktır.  Bu husus Yahudiliğin bir ırka
dayandırılmasına imkân verecek verileri de içermektedir. 

Bizzat Kur’an-ı  Kerim zaten Yahudiliğin bir irk dini olduğunu
teslim ediyor.
 Bu konu Yahudiliğin bir eksikliği mi yoksa
avantajı mı diye sorulmadan “Yahudilik bir ırk dini” diye küçümsenebiliyor.
Yahudilerin diğer ırklardan dinlerine katılımları şüphe ile karşılamaları,
sorgulamaları ve bu noktada muhafazakâr davranmaları doğal sayılmalıdır. Çünkü Yahudilere ait bir dine başkaları niye katılsın ki! Peki öyleyse Türklerin geçmişte önemli bir kısmı acaba neden
Yahudiliğe intisap etti?  Meselenin kilit noktası burasıdır.

“Türklerin bir kısmı
ya da geçmişte önemli bir kısmı niye Yahudi oldu?” sorusu Yahudilik
anlaşıldıkça stratejik bir husus olabilir. Fakat bundan daha önemlisi
Yahudilerin menşei ile ilgilidir. Birçok tarih kitabı ve kutsal kitap,
Yahudileri Ortadoğu kökenli hatta Kudüs kökenli bir halk olarak tanımlar. Fakat
kadim bilgiler ve bilimler söz konusu olunca Yahudilerin asıl menşeinin,
tarihin derinliklerine gömüldüğü iddia edilen medeniyetlere dayandığı görülür.
Bu aynı zaman da Türklerin menşeini de gündeme getirir. Türkler ve Yahudiler
aynı menşeiye sahip olabilir mi, bu soru cevabını aramaktadır.
 

Perşembe günü devam
edelim. 

Musevi Türkler (4) 

Dünyada hangi halkın nereden, ne şekilde zuhur
ettiğine dair anlatılan sayısız efsane, mit ve destan mevcuttur. Dolayısıyla milletlerin menşei hakkında ileri sürülen tüm fikirler, bilimsel
gerçeklerden ziyade bir takım ön kabullere dayanmaktadır.
 Kutsal
kitaplar burada bir istisna olabilir mi? Tevrat ve Kur’an-ı Kerim,
İsrailoğulları ile ilgili bilgiler vermektedir. Fakat daha öncesini irdelemeye
başlayınca yeni sorular ve yeni cevaplar gerekiyor. Bu bağlamda önümüzdeki
yıllarda yeni birçok tarihi vesika ve arkeolojik bulgularla karşılaşacağız ve
milletlerin gerçek orjinleri ortaya çıkacak. Bu durumda tarih yeniden
yazılacaktır, şimdi bunun arefesindeyiz. 

Türkler ile
Yahudiler aynı ırktan olabilirler mi, bu soruya yüzyıllardır cevap aranıyor.
Diğer yandan Türkler ve Yahudiler aynı ırktan olsalar da olmasalar da dünya
tarihi, aynı ırktan olanların savaşları rekabetleri ve mücadeleleri ile
dolu. 

Kutsal kitaplarda
anlatılan Habil ve Kabil’in dramatik hikâyesini biliyoruz. Kardeşlik olgusunun
bile çöktüğü, insanlığın ciddi bir çözülme yaşadığı göz önüne alınırsa, aynı
ırktan, aynı anne-babadan olsanız da bunun anlamsızlaştığı bir zaman
dilimindeyiz. Belki de insanlık hep aynı zaman diliminde ve sürekli bir dejavu
sürecinde. Böyle olsa da bilme-anlama-araştırma eylemi devam edecek. 

Türklerle
Yahudilerin mukayeseli incelemeleri çok yeni değil. Türklerle Yahudilerin kolay
anlaşması ve bazı açılardan birbirlerine benzemesi hep araştırma ve tartışma
konusu olmuştur. Bu bağlamda Musevilik ya da Yahudilik, Japonya’ya kadar nasıl
yayıldı ve Türklerin Yahudilikleri sadece Avrasya ile mi sınırlı diye öteden
beri araştırılmakta. 

Yahudilerin dinlerine,
tarihlerine, kültürlerine Türklerin ilgi duymasının sebebinin kadim
medeniyetlerin taşıyıcıları olması ile ilgili olduğu da tartışılmaktadır.
Türklerin yaygın olarak bulunduğu Asya’nın her noktasında Türk alfabesi ve
İbranice’nin yan yana kullanıldığı Tevrat’ların bulunduğu göz önüne alınırsa
Türkler’in ve Yahudilerin tarihi yeniden yazılacaktır. 

Eldeki bazı veriler,
Türkler’in Yahudiliğe ilgisinin Hazar Türkleri, Hunlar, Doğu ve Kuzey Avrupa’ya
yayılanlarla sınırlı olmadığı ve kadim bir geçmişe dayandığını ortaya
koymaktadır. 

Musevi/Yahudi
Türkler’in bugünkü Yahudilik kazanım, kültür ve networkünden herhangi bir
talepleri de yoktur. Türkler, Yahudilerin kendileri ile ilgili tasavvurlarına
saygı duymuşlar ve gerektiğinde şartları zorlayarak Yahudileri
kollamışlardır. 

Türk Yahudilerden
Türk milliyetçiliği ya da aşırı bir Türkiye hassasiyeti beklemek konuyu
anlamamakla eş anlamlı olur.
 Türk Yahudileri, tüm Yahudi ekolleri ve
kabalizm ile de hemhaller ve onlardan da kabalistler var. Yahudiliğin
tüm kaynakları, Türk Yahudileri için de kabul görüyor.  Tüm dinlerde
başkalarını yeterince dindar olmamakla itham eden mekanizmalar var. Fakat “Türk
Yahudileri, Yahudi değildir, Sabetaylar, Yahudi değildir” gibi genel-yaygın bir
dışlama söz konusu değil. Türk Yahudileri ve Sabetaylar, hem Yahudi hem de
İslam tasavvufunu iyi biliyorlar. 






































































İslam dışı dinlere
ve Türkiye dışı devletlere sahip soydaşlarımız hakkındaki yeni bilgiler dünyaya
bakış açımızı değiştirecektir, değiştirmesi de gerekir. Türk Yahudileri ile ilgili
sınırlı sayıda araştırma var, sayının artması bizleri sevindirir. (bitti) 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet